+ İSLAMGREEN34 NEW WORLD
 Son Mesajlar

Kullanıcı Adı: Beni Hatırla?
Şifre:
Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : Ekim 11, 2018, 05:57:37 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

TIP VE MÜZİK

ESRA MELTEM KOÇ

İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ

https://www.researchgate.net/publication/297717586_Ruhun_ve_Bedenin_Gidasi_Gecmisten_Gunumuze_Muzik_ve_Tip

Esra Meltem Koç         1
Duygu Ayhan Başer     2
Rabia Kahveci              2
Adem Özkara               2
1  Ankara Mamak Toplum Sağlığı
Merkezi
Aile Hekimliği Uzmanı,
Ankara
2  Ankara Numune Eğitim ve
Araştırma Hastanesi
Aile Hekimliği Kliniği
Ankara

Ruhun ve Bedenin Gıdası
Geçmişten Günümüze
Müzik ve Tıp
Sanat ve tıp ilişkisi ve sanatın önemli bir kolu olan müziğin insan
hayatındaki önemi yadsınamaz. Müzik sadece bir sanat değil, aynı
zamanda insan hayatının her döneminde önemli yeri olan bir kavramdır;
zihinde ve vücutta olumlu etkileri vardır. Günümüze kadar birçok
medeniyet kendi sosyal ve kültürel düzeyine göre müziğin sağlık üzerine
olan etkisini keşfetmiş; müzik, ritm ve dansı pek çok konuda
kullanmışlardır. Bu makale ile tarihsel pencerede n müzik ve tıbbın
ilişkisini değerlendireceğiz.
Anahtar Kelimeler : Müzik, Terapi, Tarih

Ses :  aralarında uyum bulunan titreşimler
olarak tanımlanmaktadır ve pek çok canlı tarafından
iletişim için kullanılmaktadır. Daha geniş anlamda
bir ritm, tempo ve ahengi çağrıştıran canlı veya
cansız sistemler in çıkardığı seslere kâinatın veya
tabiatın musikisi denilebil ir (rüzgâr sesi, akan su
veya kıyıya vuran dalganın sesi, kuş cıvıltıları vs).3
Bu bakış açısıyla müzik insanın yaratılmasıyla
birlikte hep var olan ve yaşamın her döngüsünde
ona eşlik eden hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır.
Başka bir deyiş ile de müzik, birtakım duygu ve
düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu
seslerle anlatma sanatıdır (1,2).
Yapılan çalışmalar çocukların melodik
ritimleri algılama ve hatırlama, bir bestedeki
yükselen ve alçalan ses tonlarını fark etme ve
tempo değişikliklerini algılamada özel bir
yetenekle ri olduğunu göstermektedir (2,3). İnsan ve
hayvanlar la yapılan bu tür bilimsel çalışmalarla
müziğin canlı organizma lar üzerindeki fiziksel ve
psikoloji k etkileri incelenme ktedir. Yapılan
çalışmalar yoğun bakım hastalarında müzik
tedavisin in hastalard a ağrı şiddetini ve
anksiyete lerini azalttığını, gevşemeyi sağladığı
gözlenmiştir. Arya ve arkadaşlarının primigrav id
sağlıklı hamileler ile yaptığı bir randomize
kontrollü çalışmada antenatal dönemde müziğe
maruz kalan yenidoğanların davranışlarının önemli
derecede ve olumlu etkilendiği belirlenm iştir (4,5).
Son yıllarda geliştirilen fonksiyon el
manyetik rezonans (MR) görüntüleme ve Pozitron
Emisyon Tomografi si (PET) görüntüleri müziğin
beyin ve merkezi sinir sistemi üzerindeki etkilerin in
daha yakından izlenmesi nin yolunu açmış ve
“nöromüzik” teriminin tıp literatürüne girmesine
neden olmuştur (4). Müziğin ruh ve beden
üzerindeki tedavi edici özelliğinin hipotalam ik
pituatuar adrenal aksta yaptığı modülasyon sonucu
serum dehidroep iandroste ron, epinefrin,
interleuk in–6 ve kortizol gibi diğer stres hormon
konsantra syonlarındaki belirgin azalmalar la ilişkili
olabileceği düşünülmektedir. Müziğin rahatlatıcı
bazı özellikleri inflamatu ar markerlar da azalma ve
bağışıklık sistemini n doğal öldürücü hücrelerin
aktivasyo nlarının geliştirilmesi gibi biyokimya sal
ölçülebilir stres azaltıcı etkileri ortaya çıkmaktadır
(6,7). İnsanlık tarihinin her döneminde yer alan
müziğin insan sağlığı üzerine çok olumlu etkilerin in
gözlenmesi tarih boyunca müzik ile tedavinin her
toplumda yaygın olarak kullanılmasına neden
olmuştur. Müziğin tedavi amacıyla kullanıldığı en
eski medeniyet lerin başında Sümerler, Babiller,
Asurlar, Şamanlar, Çinliler, Eski Mısır ve
Yunanlılar gelmekted ir. Milattan sonra sahne alan
Endülüs, Emevi, Selçuklu ve Osmanlı dönemi
İslam coğrafyası şifahanelerinde müzik farklı ruhsal
ve bedensel rahatsızlıkların tedavisin de yaygın
olarak kullanılmaktaydı (8,9).

Aslı Yunanca olan müzik kelimesi
“musica” sözcüğünden gelmekted ir. Birçok
araştırmacıya göre Musica’nın etimoloji si muse-şifa
dağıtan peri veya melek anlamına gelmekted ir.
Türkçede müzik yerine musiki kelimesi de
kullanılmaktadır. Eski Yunanlılara göre her türlü
erdemin kökeni olan müzik ruhun arındırılması ve
eğitilmesinde önemli bir rol almaktadır. “Paignio”
bu dönemde hastalıklardan ve dertlerde n
kurtulmayı sağlayan neşe ve sevinç içeren şarkılara
verilen isimdir. Apollon’un oğlu, eski Yunan
müzisyeni Orpheus’un lir adı verilen bir çalgı
çaldığı bilinmekt edir. İnanışa göre lir insanların
sıkıntılarını, dertlerin i gideren bir çalgıdır. Tıbbın
babası sayılan Hippocrat es’ in de 2400 yıl önce,
hastaları ilahiler eşliğinde tapınağa götürdüğü
bilinir. Xenokrate s, Hipocrate, Asclepiad e, Colinos
Areteus, Cacleius, Theofrast e, tıbbi tedaviden fayda
görmeyen hastalard a müzik tedavisin i kullanmıştır
(8-12). M.Ö. 9. yüzyılda yaşayan Yunan şairi
Homeros yazmış olduğu Odyssiea adlı eserinde,
müziğin kanamaya karşı iyi geldiğini iddia etmiştir.
Ayrıca ameliyatl arında müziği kullanara k, etkili
olduğunu göstermiştir. M.Ö. 585–500 yıllarında,
yaşayan filozof ve matematikçi Pythagora s,
umutsuzluğa düşen ve çabuk öfkelenen hastaları
tedavi edebilmek için çeşitli yollar araştırmıştır.
Bunun için farklı melodiler ile tedavi fikrini öne
sürmüştür. Aesculape ise sağırlığın tedavisi için
trampet kullanmıştır. Yunanlıların büyük
filozofla rından olan Sokrates’in öğrencisi Platon’
da (Eflatun) M.Ö. 400 yıllarında ahenk ve ritimle
müziğin ruhun derinlikl erine etki ederek kişiye
hoşgörü ve rahatlık sağladığından bahsetmek tedir
(8,10,11).
Xenokrate s, akıl hastalarını at
kemikleri nden veya içi boşaltılmış bir çeşit bitki
sapından yapılmış aletlerle musiki çalarak tedavi
ediyordu. M.S. 5. yüzyılda Afrikalı bir hekim olan
Caeleius Aurelianu s, kronik hastaları tedavi etmek
için obua çalmayı öneriyor ve özellikle bazı
psikiyatr ik hastalıklarda müziğin etkili olduğunu
savunuyor du. Celsus ve Areteus, Roma’da müziğin
ruhu rahatlatıp yatıştırdığını ve ruh hastalarını
tedavi etmede faydalı olduğunu belirtmiştir. Eski
Roma’da müziğin sara, histeri, böcek sokmaları,
mikrobik hastalıklar, konuşmama ve ağrılar için
kullanıldığı bazı kaynaklar da yazılı olarak
belirtilm iştir. Özellikle histeri hastalarının flüt ile
tedavi edildiğine dair yazılı kaynaklar
bulunmakt adır. Roma hekimleri nden
Asclepiad es’in psikiyatr ik hastalıkların tedavisin de
müzik terapisin i kullandığı da bilinmekt edir (Karizmatik.
Eski Mısır’da hastalara tedavi öncesinde
müzik dinletili r, böylece hastaların tedavi öncesinde
büyük bir güç kazandıkları düşünülürdü. Ayrıca
doğum sırasında da müziği kullandıkları
 
 
 
 
 
bilinmekt edir. Meşhur Çin filozofu Konfüçyus
“müzik ile insanlar arası ilişkilerin düzeldiğini,
gözlerin parladığını, kulakların keskinleştiğini,
kanın hareketi ve dolanımının sakinleştiğini” ifade
ederek müziğin insan vücudu üzerindeki etkilerin e
dikkati çekmiştir. Çin toplumund a gür ses veren
“Lo” isimli gong kötü cinleri ve ruhları hastanın
yanından uzaklaştırdığı inancı ile hastalara iyi
olmaları için çalınırdı (8,10).
Türklerde müzik kültürü, Türk tarihi kadar
eskiye dayanmakt adır. Yaklaşık 6000 yıldan daha
uzun süreye dayanan bir geçmişten söz
edilmekte dir. Türk tarihinde Altay Türk kültürü
M.Ö. 3000’li yıllardan başlayarak Türk müzik
kültürünün temelleri ni oluşturmuştur ve göçler
sayesinde kültür dört bir yana yayılmıştır. Türkler
üflemeli, vurmalı, telli çeşitli müzik enstrümanları
kullanmışlardır.12 Bunlardan kopuz veya saz Orta
Asya döneminde iyi ruhları çağırıp kötü ruhları
uzaklaştırdığına inanılan, tedavi edici kabul edilen
bir çalgıdır. Davullar hasta tedavisin de ve dini
törenlerde özellikle ölüler, ruhlar, cinler ve perilerle
irtibat kurarak hastaları tedavi ettiğine inanılan
“şamanlar (trans ustaları)” tarafından kullanılmıştır
(12,13). Altay, Kırgız, Kaşgar Türklerinde, dansı
ve müziği hastalıkların tedavisin de kullanan
“Baskı” ve “Kam” adı verilen hekimler vardı. Bu
hekimleri n seans boyunca şiir, müzik, dansı
sanatsal bir biçimde birleştirerek trans ile iyileştirici
özelliği olduğuna inanılırdı. Çok yaygın olarak
bilinmese de Özbekistan’da da “Kinne Yöyücüler”
denilen, şarkı ve dansla nazar değen hastanın
ruhundan şeytanı uzaklaştırdığına inanılan kişiler
olmuştur (8,12,13).
İslamiyet’in ilk yıllarında müzik insanı
dini vazifeler inden uzaklaştıracağına, zevk ve
sefaya yönelteceğine inanıldığı için hoş
karşılanmamıştır. Ancak sonraları Peygamber
Efendimiz Hz. Muhammed’in Kuran-ı Kerim’in
güzel okunmasından memnuniye t duyması ile
toplumun müziğe bakış açısı değişmiştir. Zamanla
kişiler kültürlerinin yöresel müziklerine göre Kuran
okumaya başlamışlardır. Böylece kademe kademe
insanların yaşamlarına giren müzik, devletin ileri
gelenleri nin ilgisi ile gelişmeye devam etmiştir ve
Abbasiler döneminde ise yüksek bir seviyeye
ulaşmıştır. Abbasiler döneminde yaşayan ünlü
Türk-İslam bilgini ve filozofu Farabi, Kitab ül
Musiki adlı eserinde müziği nazari açıdan açıklamış
ve müzik enstrümanlarından bahsetmiştir (12,13).
İslam tarihinde sufiler müzikle ilgilenmiş
ve ruh hastalıklarının tedavisin de kullanıldığından
bahsetmişlerdir. Bu dönemlerde yaşamış olan
Zekeriya Er-Razi (854–932), Farabi (870–950) ve
İbni Sina (980–1037), ruhi hastalıklarda müzik
kullanımının öncüsü olmuşlardır (12,13).
Farabi, “Musiki ul Kebir” eserinde
müziğin astronomi ve fizik ile olan ilişkisini ele
almıştır. Farabi, Türk Müziği makamlarının ruh
üzerine olan etkilerin i şu şekilde sınıflandırmıştır
( 8,12,13 )
MUSİKİ MAKAMLARI VE TIP
1. Rast makamı: İnsana sefa (neşe-huzur)
verir.
2. Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk
fikri) verir.
3. Kuçek makamı: İnsana hüzün ve elem
verir.
4. Büzürk makamı: İnsana havf (korku) verir.
5. Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyet i,
güven hissi verir.
6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık
verir.
7. Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir.
8. Zirgüle makamı: İnsana uyku verir.
9. Saba makamı: İnsana cesaret, kuvvet
verir.
10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.
11. Hüseyni makamı: İnsana sükûnet, rahatlık
verir.
12. Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak
gönüllülük) verir.
İbni Sina musikiyi, Farabi’nin eserlerin den
öğrenip tıp mesleğinde uyguladığını, Kitabü-ş Şifa
adlı eserinde “Tedavinin en iyi yollarından, en
etkililer inden biri hastanın akli ve ruhi güçlerini
arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele etmek
için cesaret vermek, hoşa gider hale getirmek ona
en iyi musikiyi dinletmek ve onu sevdiği insanlarl a
biraraya getirmekt ir” diyerek belirtmiştir (12,13).
Safiyuddi n Urmevi, 13.yüzyılda yaşamış,
Türk Musiki sistemini ilmi şekilde ortaya koymuş
ve mugni, santur ve nüzhe gibi çalgıları icat
etmiştir. 1360–1435 yılları arasında yaşamış Hoca
Abdülkadir Meragi büyük bir bestekâr, musiki
bilgini, hanende ve sazende olarak tanınmaktadır.
Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled Anadolu’da
Mevlevi kültürünün oluşmasına, Itri ve İsmail Dede
Efendi Türk Sanat Müziği’nin gelişmesine katkıda
bulunan isimlerdi r. Klasik Türk Müziği ve Mevlevi
müziğinin yanı sıra Hoca Ahmet Yesevi’nin şiirleri
ve Bektaşi nefesleri ile Türk Halk müziği de çok
büyük bir gelişme göstermiştir (12,13).
Türk tarihinde ilk müzikle tedavi
çalışmalarının Selçuklu ve Osmanlılar döneminde
uygulandığı görülmektedir. Darüşşifa, hastaların
tedavi edildiği mekân anlamına gelmekted ir. Orta
Asya Türkleri Darüşşifa yerine Darülmerza,
Selçuklular Darülafiye, Osmanlılar Darüssıha,
Şifahane, Bimarhane ve Tımarhane terimleri ni
kullanmışlardır (12,14).
Selçuklular döneminde müzikle tedavi
yapılan hastanele r; Nureddin Hastanesi (1154),
Kayseri Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Maristanı
(1206), Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası ve
Amasya Darüşşifası (1308)’dır (14).
Osmanlılar döneminde müzikle tedavi
yapılan hastanele r Fatih Darüşşifası(1470), Edirne
II. Bayezid Darüşşifası(1488) ve Süleymaniye
Darüşşifası (1557)’dır. Bayezid Darüşşifası’nın iki
avlu ve bir ana blok olmak üzere üç bölümden
oluşan 30 yataklı akıl ve ruh hastalarının su ve
musiki sesi ile tedavi edildiği bir şifahane olduğu
kayıtlarda ifade edilmekte dir. Evliya Çelebi bu
şifaheneden “Bayezid Veli hazretler i
vakıfnamesinde” hastalara deva, dertliler e şifa,
divaneler in ruhuna gıda ve def’i sevda olmak üzere
on adet hanende (şarkı söyleyen) ve sazende (saz
çalan) gulam tayin etmiş ki, üçü hanende biri
neyzen, biri kemancı, biri musikarcı, biri santurcu,
biri çengi, biri cenk santurcu, biri udcu olup haftada
üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı
icra ederler. Allah’ın emri ile nicesi saz sesinden
hoşlanır ve rahat ederler. Doğrusu musiki ilminde
neva, rast, dügah, segah, çargah, suzinak makamları
ona mahsustur . Ama zengüle makamı ile buselik
makamında rast kara kılsa insana hayat verir. Bütün
saz ve makamlard a ruha gıda verir.’ şeklinde
bahsetmek tedir (12,14).
Osmanlı şair hekimleri nden Şuuri Hasan
Efendi (ö.1639) “Tadil-ül Emzice” adlı eserinde
makamların hangi vakitlerd e icra edileceğini şu
şekilde belirtmiştir (8,12):
Rast ve Rehavi Makamları: Seher zamanları
etkilidir .
Hüseyni Makamı: Sabahları etkilidir .
Irak Makamı: Kuşlukta (sabah ve öğle arası )
etkilidir .
Nihavend Makamı: Öğleyin etkilidir .
Hicaz Makamı: İki ezan arası etkilidir .
Buselik Makamı: İkindi (öğle ile akşam arası)
etkilidir .
Uşşak Makamı: Gün batarken etkilidir .
Zengüle Makamı: Gurubdan (güneş battıktan
sonra) etkilidir .
Muhalif Makamları: Yatsıdan sonra etkilidir .
Rast Makamı: Gece yarısı etkilidir .
Zirefkend Makamı: Gece yarısından sonra
etkilidir
Tokatlı Mustafa Efendi’nin talebesi Hekimbaşı
Gevrekzad e Hasan Efendi “Emraz-ı Ruhaniyey i
Negama-ı Musikiye” adlı eserinde çocuk
hastalıklarına hangi makamın iyi geldiğini şu
şekilde belirtmiştir (8,13):
Rast Makamı: Felçle birlikte giden
hastalıklarda etkilidir .
Irak Makamı: Menenjit ve hırçınlıkta etkilidir .
Isfahan Makamı: Zihin açıklığı verir ve
zekânın keskinliğini artırır. Kalpte ferahlık
duygusu yaratır. Ateşli hastalıklardan korur.
Zirefgend Makamı: Felç, ağızda felç, sırt
ağrısı, eklem ağrıları ve kamburluk
durumlarında çok tesirlidi r.
Rehavi Makamı: Baş ağrısına, burun
kanamasına, balgam oluşturan üst solunum
yolu hastalıklarına iyi gelir.
Büzürk Makamı: Beyin ve ensede ortaya çıkan
şiddetli hastalıklarda kuvvetsiz liği ortadan
kaldırmak için kullanılır.
Zengük Makamı: Kalp hastalıkları, karaciğer
hastalıkları, mide yanması ve beyin
hastalıklarında kullanılır.
Hicaz Makamı: idrar zorluğunda kullanılır.
Buselik Makamı: Beyindeki düşünce
yoğunluğunu azaltıcı etkisi vardır. Göz ve
kalça ağrılarında da etkilidir

Uşşak Makamı: çok küçük çocuklarda
dinletili rse tüm organlarına ferahlık verir.
Hüseyni Makamı: Ferahlık duygusu veren bu
makam, karaciğer ve kalp iltihabını gidermede
etkilidir .
Neva Makamı: Ergenlik çağına gelmiş
çocuklarda kalça ağrılarında etkilidir . Ayrıca
kötü ve sıkıntılı fikirleri sevinç ve sakinlik
veren duygulara dönüştüren bir makamdır.
Tarih boyunca devam eden müzikoterapi
çalışmaları günümüzde de tüm dünyada devam
etmektedi r. Türkiye’de de son yıllarda pekçok
merkezde benzer çalışmalar yapılmaktadır. 2005-
2006 yıllarında 40 kontrol, 40 deney grubu toplam
80 gebenin katıldığı indüksiyon uygulanan primipar
gebelere travayda verilen eğitim ile dinletile n
müziğin doğum sürecine etkisi (Ersanlı, 2007) adlı
çalışmada deney grubundak i gebelere eğitim
verilmiş, doğum ağrılarına iyi geldiği bilinen
Rehavi makamındaki müzik birer saat arayla, her
saatte 20 dakika olmak koşulu ile en az 6 kez
dinletilm iş, kontrol grubundak i gebelere eğitim
verilmemiş, müzik dinletilm emiştir. Araştırma
sonucunda indüksiyon uygulanan primipar gebelere
travayda verilen eğitim ile dinletile n müziğin
doğum sürecine olumlu etkileri olduğu saptanmıştır
(15). 2007 yılında Gazi Üniversitesi Algoloji
Bölümünde bel, boyun ve baş ağrısı çeken 20 hasta
ile ağrılı hastalard a Türk Müziği ile tedavinin
etkinliği araştırılmıştır. Hastaların terapi öncesi ve
sonrası ağrı şiddetleri (0 ile 10 arasında) verbal
numerik skala (VNS) ile değerlendirilmiştir ve
hastaların ağrı dereceler i ile terapi öncesi ve
sonrasında anlamlı bir fark çıkmıştır. Ayrıca
hastaların terapi öncesi ve sonrası ACTH ve
kortizol stres hormonlarında da %40 azalma tespit
edilmiştir (Babacan, vd. 2008) (15).
2009 yılında Ege bölgesinde bir Araştırma
ve Uygulama Hastanesi nin Pediatri Klinikler inde
46 hemşire ve doktor ile müziğin klinikte kullanımı
hakkındaki görüşlerini belirleme k için yapılan
çalışmada bilgi düzeylerinin yeterli olmadığı
belirlenm iştir (16). Müzik ile tedavinin insan
hayatındaki olumlu etkileri tarihin her döneminde
anlaşılmış ve pek çok medeniyet tarafından
uygulanmıştır. Günümüzde de müzik ile tedavi için
Avrupa, Amerika ve Güney Amerika ülkelerinde
lisans ve yüksek lisans eğitim programla rı vardır;
ayrıca bu alanda dernekler kurulmakt a, bilimsel
kongreler ve konferans lar düzenlenmektedir. Mısır,
Letonya, Japonya gibi Türkiye de müzikle tedavi
eğitimi için yurt dışına öğrenciler göndermeli,
müzik profesyon ellerinin ilgisini bu alana çekmeli
ve tıp, psikoloji sosyoloji gibi alanlarda çalışan
kişilerin bu konuda çalışmalar yapmasını teşvik
etmelidir (15 )

KAYNAKLAR

1. Türk Dil Kurumu. http://www.tdk.gov.tr (Erişim Tarihi: 19.03.201 3).
2. Yıldırım F. Müziğin Sağlık Üzerindeki Beş Etkisi. http://www.saglikveyasamdergisi.com.tr (Erişim tarihi:
19.03.201 3).
3. Aydın S. Tedavi ve Zihin Gelişiminde Müzik. Sızıntı Dergisi 2000; 22 (5):256.
4. Uyar M, Akın Korhan E. Yoğun bakım hastalarında müzik terapinin ağrı ve anksiyete üzerine etkisi. AĞRI
2011;23(4):139-46.
5. Arya R, Chansoria M, Konanki R, Tiwari DK. Maternal Music Exposure during Pregnancy Influence s
Neonatal Behaviour: An Open-Label Randomize d Controlle d Trial. Internati onal Journal of Pediatric s
2012;2012:901812. doi: 10.1155/2012/901812. Epub 2012 Feb 14.
6. Kemper KJ, Danhauer SC. Music as Therapy. Southern Medical Journal 2005;98(3):282-8.
7. Cervellin G, Lippi G. From music-beat to heart-beat: A journey in the complex interacti ons between music,
brain and heart. European Journal of Internal Medicine 2011; 22(4):371-4.
8. Karahan S. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzik Anasanat Dalı. Tarihsel Süreç İçerisinde
Türklerde Müzikle Terapi Yüksek Lisans Tezi. Tunak Ü. Tez dnş. İstanbul; 2006.
9. Erer S, Atıcı E Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Yapılan Hastanele r Uludağ Üniversitesi Tıp
Fakültesi Dergisi 2010;36(1): 29-32.
10. Uçan Ö, Ovayolu N. Müzik ve Tıpta Kullanımı. Fırat Sağlık Hizmetler i Dergisi 2006;1(3):14-22.
11. Altınölçek H Tedavide Müzik ve Antik Dönem'de Uygulanma sı. Müzik ve Bilim Dergisi 2004: 1(1).
12. Güner SS. Müziğin Tedavidek i Yeri ve Şekli. Karadeniz Araştırmaları 2007;12: 99-112.
13. Somakcı P. Türklerde Müzikle Tedavi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2003;15 (2): 131-40.
14. Erer S, Atıcı E. Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Yapılan Hastanele r Uludağ Üniversitesi Tıp
Fakültesi Dergisi 2010:36 (1):29-32.
15. Uçaner B, Öztürk B, 2009. Türkiye’de ve Dünyada Müzikle Tedavi Uygulamal arı, I.Uluslar arası Eğitim
Araştırmaları Kongresi Çanakkale Erişim adresi: http://www.muzikegitimcileri.net/bilimsel/bildiri/Ucaner-
Ozturk.pd f (Erişim Tarihi: 19.03.201 3).
16. Dündar SA Pediatri Kliniğindeki Hemşire ve Doktorların, Müziğin Klinikte Kullanımı Hakkındaki
Düşünceleri. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 2011;12(3):11-5

( PDF ) Ruhun ve Bedenin Gıdası: Geçmişten Günümüze Müzik ve Tıp. Available from
https://www.researchgate.net/publication/297717586_Ruhun_ve_Bedenin_Gidasi_Gecmisten_Gunumuze_Muzik_ve_Tip [ accessed Oct 11 2018 ]





MATEMATİK VE MÜZİK
MATEMATİK MÜZİK PDF  DOSYALARI

MATEMATİK MÜZİK İLİŞKİSİ

http://akifaltundal.net/tur/content/view/1072/


Yazar   Prof.Dr.C ihan Orhan
Müzik Ve Matematik

Daha önceki bir yazımızda matematik - sevgi ilişkisini kurmaya çalışmış ve matematiğin resim, müzik, mimari gibi bir güzel sanat olduğunu belirtmişti. Bu nedenle bu yazımızı matematik - müzik ilişkisine ayırdık.
T.Pappas'ın "Yaşayan Matematik" isimli kitabının önsözünde şunlar yazılıdır: "Matematik ten duyulan zevk bir şeyi ilk kez keşfetme deneyimin e benzer. Çocuksu bir hayranlık ve şaşkınlık insanı sarar. Bu deneyimi bir kez yaşadıktan sonra, bu duyguyu unutamazsınız. Bu duygu, ilk kez mikroskob a bakıp da daha önce çevrenizde her zaman var olan ama, göremediğiniz şeyleri gördüğünüz anki kadar heyecan vericidir ."
Gerçekten de matematiğin estetik çekiciliğine tamamen duyarsız, aydın bir insan bulmak biraz zordur. Matematik sel güzelliği tanımlamak çok güç olabilir fakat bu güçlük her tür güzellik konusunda geçerlidir.
Sadece düşüncede var olan olayların nerelerde uygulama alanı bulabilec eği hiçbir zaman önceden tahmin edilemez. Bu nedenledi r ki matematikçiler, yapılan çalışmaları estetik yönden değerlendirmekte, eserlerde bir sanatçı titizliği ile güzellik ve zarafet aramaktadırlar. İşte bunun için matematik - müzik ilişkisini bir magazin popülaritesi içinde sunmaya çalışacağız.
Orta çağda eğitim programla rında müzik, matematik ve astronomi ile aynı grupta yer alırdı. Matematik ve müzik ilişkisi, günümüzde bilgisaya rlar aracılığı ile devam etmektedi r.
Matematiğin müzik üzerindeki etkisini müzik parçalarının yazımında görebiliriz. Bir müzik parçasında ritim ( 4:4 lük , 3:4 lük gibi ), belirli bir ölçüye göre vuruş birlik, ikilik, dörtlük, sekizlik, onaltılık, ... gibi notalar bulunur. Belirli bir ritimde, değişik uzunlukta ki notalar, belirli bir ölçüye uydurulur . Her ölçünün ise değişik uzunlukta ki notaları kullanan belirli sayıda vuruştan oluştuğu görülür.
Pisagor ( M.Ö. 580- 500 ) ve onun düşüncesini taşıyanlar sesin, çekilen telin uzunluğuna bağlı olduğunu fark ederek, müzikte armoni ile tamsayılar arasındaki ilişkiyi kurmuşlardır. Uzunlukla rı tamsayı oranlarında olan gergin tellerin de armonik sesler verdiği görülmüştür. Gerçektende çekilen tellerin her armonik bileşimi tamsayıların oranı olarak gösterilebilir. Örneğin, do sesini çıkaran bir telin uzunluğunun 16/15'i si sesini verirken 6/5'i ise la sesi; 4/3'ü sol sesini; 3/2'si fa sesini; 8/5'i mi sesini; 16/9'u ise re sesini verir.
Görüldüğü gibi iki notayı bir arada duymak, iki frekansı ya da iki sayıyı ve bu iki sayı arasındaki oranı algılamaktan başka bir şey değildir. Demek ki armoni sorunu, iki sayının oranını seçme sorununa eşdeğerdir. Müzik, gizli bir aritmetik alıştırmasıdır diyen Leibniz'in haklılığı ortaya çıkıyor.Müziği, belli kurallara uygun olarak oluşturulmuş basit birtakım seslerin birbirler ini izlemesin den oluşan cümleler topluluğu olarak tanımlayabiliriz. Bu kurallar, matematik te mantık kurallarına karşılık gelirler.
Bir çok müzik aletinin biçiminin matematik sel kavramlar la ilgili olduğunu belirtirs ek şaşırmazsınız herhalde. Örneğin, aşağıdaki şekilde x >= 0 için y = 2x eğrisinin grafiği çizilmiş olup telli ya da üflemeli çalgıların biçimleri bu üstel eğrinin biçimine benzer.
Müzikal seslerin niteliğinin incelenme si 19. yüzyılda matematikçi J.Fourier tarafından yapılmıştır. Fourier, müzik aleti ve insandan çıkan bütün müzikal seslerin matematik sel ifadelerl e tanımlanabileceğini ve bunun da periyodik sinüs fonksiyon ları ile olabileceğini ispatlamıştır.
Bir çok müzik aleti yapımcısı, yaptığı aletlerin periyodik ses grafiğini, bu aletler için ideal olan grafikle karşılaştırır. Yine elektroni k müzik kayıtları da periyodik grafikler le yakından ilişkilidir. Görüldüğü gibi bir müzik parçasının üretilmesinde matematikçilerle müzikçilerin birliktel iği çok önemlidir.
Matematik - müzik ilişkisinin bir başka özelliğini ortaya çıkarabilmek için matematik te ve mimaride çok sık kullanılan bir orandan söz etmek istiyorum .
Uzunluğu L olan bir [AB] doğru parçasını ele alalım ve bunun uzunlukla rı a ve b olan iki parçaya ayıralım. Eğer a / b = L / a yani, a / b = (a + b) / b eşitliği gerçekleniyorsa, bu bölmeye [AB] doğru parçasının altın bölümü adı verilir. a / b oranına da ALTIN ORAN denir. Şimdi x = a / b dersek, ilgili denklem x2 - x - 1 = 0 şekline getirileb ilir. Bu denklemin pozitif kökü (1 + 5) / 2 = 1.618'dir.
Şimdi yeniden müziğe dönelim. İnsan kulağı için en uyumlu aralığın 8/5 frekans oranındaki major 6'lı olduğu bilinmekt edir. Bu oranın yukarıda bulduğumuz altın orana çok yakın bir oran olduğunu görüyoruz.
Bana göre müziğin matematik ten farklı tarafı, bazı göz kamaştırıcı tuzaklar kullanara k, insanları büyüleyebilmesidir. Halbuki matematik bunu yapmaz. Russell bunu şöyle özetliyor: "İyi bakıldığı zaman matematik sadece doğruyu değil yüksek bir güzelliği de içerir. Matematik bu güzelliklere bürünmek için insan doğasındaki zayıflıklara başvurmaz; resim ve müziğin göz kamaştırıcı tuzaklarını da kullanmaz ."

Matematiğin müziğe kıyasla önemli tarafı şudur: Müzikal bir parçanın içerdiği estetik unsurun müzik eğitimi almayan kimseler tarafından anlaşılabilmesine karşılık, bir matematik sel teoride dinleyici veya okuyucunu n tüm mantık zincirler ini izlemesi zorunluluğu vardır. Hatta içerdiği estetik unsuru da sezebilme si gerekir.
Şüphesiz matematiğin de müzik gibi kompozitörleri ve virtüözleri vardır diyor hocamız Cahit Arf. Kompozitörler, teorileri kuranlar; virtüözler de teorileri gerçek manada anlayarak ifade edebilenl er ve hissettir ebilenler dir.
Yazımızı, ünlü ressam Leonardo Da Vinci'nin şu sözleri ile noktalama k istiyorum: "Matematik sel açıklamalar ve yöntemler kullanılmadan yapılan hiçbir araştırmaya bilimsel denemez."

PROF. DR. CİHAN ORHAN
ANKARA ÜNİVERSİTESİ FEN FAKÜLTESİ
MATEMATİK BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ



BAĞLAMA VE THM ANEKTODLA RI

FORUM  ROCKDISTO RTION İSTANBUL 2017

AHMET REACİ YILMAZOĞLU - İTÜ İstanbul Devlet Konservat uvarı

RockDıstortıon forumda,daha önce
Bağlama Metodları ile ilgili
THM notaları ve genel olarak Türk Halk Müziği ile ilgili
Bazı önemli anektodla rı içeren yazılarımı
PDF dosyası niteliğindeki linkleri
Paylaşmıştım
Özet olarak buraya önemli olan ayrıntıları
Yeniden aktarıyorum

BAĞLAMA METODLARI

Genel olarak ( istisnala r hariç )
Bağlama Metodlarında  
TRT Repertuarındaki THM eserleri
Olduğu gibi alınarak
Metodlara aktarılıyor
Metod,bu haliyle THM Repertuar listesi haline geliyor
Ve Enstrüman ( Bağlama ) Metodu olmaktan çıkıyor
TRT Repetuarındaki THM eserleri
Kaval,Bağlama veya Kemençe gibi
THM Enstrümanları tarafından çalınabilir
Ancak,bu eserler ana kaynak eserlerdi r
Enstrüman için notaya alınan eserler değildir
Solo veya Koro tarafından
Seslendir ilebilmes i için
Şan Tekniğine göre,notaya alınmış eserlerdi r
Ve Enstrüman için notaya alınmadığından
Enstrümanlar tarafından çalınacaksa
Yeniden notasyon yapılması
Partisyon içindeki mezurlar
Porte altına,ilave bir porte eklenerek
Akolat ile bağlantı yapılarak
Üstte Şan tekniğiyle notaya alınmış şekli
Altta ise çalacak olan THM Enstrümanının
Yapısal ve teknik özelliklerine
Ses genliği ve renklerin e göre
Notaya alınmış şekli yer almalıdır
Göçürme ile bu notalar çalınmamalı
Transpoze ile notalar yeniden yazılmalıdır
Ayrıca çarpma çektirme gibi figürler
Özellikle nota olarak belirtilm elidir
Parmak numaraları ve tezene vuruşları
Her yerde olmasa bile
Önemli yerlerde özellikle daire içinde gösterilmelidir
Bela Bartok'un THM notaları
Çarpma gibi en ince ayrıntılar ile doludur
THM,bizde genel olarak
Batı gibi notasyon ile aktarılmıyor
Usta çırak modeli ile aktarılıyor
Usta,kendinden sonra,geleceklere aktarmak için
Metod yazmıyor
Usta çaldığı eseri,çaldığı şekliyle notaya almıyor
Notası mevcut bir eseri,çaldığı zaman ise
Notadaki gibi çalmıyor
Usta ölünce,eseri onun gibi seslendir ilemiyor
Dolayısıyla ustaların eserleri
Notasyon olmadığından,yok olup gidiyor
Batıda ise,usta denilince,akla ilk gelen
Bildiğini notasyon ile gelecek kuşaklara aktarandır
Vıdeo veya CD ile,eserler gelecek kuşaklara aktarılamaz
Müziğin kodlama sistemi notadır
Gitar ustası Jimi Hendrix,New-Orleansta
Kendisi gibi,Gitar çalmak isteyen bir gence
Eserlerin in notasını vermiş
Eserler ise Jimi Hendrix'in çaldığı gibi notasyon yapılmış eserlermiş
Bizde ise Vıdeo ve CD verilir
Elektro Bağlama için kullanılan manyetikl erde
Fender,Gibson v.s gibi markalar tercih edilir
Tüm dünyadaki markaların manyetikl eri,Gitar manyetiğidir
Türkiye veya Avrupada
Bağlama için özel olarak üretilmiş
Manyetik mevcut olmadığından
Gitar manyetikl eri kullanılmaktadır
Bu tür manyetikl erde
Bağlamanın otantik frekansı yoktur
Türkiye artık kendi enstrümanı Bağlama için
Yerli teknoloji ile bir manyetik üretmesi gerekmekt edir
LA sesi 440 Hertz olarak kabul edilmekte dir
Bu sistem,Batı'ya göredir
Türk Müziğinde LA sesi 432 Hertz olarak kabul edilir
Bununla ilgili bilimsel bir açıklama yapılacak olursa
http://www.bilgierdemdir.com/2016/09/evrenin-frekansi-432-hz-440-hz-frekansa.html
Evren bir titreşim yayar.
Tüm doğanın bir titreşimi vardır.
Tüm canlı ve cansız her şey titreşim yayar.
Havada bu titreşim dolaşır. Düşünceleriniz bir frekans yayar.
Müzik bu titreşimin en güçlü örneğidir.
İnsanlar ilk çağlardan beri müzik yapmaktadırlar.
Basit çalgılar güçlü ve karmaşık enstrümanlara dönüşmüştür.
Peki doğanın ve müziğin doğal frekansı nedir.
Müzisyenler ve müzikseverler 432 hz olduğunu söylüyorlar.
"  Her insanın kalbinde
Güzellik titreşimine cevap verecek bir yer vardır " Christoph er Morley
Peki neden 432 hz.
Yapılan araştırmalar
Eski müzisyenlerin müziklerini 432 hz ayarladıklarını söylüyor.
1953 yılında  Internati onal Standards Organizat ion ( ISO )
440 frekansına göre müziklerin ayarlanma sına karar veriyor.
Pek çok komplo teorisyen ine göre
440 hz frekansı nazi döneminde
insanları nasıl huzursuz ve depresif bir hale sokulacağının
Araştırmalarının sonucudur deniyor.
Sonuçta pek çok insan 432 hz frekans ile yapılmış müzikleri
Daha huzurlu buluyor
Ve kalplerin de bu frekansı hissettik lerini söylüyor.
THM sazlarının akortları yapılırken
Elektroni k dijital,tüm ölçü aletlerin de ana ses LA 440 Hertz'dir
Ve Türkiyede müzik kayıt işlemleri yapılırken
440 Hertz kullanılmasının asıl sebebi ise
Bütün Kayıt sistemler i
Elektroni k cihazlar
Batı 440 Hertz frekansına göre,imal edildiğindendir
Müziğin,LA 432 Hertz olan,Türk Müzik Sistemine göre yapılması için
Akort sistemler i
Kayıt sistemler i,Elektronik cihazların tümünün
Türkiyede imal edilmesi gerekmekt edir
Bağlama Metodları deyince
Özellikle şunu hatırlatalım
Batıda enstrümanlar için özel hazırlanmış
Metodlar kullanılmaktadır
Örneğin Gitar için notasyon yapılmış  
Gelişmiş metodlard a
Etüdler,Üvertürler ve Konçertolar vardır
Rodrigo'nun Gitar Konçertosu buna bir örnektir
Bağlama Metodlarında
Üvertür veya Konçertoya rastlanılmamaktadır
Bağlama denilen enstrüman,aslında Gitar'dan daha geniş
Ses özeliklerine sahiptir
Bünyesinde Pentatoni zm,Motalizm,Tonalizm
Ve Trioizm mevcuttur
Bağlama Metodu deyince
Türkiye'de,sadece türkü çalınması için
Metod hazırlanmaktadır
Bağlama öncelikle THM enstrümanıdır
Ancak,Metod deyince
Notasyonu yapılmış doğaçlamalar
TSM ve Batı notasyonl u eserlerde
Metodlara mutlaka ilave edilmelid ir
Bu şekilde hazırlanan metodlar sayesinde
Bağlama çalanların,daha ileri seviyeler e ulaşmaları mümkündür
Gitar denilen,aslen Endülüs-Emevi çalgısı
Tüm dünya müziklerinde,nasıl kullanılıyorsa
Bağlama'da tüm dünya müziklerinde
Kullanılabilir
Bağlama için,daha gelişmiş metodlar hazırlanarak
Çalış tekniği geliştirilerek
Tüm dünyada,hak ettiği yeri alabilmel idir
Aşağıda çok basit bir doğaçlama örneği
TSM ve Batı notasyonl u eserler ile
Orhan Gencebay tarzı eserlerde n bir örnek mevcuttur
Bağlama Metodlarında,bu tür eserlerin notasyonl arı
Mutlaka kullanılmalıdır

IslamGree n34 New World - Doğaçlama
https://www.youtube.com/watch?v=zyuaWc_WHwo

Hasan Genç - Nihavent Longa
https://www.youtube.com/watch?v=Srvkn23X3oQ

Hasan Genç - Hungary Czardas
https://www.youtube.com/watch?v=GPXjNVOX7wQ

Orhan Gencebay - Nihavent Üvertür  
https://www.youtube.com/watch?v=-cDN3Ixwmmw

Çetin Akdeniz - Pancar Pezik  
https://www.youtube.com/watch?v=97w92n1mAFU

Çetin Akdeniz - Kürdili Hicazkar Longa
https://www.youtube.com/watch?v=pqSrVZIYAPM

Çetin Akdeniz - Şehnaz Longa
https://www.youtube.com/watch?v=SVHEJBWQZO8

Aşağıda THM ve Bağlama ile ilgili
Önemli dosyalar mevcuttur
İnceleyiniz

THM Ezgilerin in İntikal ve Korunması

THM Bağlama Metodlarındaki Eksiklikl er

THM Bağlama Yöresel Düzenler Eğitimi  

Buraya Mehmet Yalçın'ın
Bağlama Akort Sistemi ile ilgili yazısını  
Alaturkamüzikler Forumdan alıntı yapıyorum
Bu yazıyıda özelikle okuyunuz


BAĞLAMA AKORT  SİSTEMİ

FORUM  ALATURKAMÜZİKLER  İSTANBUL  2017

MEHMET YALÇIN ORHANLIOĞLU
Haliç Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı
 

Bağlama akordu için basit olarak
Bazı bilgiler aktaralım
Bağlama deyince genel olarak kullanılan
Long Keyboard ( Uzun Sap ) bağlama
ve Short Keyboard ( Kısa Sap ) bağlama'dır
Kısa sap bağlama kendi arasında
Do kesik ve Re kesik diye ikiye ayrılır
Genel olarak kullanılan Re kesik bağlamadır
Uzun sap bağlamaya Copa yani ( kopa ) kelepçe takarak
Kısa sap bağlama gibide çalabilirsiniz
Re perdesine kopa takarak
Uzun sap bağlama notalarını çalabilirsiniz
Kısa Sap ( Çöğür Düzeni ) akordu boştaki sesler
alttan yukarıya  Re-Sol-La
Uzun Sap ( Kara Düzen )  akordu La-Re-Sol şeklindedir
Bağlama akordu için temel ses 440 Hertz LA sesidir
( Aslı 432 Hertz )

LA sesi nereden alınarak akort yapılabilir  
1 - Başka akordu yapılmış enstrümandan
2 - Piyano veya org'dan
3 - Bilgisaya r,tablet veya telefonda ki akort programı ile
4 - Elektroni k Dijital akort aleti ile
5 - Akort düdüğü ile
 
En basiti La sesi veren akort düdüğü iledir
Uzun Sap ( Kara Düzen ) bağlamanın en alt teli,boşta LA dır
Bu LA sesi Bilgisaya r,tablet veya telefonda ki akort programında ve
Elektroni k Dijital akort aletinde A harfiyle gösterilir
Uzun saplı bağlamayı,kısa saplı ( Çöğür Düzeni ) bağlama gibi çalmak için  
Uzun saptaki en üst teli,orta telin burgulara yakın olan
Mİ sesine çekerek,Kısa Saplı ( Çöğür Düzeni ) bağlama gibi çalabilirsiniz

Normalind e Uzun Saplı ( Kara Düzen ) bağlamayı
Mevcut bir Kısa Sap ( Çöğür Düzeni ) bağlama ile birlikte
Yan yana ve özellikle aynı ses tonunda çalmak için
Uzun Saplı ( Kara Düzen ) bağlamada
Kısa sap ( Çöğür Düzeni ) akordu yaptıktan sonra  
Uzun sap bağlamanın RE perdesine kopa takarak
Kısa sap bağlama gibi çalabilirsiniz
Bu şekilde yaparsanız
Uzun sap bağlamaya ait notaları
Alt teldeki nota yerleri ve sesleri
ve isimleri değişmeden çalabilirsiniz
Sadece pozisyonl ar değişir
Bu şekilde bağlamanız
RE kesik kısa sap bağlama gibi olur
Aynı sesi verir,ancak orjinal kısa sap tadını vermez

Yazımıza antiparat ez,birde şunu ilave edelim
Do kesik bağlama
Re kesik bağlama gibi
LongNeck bağlama ile uyumlu değildir
Ses ve perde ismi ile birlikte
Akort uyumuda değişmektedir
ShortNeck bağlamanın, RE kesik olması daha uygundur
Do Kesik bağlama diye,orjinal bir bağlama çeşidi yoktur

LongNeck Bağlama Formunda,alt telde
Klavyenin,burgulara yakın olan yerindeki
Do # Diyez ile RE perdesi yan yana bulunur
Perde ismi ile ses tonu aynı şekildedir ve orjinaldi r
Do kesik ( ShortNeck ) bağlamada ise
Bahsettiğimiz DO # Diyez perdesi,Mİ olarak adlandırılır  
RE perdesi ise,FA perdesi olarak adlandırılır
Dolayısıyla hem perde ismi,hemde ses tonu değişir
Re kesik Kısa Sap bağlamada,bu tür bir sorun yoktur
Perde ismi ,perde ismine göre ses tonu aynıdır
Dolayısıyla,Kısa Sap bağlama demek
Uzun Saplı bağlamanın,Re perdesind en kesilmiş halidir
THM normlarına göre ,orjinal olan format,bu şekildedir  

Do kesik bağlamanın,Re kesik bağlama ile  
Aynı ses tonunda olması için,Akort yaparken
Boştaki tellerin sesleri, 1 ses farklı çekilerek,dengelenir
Ancak,yine de,dediğimiz gibi
Do kesik bağlama,yanlış bir uygulamadır
Kısa Saplı bağlamanın,Do kesik olması,norm dışıdır
Hatalı bir imalat tarzıdır

Kaval,Kemençe gibi
THM enstrümanlarıyla,bir grup oluşturulduğunda
Normlara uygun olan Kısa Sap Bağlama,Re kesik bağlamadır
Birde yazımızda şunu belirteli m
Kısa Sap bağlamaya isim olarak Bağlama denmekted ir
Kısa Sap bağlama akorduna da,Bağlama düzeni denmekted ir
Uzun Saplı bağlamaya ise,Çöğür denmekted ir
Uzun Saplı bağlama akorduna da,Bozuk düzen denmekted ir
Bu terimler yanlıştır
Bağlama enstrümanın genel adıdır
Kısa Sap bağlama,Çöğür
Uzun Sap bağlama,Tambura
Olarak adlandırılır
Akort terimi,THM'de Düzen olarak adlandırılır
Kısa Saplı veya Uzun Saplı ayrımı yapılmaksızın
Varyantla rıyla birlikte,100 çeşit düzen olduğu saptanmıştır
Bozuk düzen ismiyle,bir düzen çeşidi yoktur
Bozuk düzen ismiyle adlandırılan düzenin
Orjinal ismi,Kara Düzen'dir
Alevi sazı veya Alevi düzeni gibi tabirler yanlıştır
Dünyayı kan gölüne çeviren ve dünyayı yöneten Siyonizm
Her yere bulaşmıştır
Siyonizm,Gitar için,İspanyol sazı terimini kullanıyor
Bağlama içinde,Alevi sazı terimini kullanıyor
Her ikiside yanlıştır
Bağlama'nın veya akordun Alevisi,Sünnisi olmaz
İslam Dininin özünde ve Kuran-ı Kerim'de
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed SAV 'in Hadis-i Şeriflerinde
Alevilik veya Sünnilik şeklinde,bir ayrımcılık yoktur
Bağlama denilen enstrüman,Hz.Ali r.a' devrinde
Arapların kültürüne has,kullandığı bir enstrüman değildir
Orta-Asya Türk menşeli Enstüman'dır
Ve Türkler,Müslüman olmadan önce de Bağlama vardı
Alevilik-Sünnilik şeklinde,İsrailiyatın ayrımcılığı olmadan öncede
Bağlama vardı
Türkler,müslüman olduktan sonrada Bağlama vardır
Bağlama,bir kültür ürünüdür,din değildir
Bağlama çalan,bir çok Hristiyan vardır
Türk olmayan,farklı ırklardada bağlama çalanlar vardır
Bağlama,artık bir ülkeye ve bir bölgeye has olmayan
Tıpkı Gitar gibi,evrensel bir sazdır

  
BAĞLAMA ETÜDLERİ

https://www.youtube.com/watch?v=Pq6ein8mSX8i
https://www.youtube.com/watch?v=Nl4029gE6EU
https://www.youtube.com/watch?v=bNvPhU84-9k

BAĞLAMA AKORT  SİSTEMİ

FORUM  ALATURKAMÜZİKLER  İSTANBUL  2017

MEHMET YALÇIN ORHANLIOĞLU
Haliç Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı


Yazımıza burada ara veriyoruz
İnşallah yararlı olmuştur
Her ne kadar sürc-i-lisan ettikse affola
Amacımız kimseyi eleştirmek veya kırmak değildir
Gayemiz,THM ve Bağlama ile ilgili
İnsanlara faydalı bilgiler iletmekti r
Allaha emanet olunuz



BAĞLAMA VE THM ANEKTODLA RI

FORUM  ROCKDISTO RTION İSTANBUL 2017

AHMET REACİ YILMAZOĞLU - İTÜ İstanbul Devlet Konservat uvarı



BAĞLAMA AKORT  SİSTEMİ

FORUM  ALATURKAMÜZİKLER  İSTANBUL  2017

MEHMET YALÇIN ORHANLIOĞLU
Haliç Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı
 

Bağlama akordu için basit olarak
Bazı bilgiler aktaralım
Bağlama deyince genel olarak kullanılan
Long Keyboard ( Uzun Sap ) bağlama
ve Short Keyboard ( Kısa Sap ) bağlama'dır
Kısa sap bağlama kendi arasında
Do kesik ve Re kesik diye ikiye ayrılır
Genel olarak kullanılan Re kesik bağlamadır
Uzun sap bağlamaya Copa yani ( kopa ) kelepçe takarak
Kısa sap bağlama gibide çalabilirsiniz
Re perdesine kopa takarak
Uzun sap bağlama notalarını çalabilirsiniz
Kısa Sap ( Çöğür Düzeni ) akordu boştaki sesler
alttan yukarıya  Re-Sol-La
Uzun Sap ( Kara Düzen )  akordu La-Re-Sol şeklindedir
Bağlama akordu için temel ses 440 Hertz LA sesidir
( Aslı 432 Hertz )

LA sesi nereden alınarak akort yapılabilir 
1 - Başka akordu yapılmış enstrümandan
2 - Piyano veya org'dan
3 - Bilgisaya r,tablet veya telefonda ki akort programı ile
4 - Elektroni k Dijital akort aleti ile
5 - Akort düdüğü ile
 
En basiti La sesi veren akort düdüğü iledir
Uzun Sap ( Kara Düzen ) bağlamanın en alt teli,boşta LA dır
Bu LA sesi Bilgisaya r,tablet veya telefonda ki akort programında ve
Elektroni k Dijital akort aletinde A harfiyle gösterilir
Uzun saplı bağlamayı,kısa saplı ( Çöğür Düzeni ) bağlama gibi çalmak için 
Uzun saptaki en üst teli,orta telin burgulara yakın olan
Mİ sesine çekerek,Kısa Saplı ( Çöğür Düzeni ) bağlama gibi çalabilirsiniz

Normalind e Uzun Saplı ( Kara Düzen ) bağlamayı
Mevcut bir Kısa Sap ( Çöğür Düzeni ) bağlama ile birlikte
Yan yana ve özellikle aynı ses tonunda çalmak için
Uzun Saplı ( Kara Düzen ) bağlamada
Kısa sap ( Çöğür Düzeni ) akordu yaptıktan sonra 
Uzun sap bağlamanın RE perdesine kopa takarak
Kısa sap bağlama gibi çalabilirsiniz
Bu şekilde yaparsanız
Uzun sap bağlamaya ait notaları
Alt teldeki nota yerleri ve sesleri
ve isimleri değişmeden çalabilirsiniz
Sadece pozisyonl ar değişir
Bu şekilde bağlamanız
RE kesik kısa sap bağlama gibi olur
Aynı sesi verir,ancak orjinal kısa sap tadını vermez

Yazımıza antiparat ez,birde şunu ilave edelim
Do kesik bağlama
Re kesik bağlama gibi
LongNeck bağlama ile uyumlu değildir
Ses ve perde ismi ile birlikte
Akort uyumuda değişmektedir
ShortNeck bağlamanın, RE kesik olması daha uygundur
Do Kesik bağlama diye,orjinal bir bağlama çeşidi yoktur

LongNeck Bağlama Formunda,alt telde
Klavyenin,burgulara yakın olan yerindeki
Do # Diyez ile RE perdesi yan yana bulunur
Perde ismi ile ses tonu aynı şekildedir ve orjinaldi r
Do kesik ( ShortNeck ) bağlamada ise
Bahsettiğimiz DO # Diyez perdesi,Mİ olarak adlandırılır 
RE perdesi ise,FA perdesi olarak adlandırılır
Dolayısıyla hem perde ismi,hemde ses tonu değişir
Re kesik Kısa Sap bağlamada,bu tür bir sorun yoktur
Perde ismi ,perde ismine göre ses tonu aynıdır
Dolayısıyla,Kısa Sap bağlama demek
Uzun Saplı bağlamanın,Re perdesind en kesilmiş halidir
THM normlarına göre ,orjinal olan format,bu şekildedir   

Do kesik bağlamanın,Re kesik bağlama ile 
Aynı ses tonunda olması için,Akort yaparken
Boştaki tellerin sesleri, 1 ses farklı çekilerek,dengelenir
Ancak,yine de,dediğimiz gibi
Do kesik bağlama,yanlış bir uygulamadır
Kısa Saplı bağlamanın,Do kesik olması,norm dışıdır
Hatalı bir imalat tarzıdır

Kaval,Kemençe gibi
THM enstrümanlarıyla,bir grup oluşturulduğunda
Normlara uygun olan Kısa Sap Bağlama,Re kesik bağlamadır
Birde yazımızda şunu belirteli m
Kısa Sap bağlamaya isim olarak Bağlama denmekted ir
Kısa Sap bağlama akorduna da,Bağlama düzeni denmekted ir
Uzun Saplı bağlamaya ise,Çöğür denmekted ir
Uzun Saplı bağlama akordunad a,Bozuk düzen denmekted ir
Bu terimler yanlıştır
Bağlama enstrümanın genel adıdır
Kısa Sap bağlama,Çöğür
Uzun Sap bağlama,Tambura
Olarak adlandırılır
Akort terimi,THM'de Düzen olarak adlandırılır
Kısa Saplı veya Uzun Saplı ayrımı yapılmaksızın
Varyantla rıyla birlikte,100 çeşit düzen olduğu saptanmıştır
Bozuk düzen ismiyle,bir düzen çeşidi yoktur
Bozuk düzen ismiyle adlandırılan düzenin
Orjinal ismi,Kara Düzen'dir
Alevi sazı veya Alevi düzeni gibi tabirler yanlıştır
Dünyayı kan gölüne çeviren ve dünyayı yöneten Siyonizm
Her yere bulaşmıştır
Siyonizm,Gitar için,İspanyol sazı terimini kullanıyor
Bağlama içinde,Alevi sazı terimini kullanıyor
Her ikiside yanlıştır
Bağlama'nın veya akordun Alevisi,Sünnisi olmaz
İslam Dininin özünde ve Kuran-ı Kerim'de
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed SAV 'in Hadis-i Şeriflerinde
Alevilik veya Sünnilik şeklinde,bir ayrımcılık yoktur
Bağlama denilen enstrüman,Hz.Ali r.a' devrinde
Arapların kültürüne has,kullandığı bir enstrüman değildir
Orta-Asya Türk menşeli Enstüman'dır
Ve Türkler,Müslüman olmadan önce de Bağlama vardı
Alevilik-Sünnilik şeklinde,İsrailiyatın ayrımcılığı olmadan öncede
Bağlama vardı
Türkler,müslüman olduktan sonrada Bağlama vardır
Bağlama,bir kültür ürünüdür,din değildir
Bağlama çalan,bir çok Hristiyan vardır
Türk olmayan,farklı ırklardada bağlama çalanlar vardır
Bağlama,artık bir ülkeye ve bir bölgeye has olmayan
Tıpkı Gitar gibi,evrensel bir sazdır

 
BAĞLAMA ETÜDLERİ

https://www.youtube.com/watch?v=Pq6ein8mSX8i
https://www.youtube.com/watch?v=Nl4029gE6EU
https://www.youtube.com/watch?v=bNvPhU84-9k

BAĞLAMA AKORT  SİSTEMİ

FORUM  ALATURKAMÜZİKLER  İSTANBUL  2017

MEHMET YALÇIN ORHANLIOĞLU
Haliç Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı


http://www.notaarsivleri.com/NotaMuzik/topal_oyun_havasi.pdf
http://defteriniz.com/wp-content/uploads/2015/05/Topal_Oyun_Havasi.pdf
https://www.youtube.com/watch?v=RLshEv4EK5Y
  http://musicbyekmekci.blogspot.com/2013/11/topal-oyun-havas-notas.html







 2 
 : Nisan 21, 2018, 01:26:08 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin
İNGİLİZCE VE HAKİKAT  

NİHAT FARUK EKİNCİOĞULLARI

FORUM İSLAMALATURKA İSTANBUL  2007

İngilizce dil eğitimi konulu
aşağıdaki
yazıyı okumanız için alıntıladık
Ancak aşağıdaki yazıyı okumadan önce
Benim bilimsel konularda
İngilizce isimleri ve kavramları orjinal haliyle kullanara k yazı yazdığım için
Eleştirildiğimi görüyorum
Allah razı olsun sizlerden
Demekki avrupadak i şehir isimlerin i
veya bilimsel terimleri orjinal hali olan İngilizce ile yazarak
sizin dikkatini zi çekmeyi başarmışım
sizlerde dikkatini zi çektiği için tüm yazdıklarımı okumuşsunuz
Ve eleştirdiğinize göre
demekki bizler amacımıza ulaşmışız
Ve düşüncenin gelişmesine katkıda bulunmayı başarmışız
teşekkür ederim hepinize
Önce Osmanlının ve islamın yıkılması için çabalayan
Bazı İngilizleri ve ( Siyonistl erin dünya dili ) ingilizce okuyup yazmayı
sevmediğimi belirtere k
Asıl amacımızın Osmanlı ve Türk-islam kültürünü yaymak olduğunu
belirtere k
Dikkatini zi çekmek istediğim
( Forumda daha önce yazılan
"İngilizce bilmenin önemi "  ile ilgili )
bir kaç şey yazmak istiyorum
İngilizce bir sömürgeci lisanıdır
İngiltere , dünyayı sömüren ülkelerden birisidir
Ayrıca siyonistl erin ortak dilide İngilizcedir
Osmanlıyı yıkmak için çalışan siyonistl erin kullandığı lisan ise
önce Osmanlıca idi
İslam ve Osmanlı Türk gençliği
kendisi gibi Osmanlıca konuşan siyonistl erce
Zehirlenm işlerdir
Daha sonra ise Osmanlıca yok edilerek
İngilizce ile zehirleme devam etmeye başlamıştır  
Siyonizm dünyayı kan gölüne çeviırmiştir
Yılan zehrine karşı en etkili ilaç
Yılan kanından yapılan panzehird ir
İngilizce ile zehirlenm eye devam edilen gençliği tedavi etmek içinde
Önce yılanın dilini tanımak lazımdır
Yılanın dili ingilizce dir
Türkiye gibi bir islam ülkesinde
İngilizce ile zehirlene ni Türkçe ile tedavi edemezsin iz
Gitar ve Rock ile zehirlene ni
Ney ve İlahilerle tedavi edemeyeceğiniz gibi
Konuya bu perspekti ften bakarak inceleyip araştırdıktan sonra
İngilizce okuyup yazarak
Osmanlı Türk ve islam kültürünü
Küresel anlamda İngilizlere ( sömürgeci olan her ülkeye )  
ve ingilizce konuşanlara
( Siyonistl erin ingilizce ile zehirlediği toplumlar a )
anlatmanız daha kolay olacaktır diye düşünüyorum
Çünkü dünyada ingilizce okuyup yazan insanların içinde
Farklı ırk veya dinlere mensup olup  
iyi niyetli ,temiz kalpli ve hakikatle ri görmeye çalışan insanlar
mutlaka vardır
Onlara hakikatle ri ancak bir dünya dili haline gelmiş olan
İngilizce ile anlatabil irsiniz
Dünyada kan ve gözyaşını durdurmak için
Bunu yapmak aslında her müslümanın görevidir
Eğer Osmanlı bir sömürgeci devlet olsaydı
Bugün ne ingiliz kalırdı ne Amerikalı
nede ingilizce diye bir dil kalırdı
Osmanlının içindeki siyonistl er ve vatan hainleri
Osmanlıca konuşarak
Müslümanlık ve islamdan bahsedere k
Türk'üm diyerek
Osmanlının önce bilim ve teknoloji de geri kalmasını
Sonrada yıkılmasını sağlamışlardır
Endülüs'te  Aristonun Yunanca felsefesi ni anlamak için  
O çağlardaki bilim dili Arapça'yı okumak yazmak gerekliyd i
Ancak Endülüsü ortadan kaldırmak isteyenle r
Önce Arapça yazılmış bilimsel kitapların tümünü batı dillerine çevirdiler
Çeviri bittiğinde
Endülüse
ve Arapçanın varlığına gerek kalmadığı için
Endülüs islam kültürü ve Arapça eserler ortadan kaldırıldı
Arkasından zaten müslümanlar soykırımla katledile rek yok edildi
Batının çağdaş medeniyet e ulaşmasının
Ve Rönesansın temelinde ki yapı taşları işte bu yok edilen Endülüstür
Batı kültürü ( siyonizm ) sizden alacağını alır
Sonra sizin yaşamanıza fırsat vermez ve yok eder
Osmanlı'dan alacağını alan Batı
Osmanlıyı aynı şekilde yok etmiştir
Bu hakikatle ri dünyaya anlatmanız içinde
Öncelikle İngilizceyi okumak yazmak gerekmekt edir  
Hakikatle ri öğrenenler
elbette önce Endülüsü
sonra Osmanlı ve Türk-islam kültürünü anlayabil mek için
mutlaka sizin dilinizi öğrenmeye çalışacaklardır
Dünyaya islamı ve barışı yaymak için
Büyük bir devlet olmanız gereklidi r
Amacınız buysa eğer önce kendinizi dünyaya anlatmanız gerekecek tir
Bunun ilk aşamasıda zaten sizi anlayabil ecekleri dillerde
Onlara kendinizi anlatabil meniz gerekmekt edir
Kaldıki bazılarının iyi niyetli olarak ifade etmeye çalıştığı
Türkçe konuşup yazmak derken şunuda ilave edelim
Bir dil bilimcisi nin dediği dibi
" Türkçe konuşmak isteyen
hiç bir şey konuşamaz
Çünkü hiç Farsça'dır
Şey Arapça " şeklindedir
Osmanlıyı yok etmeye çalışanların ve Jön-Türkler gibilerin kullandıkları argümanlardan biride
Sözde amaç Türkçe konuşup yazmaktır
Ama daha sonra amacın bu olmadığı ortaya çıkmıştır
Aslında Jön-Türkleri kullananl arın amaçlarından biri
Türkçeyi Osmanlıca ( Batı Türkçesi ) gibi bir zengin dilden ayrıştırarak
Arapça-Farsça kelimeler den arındırmak maskesi altında
İslami kavramları anlaşılmaz hale getirmek
Ve islamiyet ile bağı koparmak
Osmanlıya bağlı olan coğrafyayı sömürmek için
Arap ve islam toplumlarıyla bağlantıyı koparmak  
Arapça-Farsça kelimeler yerinede  
Fransızça kelimeler den devşirme
Latin kültürüne benzer bir dil ve kültür oluşturmaktır
Asıl amaç Türk'lerin Osmanlı ile birlikte zirveye taşıdıkları
Türk-islam kültür ve medeniyet ini yok etmektir
Dil ortadan kalkınca
Osmanlı Türk-islam kültür ve medeniyet ini araştırma imkanıda
ortadan kalkmıştır
Irak ve Suriye Türkleri Arap alfabesiy le yazıyor
Uygur Türkleri Sogd alfabesiy le yazıyor
Kazakista n ve Kırgızistan Kril alfabesiy le yazıyor
Türkiye ise yıllardır Latin alfabesiy le yazıyor
Dünyada Türk alfabesin i kullanan bir ülke yok
Çinlilerin resim gibi zor bir alfabesi var
Ama yazıyorlar
Türkler ise Türk alfabesiy le yazamıyorlar
Latin alfabesiy le yazıyorlar
Kısacası bizler zaten Türkçe konuşmuyoruz ve yazmıyoruz
Sovyetler Birliğinin sömürdüğü bir sürü Türk bölgeleri var
Ama Azerbayca n dışında hiç biriyle Türkçe anlaşamıyorsunuz
Çünkü nasıl Türkiye'de latin kültür ve emperyali zmi ile
Türkçe dil ve kültür yok edilmeye çalışılıyorsa
Türk bölgelerinde ise Rus kültür ve emperyali zminin etkisi var
Bu hakikatle ri dünyaya anlatmanız sizin görevinizdir
Bunu ancak
Dünyanın en çok kullandığı ortak dil olan ingilizce ile yapabilir siniz
İngilizce bilmiyors anız eğer
Türk-islam coğrafyasına ve dünya ile insanlığa
Kurulan tuzakları öğrenemezsiniz
ve
Tuzaklard an korunmak için birlik oluşturmayı
dünyaya öğretemezsiniz


İNGİLİZCE VE HAKİKAT  

NİHAT FARUK EKİNCİOĞULLARI

FORUM İSLAMALATURKA İSTANBUL  2007


 3 
 : Aralık 29, 2017, 03:21:07 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin



İSTİKLAL MARŞI  VE PROZODİ

ISLAMGREE N34 NEW WORLD  

İstiklal Marşı deyince bu milli marş ile ilgili
Çok farklı kişilerce şiirler yazılmış ve besteler yapılmıştır
Ve Zeki Üngörün bestesi olan marş
Milli marş olarak kabul edilmiştir  
Bu konuyla ilgili bir kaç önemli anektod aktarmak istiyoruz

1 - İngiliz milli marşının içinde
Herhalde Arap musıkısı geçkilerinin olması düşünülemez ise
Bir çok marş içinden seçilen
Kanun ile kabul edilen İstiklal Marşı
Türk Milletini n öz ve öz malı bir marş olarak
Ve elbette Türk milli marşı olduğundan
Gelenekse l Türk Alaturka Musıkisinin bariz özelliklerini taşıması gerekir
Diye düşünüyoruz
Fakat , batısal bir yapıda hazırlanan beste ile oluşturulan marş'ın
Gelenekse l Türk Alaturka Musikisi ile ilgi ve alakasının olmadığını görüyoruz

2 - Milli marş olarak takdim edilen marşın
Asıl kök melodisin in
Carmen Slyvıa isimli  esere ( 3/4  Vals )
Ion ( Josef ) Ivonovici isimli Romen bestekarın eserine benzediğini
Ve orkestra uyarlamasının Edgar Manas isimli
Ermeni Müzisyene ait olduğunu görüyoruz

3 - Batisal anlamda hazırlanan bu milli marş bestesind e
Bariz Prozodi hataları mevcut
Bu hataları dünyanın herhangi bir ülkesinden gelip
Türk Müziği Prozodi eğitimi alan herkesin gördüğünüde biliyoruz
İlk etapta prozodi hatalarının olduğu yerler
"dir o benim "
"larda yüzen al sancak"
"mun üstünde"
"cak o be"
 "nim milletimi n"
 "dir o benim milletimi n "
Şeklinde sıralanabilir

4 - Beste tekniğinde izlenecek yol hakkında kısa bir anektod aktaralım
 
A - Mevcut şiir üzerindeki
Şiirin hece ölçüsüne kafiye-redif düzenine göre
Ve eserin temasına uygun tarzda
Nota tartımlarını düzenleyerek
Prozodi kurallarına uyarak bir müzik monte edilir

B- Mevcut bir müziğin nota tartımlarına göre
Ve eserin temasına uygun tarzda bir şiir seçip
Anlam bütünlüğüne ve hece-kafiye-redif düzeninede uyarak
Şiiri düzenleyerek şarkı sözü haline getirerek eser tamamlanır

C - Düşünülen temadaki eser ile ilgisi alakası olmayan
Farklı türde bir şiir ile farklı türde bir müziği bir araya getirerek
Şiire yeni bir hece ölçüsü kafiye-redif düzeni kurarak
Nota tartımlarına ve Prozodi kurallarına uyarak
Müzikten yada şiirden eklemeler veya kısaltmalar yaparak eser üretilir

İstiklal marışı besteleni rken mevcut şiirin üstüne müzik monte edilmiştir
Ancak temayla ilgisi alakası olmayan bir müzik monte edilirken
Prozodi hatalarına dikkat edilmemiş ve müzikte düzenlemeler yapılmamıştır
Marşın bestecisi olarak belirtile n Osman Zeki Üngör
Bu tür bir hatayı görmeyecek birisi değildir
Çok yönlü bir müzik eğitimi alan
Sanatında takdire değer bir müzisyendir
Bu eserin bu şekilde ortaya çıkmasında
Osman Zeki Üngörün dışında  kalan farklı etkenler olduğunu düşünmekteyiz


PROZODİ VE MÜZİK

https://ferahnak.wordpress.com/2010/02/07/prozodi-dedigin-nedir-ki-maksat-sarki-soylemek-olsun%E2%80%A6/

Etimoloji si itibariyl e Eski Yunanca’ ya kadar ki döneme dayanan ve Fransızcası Prosodie olan terim lügâtlerde ; “ Müziğin sözlere, veya sözlerin müziğe uygulanma sı “olarak tarif edilir.

 Eski Yunan müziğinde prozodi,  biri enstrümanlara eşlik, diğeri ise konuşma esnasında seslerin taşıdığı özel vurgulama lar, konuşma sesinin perdeleri ndeki değişik tonlamala rı olarak, iki farklı anlamda kullanılırdı. Bu gün bizim müziğimizde, bunun ikinci anlamını kullanmak tayız. Yani prozodi denilince, “ şiir hecesi ile  müzik hecesinin (nota) ile uyumu “aklımıza geliyor.

Edebiyatın da kendi içinde zaten özel bir prozodisi vardır. Düz Yazı, Manzum Eser, Hitabet gibi türlerin yazım ve okunuşlarında, edebiyatın genel kuralları çerçevesinde oldukça önem taşıyan  prozodi vardır ki, bu da “ Edebî Prozodi ” olarak tanımlanmaktadır

Söz ve müziğin, ikisinin de, beste diksiyonu, anlam ve âhenk bakımından hatasız bir şekilde sentezi müzikolojide “Mûsikî Prozodisi” olarak adlandırılmıştır

Dilin en hızlı bir şekilde müzik yoluyla yozlaştığı, ilk önce 18. y.y. Fransa’ sında farkedilm iştir. Bunu önlemek için de , bilimsel anlamda , ilk olarak bu ülkede, daha sonra da  İtalya’da prozodi kuralları belirlene rek, bir statüye bağlanmıştır

Ülkemize  ise prozodiye el atan ilk müzikolog, Hüseyin Sadeddin Arel(1880-1955) dir. 1940’ lı yıllarda “Aruz-u Musiki” başlığıyla kaleme aldığı notları,  uzun yıllar sonra Murat Bardakçı tarafından “ Prozodi Dersleri” adı altında yayımlanır.[1]                  

Günümüzde ise, uzun yıllar bu konu üzerinde kafa yoran sayın Türkolog Saadet Güldaş, ders notlarından yola çıkarak, 2003 yılında yayımladığı kitabında, konuyu akademik olarak inceler ve önemli tesbitler de bulunur.[2]

Kitabını tanıttığı bir röportajında Gültaş Hoca, prozodi konusunda özetle şunları söyler :

“Bestede eğer güfte varsa, kısaca dilin malzemesi varsa, besteci, gönlünün istediğince hür hareket edemez.” dedim. Nağme, müzik öyle gerektiri yor diyerek, kelimeler i ezip büzemez, onları keyfince uzatıp kısaltamaz, kelimeler i melodinin emrinde kullanara k, heceleri birbirind en ayırarak, onları sağa sola yerleştiremez; kendine sınırsız hürriyet tanıyan bestekârın hem beste diksiyonu, hem de mânâ güzelliği yok olur. Şarkısı bir azınlık diline benzer dedim. Sonunda da “Sözlü eser yapan bestecile rin, hem edebî, hem de mûsikî prozodisi ni çok iyi bilmesi şarttır…

… Bir sözlü eserde, şiiri ilgilendi ren her mesele, bestekârı da ilgilendi rir. Temaları, vezinleri, durgu ve durakları, kafiye ve nakaratla rı, çeşitli edebi sanatları, noktalama işaretlerinin hemen hepsi, imlâ titizliği, kompozisy on bütünlüğü, nazım şekilleri, çeşitli duygu ve düşünceleriyle bestekâr, nağmeden ayrı olarak bütün bunları da bilmek zorundadır. Eserlerin deki prozodik mükemmellikleri ancak bu bilgilerl e yakalayab ilir. Prozodi ilmi, bu iki sanat dalının müştereken ilgilendi kleri bir mihenk taşıdır…” [3]

Sayın Güldaş’ ın : “Prozodi, Türkçe’yi sevenleri n mükemmellik ölçüsüdür” derken,  kasdettiği de zaten şiir ile musıkî de uyumun sağlanmasıdır

Bu ön bilgilerd en yola çıkarak, günümüz Türkiyesi’ nin müzik dünyasında, bu kurallara ne kadar uyulduğunu gözlemlediğimizde durumun ne kadar vahim bir hal arzettiğini kolaylıkla görürüz.

Güfte ve beste arasındaki uyumu sağlamak için, bestekârların, besteleye cekleri şiirin hece kalıpları ile, o bestede kullandıkları usul kalıplarının örtüşmesine dikkat etmelidir . Bu sadece bestekârların dikkat edecekler i bir kural olmayıp, mükemmel bir prozodiye sahip bir eseri seslendir en yorumcula rın da uymaları gerekecek bir ilkedir

Yani açık heceleri küçük, kapalı heceleri büyük müzik notlarıyla besteler ya da icra ederseniz ortaya prozodik özürlü bir müzik eseri çıkar. Ayrıca, kuvvetli ve vurgulu heceler, bestelene n eserde kullanılan  usulün   kuvvetli darblarına, güftenin sessiz ve kısa heceleri ise usulün zayıf darblarına denk düşmelidir

Müzik cümlelerindeki  “es “ ler, bunların ölçü ve zamanları rasgele kullanılmamalı,bir anlam ifade edecek şekilde belirlenm elidir

Yani özet olarak, bir eserin söz ve müziğinde, hecelerin uzunluğu, kısalığı,  kelime ve notların vurgu yerleri ile, cümlelerin vurgu ve durgu yerlerind eki uyum, prozodisi hakkında olumsuz bir eleştiriye fırsat vermeyece ktir

Aksi halde, ortaya, hiç de hoş olmayan ,anlamsız ses garabetle ri çıkacaktır. Bu hem dinleyenl eri rahatsız edecek, hem de müzik eleştirmenlerinin acımasız eleştirilerine hedef olacaktır

Bunların dışında, her müzik türünün kendine özgü bir diksiyon ve üslûbunun olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bunu örneklersek, Halk Musıkîmizin bilinen özelliği, bölgesel oluşuna, yani her türkünün doğduğu ve geliştiği coğrafyanın ağzı ile söylenmesine bağlı olmasıdır. Oysa gelenekse l musıkimizde durum hiç de böyle değildir. Bu müzik sistemind e, beste yapan ve besteyi yorumlaya n kişilerin yaşadıkları bölge neresi olursa olsun, mutlak anlamda besteyi “ İstanbul Ağzı “ denilen bir üslûpta ortaya koymaları gerekir. Yoksa Ağrılı, Urfalı, Kayserili, Edirneli’ nin ağız, vurgu ve tonlamala rıyla yapılacak beste ve icralar komik olmaktan öteye bir anlam taşımayacaklardır. Zaten Türk Edebiyatının müşterek özelliği de bazı istisnala r dışında “ İstanbul Türkçesi”eksenli oluşudur

Bizim müziğimizde, prozodik anlamda en büyük gaflar, maalesef İstiklâl Marşımızın bestesind e ortaya çıkmış, bu da başlangıcından günümüze kadar  acımasızca alay ve eleştiri konusu olmuştur

Marş söylenirken, müziğinden dolayı, sözleri sanki Türkçe dışında bir dili çağrıştırmaktadır ki, bu da mevcut bir müziğin üstüne, sipariş kabilinde n güfte monte edilmesin den kaynaklan dığını apaçık ortaya çıkarmaktadır

 “ Kooork – maaa- sööön- meez- buuu- şa- faaak- ES – laaar –daaa-  yüüü- zen al sancak –

Sön-me-den yuuur- du-mu-  nüs- tün-de tü- ten- en sooo- no- caak – o- bee- ES- nim-mil-le-ti-min…”

şeklinde  devam edip giden bir  cümle bozukluğunu farketmek için de, ne edebiyatçı, ne de müzikolog olmamıza ihtiyaç vardır

Bunun dışında gerek arabesk ve gerekse pop müziğin şarkıları, içlerinde çok az bir istisna dışında, karakteri stikleri itibariyl e zaten prozodi bozuklukl arıyla mâlul olarak üretilmekte ve söylenmektedir

Bizim için en acı gerçek ise gelenekse l musıkimizde görülen beste ve özellikle de bu besteleri n icraları sırasında yapılan prozodi hatalarıdır

TRT’ nin kuruluşundan bu yana, denetimin den geçen ve repertuva rına giren eserlerin de teorik olarak dikkate değer büyük bir prozodi hatasına rastlayam ayız. Bunun yanında , TRT sanatçılarımızın büyük bir çoğunluğu da, icralarında bu notalara azami olarak dikkat etmektele rse de, ne var ki içlerinde çok az da olsa bir grup sanatçı maalesef, eseri sanki yeniden bestelerc esine icra etmektedi r

Sözüm ona kibarlaşmak adına, Osmanlı döneminde bestelenm iş eserlerin sözlerindeki “tehammül” ler “tahammül” , “hev┠lar “ hava”, “feryâd” lar “feryat”,“câânım” lar “ canımm”, “aceb” ler, “acep”, “vücûd” lar “vücut”, v.b. bir çok kelime hem manâ, hem de şekil açısından rahatlıkla ters yüz edilmekte dir

Bırakalım Osmanlı döneminde bestelene nleri, meselâ Alaeddin Yavaşca Hocamızın hicaz eseri “ Kimseyi böyle perişân etme Allah’ım yeter “ in son nakaratındaki “ dönderdi” kelimesi bile, bazılarınca âdeta, bir yanlışlık düzetilirmişcesine ve cüretkâr şekilde “ döndürdü” ye rahatlıkla çevrilmektedir

Pop sanatçılarımız, en seçkin klâsiklerimizi bir Amerikalı veya Fransız şarkıcısının diksiyonu yla icra etmekte, bu da başta “TRT” miz olmak üzere, bir çok yayın kuruluşunda, oldukça tantanalı bir şekilde müzik severleri n “ beğeni” lerine sunulmakt adır

Konunun en vahim tarafı da, özellikle son üç-beş yıldır başlayan ve gittikçe artan bir deformasy on furyasıdır. Yine TRT dahil, yayın kuruluşlarında, Türk Musıkisi icra eden bazı”  allâme” solistler, İbrahim Tatlıses’ in arabesk türkülerinin finalinde yaptığı varyasyon ları, aynen musıkimize uygulamak ta her hangi bir sakınca görmemektedirler.

Yani, bir bakıyorsunuz  “Dönülmez akşamın ufku” nu okuyan solistimi z, şarkının son nakaratında cümle, kelime, es, mes ne varsa bir Amerikan sakızı çiğnercesine, eziyor, büzüyor, sündürüyor velhasıl posasını çıkardıktan sonra, dinleyici den marifetle rinin karşılığı olarak çok “ büyük” bir alkış istiyor

1  Hüseyin  Sadettin AREL, Prozodi Dersleri, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1997

2  Saadet  GÜLDAŞ, “ Türk Dilinin Diksiyonu – Prozodisi Vurgu ve Vurgulama ları İle Türk Musiksind e Prozodi “ Kendi yayını, İstanbul, 2003

3  Mehmet Nuri YARDIM, “ Saadet Güldaş’ la Sohbet http://www.mehmetnuriyardim.com

İSTİKLAL MARŞI BESTESİCİ ZEKİ ÜNGÖR

Osman Zeki Üngör ( d. 1880, İstanbul - ö. 28 Şubat 1958, İstanbul )
 besteci, orkestra şefi, keman virtüözu.

Türkiye Cumhuriye ti'nin ulusal marşının bestecisi olarak tanınmış bir sanatçıdır. Osmanlı sarayında ilk Türk kemancısı olarak yetiştirilmiş olan müzisyen[1]; birçok klasik batı müziği bestecisi nin keman konçertolarını Türkiye'de çalan ilk Türk kemancıdır.
Bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın temelini oluşturan Osmanlı saray orkestrasını yönetmiş; orkestranın ilk defa İstanbul’da halka açık konserler vermesini ve cumhuriye tin ilanından sonra yeni başkent Ankara'daki ilk senfonik konserler in gerçekleşmesini sağlamıştır.
Cumhuriye tin ilk önemli öğrenim kurumlarından Musiki Muallim Mektebi’nin kuruluşunda büyük emeği geçmiş bir eğitimcidir. Besteci Ekrem Zeki Ün'ün babasıdır.
1880 yılında Üsküdar'da dünyaya geldi[1] . Dedesi, Osmanlı Devleti'nin saray orkestrası olan Mızıka-yı Hümayun bünyesinde "Fasl'ı Cedid"'i (batı enstrümanlarını da içeren fasıl topluluğu) tertip eden Santuri Hilmi Bey; babası Şekerci Hacı Bekir ailesinde n Hüseyin Bey'dir.[2]
Öğrenim hayatı
Beşiktaş Askeri Rüştiyesi'ndeki askeri eğitimin ardından 1891'de Osmanlı saray bandosu olan Mızıka-yı Hümayun'a girerek müzik öğrenimi gördü. Yeteneğiyle II. Abdülhamid'in dikkatini çekince konser kemancısı olarak yetiştirildi. Kemancı Vondra Bey'den keman, Aranda Paşa'dan da müzik nazariyatı dersleri aldı.
Mızıka-ı Hümayun
Mızıka-yı Hümayun bünyesinde Saffet Bey tarafından kurulmuş olan Makam-ı Hilâfet Filarmoni Muzikası'nda başkemancı olarak atandı. Yalnızca askeri marşlar çalan mızıkanın, bir senfoni orkestrasına dönüşmesi için emek verdi. Birçok ünlü bestecile rin keman konçertolarını Türkiye'de çalan ilk Türk kemancı oldu. Sultan Abdülhamit’e sık sık konserler verdi. Konserler inin çok beğenilmesi nedeniyle ödüllendirilip rütbesi genç yaşta binbaşılığa kadar yükseltildi[1].
1908'de, Meşturiyetin ilanı’ndan sonra rütbesi mülazimliğe (teğmenlik) indirildi; Saffet Bey’in yönetimindeki orkestrad a başkemancılığa devam etti. Bir süre Mızıka-yı Hümayun'da yaylı sazlar bölümünde öğretmenlik de yaptı. Ek olarak Darülmuallimin'nde (İstanbul Erkek Muallim Mektebi) dersler verdi.
I. Dünya Savaşı sırasında Mızıka-ı Hümayun ile Avrupa şehirlerinde konserler verdi. 17 Aralık 1917- 31 Ocak 1918 tarihleri arasında gerçekleşen ve Viyana, Berlin, Dresden, Münih, Peşte, Sofya’yı kapsayan bu turne, bir Türk orkestrasının çıktığı ilk Avrupa turnesi idi[1].
Saffet Bey’in istifası üzerine 1917’de saray orkestrasının şefliğine atanan Osman Zeki Bey, Avrupa turnesi dönüşünde orkestrayı bağımsız bir kadroya kavuşturdu ve ilk defa saray dışında halka yönelik konserler verdi. Orkestra, haftalık halk konserler ini Tepebaşı'ndaki Union Française Salonu'nda vermektey di.
İstiklâl Marşı’nın bestelenm esi
Besteci asıl ününü Mehmet Âkif Ersoy'un İstiklâl Marşını besteleye rek elde etti. Osman Zeki Bey, 1921 yılında Mehmet Akif’in şiirinin ulusal marş güftesi olarak seçilmesinden sonra 1922’de Maarif Bakanlığı tarafından düzenlenen beste yarışmasına davet edilen 24 bestecide n birisiydi . Kimi anekdotla ra göre İstiklâl Marşı’nı, İzmir’in Yunan işgalinden kurtuluşundan sonra bestelemişti[3] . Yarışma seçici kurulu tarafından Osman Zeki Bey'in eseri beşinci seçilirken[4] ; Ali Rıfat Bey’in alaturka usuldeki bestesi birinci seçildi. Ancak 1930 yılında Maarif Bakanlığı'nın resmi kurumlara gönderdiği bir genelge ile uygulamad a değişiklik yapıldı ve o güne kadar Ali Rıfat Bey'in bestesi ile seslendir ilen güfte; Osman Zeki Bey’in batı tarzı bestesi ile seslendir ilmeye başladı; devletin resmi marşı haline geldi.
Ankara’ya taşınma
Osman Zeki Bey, Cumhuriye t'in ilanı'ndan sonra orkestrası ile Ankara’ya gidip 11 Mart 1924 günü şehrin tarihinde ki ilk senfonik konseri verdi. Orkestra, Ankara’daki ikinci konserind en sonra “Riyaseticumhur Musiki Heyeti” adı altında cumhurbaşkanlığına bağlandı. Osman Zeki Bey, sonradan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na dönüşen topluluğun orkestra şefliğini yaptı.
Musiki Muallim Mektebi
Osman Zeki Bey, ülkenin müzik öğretmeni ihtiyacını karşılamak için Musiki Muallim Mektebi'nin kurulmasında önemli rol oynadı. Bu kurum, Ankara Konservat uarı’nın temelini oluşturmuştur. Kendisi, okulun ilk öğretim üyesi ve ilk müdürü idi. Okul müdürlüğünü 1924-1934 seneleri arasında 10 yıl boyunca sürdürdü.
Avrupa turnesi
7 Haziran-5 Eylül 1926'da Karadeniz adlı gemide düzenlenen Yerli Malı Sergisi nedeniyle dört ay boyunca Güney ve Kuzey Avrupa limanlarını dolaştı ve Cumhurbaşkanlğı Senfoni Orkestrası ile konserler verdi[1]. Bu, Cumhuriye t döneminde bir Türk orkestranın çıktığı ilk yurtdışı turne idi.
Son yılları
1934 senesinde sağlık nedeniyle emekliliğe ayrılan Üngör; emeklilik günlerinde İstanbul’da yaşadı Soyadı Kanunu çıktığında “Üngör” soyadını aldı (oğlu Ekrem Zeki Bey, “Ün” soyadını almıştır)
1958'de İstanbul'da Moda'daki evinde hayatını kaybetti. Cenaze töreninde askeri bir bando tarafından İstiklâl Marşı çalındı[5]. Mehmet Akif Ersoy’dan sonra cenazesin de İstiklal Marşı çalınan ikinci kişidir[kaynak belirtilm eli]. Cenazesi, Karacaahm et mezarlığı’na defnedilm iştir


http://www.eksd.org.tr/wp/muzikte-prozodi/



MÜZİKTE PROZODİ

Müzikle doğrudan ilgisi olmasalar bile, pek çok vatandaşımız gibi okuyucula rımız da İstiklal Marşı’mızın halkımız tarafından 64 yıldır neden bir türlü gerektiği gibi söylenemediğini herhalde merak etmişlerdir. Nitekim yıllar önce Ankara Odalar Birliği’nde, Akif’in bir ölüm yıldönümü münasebetiyle düzenlenen panelde yaptığım “İstiklal Marşımısın Çeşitli Besteleri* Dolayısıyla Marş Besteciliğinde Prozodi” konulu konuşmanın sonunda , emekli bir müzik öğretmeni bana : “Okullarda 40 yıl müzik hocalığı yaptım, ama bu marşı çocuklarıma bir türlü doğru-dürüst söyletemedim; nedir bunun sebebi?” diye sormuştu.
 

Müzikte daha çok beste ile uğraşanların aşina olduğu prozodi diye bir konu vardır. Dilimizde tevcid terimi veya “bir dili doğru vurgularl a güzel konuşma bilgisi” tarifiyle karşılanabilecek olan Yunan asıllı “prosodia”nın konumuz olan müzikteki anlamı, “sözle müzik arasındaki, öğrenme ve icrayı kolaylaştıran uyum ve dengedir. Teknik detaylara girmeden, kabaca “açık (kısa) hecelerin kısa ezgilerle, kapalı (uzun) hecelerin uzun ezgilerle bestelenm esi” diye de tarif edilebili r. Bir misal verelim: “Dün yine günümüz geçti beraber” sözünü, açık ve kapalı hecelerin durumunu bozmadan bestelers ek, ortaya Refik Fersan’ın ünlü Mahur şarkısında olduğu gibi hem doğru, hem güzel bir ezgi çıkar. Ama bu sözü bestelerk en , “Dünyiii-negünüüü-müzgeeeeeç-tibeeeraber” haline sokarsak, belki yine bir melodi söyleyebiliriz, ama bunun Türkçe olup olmadığı çok su götürür hale gelir. Azınlık şarkıcılarının söylediği kantolara veya üzerine sonradan Türkçe sözler giydirilm iş yabancı müzik parçalarına benzer. İşte İstiklal Marşımızın bestesind eki, “Carmen Silva” valsinden etkilenmiş, daha önce padişah için bestelenm iş ve Edgar Manasyan Efendiye düzelttirilmiş olmasından çok daha önemli olan problem budur.

Türkler “buuşafak; lardaa-yüüzee-naalsancak; sönmedenyur-duumu-nüüstün-deetü-teenen-soono- CAAKOBE!” diye konuşmazlar. Konuşmadıkları için şarkı da söylemezler. Sözlü müzik besteciliğinde sözün besteye zamanda önceliği olduğu, yani bestenin “söze göre” yapılması gerektiği, başka amaçla başka bir müziğe konfeksiy on elbise usulü söz giydirile meyeceği gibi çok basit bir bestecili k kuralının bilinmeme sinden doğan yukarıki garip parçalanmalara, müzikte “prozodi hatası” denir ve dilin ses yapısını iyi bilmemekt en kaynaklarınır. Dilimizde emir kipinde kullanılan fiillerin, iki heceliyse ilk, üç heceliyse ikinci hecesi belirgin vurguyla söylenir. “Korkma!” sözünün ilk hecesi vurgulu (tiz), ikinci hecesi zayıf (pest) tonludur. Bu söz “Korkmaa” diye ikinci hecesi vurgulandırılarak söylenemez. Prozodi, başta meslekler i doğru ve güzel konuşmak olan spikerler olmak üzere, her okumuşun mutlaka bilmesi gereken bir konudur. Hele milli marş besteleme ye niyetlene nlerin, ilk öğrenecekleri şeydir. Şiirdeki mananın canına okuyup “buu celal SANA!”, “sonraaa helalakkıdır!” diyebilme k içinse, hiç Türkçe bilmemeni n ötesinde, bir şart daha vardır: kendini besteci zannedip, bir milletin kanıyla yazdığı en mukaddes şiiriyle alay etme cür’etini gösterebilmek! (11 Şubat 1995)

Akif’in “Kahraman Ordumuza” başlıklı detanı 1921’de milli marş olarak kabul edilince, içlerinde Rauf Yekta Bey, H.S.Arel ve S.Kaynak’ın da bulunduğu 30 kadar besteci 1924’de açılan yarışmaya katılmış , A.R.Çağatay’ın bestesi yarışma dışı birinci gösterilerek 1930’a kadar okunmuş, bu tarihte bugünkü marş olan Z.Üngör’ün bestesi Viyana’dan icazetnam e getirilip oldu bittiyle eskisinin yerine kabul edilmiştir



İSTİKLAL MARŞI VE EDGAR MANAS
 
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/928073-istiklal-marsini-orkestraya-bir-ermeni-vatandasin-uyarladigini-bilir-misiniz

İstiklâl Marşı'nın kabulünün 93. yıldönümü ve millî marşımızın pek bilinmeye n bir tarafı: Sözleri millî şairimiz Mehmed Akif'in, bestesi de Zeki Üngör'ün olan marşın ilk orkestra düzenlemesi, Edgar Manas adında bir ermeni vatandaşımıza aittir.

Önümüzdeki çarşamba günü, İstiklâl Marşı'nın Meclis'te kabulünün 93. yıldönümü... Marş ile ilgili olarak bundan senelerce önce başlayan tartışmalar hâlâ devam ediyor ama bestenin orkestray a kimin tarafından uyarlandığının üzerinde pek durulmuyo r. İşte, İstiklâl Marşı'nın beste macerası ve ilk orkestra düzenlemesini yapan Ermeni vatandaşımız Edgar Manas'ın öyküsü...

BU hafta millî marşımızın, yani İstiklâl Marşı'nın kabulünün 93. yıldönümü...
Türkiye'de senelerde n buyana devam eden bir tartışma vardır: İstiklâl Marşı'nın doğru şekilde okunmasının güç olduğu söylenir, bir kesim marşın bestesini n değiştirilmesini ister, karşı taraf marşın anayasal koruma altında olduğunu ve dolayısı ile değiştirilmesinin bile teklif edilemeye ceğini söyler ama millî marşımızın başka özellikleri, meselâ orkestray a kimin tarafından uyarlandığı pek bilinmez ve dolayısı ile bu konuda birşeyler yazılıp çizilmez...

Zaten, millî marşımızın bestelenm e macerası da tuhaftır:
Büyük Millet Meclisi, 1920'de bir marş yarışması açtı. Kurtuluş Savaşı bütün şiddeti ile devam ediyordu ve herkesin hep bir ağızdan, heyecan duyarak okuyabile ceği bir marşa ihtiyaç vardı...
Önce güfte, yani marşın sözleri belirlene cek; sonra bir başka yarışma daha açılacak ve beste üzerinde karar kılınacaktı...

PARİS'TE YARIŞMA HAYALİ

Bir ara beste seçiminin musiki konusunda çok daha tecrübe sahibi olunan bir başka memlekett e, meselâ Fransa'da yapılması ve Paris'te yabancı üstadların da yeralacağı bir jüri oluşturulması gibisinde n fikirler de gündeme geldi. Ama, savaş içerisindeki bir memleketi n müzik seçimi için tâââ Paris'te jüri toplamaya kalkışması biraz tuhaf kaçacağı için Fransa hayâlinden vazgeçildi.

Sonrasını kısaca hatırlatayım: Meclis'in açtığı yarışmaya 700'den fazla eser gönderildi. Müsabakaya cephelerd e savaşan paşalar, meselâ Kâzım Karabekir bile katıldı ve neticede Mehmed Akif'in "kazandığı takdirde ödülü almamak" şartı ile gönderdiği manzume birinci seçildi ve Meclis'in 12 Mart 1921 günü yaptığı toplantıda alkışlar arasında defalarca okundu...

DEVLET, JÜRİ KURAMADI

Sırada sözlerin üzerine müzik giydirilm esi, yani Akif'in şiirinin bestelenm esi vardı; seneler önce ortaya çıkan ve bugünlere kadar gelen beste tartışmaları da işte o zaman başladı...
Memleket hâlâ savaş içerisinde olduğu için, Akif'in şiirinin bestelenm esi iki sene ertelendi, 1923'e sarktı ve 1923'ün 12 Şubat'ında İstanbul Maarif Müdürlüğü'ne beste yarışması açma vazifesi verildi.
Yarışmaya 55 besteci katıldı. Sadeddin Kaynak'tan Lemi Atlı'ya, Kapdanizâde Ali Rıfat Bey'den Ali Rıfat Çağatay'a, Rauf Yekta Bey'den Muallim İsmail Hakkı Bey'e kadar Türkiye'de o günlerin önde gelen müzisyenlerinin neredeyse tamamı Mehmed Akif'in şiirini bestelemiş ve müsabakaya göndermişlerdi. Asıl zorluk işte o zaman ortaya çıktı ve devlet bir jüri teşkil edemedi! Zira bu işi yapabilec ek, yani en güzel besteyi seçebilecek kim varsa yarışmaya aday olarak katılmıştı ve jüri teşkiline imkân yoktu.

YEDİ YIL LİSTE BAŞI OLDU

Bestelene n marşlar içerisinde hangisini n resmî marş olabileceği konusunda işte bu yüzden bir karar verilemey ince, bestecile r kendi marşlarını kendileri tanıtma yolunu seçtiler ve bu işte en başarılısı Ali Rıfat Bey veya son senelerin deki ismi ile Ali Rıfat Çağatay oldu.

Ali Rıfat Bey, başta "Tereddüd" olmak üzere, dillerden düş­meyen birçok Türk Müziği par­çasının bestecisi ydi. Acemaşiran makamında, mehteri andıran bir tavırda bestelediği marşı İstan­bul'un Asya yakasında ve Batı Anadolu'nun İzmir dışında ka­lan yerlerind e okunur oldu. Rumeli yaka­sında Zati Arca'nın, Edirne'de Ahmet Yek­ta Madran'ın, İzmir'de İsmail Zühdü'nün marşları; Ankara'da ise sonraki yıllarda Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası hâlini alacak olan "Riyaset-i Cumhur Orkestrası"nın şefi Osman Zeki Bey'in bestesi hâkimdi.

Ali Rıfat Bey'in marşı yedi yıl boyunca listebaşı oldu ve hattâ devletten tolerans gördüğü bile söylendi. Diğer bestecile rden bazıları "Devlet sanki onun bestesine sahip çıkmayacak da bizimkile ri mi icra ettirecek? Kardeşi Samih Rıfat hem milletvek ili, hem de Maarif Vekâleti'ne istediği her kararı aldırabilecek güce sahip. Tabii ki ağabe­yinin marşını okutturac ak..." diyorlardı.

MİLLİ EĞİTİMİN TALİMATI

Ama 1930'lara gelindiğinde, Ali Rıfat Bey'in eseri aşağı sıralara indi ve bu defa Riyaset-i Cum­hur Orkestrası'nın şefi Zeki Bey listebaşı oldu! Devlet bu marş kargaşasına daha sonra bir düzen vermeye karar verdi ve Maarif Vekâleti'nden o sene okullara ve devlet daireleri ne bir tamim yollandı. Tamimde "Resmî marşımız artık Zeki Bey'in bestesidi r, bundan böyle diğer marşlar icra edilmeyec ektir" deniyordu .

İstiklâl Marşı'nın o tarihten itibaren icra edilen bestesi işte bu şekilde, yani bir yarışma ile değil, emirle millî marş olmuştur ama "okunması zordur", "Türk gırtlağına uygun değildir", "Güfte-beste uyumu bozuktur" ve hattâ "Batı Müziği'nin filânca eserinden alınmıştır" şeklindeki tartışmalar hâlâ devam etmektedi r.

Peki, 1920'li senelerde bestelene n diğer marşların âkıbetleri ne mi oldu?

BİRÇOĞU HİÇ BİLİNMİYOR

Hemen hemen tamamı unutuldu, sadece bir-ikisinin nağmesi musiki meraklılarının hafızalarında kaldı, o kadar... Musiki toplantılarında arada bir çalınırlar, birkaçı İstiklâl Marşı konusunda yapılan CD'lere kaydedilm iştir ama 1923 Şubat'ında açılan yarışmaya gönderilen ve yayınlanmış olanlar dışındakilerin notaları büyük ihtimalle hâlen Meclis'in arşivinde muhafaza edilen diğer marşlar incelenme dikleri için kimin nasıl bir beste yaptığı konusunda elimizde bilgi yoktur.

FAVORİM İSMAİL HAKKI BEY'DİR

Daha önceki İstiklâl Marşları arasında benim favorim, Mu­allim İsmail Hakkı Bey'in Rast makamında yaptığı bestedir. Eski kayıtlarından birini dinleyebi lir yahut notasını temin ederek çaldır­abildiğiniz takdirde, büyük ihtimalle siz de beğenirsiniz.

Zeki Üngör'in bestesini n pek bilinmeye n bir başka özelliği daha vardır: Armonisi, yani orkestra düzenlemesi Edgar Manas adındaErmeni bir vatandaşımız tarafından yapılmıştır ve ilk bando düzenlemesi de İhsan Künçer'e aittir.

Senelerde n buyana okuduğumuz ve orkestral ardan dinlediğimiz millî marşımızı orkestray a uyarlayan ama isminden ve mevcudiye tinden sadece konunun meraklılarının haberdar bulunduğu Edgar Manas'ın kim olduğunu merak ediyorsanız, bu sayfadaki kutuyu okuyun...

KİLİSE KOROLARIN I İDARE EDERKEN MARŞIN ORKESTRAS YONUNU YAPTI

İSTİKLÂL Marşı'nın ilk orkestra uyarlamasını yapan Edgar Manas 1875'te İstanbul'da doğdu, babası Aleksi'nin ölümü üzerine 13 yaşında iken İtalya'ya gitti ve Venedik'teki Murad-Rafaelyan Kolleji'nde beş sene okudu.
Podova Konservat uvarı'ndan füg ve kontrpuan öğrenerek mezun olan Manas 1905'te İstanbul'a döndü, Gallia Korosu'nun şefliğine getirildi ve 1912'den 1933'e kadar İstanbul Konservat uvarı'nda hocalık yaptı, konservat uvarın orkestrasını ve kadınlar korosunu idare etti. 1937'de Patrikhan e'nin Meryemana Kilisesi'ndeki Koğtan Korosu'nun şefliğine tayin edildi, yirmi sene boyunca bu koroyu yönetti ve Ermeni okullarında da solfej dersleri verdi.

Musiki hayatının 60. yılı Beyoğlu'ndaki Atlas Sineması'nda 1954'te bir jübile ile kutlanan Edgar Manas 1964'te İstanbul'da öldü ve Pangaltı'daki Ermeni Katolik Mezarlığı'na defnedild i.

Türk Müziği'nin bazı meşhur bestecile rine de batı müziği dersleri vermiş olan Edgar Manas bir senfoni ile bir oratoryon un yanısıra çok sayıda başka besteler de yapmış ve bazı halk müziği eserlerin i de çokseslendirmişti (Kevork Pamukciya n'ın "Biyografi leriyle Ermeniler"inden).

MİLLİ MARŞIMIZIN OLMADIĞI YILLARDA MARŞ DİYE TEKBİR GETİRİP TÜRKÜ OKURDUK

OSMANLI Devleti'nin millî marşı yoktu...
Osmanlı tarihinde ilk defa bir bando teşkil eden İkinci Mahmud'dan itibaren her padişah için ayrı bir marş bestelenm iş, bestelere "Mahmudiye", "Azîziye" yahut "Hamidiye" denmiş, yani hükümdarların isimleri verilmiş ve törenlerde bu marşlar icra edilmişti.
Hükümdar marşlarının sözleri yoktu ve sadece bando ile icra edilmeler i için bestelenm işlerdi...
Padişah marşı geleneğini Sultan Vahideddi n bozmuş, "Memleket ateş içerisinde iken yeni bir beste yapılmasına gerek yoktur" diyerek adına marş besteletm emiş ve tahtta bulunduğu dört sene boyunca büyükbabası İkinci Mahmud'un marşını çaldırmıştı.

TUHAFLIKL AR YAŞANDI

Ama devletin bir millî marşa sahip bulunmama sı, uluslarar ası toplantılarda bazı tuhaflıklara sebep oluyordu. Millî marşların karşılıklı okunmaları gerektiği durumlard a Türk tarafı sıkıntıya giriyor ve marş ile hiçbir alâkası olmayan güfteli eserleri hep bir ağızdan okumak zorunda kalıyorlardı.

DEVRİMDEN KALAN MARŞ

Meselâ, 20. yüzyılın ilk senelerin de Paris'te Osmanlı ve Fransız askerî heyetleri nin yaptıkları bir toplantıdan sonra Fransızlar 1789'daki devrimden kalma millî marşları "La Marseilla ise"i hep bir ağızdan okumuşlar, sıra Türk tarafına gelince askerleri miz marş niyetine tekbir getirmişlerdi!

ENTARİSİ ALA BENZİYOR

Benzer bir garipliği Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde sipariş ettiğimiz bazı gemileri teslim almak için Almanya'ya giden bahriye heyetimiz yaşamıştı. Törende şampanyalar patlatılmış, konuşmalar yapılmış, uzun uzun Türk-Alman dostluğundan bahsedilm iş ve sıra millî marşların okunmasına gelmişti. Alman tarafı Joseph Haydn'ın bir Hırvat halk şarkısından esinlener ek bestelediği "Deutschla nd, Deutschla nd über alles" sözleri ile başlayan millî marşlarını okumuş, sıra bizimkile re gelince bir şaşkınlık yaşanmış ama sıkıntı hemen halledilm iş ve subaylarımız millî marş niyetine "Entarisi ala benziyor, Sultan Reşad bana benziyor" türküsünü icra etmişlerdi

ISTİKLAL MARŞI  MUAMMASI

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/579227-istiklal-marsi-muammasi

ALMANYA'daki GEMA isimli kuruluşun İstiklâl Marşı'ndan telif hakkı istediği ortaya çıkınca, Bakanlar Kurulu bundan 80 sene önce yapılması gereken işi yapmaya soyundu ve marşın kamulaştırılması kararını imzaya açtı.
Ama, bir Alman kuruluşunun İstiklâl Marşı ile ne alâkası olduğu pek sorgulanm adı...
Söyleyeyim: GEMA, bir telif hakları kuruluşu, yani bestecile rin ve müzisyenlerin haklarını koruyan bir meslek birliğidir ve bu konuda faaliyet gösteren müesseselerin en eskilerin dendir. Türkiye'de gerçek anlamda bir telif hakları kanununun mevcut olmadığı senelerde birçok Türk besteci, Almanlar'ın GEMA'sı ile Fransızlar'ın SACEM'ine üye olmuşlar ve hakları bu meslek birlikler i tarafından korunmuştur.
GEMA'nın haklarının korunması için kendisine vekâlet vermeyen bestecile rin eserlerin e müdahalede bulunması ve her çalınıştan sonra telif hakkı istemesi sözkonusu değildir, böyle bir hak ancak bestecini n yahut vârislerin yetkilend irmesi ile mümkündür. Dolayısı ile GEMA'nın böyle bir işe kalkışması, Osman Zeki Üngör'ün vârislerinden yetki belgesi almış olduğu anlamına gelir. Yani, İstiklâl Marşımızın bestekârının hakları, şu anda bir Alman meslek birliğinin himayesin dedir!
Bu yazdıklarımdan, millî marşımızın bestecisi ne ait hakların bir Alman telif kuruluşuna verilmiş olduğunu eleştirdiğim mânâsını çıkartmayın! Vârisler, bana sorarsanız en doğrusunu yapmışlardır, zira Türkiye'de "telif hakkı" meselesi, özellikle de musiki alanındaki telifler konusu hâlâ karmakarışıktır. Kanuna göre oluşturulmuş meslek birlikler i arasında işbirliği falan hakgetire dir; üstelik bu meslek kuruluşlarından biri yönetiminden, harcamala rından ve ödemelerinden kaynaklan an şikâyetler sebebiyle kayyuma devredilm iştir.
UNUTULAN BİR TARTIŞMA
İstiklâl Marşı'nın bestesini n Bakanlar Kurulu kararıyla kamulaştırılması çalışmalarına başlandığını öğrendiğimde, 1940'lı senelerde uzun uzun tartışılmış olan bir iddiayı hatırladım: Marşın melodisin deki ana temanın özgün olup olmadığını...
İddiaya göre, ana tema 1845 ile 1902 seneleri arasında yaşayan ve "Tuna Dalgaları", "Çardaş", "İki Gitar" gibi meşhur olan çok sayıda eserin sahibi lon Ivanovici adındaki bir Romen besteciye aitti! Ivanovici'nin "Carmen Silva" isimli valsinden alınmış, bu iş yapılırken vals temposu bir dörtlük ilâve edilerek marşa dönüştürülmüştü!
Cemal Reşid Rey'in "Onuncu Yıl Marşı" hakkında ortaya atılan söylentiler gibi...
18. yüzyılın meşhur Fransız filozofu Jean-Jacques Rousseau, 1750'lerde "Le Devin de Village" yani "Köy Kâhini" ismini verdiği kısa bir opera bestelemişti. Eserin içerisinde, oyunun kahramanl arından Colette'in okuduğu, "Saadetimi kaybettim, hizmetkârımı kaybettim" sözleriyle başlayan bir şarkı vardı. 1950'li senelerde, bu şarkının bizde "Çıktık açık alınlaaaa!" hâlini aldığı ileri sürülmüş ve bu benzerlik yüzünden Onuncu Yıl Marşı'nın bestesini n değiştirilmesi bile teklif edilmişti...
KOLAYCA BULABİLİRSİNİZ
İstiklâl Marşı hakkında bir başka iddia daha vardı: Eserin bestecisi olan viyolonis t Osman Zeki Üngör, Ankara'da o zamanki ismi "Riyâset-i Cumhur Musiki Heyeti" olan bugünün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestra-sı'nın başına geçmeden önce, Sultan Vahi-deddin'in sarayındaki orkestranın başında idi. Hükümdara "Şeh-i âlem mâh-ı envâr ...sultânım" sözleriyle başlayan bir "medhiye" sunmasının yanısıra, padişahın tahta çıkması münasebetiyle bir de marş bestelemiş ama Sultan Vahideddi n marşı çaldırmamıştı. Mehmed Akif'in şiiri daha sonra işte bu marşın üzerine yerleştirilip "İstiklâl Marşı" yapılmıştı ve prozodini n bozuk olmasının, yani güfte ile bestenin uyumsuzluğunun sebebi de buydu!
Bir zamanlar temin edilmeler i zor olan iki eser, yani Ion Ivanovici'nin "Carmen Sylva"sı ile Jean-Jacques Rousseau'nun "Le Devin de Village"ı arandıklarında artık internett e bile hemen bulunabil iyorlar. Dolayısı ile bu her iki marşımız hakkında hiçbir yorum yapmayayım, Ivanovici ile Rousseau'nun eserlerin i dinleyin ve kararı kendiniz verin

İSTİKLAL MARŞI TÜRK  DEĞİLDİR
https://www.facebook.com/GizlenmisGercek/posts/182978235160767
İstiklal Marşı Gerçeği: Bestecisi Türk Değil!
Kitabı amcamın kütüphanesinde,Osmanlı ve tasavvuf kitapları arasında buldum. Açtım baktım ki orjinal ve imzalı kitap:
Biraz okumaya başladım ve bir bölüm var; İstiklal Marşı Üzerine (sayfa 31) okudukça kan beynime sıçradı,vatana ihanet dediğin böyle olur,Mehmet Akif Ersoy'a hainlik budur dedim. Yazar güzel bir noktaya değinmiş ve yazıyı aynen aktarıyorum kardeşlerime...
...
İstiklal Marşı bestecisi kim? Hemen Zeki Üngör diyeceksi niz. Değilmiş... Zülfü Livaneli, batı müzik ansiklope dilerinde n ilginç bir bilgi aktarıyor. Meğer bizim İstiklal Marşının bestecisi Vittorio Radaklia imiş? Kimdir bu milli kahraman diye düşünün bakalım...
Murat Bardakçı'dan alıntı yapan Livaneli konu ile ilgili olarak ayrıca şu bilgileri veriyor: "Murat Bardakçı'nın yazdığına göre 1940 yılında İstiklal Marşı'ının müziği mecliste tartışılmış ve CARMEN SİLVA adlı Fransız halk şarkısından alındığı, orkestra uyarlamasının EDGAR MANAS adlı bir Ermeni müzisyen tarafından yapıldığı öne sürülmüştür...
Ah Türkiyem. İyi mi milli marşımızı dinleyen bir Fransız içinden ne geçiriyordur acaba. Üstelik Fransızlara karşı verilen bir savaşta azanılan destansı bir zaferin hikayesin i, Fransız ezgisi ile seslendir mek olacak iş değil.
Ama burası Türkiye.
Araştırmacı Muhiddin Nalbantoğlu'nun elinde önemli bilgi ve belgeler var. Akif, bu marşı MEHTER müziğini düşünerek kaleme almıştır ve ilk olarak da buna uygun şekilde bestelenm iş. Marşın bestelenm esi için açılan yarışmaya gönderilen eserlerin büyük bir bölümünü bu temel espiri ile hazırlanmıştı. Ancak aniden bir gecede ne olup bittiyse kapalı kapılar arkasında verilen bir kararla, skandal nitelikli bir oyunla, bir milletin İstiklal Marşının seslendir ilmesinde hafifimeşrep türden, kendileri ne karşı savaşarak bağımsızlığımızı elde ettiğimiz bir ülkenin ezgileri bu sözlerin üzerine döşenmiştir

KAYNAK: Abdurrahm an Dilipak - Laik Demokrati k Cumhuriye t İlkelerine Bağlı Kalacağıma 19.3.93
KAYNAK: Ayşe Hür - ‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik - 20.04.200 8 ( Taraf Gazetesi )







İSTİKLAL MARŞI MİLLİ MARŞMIDIR


http://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=23787

İstiklal Marşının bestesi gercekte kime aittir? İsterseniz gelin bu konu üzerinde tarihi bir yoklayalım ve asıl bestecini n kim olduğunu, nasıl yoğrulduğunu ve gercekten MİLLİ olup OLMADIĞINI görelim.

Mehmet Akif'in şiirine kısaca değinmek gerekirse;

İstiklal marşının bir an önce hazırlanması için güfte yarışması açılmıştır. Yarışmaya gönderilen 724 şiiri beğenmeyen "Türkçü" Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Mehmet Akif'e bir mektup yazar ve kendisini n bu yarışmaya katılımı için ricada bulunur.D aha önceleri "Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini" söyleyen Akif, fikir değiştirip uzun bir çabanın ardından şirini yazar.

Oturum başkanlığını M.Kemal'in yaptığı tartışmada diğer 6 şiirle birlikte Akif'in şiiri de okunur.Çok beğenilmiştir ve birinci olur.

Sonra Akif ödül parasını çok yoksulluk çekmesine rağmen bir hayır kurumuna bağışlar.

Beste Çalıntı mı

İstiklal Marşının bestesi uzun süre hazırlanamamıştı.Bu sorunu gidermek gerekiyor du.Bunun üzerine bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası şefi Osman Zeki (üngör)ün batılı tarzdaki bestesini n "milli marş olarak kabul edildiği" memleketi n dört bir yanında duyrulur.

O yıllarda TBMM'de Bursa Milletvek ili olarak görev yapan akeri tabip Osman Şevki (Uludağ) Bey'e göre "Osman Zeki Bey'in bestesi Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlener ek yapılmış,özgün olmayan bir eser olup ilk şekli Padişah Vahdettin e takdim edilmiştir.Marşın orkestray a uyarlamasını da Ermeni Edgar Manas Efendi yapmıştır! "


Osman Zeki Bey,kendisi için talihsiz olan bu tesbiti yalanlaya mamış ve üç hususun da "olumsuz" faktörler olduğunu söylemiştir.

Yani beste çalıntıdır, Cumhuriye t öncesi bir döneme aittir ve hamurunda bir Ermeni'nin katkısı vardır!! O halde milli de olamaz...


Osman zeki Bey'in daha önce başkasına ait "Papatyala r" adlı şarkıyı da sahiplend iği ve bestecisi gibi imza attığı da Osman Şvki Bey tarafından defalarca dile getirilmiş, fakat yetkilile r ve besteci tarafından tatmin edici bir cevap alınamamıştır.Konuyu TBMM gündemine getiren Maarif Vekili Hasan Ali Yücel kendisine şu cevabı vererek adeta iddaları doğrulamıştır :

"Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de,Karmen Silva diye bir vals varmış,revaçta imiş,onun bilmem kaç batutası benziyorm uş. Zeki Bey bunun orkestras yonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır..."

Tüm ısrarlı sorulara rağmen besteci Osman Zeki Üngör,eserini kısmen Karmen Silva adlı sokak şarkısından kopya ettiği yolundaki iddalara karşı suskun kalmıştır.

Bu konuda detaylı açıklama ve diğer kaynaklar a ilişkin 18 Şubat 2011 tarihli Agos Gazetesin e bakılabilir


İSTİKLAL MARŞI  

http://muzikdersinotlari.blogspot.com.tr/2014/02/istiklal-mars.html


  İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriye ti'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriye ti'nin milli marşıdır.
 
            Milli mücadele döneminde işgal altında olan topraklarımızı geri almak için, Türk ordusu ve Türk halkının yeniden doğması, içinde bulunduğu durumdan silkelenm esi gerekliliği adına, Türk halkına cesaret vermek için, 1921 yılında Milli Eğitim Bakanlığı, para ödüllü bir şiir yarışması düzenleme kararı almıştır. Bu şiir yarışmasına toplam 724 tane şiir gönderilmiştir. Mehmet Akif Ersoy ise yarışmaya para ödülü konduğu için katılmak istememiştir. Fakat bu durumu bilen dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Akif Ersoy'a ısrar ederek katılmasını istemiştir. Mehmet Akif Ersoy'un ise katılması için sunduğu tek şart, para ödülünün kaldırılmasıdır. Böylelikle Mehmet Akif Ersoy, "Kahraman Ordumuza" ithafı taşıyan şiiriyle yarışmaya katılmış ve 12 Mart 1921 yılında resmi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından İstiklal Marşı kabul görmüştür.
 
 
Besteleniş Hikayesi
 
 ***1 Güfte 12 Beste Belgeseli***
 
          
 
            Beste yarışması ise güfte kadar ilgi görmedi. Bu da memleketi n o zamanki musiki durumunu yansıtmaktadır. Yarışmaya katılan bestecile rden bazıları şunlardır:
 
            Ahmet Cemaletti n Çinkılıç, Ahmet Yekta Madran, Ali Rifat Çağatay, Asım Bey, Bedri Zabaç, Hasan Basri Çantay, H. Saadettin Arel, İsmail Hakkı Bey, İsmail Zühdü, Kazım Uz, Lemi Atlı, Mehmet Baha Pars, Mustafa Sunar, Rauf Yekta, Saadettin Kaynak, Zati Arca, Zeki Üngör.
 
            Güfte yarışması sonuçlandırıldıktan sonra Anadolu’daki savaş iyice kızıştığı sıralarda beste yarışması ilgisini tabii olarak kaybetmiştir. Buna rağmen muhiti olan bestekârlar faaliyett en geri durmamışlar ve kendi besteleri ni yaymaya uğraşmışlardır.
 
            O sıralarda Edirne’de müzik öğretmeni bulunan Ahmet Yekta Madran, kendi marşını Edirne ve havalisin de yaymaya ve söyletmeye başlamıştır. İzmir’de müzik öğretmeni bulunan İsmail Zühdü de kendi marşını İzmir ve havalisi ile Eskişehir’de yaymakta idi. Ankara’da da Zeki Üngör’ün marşı söylenmekte olup İstanbul’da ise iki marş söylenip yayınlanmaktaydı. Bunlar da İstanbul tarafında birçok mektepler de öğretmenlik yapan Zati Arca’nın, Kadıköy tarafında ise Ali Rifat Çağatay’ın bestesi söylenmekteydi.
 
 
            Bu durum birkaç yıl böylece devam etmiş ve 1924’te Ankara’da maârif vekâletinde toplanan bir kurul, Ali Rifat Çağatay’ın marşını resmi marş olarak kabul ederek ilgili kurullar ile bütün okullara bildirmiştir.
 
 
                                          
 
            Bu marş, 1924’ten 1930 yıllarına kadar söylenip çalındıktan sonra 1930 sıralarında yeni bir emirle Riyaseti Cumhur Orkestrası şefi Zeki Üngör’ün bestesi milli marş bestesi olarak kabul edilmiştir.
 
            Ekim 2013 itibariyl e Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül'ün talimatıyla  Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Rengim Gökmen yönetiminde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası tarafından İstiklal Marşı’nın yeni kaydı yapılmıştır. 170 sanatçıyla yapılan kayıtta, enstrüman sayısı arttırılmış ve son teknoloji ses sistemler i kullanılmıştır.
 
 
 
 
            Zeki Üngör, İstiklâl Marşı’nın besteleniş hikâyesini şöyle anlatmıştır:
 
            "İstiklâl savaşının devam ettiği sıralarda ben, Muzika-i Humayun muallimi idim. Yani doğrudan doğruya Saray’a ve Vahdettin’e bağlıydık. Bando, Fasıl Takımı ve Orkestra benim emrimde idi.
 
Şişli’de Uğurlu Han’ın 4 numarasında oturuyord um. Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir’e girdikler inden iki veya üç gün sonra evimde, Talim-Terbiye Heyeti azası ve terbiye mütehassısı dostum Haydar merhumla oturuyord uk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir heyecan içinde, süvarilerin İzmir’e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz coşmuştuk. Hemen kalkıp piyano başına geçtim. Ve derhal içimde doğan parçayı çalmaya koyuldum.
 
            İlk etapta marşın giriş kısmındaki akoru oluşturdum. Bu şekilde iki, üç mezür yaptım. Arkadaşlarım: "Aman dediler, bu çok güzel bir şey olacak." Bunun üzerine İhsan’a İzmir’in kurtuluşunu ve büyük zaferi bütün teferruatı ile anlatmasını rica ettim. O anlattı, ben çaldım. Böylece kısa zamanda eserin taslağı ortaya çıktı. Ertesi gün de çalıştım. İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim. Kıymeti hakkında daha kat’i bir fikir edinmek maksadıyla da besteyi Viyana Konservat uarı direktörüne gönderdim. On gün sonra direktörden gelen mektupta, eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisin in Türk milletini n ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtile rek tebrik ediliyord um.
 
            Bu mektup geldikten on beş gün sonra beni Ankara’dan çağırdılar, gittim. Bana Muzika-i Humayun’u bütün kadrosu ile Ankara’ya nakletmek vazifesi verildi. Bunun üzerine tekrar İstanbul’a döndüm. Ve Ankara’ya ilk olarak başlarında piyanist Sabri’nin bulunduğu beş kişilik bir heyet yolladım. Vahdettin henüz padişah olduğu için bu işleri gizli yapıyorduk. Bir ay sonra da kimseye bir şey söylemeden Ankara’ya gittim. Ve hemen İstanbul’daki arkadaşları bir telgrafla çağırdım. Üç gün sonra geldiler. Böylece milli marşı bu heyete ilk defa Ankara’da verilen o baloda Atatürk’ün huzurunda çaldık. İşte milli marş böyle bestelend i.”
 
            Bestekârın bu anlatışından, eseri önce sözsüz olarak bestelediği ve daha sonra Mehmet Akif’in şiirini besteye giydirdiği anlaşılmaktadır. Bu sebepten meydana gelen prozodi hataları, eser hakkında sonradan yapılan tenkitler in başında gelmekted ir. Bestekâr yukarıdaki beyanatının bir yerinde her ne kadar, "Bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim" diyorsa da, eserdeki ses sahasını halk tabakasını nazara almadan kullanması bestenin milli marş olarak bestelenm ediğini meydana çıkarmaktadır. Marştaki bu teknik hatalarda n başka ses ritminden ağır çalınıp söylenmesinde bestekârın kusuru başta gelmekted ir. Besteci bu durumu şöyle anlatmıştır:
 
            “Ben İstiklal Marşı’nı bestelerk en kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı. Eserin başında metronomu (1 dörtlük=80) olan bir eser hiçbir vakit cenaze marşına benzemez.
 
            Plaklarda ki ağır tempolu çalınışı ise; "Sahibi’nin Sesi" stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyen ler, bunun çok süratli bir marş olduğunu ve dolayısıyla plağın ancak yarısını doldurduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim . O anda aklıma bir şey geldi: "Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter" dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimizi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonu n hızlıya ayarlanma sı icap ettiğini kim bilebilir di?”
 
 
 
          
            İstiklal Marşının bestesi uzun süre hazırlanamamıştı. Bu sorunu gidermek gerekiyor du. Bunun üzerine bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası şefi Osman Zeki Üngör’ün batılı tarzdaki bestesini n "milli marş olarak kabul edildiği" memleketi n dört bir yanında duyurulur .

            O yıllarda TBMM'de Bursa Milletvek ili olarak görev yapan askeri tabip Osman Şevki (Uludağ) Bey'e göre "Osman Zeki Bey'in bestesi Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlener ek yapılmış, özgün olmayan bir eser olup ilk şekli Padişah Vahdettin’e takdim edilmiştir. Marşın orkestray a uyarlamasını da Ermeni Edgar Manas Efendi yapmıştır! "

            İşte çalındığı iddia edilen J. Ivanovici’ nin Carmen Sylva’ sı…
 
https://www.youtube.com/watch?v=dEiYllMbh40
 
 
 
            Marşın çalıntı olduğu iddiaları, prozodi hataları ve hızındaki sorun nedeniyle daha sonraları değiştirilmesi tezi ortaya atılarak yetkili yetkisiz türlü şahıslar tarafından türlü fikirler ileri sürülmüşse de değiştirilmesi fikri tutmamıştır. Bu konudaki makul olan umumi kanaat; her ne kadar yeniden daha iyisini yapmak imkânsız değilse de eskisinin artık tarih olmuşluğu hakikati nazara alınarak, bunun üzerinde gerekli rötuşlarla mevcudu onarmaktır.
 
 
 
 
 
 
             Şef Saim Akçıl yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası’nın, Türkiye Cumhuriye ti’nin 85. yıldönümü dolayısıyla düzenlediği “Cumhuriyet Konseri”, 1921 yılında İstiklal Marşımız için düzenlenen beste yarışmasına katılan eserleri tekrar yıllar sonra izleyici ile buluşturmak amacını taşıyordu. Yarışmaya katılmış olan besteleri n sayıları bilinmeme kte idi. Tekfen Vakfı katkısı ile Mehmet Altun ve arkadaşları tarafından çalışılan araştırmalar sonucunda bu bestelerd en 11’inin notaları bulunmuştu. Bu eserler aynı tarihlerd e Kâzım Karabekir Paşa tarafından yazılmış bir beste ile birlikte, Cumhuriye timizin 85. yılını kutlamak üzere Tekfen Filarmoni Orkestrası tarafından ilk kez seslendir ilmiş oldu.
 
            İşte o bestelerd en bazıları:
http://www.youtube.com/watch?v=wA7_IfqvoXY#t=41
 
 Ahmet Yekta Madran Bestesi
 
Kazım Karabekir Bestesi
 
Halid Lemi Atlı Bestesi
 
Mustafa Sunar Bestesi

Devlet Çoksesli Korosu - Mi Minör
(Sözlü)


Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Mi Minör
(Sözsüz)



Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Sol Minör
(Sözsüz)


Yakup Kıvrak Düzenlemesiyle Re Minör
(Sözsüz)

 
         ''Ti Sesi'nin kökenini merak ettiniz mi bilemem. Ben merak ettim. Merakımı, bir önceki Amerika Birleşik Devletler i(ABD) Başkanı Buş'un Türkiye'ye geldiği zaman söylediği söz artırdı. Buş, İstiklal Marşı'ndan önceki saygı duruşunda Ti Sesi'ni duyunca çok memnun olmuş, kültürümüz buraya kadar gelmiş demiş.
 
           Konuyu biraz araştırdım. Anılan Ti Sesi'nin önce, 1953 yılı ABD yapımı "From Here To Eternity"adlı ve Türkçe'ye "İnsanlar Yaşadıkça" olarak çevrilen filimdeki müzik parçalarından biri olan "Military Taps" olduğunu öğrendim. Müziğin bestekarı ise Daniel Butterfie ld idi
 
 
 
              İlk başlangıçta, Ti Sesi'nin "İnsanlar Yaşadıkça" filminden alındığı sanılabilir. Ancak, araştırmayı biraz derinleştirdikçe, müziğin bestekarı Daniel Butterfie ld (1831-1901)'in Amerikan İç Savaşı'nda generalliğe kadar yükselmiş bir iş adamı olduğu ortaya çıkıyor. Bu müziğin de, iç savaş sırasında savaşın yıkımlarına karşı yakılmış bir ağıt olduğu söylenebilir.''


                                                                                                      Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı
                                                                                                                     Odatv.com


 4 
 : Aralık 18, 2017, 05:13:52 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

SANAL ALEM FACEBOOK VE İSLAM İLE İSRAİL

26.09.201 6

http://www.haber7.com/internet/haber/2140581-facebooktan-tepki-ceken-filistin-uygulamasi

Sosyal paylaşım platformu Facebook
skandal bir işe imza atarak milyonlar ca takipçisi olan
Filistinl i gazetecil erin sosyal medya hesaplarını engelledi .

Geçtiğimiz hafta, İsrail ablukası altındaki Batı Şeria'da yayın yapan Shebab haber ajansının
toplam 6.3 milyondan fazla takipçisi olan dört editörünün
Quds Haber Ağı'nın ise
toplam yaklaşık 5.1 milyon takipçisi olan üç yöneticisinin kişisel hesapları engellend i.

İSRAİL İLE FACEBOOK ANLAŞTI

Quds Haber Ağı'ndan Nisreen al-Khatib
Facebook'un bu ay başında İsrail ile vardığı
anlaşma üzerine hesapları engellediğine inandıklarını söyledi.

İsrail ve Facebook yöneticileri arasında Eylül 2016'da
yapılan görüşmede platformd aki 'kışkırtıcı' içeriklere karşı
ortak mücadele kararı çıkmıştı

KAZA' DEDİLER

Khatib, editörleri hesaplarının yanısıra Quds Haber Ajansı'nın
Facebook'taki politik olmayan haberleri ne dahi erişimin engellend iğini
şirketin bu haberlere yönelik engeli daha sonra kaldırdığını söyledi:

"Facebook standartl arını ihlâl edecek yada herhangi bir yönetimi rahatsız edecek
içerikler paylaşmamamıza rağmen hedef seçildik."  

Facebook, Quds Haber Ajansı'nın başvurusuna gönderdiği yanıtta
özür dileyerek engelleme leri 'kaza' olarak nitelendi rdi
Quds Haber Ajansı'nın üç gazetecis inin hesaplarındaki engel
Cumartesi günü kaldırıldı.

'KANITLARI SAKLAMAK İSTİYORLAR'

Haber ajansı Shebab'ın yöneticisi Remah Mubarak ise
hesaplarının Facebook tarafından herhangi bir uyarı yapılmaksızın
ve gerekçe gösterilmeksizin sansürlendiğini ifade etti.

Facebook, Shebab'ın üç yöneticisinin hesaplarındanda engeli kaldırdı
bir yöneticinin hesabı ise hâlâ engelli.

İsrail'in Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nden haberler yapılmasını istemediğini
söyleyen Mubarak
 "Sosyal medyadaki varlığımız onların işlerini zorlaştırıyor
özellikle son günlerde infazların yapıldığı
Batı Şeria'dan haberler paylaşmamızı istemiyor lar
kanıtları saklamak için de bu sayfaları kapattırıyorlar" diye konuştu.

Al Jazeera
Filistinl i gazetecil erin hesaplarının engellenm esinin gerekçesini öğrenmek için
Facebook'a ulaştı
Fakat, bu haberin yazıldığı ana kadar şirketten herhangi bir yanıt alınamadı.

'BU İLK DEĞİL'

Khatib'e göre Facebook
Filistinl i gazetecil erin kişisel hesaplarını ilk kez engellemi yor:

"Daha önce de başka haber ajanslarında çalışan
arkadaşlarımızın hesapları Facebook tarafından engellend i
Bu şekilde sansürlenen en az beş sayfa biliyorum ."

İsrail ordusu, Pazar günü yaptığı açıklamada
145 Filistinl i hakkında sosyal medyadaki paylaşımları nedeniyle
dava açıldığını açıkladı.

Facebook ve İsrail yönetimi arasında varılan anlaşmanın
açıklanmasından kısa bir süre sonra
İsrail Adalet Bakanı Ayelet Shaked
158 hesabın kapatılması için Facebook'a başvurduklarını açıklamıştı
Facebook, İsrail'in talepleri nin %95'ini yerine getirmişti.

Al Jazeera

FACEBOOK VE İSRAİL

israil Polisi Filistinl i bir çocuğu
Boğarak öldürüyor ve bu video bizlere yollanıyor
Ve hızlı bir şekilde paylaşılarak dağıtılması isteniyor
Bu öldürme olayını gerçekleştiren bir İsrail Polisi
Ve aslında bu videoyu çekende başka bir İsrail Polisi
Bunu ilk çeken sosyal paylaşım ağına ilettiği için
Bunun paylaşılmasını ve yayılmasını isteyende İsrail Polisi
Çünkü bu olayın olduğu alana
O sırada İsrail Polsinden başkası girerek görüntü alamaz
Şimdi düşünüyorum bunu bize izleten ve yayılmasını isteyen
Bunu ne amaçla yapıyor
İsrail Polisinin çocukları silahla öldürmesi
İsrailde gayet normal bir hadise
Peki eskiden bu tür videoların böyle acilen servis edilip
Paylaşılması ve dağıtılması istenmiyo rdu
Burada İsrailin Müslümanlara vermek istediği mesaj
Nedir diye düşünmek lazım
Ve işin tuhaf tarafı Müslümanlarda bu oyuna ortak olmuşlar
Ve videoyu paylaşıp yayıyorlar
Ve videonun ekindeki notta özetle
Videonun Youtube'a yüklenmeye çalışıldığı
fakat başarılı olunamadığı
Ve silinmeye çalışıldığı
Google ve Facebook'tada barındırılmasına izin verilmediği ve silindiği
Şeklinde bir not var
Peki silindiys e bu video nasıl paylaşılabiliyor
Silinse video ortada kalırmıydı
Peki diyelimki bu video silinmeye çalışılıyor
Google Facebook ve Youtube kimin Yahudinin değilmi
Peki bizler sürekli Türk Sitelerin i kullanın diyoruz
Google yerine TurTc Türk arama motorunu
Youtube yerine İzleseneTürk sitesini
Facebook ve Twitter ile Instagram yerine
Freelysho ut ve Finkafe Kullanılsın diyoruz
Demekki Youtube Google Facebook olmadanda
Bu İsrail videosu ve üst yazısı farklı yollarla insanların kullanımına sunulabil iyor
İlla yangından mal kaçırır gibi Youtube ve Facebook üzerinden acilen paylaşılması gerekmiyo r
Ve şunu söylemek istiyoruz
1 - Bu videoyu servis edenler Müslüman değil
2 - Servis edilmesi için tek seçenek Facebook veya Youtube değil
3 - Siyonistl erin bu tür oyunları bitmez
4 - Müslümanların sosyal ağlarda bazı algı operasyon larını görmeleri lazım
Ayrıca Facebook ile İsrail makamları bazı konularda anlaşma yaptı
Ben bu tür konuları paylaştığım zaman Müslümanlar tarafından şikayet ediliyoru m
Facebook beni engelleme se bile
Müslümanlar gerçekleri görmediği için beni engeller
Bu yüzdende Müslümanların sosyal medyada İsraili boykot etmeleri
Hiç gerçekçi değil
Çünkü Facebook İsrail gemisidir ve rotası Tel-Avivdir
Bu geminin içinde İslam'dan bahsedils ede geminin varacağı liman bellidir

ISLAMGREE N34 NEW WORLD








 5 
 : Aralık 03, 2017, 07:01:21 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


İKİ PİRAMİT SİSTEMİ

FORUM YILDIZLIB AHAR İSTANBUL 2016

AHMET YILMAZ SALİHOĞLU

Selamün Aleyküm Kardeşlerim
Bugün forum sitemizde farklı bir konu hakkında
Toparlaya bildiğim bazı doneleri aktaracağım İnşallah
Konumuz " Siyonizm " illetidir
" Hakikati bilen yalnızca Allah'tır "
Sultan Abdülhamid Han ve Prof.Dr Necmeddin Erbakan hocamız
Siyonizmi n varlığı hakkında çok detaylı bilgiler vermiştir
Hoca deyince toplumumu zun genel olarak algıladığı şey " Cami Hocası "
Yada İlahiyatçı türünden Zat-ı muhterem kişilerdir
Ancak bizim hocadan kastımız , bunların hiç birisi değildir
İslamiyeti bildiğini yaşadığını iddia eden müslümanlarıda kastetmiy oruz
Ancak bazı müslümanların zerre kadar anlamadığı 
Bilim adamı ve öğretmenden bahsediyo ruz
Prof.Dr Necmeddin Erbakan , böyle bir bilim adamıdır ve öğretmendir
Aynı zamanda hoca efendi diye nitelenen lerden çok daha fazla
İslamiyete ve insanlığa hizmet etmiş biridir
" Two Pyramid Systems " konusu ise
Prof.Dr Necmeddin Erbakan hocanın
Siyonizm hakkında müslümanlara anlatmaya çalıştığı bazı ayrıntılardan
Bizim eksik kapasitem izle acizane anlayabil diğimiz
Anlayabil diğimizide aktarırken koyduğumuz konu başlığıdır
" Two Pyramid Systems "
Yoksa biz Hocamızın her anlattığını
Doğru anlayabil ecek ve dogru anlatabil ecek kapasited e olduğumuzu sanmıyoruz
" Two Pyramid Systems " dediğimizde iki farklı piramitte n bahsedebi liriz
Görünüşte ikiside aynı kuzey buz denizinde seyir halinde olan iki ayrı aysberg
Aralarındaki fark nedir
Birinci aysbergin deniz yüzeyindeki buz tabakası görülüyor
Görülüyordan kastımız herkesin gördüğü değil
Görülmesine müsaade edilen kısmı , bazıları tarafından görülebiliyor
Diğerinin ise kendisini bir tarafa bırakıın
Denizin yüzeyindeki tabakası bile görünmüyor
Görünen ile görünmeyeni anlatmaya çalışan nadir insanlar var
Bu iki piramit ise
Dünyadaki bütün ülkelerin kendi tarihleri ndeki
Kendileri nin bile izah edemedikl eri olayları çözerek
Tarihleri ni yeniden yazmalarını gerektire n sebepler yekünüdür

Mavi turnusol kağıdı
Hidroklor ik asit dolu bir kaba batırılırsa
Elbette kırmızı renge dönüşecektir
Ve bu kağıdın renk değiştirmek dışında asite karşı bir hükmü olmayacak tır
Domuz kanı emdirilmiş bir kağıdı
Hidroklor ik asite daldırırsak
Yine renk bakımından bir değişiklik olmayacak tır
Ancak renk değişikliği dışında olan şey
Bu kan asitin içeriğini bozacaktır

Mavi turnusol kağıdı ile Kan bulaşmış kağıt aslında aynı materyal
Kağıtlar ve piramitle rin bir adı var " Siyonizm "
Şimdi Aysbergin görünen yüzü ile ilgili bir yazı aktaralım 
Siyonizm, Filistin'de Yahudiler için yeniden bir vatan kurulmasına destek veren uluslarar ası Yahudi siyasi hareketid ir. Söz konusu alan, Tevrat'ta bahsi geçen ve İsrail Diyarı (İbranice: Eretz Yisra'el) adı verilen topraklar dır. İsrail'in kurulmasından bu yana, Siyonist hareket de şekil değiştirerek öncelikle Modern İsrail devletini n desteklen mesi amacı ile varlığını sürdürmektedir.[1]

Siyonizm esas olarak Yahudi ulusu kavramının MÖ 1200 ile İkinci Tapınak döneminin sonları (MS 70 yılına kadar) arasında ilk olarak geliştiği İsrail Diyarı ile Yahudiler i ilişkilendiren tarihi bağlar ve dini gelenekle r kavramına dayanmakt adır.[2][3] Büyük ölçüde Avrupa Yahudiler inin kıtanın dört bir yanında yükselen antisemit izme verdiği bir tepki şeklinde başlayan çağımızdaki hareketin kurucuları çoğunlukla laik Yahudiler den oluşmaktadır.[4] Siyonizm, modern milliyetçilik görüngüsünün bir koludur.[5] Başlangıçta, asimilasy ona ve Yahudiler in Avrupa'daki durumuna karşı alternati f tepkiler sunan çok sayıdaki Yahudi siyasi hareketin den biri olan Siyonizm, hızla büyümüş, Holokost'un (Yahudi Soykırımı) ardından da Yahudi siyasi hareketle ri arasında hakim güç halini almıştır.

Siyasi hareket, Avusturya-Macar gazeteci Theodor Herzl tarafından, Der Judenstaa t (Yahudi Devleti) adlı eserinin yayımlanmasının ardından, 19. yüzyılın sonlarında resmen kurulmuştur.[6] "İsrail Diyarı"na Yahudi göçünü teşvik etmeyi amaçlayan hareket, sonunda Yahudiler için bir anavatan olarak İsrail'i kurma hedefine 1948 yılında ulaşmıştır. Savunucul arı, Siyonizmi n amacını Yahudi ulusu için kendi kaderini tayin olarak görmektedir.[7] İsrail'de yaşayan Yahudiler in dünya üzerindeki Yahudiler içindeki payı hareketin hayata geçirilmesinden bu yana sürekli olarak artmıştır. Bugün, dünyadaki Yahudiler in yaklaşık yüzde 40'ı İsrail'de yaşamaktadır. Amerika Birleşik Devletler i'nde de benzer sayıda Yahudi yaşamaktadır (bakınız Amerikan Yahudiler i), ancak bu rakamın İsrail'e oranla azalmaya devam etmesi beklenmek tedir

Genel Siyonizm
Bütün Siyonistl erin buluştuğu ortak payda, İsrail diyarının Yahudiler için millî yurt olarak tanımlanmasıdır [8]. Bu tanımlama ve anlayış, tarihi bağların ve dini gelenekle rin Yahudiler i İsrail’e bağlamasından doğar [9]. Siyonizm standart bir ideolojiy e dayanmaz ve birçok ideoloji arasındaki dialoglar a dönmüştür: Genel Siyonizm, Dini Siyonizm, İşçi Siyonizmi, Revizyoni st Siyonizm, Yeşil Siyonizm, v.b.

Millî bir devletler i olmaksızın, Yahudi diasporasının iki milenyum süren varlığından sonra, Siyonist hareket; 19. Yüzyılda Laik Yahudiler tarafından kuruldu. Dreyfus meselesi ve Rusya İmparatorluğu’ndaki Yahudi pogromlarında da görülen, Avrupa’daki artan anti semitizme cevap olarak Aşkenaz Yahudiler in çoğunlukla destekled iği bir tepki olarak ortaya çıktı[10]. Resmi olarak, hareket, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’lı gazeteci Theodor Herzl tarafından 1897 yılında bastığı Der Judenstaa t (Yahudi Devleti) kitaptan sonra kurulmuştur [11]. O zamanlar, hareket, Yahudiler in Osmanlı’nın bir parçası olan Filistine gitmeleri ni destekled i.

Başta diğer birçok Yahudi asimilasy onu ve antisemit izme tepki olan hareketle r içinde yer almasına rağmen, Siyonizm hızlı bir şekilde büyüdü ve Yahudi politikal arında dominant bir güç haline geldi. Hareket sonunda başarılı oldu ve 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti Yahudiler in ülkesi olarak kuruldu. İsrail’de yaşayan Yahudiler in oranı da daimi bi şekilde arttı ve hareketin oluşmasından günümüze kadar gerçekleşen göçlerle, dünyadaki Yahudiler in yaklaşık %40'ı, İsrail’de yaşamaktadır. Bu oranı dünyadaki diğer bütün ülkelerden fazladır. Bu iki sonuç Siyonizm’in diğer Yahudi politik hareketle rden daha başarılı olduğunu gösterir. Bazı akademik çalışmalarda, hem diaspora politikal arı altında işlenir hem de millî kurtuluş hareketle rine örnek olarak üzerinde çalışılır[5].

Siyonizm aynı zamanda, modern dünyayla Yahudiler in ilişkilerine yönelik de tutum aldı. Diaspora’dan dolayı, birçok Yahudi dışlanmış kaldı ve modern çağ hakkında pek fikre sahip değillerdi. Birçok Yahudi tamamen asimile olup, inançlarını geride bırakıp modern dünyaya entegre olmak istiyorla rdı. Asimilasy onu destekley en radikal grup, Yahudiler in Avrupa toplumuna tamamen entegre olmalarını istedi. Böylece, Yahudiler ve Yahudi olmayanla r arasındaki fark ortadan kalkacaktı. Bu grup homojen bir topluma kendi kimlikler inden vazgeçerek ulaşmayı amaçladı. Başka bir asimilasy on yöntemi olarak kültürel sentez, Yahudiliğe ait gelenekle ri korurken, modern dünyayı kabule edip ona göre davranmayı öne sürdü. Bu fikri öne sürenler daha korumacı oldular, böylece bir yandan gelenekle ri kaybetmey ip, öte yandan modern çağa ayak uydurabil eceklerdi .[12].

Terminolo ji
"Siyonizm" kelimesi, Siyon (İbranice: Tzi-yon ציון) kelimesin den türetilmiştir. İsim esas olarak, Kudüs yakınlarında bulunan Siyon Dağı ile bu dağ üzerindeki Siyon Kalesi'ni belirtmek için kullanılmaktaydı. Sonraları, Kral Davud döneminde, "Siyon" tüm Kudüs şehrine ve İsrail Diyarı'na atıfta bulunan bir kapsamlam a haline geldi. Tevrat'taki birçok ayette, İsrailoğullarından Siyon halkı, Siyon'un oğulları ya da kızları olarak bahsedili r.

Yahudi milliyetçiliğini tanımlamak için kullanılan bir terim olarak "Siyonizm," ilk milliyetçi Yahudi öğrenci hareketi Kadimah'ın kurucusu Avusturya lı Yahudi yayımcı Nathan Birnbaum tarafından, kendi çıkarttığı Selbstema nzipation adlı gazetede, 1890 yılında ortaya atılmıştır. (Birnbaum bir süre sonra siyasi Siyonizme sırtını dönerek ilk Haredi hareketi olan Agudat Israel'in genel sekreteri olmuştur.)[13]

Siyonizm, Yahudi anavatanını sadece ve sadece Eretz Israel'de kurmayı tasarlaya n bir Yahudi milliyetçi hareketi olması ile Toprakçılıktan (Tertoryal izm) ayırılabilir. Siyonizmi n ilk dönemlerinde, Yahudiler in Avrupa dışına yerleştirilmesine yönelik bir dizi teklif getirilmişse de, bunlar eninde sonunda ya reddedilm iş ya da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu teklifler in yarattığı tartışmalar ise Siyonist hareketin niteliği ve odağının tanımlanmasına katkıda bulunmuştur.

Örgütlenme
1939 Ziyonist Kongresi'nde ülkelere göre (Siyonizm Rusya'da yasaklanmıştı) üye ve delegeler . 70.000 Polonya Yahudisi, burada temsil edilmeyen Revizyoni st Siyonizmi destekliy ordu.[14]
Ülke   Üyeler   Delegeler
Polonya   299.165   109
ABD   263.741   114
Filistin   167.562   134
Romanya   60.013   28
Birleşik Krallık   23.513   15
Güney Afrika   22.343   14
Kanada   15.220   8
Dünya çapındaki çok uluslu Siyonist hareket bir temsili demokrasi şeklinde yapılandırılmıştır. Dört yılda bir kongreler düzenlenmekte (İkinci Dünya Savaşı'ndan önce iki yılda bir düzenlenmekteydiler) ve kongreye katılan delegeler üyeler tarafından seçilmektedir. Üyelerin, şekel adı verilen üyelik aidatını ödemesi gerekir. Kongrede, delegeler 30 kişilik icra kurulunu, bu kurul da hareketin liderini seçerdi. Kuruluşundan itibaren demokrati k bir yapıya sahip olan harekette kadınlar da oy hakkını, Birleşik Krallık'ta oy hakkını kazanmada n da önce, elde etmişlerdir. 1917 yılına kadar, Dünya Siyonist Örgütü devamlı küçük ölçekli göç ve Yahudi Ulusal Fonu (1901 – Yahudiler in yerleşimi için toprak satın alan bir yardım derneği) ve İngiliz-Filistin Bankası (1903 – Yahudi işletmelerine ve çiftçilere kredi sağlayan bir kuruluş) gibi oluşumların kurulması yoluyla bir anavatan kurma stratejis ini izlemiştir. 1942 yılında düzenlenen Biltmore Konferansı'nda, Siyonistl er programla rını değiştirerek hareketin amacı olarak bir Yahudi devleti kurulmasını talep ettiler.

1968 yılında Kudüs'te bir araya gelen 28. Siyonist Kongresi, "Kudüs Programı"nda belirtile n beş noktayı Siyonizmi n günümüzdeki amaçları olarak kabul etmiştir. Bu noktalar şöyledir:[15]

Yahudi Halkının birliği ve İsrail'in Yahudi yaşamında sahip olduğu merkezi önem;
Yahudi Halkının, tüm ülkelerden yapılacak göçler (Aliyah) yoluyla, tarihi anavatanı olan Eretz Israel'de bir araya gelmesi;
Adalet ve barış vizyonu üzerine kurulu olan İsrail Devleti'nin güçlendirilmesi;
Yahudi ve İbrani dili eğitiminin ve Yahudi ruhani ve kültürel değerlerinin teşvik edilmesi yoluyla Yahudi Halkının kimliğinin korunması;
Yahudi haklarının her yerde korunması.
İsrail'in kurulmasından bu yana, hareketin rolü önemini çok büyük ölçüde yitirmiş olsa da, hareket içindeki ideolojik farklılıklar gerek İsrail'de gerekse Yahudiler arasında yapılan siyasi tartışmaların çok önemli bir parçası olmayı sürdürmektedir.

İşçi Siyonizmi
İşçi Siyonizmi Doğu Avrupa'da doğmuştur. Sosyalist Siyonistl ere göre, yüzyıllar boyunca Yahudi düşmanı toplumlar içinde gördükleri baskı yüzünden Yahudiler süklüm püklüm, aciz, umutsuz bir hale düşmüşler, bu da Antisemit izmin daha da şiddetlenmesine davetiye çıkartmıştı. Bu grup, Yahudi ruhu ve toplumund a bir devrimin gerekli olduğunu, bu devrimin de kısmen İsrail'e göç ederek, kendileri ne ait bir ülkede çiftçilik, işçilik ve askerlik yapan Yahudiler tarafından gerçekleştirilebileceğini savunuyor lardı. Çoğu Sosyalist Siyonist, gelenekse l dine dayalı Yahudiliğin uygulanma sına Yahudi halkı arasında "Diyaspora zihniyeti"ni devam ettirdiği gerekçesiyle karşı çıkmış ve İsrail'de "kibbutzim" adı verilen kırsal toplulukl ar oluşturmuştur. Her ne kadar Sosyalist Siyonizm Yahudiliğin temel değerleri ve ruhaniliğinden esinlenmiş ve felsefi olarak bu esaslar üzerine kurulmuşsa da, Yahudiliğin ifade edilmesin de benimsediği ilerici yaklaşım Ortodoks Yahudilik ile arasında karşıtlığa dayalı bir ilişkiyi beslemiştir.

Filistin'deki İngiliz Manda Yönetimi sırasında, İşçi Siyonizmi Filistin'deki Yahudi yerleşimi Yişuv'un siyasi ve ekonomik hayatında baskın güç haline gelmiş ve İşçi Partisi'nin yenilgisi ile sonuçlanan 1977 seçimlerine kadar da İsrail'deki siyasi yapının hakim ideolojis i olmayı sürdürmüştür. Gelenek (zayıflamış olmakla birlikte) İşçi Partisi tarafından halen sürdürmekte, parti son yıllarda Batı Şeria ve Gazze'de bir Filistin Devleti'nin kurulmasının savunucul uğunu yapmaktadır.

Liberal Siyonizm
Genel Siyonizm (ya da Liberal Siyonizm), başlangıçta 1897 yılında toplanan Birinci Siyonist Kongresi'nden I. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde Siyonist hareket içindeki hakim eğilim olmuştu. Genel Siyonistl er kendileri ni Herzl ve Chaim Weizmann gibi Siyonist liderleri n gıpta ile baktığı liberal Avrupa orta sınıfı ile özdeşleştirmiştir. Liberal Siyonizm günümüzde İsrail'deki herhangi bir parti ile ilişkilendirilemese de, İsrail siyasetin de serbest piyasa ilkelerin i, demokrasi yi ve insan haklarına bağlılığı savunan güçlü bir eğilim olarak varlığına devam edip sürdürmektedir.

Milliyetçi Siyonizm
Milliyetçi Siyonizm, Jabotinsk i'nin önderliğindeki Revizyoni st Siyonistl erin içinden çıkmıştır. Revizyoni stler, bir Yahudi devleti kurulmasının Siyonizmi n amaçlarından biri olduğunu beyan etmeyi reddedere k 1935 yılında Dünya Siyonist Örgütü'nden ayrıldılar. Revizyoni stler, Arap nüfusunu Yahudiler in kitlesel göçünü kabul etmeye zorlamak ve bölgedeki İngiliz çıkarlarını savunmak üzere Filistin'de bir Yahudi Ordusu kurulması fikrini savunuyor lardı. Revizyoni st Siyonizm zaman içinde evrilerek İsrail'de 1977 yılından bu yana birçok hükümetin ana ortağı olan Likud Partisi'ne dönüşmüştür. Pati, İsrail'in Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki kontrolünü sürdürmesini savunmakt a ve Arap-İsrail anlaşmazlığında sert bir çizgi izlemekte dir. 2005 yılında, Likud işgal altındaki topraklar üzerinde bir Filistin Devleti kurulması konusunda bölünmüş ve barış görüşmelerinden yana tavır koyan parti üyeleri Kadima Partisi'ni kurmuştur.

Dini Siyonizm
1920'li ve 1930'lu yıllarda, Haham Abraham Izak Kook (ilk Filistin Hahambaşısı) ve oğlu Haham Zevi Judah Kook, din karşıtlığını ima eden unsurlarını reddettik leri Siyonizmi n birçok idealinde muazzam bir dini ve gelenekse l değer gördüler. Siyonizmi n pozitif idealleri ni uygun şekilde kucaklaya cak ve Ortodoks ve laik Yahudiler arasında bir köprü vazifesi yapacak bir Ortodoks Yahudilik kolu kurmayı amaçladılar.

Her ne kadar diğer Siyonist gruplar zaman içinde milliyetçiliklerinde yumuşamaya gitmişlerse de, Altı Gün Savaşı'nın kazanımları, dini Siyonizmi İsrail siyasi yaşamında önemli bir konuma getirmiştir. Günümüzde Ulusal Dini Parti ve Gush Emunim ile ilişkilendirilen Dini Siyonistl er, Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimleri konusunda ve Kudüs'ün Eski Şehir olarak adlandırılan bölümünün Yahudiler in kontrolü altına alınmasına yönelik çabalarda ön plana çıkmıştır.

Büyük ölçüde Modern Ortodoksl arı barındıran Dini Siyonizm, artan sayıda (daha gelenekse l) Ultra-Ortodoks Yahudiyi de içine almaktadır. Sefarad partisi Şas Siyonist hareket ile doğrudan ilişkili olmamakla birlikte genel olarak bir Ultra-Ortodoks gündem izlemekte dir.

Yeşil Siyonizm
Yeşil Siyonizm, Siyonizm’in İsrail’in doğasıyla ilgilenen bir dalıdır. Çevresel tek Siyonist parti Yeşil Siyonist İttifakıdır.

Neo-Siyonizm ve Post-Siyonizm
20. yüzyılın son çeyreğinde, İsrail’deki klasik milliyetçilik azalmaya başladı. Bu, diğer iki muhalif hareketin doğuşuna sebep oldu: Neo-Siyonizm ve Post-Siyonizm. Bu iki hareket dünya çapındaki iki fenomenin İsrail versiyonl arı anlamına geldi:

Globalleşmenin ortaya çıkması, market toplumu ve liberal kültür
Yerel ters tepki [16].
Neo-Siyonizm ve Post-Siyonizm, Klasik Siyonizm’le aynı özellikleri paylaşırlar fakat, hissettir ilen duruş ve çap ayrımları ortaya koyar. Neo-Siyonizm, Siyonist milliyetçiliğin dini ve çıkarcı yönlerini ortaya koyar, öte yandan Post-Siyonizm, daha normalleşme ve evrensell iğe yönelik bir yaklaşımda bulunur [17]. Post-Siyonizm’e göre İsrail “Yahudiler için devlet” olmaktan çıkmalı ve bütün vatandaşları için bir devlet olmalı[18] ya da Arap ve Yahudiler in eşit güce sahip olduğu, çift-milliyetçi bir yapıya bürünmelidir.

Siyonizm ve Haredi Yahudilik
Haredi Ortodoksl arın birçoğu Siyonist hareketin parçası değildir. Siyonizmi laik görüp, milliyetçiliği doktrin olarak kabul etmemekte ler. Yahudiliği ilk ve en önde gelen din olarak görmektedirler. Buna rağmen, Shas gibi bazı Haredi hareketle r, açıkça Siyonist hareketle bağını ortaya koymaktadır.

Haredi hahamlar İsrail’i Yahudiliğin temelleri ne uyan, Yahudiler e özgü bir devlet olarak görmemektedir. Bunun sebebi ülkeyi laik bulmalarıdır. Bununla birlikte, kendileri ni, Yahudiler in dini bilince ulaşmalarında onlara yardımcı olması gereken kesim olarak görmektedirler. İki Haredi politik parti İsraildeki seçimlere girmekted ir. Bazen, bu partiler, milliyetçi ya da Siyonist fikirleri n pararleli nde bulunur, bunun temel sebebi bu partileri n İsrailin Yahudiliğini güçlendirmek istemeler idir.

Shas Partisi Siyonist hareketle ilişkisi olduğunu kabul etmese de 2010 yılında, Dünya Siyonist Örgütüne katıldı. Partiye oy verenler kendileri ni genelde Siyonist olarak görürler ve partileri n Knesset’teki üyeleri Siyonist denilebil ecek politikal arı savunmakt adır. Hasidik olmayan Litvanyal i Haredi Aşkenazlar, Aşkenaz Agudat İsrail partisi tarafından temsil edilmekte ve bu parti Siyonist hareketle aralarında bir ilişki kurmaktan hep kaçınmıştır. Partinin en büyük amacı İsrail ve İsrail kanunlarının Halaha’ya uymasıdır.

Siyonist inançların özellikleri
Siyonizm, bir Yahudi devleti kurma amacıyla oluşmuştur. İlerki dönemde Siyonist liderler İsrail topraklarında Yahudi devletini kurmayı amaçlamalarına rağmen, Theodor Herzl, Amerika Birleşik Devletler i’ne Kuzey Afrikada’ki koloniler den birinde Yahudi yerleşim birimi kurmak için yaklaştı [19]. İsrail topraklarına Aliyah (göç) Yahudi ibadetler inde daima tekrarlan an konudur. Diaspora’da yaşamayı reddetmek, Siyonizmi n merkezind e yer alır[20]. Fikre göre diaspora, bir Yahudinin ve Yahudi millî bilincini n tamamıyla gelişmesini engelleme ktedir.

Siyonistl er genelde İbranice konuşur. Bu dil Sami dillerind en olup, antik Yehuda’nın özgür koşullarında geliştirildi. Birçok Siyonist, Avrupa dillerind en etkilenmiş Yiddiş dilini konuşmayı reddeder. İsrail’e göçtükten sonra diasporad a kullandıkları dillerden ve isimlerde n vazgeçerler. İbranice sadece ideolojik olarak tercih edilmedi, dil ayrıca bütün İsraillilerin ve yeni devletin ortak dili oldu. Bu Siyonistl er arasında kültürel ve politik bağları güçlendirdi.

Siyonist düşüncenin ana hatları İsrail Özgürlük Bildirges inde gösterilir:

    « 'İsrail toprakları Yahudiler in doğum yeridir. Bu topraklar da Yahudiler in manevi, dini ve politik kimlikler i şekillenmiştir. Bu topraklar da ilk devletler ini kurdular ve kültürel değerlerini yarattırlar ve bu topraklar Dünyaya kitapların en mukkadesi ni verdi. '
Topraklarından güçle kovuldukt an sonra Yahudiler topraklarına geri dönme ümitlerini hiç kaybetmed iler ve daima eve dönüp politik özgürlüklerine kavuşmak için dua ettiler.

Bu tarihi ve gelenekse l bağlarla, Yahudiler, kendileri ni antik evlerine tekrar entegre etmek için çaba gösterdiler ve yakın tarihlerd e kitleler halinde geri döndüler[21]. »
    
Siyonizm, anti-semitizmle savaşmaya adamıştır kendisini . Bazı Siyonistl er anti-semitizmin hiçbir zaman yok olmayacağına inanır[22] öte yandan bazıları Siyonizmi n ant-semitizmi bitirecek araç olduğuna inanır.

Tarihçe
Her ne kadar İsrail Diyarı'nda (Eretz Yisra'el) her zaman bir Yahudi cemaati bulunmuşsa da, MS 1. yüzyıldan itibaren, Yahudiler in çoğunluğu sürgünde yaşamıştır. Yahudilik inanışına göre, Eretz Yisra'el ya da diğer adıyla Siyon, Tevrat'ta Tanrı tarafından Yahudiler e vadedilmiş bir ülkedir. İkinci yüzyıldaki Bar Kokhba ayaklanma sının ardından, Romalılar Yahudiler i Filistin'den sürmüş, Yahudi diyaspora sı da bu şekilde ortaya çıkmıştır.

On dokuzuncu yüzyılda, Yahudilik içinde Filistin'e dönüşe destek veren akımın popülerliği de artmıştır. Siyonizm öncesi Aliyah ile, Yahudiler, Siyonizmi n fiilen başladığı yıl olarak kabul edilen 1897 yılından önce de Filistin'e göç ediyorlar dı.[23] Aktif Siyonizm'in başlangıcı kabul edilen 1897 yılından önce dahi Yahudiler in Filistin topraklarına göç ettiği görülmüştür.[24].

Filistin'e ciddi Yahudi göçü 1882 yılında başlamıştır. Göçmenlerin çoğu, sık sık gerçekleştirilen pogromlar dan ve devlet yönetimindeki baskılardan kaçtıkları Rusya'dan geliyordu . Bu gruplar, Batı Avrupa'daki Yahudi hayırseverlerden gelen mali destek ile bir dizi tarımsal yerleşim alanı oluşturdular. Rus Devrimi ve Nazi rejiminin başlaması ile de yeni Aliyahlar gerçekleştirilmiştir.

1890'lı yıllarda, Theodor Herzl Siyonizme yeni bir ideoloji ve fiili aciliyet katarak, Dünya Siyonist Örgütü'nün (WZO) oluşturulduğu 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde düzenlenen ilk kongrenin toplanmasını sağladı.[25] Herzl'in amacı, Yahudi devleti hedefinin elde edilmesi için gerekli hazırlık niteliğindeki adımları başlatmaktı. Herzl'in Filistin'i hakimiyet i altında tutan Osmanlı yöneticileri ile bir siyasi anlaşma yapma teşebbüslerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine başka hükümetlerin desteği arandı. Filistin'de küçük ölçekli yerleşimlere destek veren WZO, Yahudilik duygusu ve bilincini güçlendirmeye ve dünya çapında bir federasyo n kurmaya odaklandı.

Dinlere göre Filistin nüfusu[26]
Yıl   Müslümanlar   Yahudiler   Hıristiyanlar   Diğerleri
1922   486.177   83.790   71.464   7.617
1931   493.147   174.606   88.907   10.101
1941   906.551   474.102   125.413   12.881
1946   1.076.783   608.225   145.063   15.488
Uzun bir devlet yönetiminde soykırım ve etnik temizleme ("pogromlar") siciline sahip olan Rus İmparatorluğu, yaygın şekilde Yahudi halkının tarihi düşmanı olarak kabul edilmekte ydi. Lider kadrosunu n büyük bölümü Almanca konuşanlardan oluştuğu için, Siyonist hareketin merkezi de Berlin'de bulunuyor du. I. Dünya Savaşı'nın başlangıcında, Yahudiler in (ve Siyonistl erin) büyük bölümü Rusya'ya karşı verdiği savaşta Almanya'nın safında yer aldı.

Rusya'dan gelen Yahudi göçmen Chaim Weizmann'ın yürüttüğü lobicilik çalışmaları ve Amerikan Yahudiler inin Amerika Birleşik Devletler i'ni Almanya'ya destek vermeye teşvik edeceği endişesi Britanya hükümetini 1917 yılında Balfour Deklarasy onu'nu kaleme almaya sevk etti. Deklarasy on, Filistin'de bir Yahudi anavatanı kurulmasını onaylıyordu. Ayrıca, Britanya saflarında Filistin'de savaşmak üzere de Siyonistl erden oluşan Jabotinsk i komutasında bir askeri birlik kuruldu. 1922 yılında, Milletler Cemiyeti, Britanya'ya verdiği mandada söz konusu deklerasy onu kabul etti:

Manda (…) önsözde de belirtild iği gibi, Yahudiler için bir ulusal vatan kurulmasını ve kendi kendini yöneten kurumların oluşturulmasını ve ırkı ve dini ne olursa olsun, Filistin'de yaşayan herkesin medeni ve dini haklarını güvence altına alacaktır.[27]

Balfour Deklarasy onu'nun çıkarılmasında oynadığı rol, Weizmann'ın hareketin lideri olarak seçilmesinin de önünü açtı. Weizmann, 1948 yılına kadar bu görevde kaldı.

Britanya Manda Yönetimi Filistin'e daha yüksek sayıda Yahudinin göç etmesine ve Yahudiler tarafından bölgedeki toprak ağalarından daha fazla arazi satın alınmasına yol açtı. Bunun sonucunda, yerel halkın topraksız kalması bölgedeki (çoğu zaman bizzat araziyi satan toprak ağalarının önderliğinde gelişen) huzursuzl uğu körükledi. 1920, 1921 ve 1929 yıllarında yaşanan ayaklanma lara kimi zaman Yahudiler e yönelik katliamla r da eşlik etti. Kurbanlar çoğunlukla Siyonist olmayan Ortodoks Yahudiler di. Britanya ilkesel düzeyde Yahudiler in göçünü desteklem ekle birlikte, Arapların çıkarttığı şiddet olaylarından ötürü Yahudi göçüne kısıtlamalar getirmiştir.

Hitler'in 1933 yılında Almanya'da iktidara gelmesini n ardından, 1935 yılında kabul edilen Nürnberg Yasaları Almanya Yahudiler ini (daha sonraları da Avusturya ve Çek Yahudiler ini) ülkesiz mülteciler haline getirdi. Benzer kurallar, Nazilerin Avrupa'daki müttefikleri tarafından da uygulanmıştır. Zaman içinde Yahudi göçünde yaşanan artış ve Arap dünyasına yönelik Nazi propagand asının etkisi ile Filistin'de 1936-1939 Arap ayaklanma sı yaşandı. Britanya durumu araştırmak için Peel Komisyonu'nu kurdu. Avrupa'daki Yahudiler in durumunu dikkate almayan komisyon, iki devletli bir çözüm ve halkların zorunlu transferi yönünde bir çağrıda bulundu. Ancak, Britanya bu çözümü reddedere k yerine 1939 tarihli Beyaz Kitap'ı uygulamay a koydu. Beyaz Kitap, Yahudi göçüne 1944 yılı itibarıyla son verilmesi ni ve Yahudi göçmenlerin sayısının 75.000 ile sınırlandırılmasını planlıyordu. İngilizler, Manda yönetiminin sonuna kadar bu politikayı sürdürdüler.

Filistin'deki Yahudi cemaatini n büyümesi ve Avrupa'daki Yahudi varlığının muazzam bir yıkıma uğraması, Dünya Siyonist Örgütü'nün de devredışı kalmasına neden oldu. Amerikalı Siyonistl erin para yardımı ve Washingto n'daki nüfuzları ile destek verdiği, David Ben-Gurion'un liderliğindeki Filistin için Yahudi Ajansı, kendi politikal arını giderek artan şekilde dikte ettirmeye başladı.

İkinci Dünya Savaşı ve Holokost'un (Yahudi Soykırımı) ardından, başta Holokost'tan kurtulmuş olanlar olmak üzere, ülkesiz Yahudiler den oluşan muazzam bir dalga Britanya'nın belirlediği kurallara meydan okuyarak küçük teknelerl e Filistin'e göç etmeye başladı. İngilizler, (aralarında çok sayıda öksüz kalmış çocuğun da bulunduğu) bu Yahudiler i ya Kıbrıs'ta hapsetmiş ya da Britanya kontrolü altındaki Almanya'daki Müttefik İşgal Bölgeleri'ne göndermiştir. Bu ise, Siyonizmi n tüm Yahudiler den destek bulması ve Amerikan Kongresi'nin Britanya'ya ekonomik yardım verilmesi ni reddetmes i ile sonuçlandı. Siyonist grupların Filistin'de İngilizlere yönelik saldırılarına ek olarak, imparator luğu iflasın eşiğine gelmiş olan Britanya konuyu yeni kurulan Birleşmiş Milletler'e havale etmek zorunda kaldı.


 
Birleşmiş Milletler Paylaşım Planı (1947)
1947 yılında, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi (UNSCOP) Filistin'in batısının bir Yahudi devleti, bir Arap devleti ve Kudüs'ü çevreleyen BM kontrolü altındaki bir bölge (Coprus separatum) olmak üzere üçe bölünmesini yönünde tavsiyede bulundu.[28] Bu taksim planı, 29 Kasım 1947 tarihinde, 181 Sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı ile, 33 lehte, 13 aleyhte ve 10 çekimser oy ile kabul edildi. Oylamanın sonucu, Yahudiler in çoğunlukta olduğu şehirlerin sokaklarında kutlandı.[29]

Filistinl i Araplar ve Arap devletler i BM kararını reddedere k tek bir devlet oluşturulmasını ve Yahudi göçmenlerin Filistin'den çıkartılmasını talep ettiler. 14 Mayıs 1948 tarihinde, Britanya mandasının sona ermesinin hemen ardından, Ben-Gurion'un liderliğindeki Yahudi Ajansı İsrail Devleti'nin kuruluşunu ilan etti ve aynı gün yedi Arap ülkesinin orduları İsrail'i istila etti. Savaş yüzünden yaklaşık 711.000 Filistinl i Arap[30] yaşadıkları toprakları terk etmek, 850.000 Yahudi de Arap dünyasından büyük çoğunlukla İsrail'e göç etmek zorunda kaldı.

İsrail Devleti'nin kuruluşundan bu yana, Dünya Siyonist Örgütü genellikl e Yahudiler in İsrail'e göç etmeye teşvik edilmesi ve yardımcı olunmasına adanmış bir örgüt olarak işlev görmüştür. Örgüt, diğer ülkelerde İsrail'e siyasi destek sağlamış olsa da, İsrail'in iç politikasında küçük bir rol oynamıştır.

Hareketin 1948 yılından bu yana kaydettiği önemli başarılar arasında, göç eden Yahudiler e lojistik destek sağlanması ve en önemlisi, Sovyetler Birliği'ni terk etme ve dinlerini özgür bir şekilde uygulama hakkı konusunda ki mücadelelerinde Sovyet Yahudiler ine yardım edilmesi de vardır.

Balfour İlanı ve Filistin Mandası
1903 yılında, Siyonist kongresi, İngilizler tarafından Uganda’da bir vatan oluşturulması teklifini reddetti. 1917 yılında İngiliz hükümeti Balfour Deklarasy onu ile Filistin’de bir Yahudi ülkesi kurma kararını verdi:

    « Majestele rinin hükümeti Filistind e Yahudiler için bir millî bir vatan kurma fikrini desteklem ekte ve bu fikrin gerçekleşmesi için gereken desteği verecekti r. Bu amaç gerçekleşirken, şu an o topraklar da bulunan Yahudi olmayan kişilerin sivil ve dini hakları korunacak tır[31]. »
    
1922 yılında, Milletler Cemiyeti, deklarasy onunu kabul etti ve İngilizlere Filistin himayesin i verdi:

    « Himaye, Yahudi millî vatanın oluşturulmasını garanti altına alacak, kurulan devlette kendini yönetebilme organları kurulacak ve orada yaşayan Yahudi ve Yahudi olmayan herkesin hakları koruma altına alınacaktır[32]. »
    
Rusya'ya göç etmiş olan Yahudi Chaim Weizmann Balfour Deklarasy onun’daki katkılarindan dolayı hareketin başı olarak 1948 yılına kadar kaldı ve Devlet kurulduğunda İsrail’in ilk Başkanı oldu.

Yahudiler in Filistine göç etmesi ve feodal toprak sahipleri nden alınan geniş topraklar, topraksızlığa ve giderek artan hoşnutsuzluğa sebep oldu. 1920, 1921 ve 1929 yıllarında ayaklanma lar gerçekleşti ve zaman zaman Yahudiler in katledilm esiyle sonuçlandı[33]. Kurbanlar genelde Siyonist olmayan, dört kutsal dört şehirdeki Haredi Yahudiler oldu.

Hitler'in yükselişi
1933 yılında Hitler Almanya’da yönetimi ele geçirdi ve 1935 Nürnberg Kanunları ile Alman Yahudiler i (ve daha sonra Avusturya ve Çek Yahudiler i) vatansız göçmen oldular. Benzer kanunlar Avrupa’daki diğer Nazi müttefikleri tarafından uygulandı. Bu durumu takip eden Yahudi göçü ve Arap dünyayı hedef alan Nazi propagand ası, 1936-1939 Filistin Arap ayaklanma sına neden oldu. İngiltere, Filistin Kraliyet Komisyonu nu durumu incelemek için kurdu. Komisyon, Avrupa’daki Yahudiler in durumunu değerlendirmedi ama iki-devlet çözümü savunarak zorunlu nüfus değişimi önerdi. İngiltere bu çözümü geri çevirdi ve bunun yerine 1939 White Paper (Malcolm Mac Donald) çözümünü öne sürdü. Bu çözüm 1944 yılına varıldığında Yahudi göçünü tamamlama yı planladı ve bu döneme kadar 75.000 Yahudinin göçünü sağlamayı amaçladı. Bu Avrupa’daki şiddetli ayrıma uğrayan ve gidecek yerleri olmayan Yahudiler için faciaydı. Bu politikayı İngilizler himayenin sonuna kadar yürütebildi.

Filistin’deki Yahudiler in sayısının artması ve Avrupa’daki Yahudiler in kötü durumu Dünya Siyonist Organizas yonunun güçlenmesini sağladı. David Ben-Gurion liderliğindeki Filistin Yahudi Kurumu Yahudiler in göçünü artırmak için Amerika’dan destek sağladı. Destek veren kurumlar arasında Amerika Filistin Komitesi’de vardı.

İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’tan sonra, çoğunluğunun Holokost’tan kurtulanl ar olduğu ülkesiz çok sayıda Yahudi küçük botlarla İsrail’e göç etti. Holokost, Siyonist projesiyl e dünyadaki Yahudiler arasında büyük bağlar kurdu[34]. İngilizler Yahudiler i ya Kıbrıs’ta tutukladı ya da Almanya’da müttefiklere ait alanlara gönderdi. Bu durum Yahudiler in Siyonizmi daha çok desteklem elerini sağladı. Siyonist gruplar Filistin’deki İngilizlere saldırdı ve İngilizler ise, karşılaştıkları iflasla, durumu Birleşmiş Milletler e götürdü.

1947 yılında Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komisyonu, Batı Filistin’in Yahudi ve Arap devletler ve Birleşmiş Milletler tarafından kontrol edilen Küdus olarak bölünmesini önerdi[35]. 181 nolu çözüm önergesi 1947 yılı Kasımında 33 kabul, 13 ret ve 10 nötr oyla kabul edildi. Karar Yahudi şehirlerde kutlamala rla karşılandı[36]. Buna rağmen Filistinl i Araplar ve Arap Devletler BM kararını reddetti ve Yahudi göçmenlerin geri gönderilmesini istedi. Bu durum 1948 Arap-İsrail Savaşıyla sonuçlandı.

Mayıs 1948’de, İngiliz Himayesi sona erdi ve David Ben-Gurion İsrail devletini n kurulduğunu ilan etti ve aynı gün yedi Arap ülkesi İsrail’i işgal etti. Çatışmalar 711.000 Filistinl i Arabın yaşadıkları yerden göçmesine neden oldu[37]. Bu Filistinl iler tarafından Al Akba (Felaket) olarak adlandırıldı ve Arap ülkelerindeki 850.000 Yahudi İsrail’e göçtü. Birçok kanunla, İsrail, göçen Filistinl ilerin geri dönmesini engelledi . İsrail Devletini n kurulmasından itibaren, Dünya Siyonist Örgütü, Yahudiler i İsraile göçmek için destekley en bir kurum olarak çalışmalarına devam etti. İsrail iç politikasına karışmazken, İsraile politik destek verdi. En büyük başarıları arasında göçen Yahudiler için Lojistik destek vermek, Yahudiler in SSCB’den ayrılmalarını sağlayacak yasal zemini hazırlamak ve SSCB’de kalan Yahudiler in dinlerini özgürce yaşamalarını desktekle mekti.

Herzl'in II. Abdülhamid'e teklifi
Theodor Herzl, dönemin sultanı II. Abdülhamid'e Kont Nevlinski (bir Leh soylusu, II. Abdülhamit'in şahsi dostu) aracılığla Filistin'e özerklik ve Musevi ikametliği ister. Buna karşılık şu taahhütlerde bulunur:

Osmanlı Devleti’nin 33 milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödeyelim.
İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın Frank’a mal olacak deniz filosu yaptıralım.
Devletin mali durumunu canlandırmak için 35 milyon altın lira faizsiz borç verelim.
Ancak, II. Abdülhamit teklifi kabul etmez ve şu yanıtı verir:

"...Bu meselede (Theodor Herzl) ikinci bir adım daha atmasın. Ben bir karış toprağı dahi satmam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsûldar kılmıştır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz..."[kaynak belirtilm eli]
Tarih araştırmalarında Prof. Dr. Vahdettin Ergin tarafından ortaya çıkarılan yeni belgeler ışığında Abdülhamid ve yakın çevresi ile Siyonizm'in en önemli ismi olan Herzl arasında 1896'dan başlayarak altı sene boyunca yoğun temaslar yaşandığı kanıtlanmıştır. Theodore Herzl, Osmanlı Arşivleri'ndeki belgelere göre, Sultan Abdülhamid ile görüşmüş ama bu görüşme sırasında Herzl'in Filistin'de bir Yahudi Osmanlı Arşivleri'nden 19 Nisan 1900 tarihli bir belge Yahudi göçüne izin verilmiyo r (İ.HUS.81/1317Z.48)

Prof. Dr. Vahdettin Engin vatanı kurulması, dolayısıyla da Abdülhamid'in bu talebi tek bir cümleyle reddetmes i gibisinde n bir olay yaşanmamış; Abdülhamid, aksine, "Filistin'e değil, Mezopotam ya'ya yerleşin" demiştir.[kaynak belirtilm eli] Herzl, Sultan Abdülhamid'e daha sonra, 16 Şubat 1902'de gönderdiği bir mektupta bu görüşmenin ayrıntılarını hatırlatıyordu. Herzl, "Majestele ri, memleketi nde yaşayan Yahudiler'e gösterdiği âlicenaplığı mazlum ve mağdur durumda bulunan diğer Yahudiler'e de göstermekte, onları bir peder gibi himaye altına almakta ama toplu olarak bir yerde yaşamaları yerine, değişik bölgelerde bulunmala rına izin vermekted irler" diye yazmaktay dı.[kaynak belirtilm eli]

Prof. Dr. Vahdettin Engin'in ortaya çıkardığı belgelerd e, bu görüşmenin ve diğer temasların ayrıntıları açıkça görülüyor: Herzl, Yahudiler için "toprak" istemiyor, toprak satın almak gibi bir talepte de bulunmuyo r, aksine Filistin'de "özerk" bir Yahudi devletine izin verilmesi ni istiyor. Abdülhamid ise, Yahudiler'in Filistin yerine Mezopotam ya'ya yerleşmelerini ama tek bir yerde değil, değişik bölgelerde yaşamalarına sıcak bakabilec eğini söylüyor.[kaynak belirtilm eli]

Siyonizme yönelik muhalefet ve eleştiriler
1920'li yıllarda, Siyonist hareketin giderek daha laik bir kimliğe bürünmesi, bazı Ortodoks Yahudi gruplarının da muhalefet ini çekmiştir. Harekete, İslami kuruluşlar ve milliyetçi Arap örgütlerinin yanı sıra, kimi asimile olmuş Yahudiler ve Siyonizmi n Britanya'nın Hindistan'daki kalabalık Müslüman tebaası ile ilişkilerine zarar vereceği endişesini taşıyan İngiliz emperyali stlerinin de muhalefet i ile karşılaştı. Zaman zaman Marksist örgütler de çeşitli nedenlerd en ötürü Siyonizme karşı çıkmışlardır.

İsrail'de, 1930'lu ve 1940'lı yıllarda başını şair Yonatan Ratoş'un çektiği Kenancı hareket, "İsraillilik"in etnik kimlikler üstü bir milliyet olması gerektiği fikrini savunmuştur.

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, İsrail'deki klasik milliyetçilikte bir düşüş yaşandı. Bu ise, neo-Siyonizm ve post-Siyonizm gibi iki karşıt hareketin yükselmesine yol açtı. Her iki hareket de, aslında dünya çapında rastlanan bir görüngünün İsrail'e uyarlanmış haliydi: (1) küreselleşmenin, bir pazar toplumunu n ve liberal kültürün yükselişi ve (2) yerel bir tepki.[38] Neo-Siyonizm ve post-Siyonizm, bir yandan "klasik" Siyonizm ile belirli özellikleri paylaşırken, diğer yandan da halihazırda Siyonizmd e mevcut olan birbirine muhalif ve taban tabana zıt kutupları vurgulama ları ile birbirind en ayrılmaktadır. "Neo-Siyonizm, Siyonist milliyetçiliğin kurtarıcılık ve adanmışlık boyutlarına vurgu yaparken, post-Siyonizm ise normalleşme ve evrenselc ilik boyutlarının altını çizer."[17]

Marcus Garvey ve Siyah Siyonizm
Siyonistl erin, Filistin'de Yahudiler için bir Ulusal Anavatan oluşturulmasına Britanya'nın desteğini kazanmaya yönelik çabalarının başarı ile sonuçlanmasından etkilenen Jamaikalı milliyetçi Marcus Garvey, Afrika asıllı Amerikalıların Afrika'ya dönmesine adanmış bir hareket başlattı. 1920 yılında, Harlem'de yaptığı bir konuşmada, Garvey şunları söylüyordu: "diğer ırklar —Yahudiler Siyonist hareket, İrlandalılar ise İrlanda hareketi yoluyla— davalarını başarıya ulaştırmak için uğraştılar ve ben de bedeli ne olursa olsun, Zencileri n menfaatle rinin gözetilmesini sağlamak için uygun şartları yaratmaya karar verdim."[39]Garvey, Amerikalı Siyahların Afrika'ya göç etmesi için uygun şartları yaratmak amacıyla, Black Star Line adlı bir gemicilik şirketi kurduysa da, çeşitli sebeplerd en ötürü bu girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Ortaya attığı fikirler, Jamaika'da Rastafary anizme, Siyah Yahudiler e ve[40] İsrail'e yerleşmeden önce Liberya'ya taşınan Kudüs'ün Afrikalı İbrani İsrailoğulları'na esin kaynağı oldu.

Yahudi olmayanla rdan Siyonizme verilen destek
Yahudiler in İsrail Diyarı'na dönüşüne verilen siyasi destek, Yahudi Siyonizmi nin bir siyasi hareket olarak resmen örgütlenmesinden de eskiye dayanır. On dokuzuncu yüzyılda, Yahudiler in Kutsal Topraklar a Döndürülmesi'nin savunucul arına Restorasy oncular adı verilmekt eydi. Yahudiler in Kutsal Topraklar a geri dönmesi, Kraliçe Victoria, Kral VII. Edward, ABD Başkanı John Adams, Güney Afrika Başbakanı General Smuts, Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Masaryk, İtalyan filozof ve tarihçi Benedetto Croce, Kızılhaç'ın kurucusu ve Cenevre Konvansiy onları'nın yazarı Henry Dunant ve Norveçli bilimadamı ve hayırsever Fridtjof Nansen gibi önde gelen isimler tarafından da yaygın olarak desteklen miştir.

Bakan M. Cambon'un şahsında, Fransız hükümeti de resmen, "İsrailoğullarının yüzyıllar önce sürgün edilerek çıkarıldıkları topraklar da Yahudi milliyeti nin yeniden doğuşunu" sağlamayı taahhüt etmiştir.

Çin'de, aralarında Sun Yat-Sen'in de bulunduğu Milliyetçi hükümetin önde gelen isimleri Yahudiler in bir Ulusal Anavatan kurma arzularına sempati ile baktıklarını ifade etmişlerdir.[41]

Siyonizmi destekley en Hıristiyanlar
Siyonizm öncesinde, Yahudiler in Kutsal Topraklar a dönüşü fikrinin Hıristiyanlar tarafından desteklen işi uzun bir tarihe sahiptir. Siyonizme destek veren ilk ünlü isimler arasında, Britanya Başbakanları David Lloyd George ve Arthur Balfour, ABD Başkanı Woodrow Wilson ve Siyonizme destek vermeye yönelik faaliyetl eri yüzünden Britanya Ordusu tarafından Filistin'de görev yapması süresiz olarak yasaklana n Orde Wingate de bulunmakt adır. Carleton Üniversitesi'nden Charles Merkley'e göre, Hıristiyan Siyonizmi 1967'deki Altı Gün Savaşı'nın ardından kayda değer ölçüde güç kazanmıştır ve başta Amerika Birleşik Devletler i'ndekiler olmak üzere, birçok dönemselci Hıristiyan, bugün Siyonizme güçlü destek vermekted ir.

Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi'nin kurucusu Joseph Smith, yaşamının son yıllarında, "Yahudiler için İsrail diyarına dönme zamanı[nın] şimdi" olduğunu ilan etmiştir. 1842 yılında, Smith, Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi'nin Havariler inden Orson Hyde'ı, toprakları Yahudiler in dönüşüne adamak için Kudüs'e göndermiştir.

İsrail'e açık destek veren Hıristiyan Araplar arasında, her ikisi de Mısır doğumlu olan, İsrail'i Savunan Araplar adlı Web sitesinin kurucusu Amerikalı yazar Nonie Darwish ve Viva Israele adlı kitabın yazarı, eski Müslüman Magdi Allam da bulunmakt adır. Lübnan doğumlu Amerikalı Hıristiyan gazeteci ve Gerçek için Amerikan Kongresi'nin kurucusu Brigitte Gabriel, Amerikalıları "Amerika, İsrail ve Batı medeniyet ini savunmak için korkusuzc a seslerini duyurmaya" çağırmaktadır.[42]

Siyonizme destek veren Müslümanlar
1873 yılında, İran Şahı Nasıreddin Şah, gerçekleştirdiği Avrupa seyahati sırasında aralarında Sir Moses Montefior e'nin de bulunduğu Britanyalı Yahudi liderleri ile bir araya geldi. Görüşme sırasında, İran şahı Yahudiler in toprak satın alarak burada Yahudi halkı için bir devlet kurmalarını tavsiye etmişti.[43]

Bugünkü Ürdün kraliyet ailesinin atalarından ve Osmanlı Türklerine karşı Arap direnişinin lideri (Osmanlı karşıtı Yahudi direnişi ile birlikte) Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali, I. Dünya Savaşı sırasında, "Bu ülkenin kaynakları bakir topraklar dır ve bu Yahudi göçmenler tarafından [Avrupa'dan getirecek leri teknoloji ile] işlenecektir" demiş, Yahudiler e abna'ihelasliy in (toprakların "öz evlatları") olarak adlandırmıştır.[44] Hiçbir zaman hayata geçirilmeyen 1919 tarihli, Faysal-Weizmann Anlaşması'nda, oğlu Emir Faysal, "Onların [Siyonist] ulusal arzularını gerçekleştirilmesinin en emin yolu, Arap devletler inin ve Filistin'in gelişmesinde mümkün olan en yakın işbirliği yoluyladır" diyen bir bildiriye imza atmıştır. Faysal'ın 1919 yılında şunları söylediği Araplar tarafından aktarılır: "Araplar, özellikle de aramızdaki eğitimli kişiler, Siyonist harekete en derin sempati ile bakarlar… Yahudiler e evlerine kalpten bir hoş geldin diyeceğiz… Hep birlikte ıslah edilmiş ve gözden geçirilmiş bir Yakın Doğu için çalışıyoruz ve iki hareket birbirini tamamlıyor. Yahudi hareketi emperyali st olmayan, milliyetçi bir hareketti r… Nitekim, bu iki harekette n hiçbirinin diğeri olmadan gerçek bir başarıya ulaşabileceğine inanmıyorum." (örneğin. Birleşik Krallık'ın Filistin Kraliyet Komisyonu Raporu'nda, Faysal'ın yaşamında sıtmanın yaygın olduğu (örn. s. 233, s. 259) ve Yahudi göçmenlerin bataklıkları kurutarak sıtmayı yayan sivrisine kleri öldürdüklerinin altı çizilir.)[45] Günümüzde halen yayınlanmakta olan El-Ahram gazetesin in editörünün bu konuda yazdıkları Faysal'ın sözlerinden pek farklı değildi: "Siyonistl er ülke için gereklidi r: Beraberle rinde getirecek leri para, bilgi ve zeka ve belirleyi ci özelliklerinden olan çalışkanlıkları ile hiç şüphesiz ülkenin yeniden canlanmasına katkıda bulunacak lardır."[46]

İtalyan Müslüman Meclisi lideri ve İslam-İsrail Derneği eş kurucusu Şeyh Abdul Hadi Palazzi ve Kanadalı İmam Halil Muhammed, Kur'an'ın Siyonizmi destekled iğini belirtir.[47] Siyonizmi destekley en diğer Müslümanlar arasında, Pakistanlı gazeteci Tashbih Sayyed ve Bangladeşli gazeteci Salah Choudhury de bulunmakt adır. 2003 yılından bu yana hapiste olan Choudhury ölüm cezası ile karşı karşıyadır.[48]

Dönem dönem, Kürtler ve Berberile r gibi kimi Arap olmayan Müslümanlar da Siyonizm'e destek verdikler ini belirtmişlerdir.[49][50]  [51]

 Siyonizme destek veren Hindu'lar

İsrail'in 1948 yılında kurulmasından sonra, Hindistan Millî Kongresi hükümeti Siyonizm’e karşı çıktı. Bazı yazarlar, bu karşı çıkışın daha çok Müslüman oy vereni kazanmak için olduğunu iddia etti (o dönemde Müslümanlar 30 milyon üzerindeydi) [52]. Buna rağmen, Sangh Parivar’ın liderliğini yaptığı tutucu hindu milliyetçiler açıkça Siyonizmi savundu. Ayrıca Vinayak Damodar Savarkar ve Sita Ram Goel gibi milliyetçi entelektüel isimler de Siyonizmi savundu[53]. Yahudiler i atalarının vatanına geri getirme hareketi birçok Hindu Milliyetçi için ilgi çekici geldi çünkü İngiliz yönetiminden kurtulma ve Hindistanın bölünmesi, uzun yıllardca ezilen Hindular için benzer tecrübelerdi.

Uluslarar ası anketlere göre, Hindistan dünyadaki İsrail-Devletini en çok savunan ülkelerdendir[54][55][56][57]. Yakın dönemlerde tutucu Hindistan partileri ve kurumları Siyonizmi desteklem ektedir[53][58]. Birçok Hindistan solu üyesi Hinduları bu nedenle, Yahudi lobisiyle işbirliği yapmakla suçlamıştır[59].

Marcus Garvey ve Siyahi Siyonizm
Siyonistl erin bir Yahudi Millî Vatanı oluşturmak için İngilizlerin desteğini almaları, Jamaikalı milliyetçi Marcus Garvey’e ilham verdi ve Amerika’da yaşayan Afrika kökenlileri Afrika’ya geri getirecek hareketi kurmasını sağladı. 1920 yılında Harlem’de verdiği bir konuşmada, GarNecmed din Erbakan hoca vey, “diğer ırklar kendi gelecekle rine kendileri karar verdi-Yahudiler Siyonist hareketle, İrlandalılar, İrlanda hareketle riyle… ve bende Negroların kendi gelecekle rine karar vermeleri ni istiyorum [60]. Garvey bir gemi nakliye şirketi kurdu (Black Star). Bu gemilerle siyahi Amerikalıların Afrika’ya göçmelerine yardımcı olacaktı fakat birçok nedenle çabaları sonuç vermedi ve hareket başarısız kaldı.

Garvey, Jamaika'da Rastafari Hareketin e ilham verdi
Siyahi Yahudiler in ve Afrika’daki İbranilerin İsrail’den önce göç ettikleri yer Liberya

Yukarıdaki aktarılan yazı
Siyonizmi n kendisini tanıttığı ve görülmesini istediği kadarıyla tarif edilebile n
Aysbergin deniz yüzeyinde kalan kısmıdır
Bir ülke yada devlet olarak bu simgelene cekse eğer
Bu devlete israil devleti diyebilir iz
Prof.Dr Necmeddin Erbakan hocanın anlattığı Siyonizm ise
Bu Aysbergde n çok daha farklı bir yapıdır
Ve Aynı zamanda siyonizmi n ifşa ettiği bir piramit ile
İfşa etmediği bir ikinci piramitin var olduğu ortaya çıkmaktadır
Bu bakımdan bu sisteme biz " Two Pyramid Systems " demekteyi z
Prof.Dr.N ecmeddin Erbakan hoca
Bazen akademik bir dil ile 
Bazende müslümanların daha rahat anlayabil mesi için
Halk diliyle anlattığı ve aslında böyle anlatmasına rağmen
Bazı müslümanların hiç anlayamadığı
Siyonizm
Anlatılanların dışında kalan yanlarıdır
Siyonizm kendini tarif ederken soykırımdan bahsediyo r
Konunun gerçeği şudurki :
Soyu Yahudi olan Hitler
Siyonist Yahudiler le anlaşarak
Dolayısıyla Muharref Tevratın emirlerin e itaat ederek
İsrail Devletini n kurulması için
Almanya'daki Yahudiler in Filistine göçünü sağladı
Muharref Tevrat'ın emrine uymayan
Ve kenan diyarına göç etmeyi reddeden
İsrailin kurulmasını geciktirm eye çalışan Yahudiler i ise
Yine ordusunda bulunan Yahudi Subayların denetimin de
Ve Siyonist Yahudiler in emirlerin e uyarak
cezalandırdı
Dünyayı  yöneten ve şu an en fazla etkisini Amerika ile İsrailde gösteren
Yahudiler in " New Zionist Block " grubu
İsrailin gerekirse yıkılmasını , çünkü İsrail mevcut olmasada   
Dünyayı kendileri nin yönettiğini
İsrailin ise Aysbergin üstünü ifşa ettiğini ve gereksiz olduğunu düşünüyor
Bu bakımdan bu grup
İsraildeki Radikal Yahudiler le aynı düşünceye sahip değil
Radikal yahudiler ise
İsrailin tamamıyla Filistin topraklarına hakim olmasını istiyor
Bunların dışında Yahudiler in birde Natorei Charta grubu var
Ancak Natorei Charta grubu bir dini cemaat ve bu iki gruptanda değil
Natorei Charta grubu aynı zamanda Anti-Siyonist bir grup
Ancak sayıları oldukça az
Ve bu coğrafyada etkileri yok denecek güçsüz ve zayıf bir grup 
İsraildeki Radikal grup ve İsrail Soft Yahudi grubu fikir çatışması içinde
Soft Yahudiler İsrailin yayılmacılığını istemiyor
Ve Yahudiler dışındakilerlede barış içinde yaşanabileceğini düşünüyor
İsraildeki Radikal grup
Orta-Doğunun hakimiyet inin Yahudiler e ait olmasını istiyor
Orta-Doğuda ayrıca Türkiyenin güçlü bir devlet olduğunu
Ve bu hakimiyet in önündeki engelin Türkiye olduğunu düşünüyor
Ve ileride Türkiye ile İsrail arasında ( Armagedon ) bir savaş olabileceği 
Yadudiler in olduğu kadar herkesin düşündüğü bir gerçek
Siyonizmi anlamak aslında bir bilim dalıdır
Biz siyonizmi tarif ederken 
Turnusol örneğini verdik
Mavi turnusol kağıdı
Hidrokror ik asit dolu bir kaba batırılırsa
Elbette kırmızı renge dönüşecektir
Ve bu kağıdın renk değiştirmek dışında
asite karşı bir hükmü olmayacak tır
Domuz kanı emdirilmiş bir kağıdı bu asite daldırırsak
Yine renk bakımından bir değişiklik olmayacak tır
Ancak renk değişikliği dışında olan şey
Bu kan asitin içeriğini bozacaktır
Siyonizm önce mavi turnusol kağıdı şeklindeydi
Asitin içinde renk değiştiriyordu
Kırmızıya dönüşüyordu
Bukalemun gibi renk değiştiren bu kağıdın
Önceki rengini tesbit edebilen bir Abdülhamid Han vardı
Müslümanlar onu zerre kadar anlayamadığı için
Osmanlı yıkıldı gitti ve İslamiyet yıkıldı
Abdülhamitten sonraki dönemde ise
Siyonizm domuz kanıdır artık
Dolayısıyla bu kanın rengi ile asitin rengi aynı olsada
Artık asitin eski özelliğinden eser kalmamıştır
Siyonizmi n olduğu asitte kan bulaşıktır artık
Buradaki asitten kasıt İslamiyettir
Osmanlıdan sonraki dönemde ise bunu görebilen
ProfDr. Necmeddin Erbakan hoca çok anlatmıştır
Siyonizm öyle bir mikroptur ki
Girdiği her yeri mahveder ve kendine benzetir
Siyonizmi n ne olduğunu bilmeyenl er
Elbet bir gün onun tuzağına düşebilir
Düştüğü tuzaktan kurtulması zordur
Çünkü tuzağa düştüğünün farkında bile değildir
Zarar verdiği ya kendisidi r yada vatanı
Profesör olsa bile , bir bilim dalında uzman bile olsa
İlahiyatçı olabilir , tarihçi olabilir hiç fark etmez
Kürt olabilir ,Türk olabilir hiç fark etmez
Müslüman olabilir veya hristyan olabilir, hiç fark etmez
Siyonizm nerede görülürse
Orada islamiyet in özelliği değişmiş demektir
Hakiki manada islamiyet yerine 
Siyonizmi n çerçevesini çizdiği , farklı bir islamiyet vardır artık
Siyonizmi n ne olduğunu bilmediği için , tuzağa düşen müslüman
Beş vakit alnı secdede olsa bile
Tarikat ehli olsa bile hiç fark etmez
Siyonizmi bilmiyors a eğer
Gerçek İslamiyeti bilmeside yaşamasıda mümkün değildir artık
Siyonizmi bilmeyenl er onun tuzağına düşerse
İslamiyete ve insanlığa zerre kadar  faydası olamaz
Lawrence gibi çölde namaz kılanlardan
Tekin Alp gibi Türk olanlarda
İslamiyeti ve Türklüğü öğrenirim diye yola çıkanlar
Siyonizmi n oyuncağı olmuştur artık
Ebu Cehil gibi olduktan sonra
Seyyid olmanın ne hükmü vardır 
Ebu Cehil ise , Peygamber imizin soyundandır ama yolundan değildir artık
Bizim burada anlatmak istediğimiz şey
Prof.Dr.N ecmeddin Erbakan hocamızı anlamak içinde
Siyonizmi n ne olduğunu anlayabil memiz gerekmekt edir
Bu akıl ile mümkündür
Bazı müslümanlar aklı bir tarafa bırakmışlardır
Aklı bir tarafa bıraktıkları içinde
Dünyadaki olan bitenleri anlayamay acak hale gelmişlerdir
Kendi cehaletle rini örtmek içinde
" Peygamber imizde cahildi " demektedi rler 
Peygamber imize cahil diyenler bunu neye dayanarak diyorlar 
Hz.Cebrai l as " İkra Bismi Rabbike " dediğinde
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
" Bilmiyoru m " diye cevap verdiği için
Cahil diye nitelendi riyorlar
Bu konu ile ilgili bir alıntı yapalım

http://www.haksozhaber.net/ummi-peygamberin-okur-yazarligi-28709yy.htm
Lisanu’l-Arab’ta Ümminin kitabî bir eğitim almamış halde yani anasından doğduğu gibi olan kimse olduğu ifade edilir. Ümmi yaz(a)mayan kişidir. Yazma sonradan kazanılan bir şeydir (İbn Manzur, XII: 34). Kur’an’ın Hz. Peygamber (s)’in ümmiliğinden söz etmesi (Araf, 7: 157) ile sözlükteki bu tanım birleştirilerek -biraz da Kur’an’ın mucize oluşu bağlamında- Rasululla h’ın okur-yazarlıktan uzak bir kişi olduğu ifade edilmekte dir. Bu yazıda onun ve toplumunu n “ümmi” oluşunun okur-yazarlıktan uzak olup olmamakla ilişkisi üzerinde duracağız.
Ümmiler semavi bir kitabı olmayan toplulukl ara mensup kimseler tanımlamak için de kullanılmaktadır. Isfahani de Ferra’dan naklen Arapları böyle nitelemek tedir. Buna benzer genelleme lere tarihten şu örnekleri verebilir iz: Romalılara göre, kendileri nin dışındaki toplulukl ar vahşi insanlar anlamında barbar idi. Araplar Arap olmayanla ra; konuşma bilmeyen, dili anlaşılmaz, derdini anlatamaz kimse anlamında acem derlerdi. Yahudiler de kendileri dışındakilere, “kendilerine Allah’tan kitap indirilme miş kimseler” anlamında “ümem” demişlerdir (Câbirî, 2011: 92, 106, 94).
İbn İshak’ın aktarımına göre, Peygamber’in büyük dedesi Kusayy b. Kilâb ve ilk kuşak dedesi Abdülmuttalip b. Hişam da okur-yazardır. Abdülmuttalip delikanlılık çağına gelen on çocuğundan birini Kâbe’nin önünde kurban edeceği sözünü vermesini n ardından ona bu nasip olunca durumu çocuklarına anlatır ve kura çekmek için onlara, “Her biriniz birer çubuk alın ve üzerine isminizi yazıp bana getirin.” der. Bu olay gerçekten yaşanmış ise Peygamber (s)’in dedesi zamanında bile insanların okur-yazarlığın olduğu söylenebilir. Hz. Muhammed’in Hatice’nin ticaretin i yürütürken okuma yazma bilmemesi olacak gibi değildir (Câbirî, 2011: 96, 97). Uluslarar ası bir ticaret sözlü taahhütlerle bir yere kadar devam eder.
Buhari’de mevcut Hz. Ayşe rivayetin de Rasululla h’a ilk vahiy geldiğinde onun vahiy meleği Cebrail’e “Ben okuyan değilim.”  (مَا أَنَا بِقَارِئٍ‏) dediği aktarılmaktadır (h. 1422, I: 7). Bu rivayet, vahyin “yazılı inmediği” dikkate alındığında pek anlamlı görünmemektedir. Çünkü onun vahyi ezberden okuması istenmekt edir. Bu tür bir nakli okur-yazar olmayan birisi de kendisine/insanlara okuyabili r.
Yukarıdaki “Ben okuyan değilim.” şeklindeki nakilden farklı olarak Taberi’nin Tarihü’l-Ümem adlı eserinde Hz. Peygamber (s)’in Cebrail’e “Ne okuyayım?” (Mâ aqra?) ve yine “Neyi okuyayım?” (Mâzâ aqra?) dediği de belirtilm ektedir. Mâzâ aqra ifadesini soru anlamı dışına çekmek olanaksızdır. Buna göre Peygamber (s)’in Cebrail’e verdiği yanıt okuma bilmediğini ifade etmeye değil, neyi okuması gerektiğini bilmeye yönelik bir sorudur (Câbirî, 2011: 88-89, 90). Taberi’nin Hz. Peygamber’in Cebrail’e sorduğuna dair iki aktarımının -Buhari’ninkine kıyasla- Hz. Muhammed-Cebrail diyaloğunda geçme ihtimali daha yüksektir.
Peygamber (s) döneminde okur-yazarlığa işaret eden başka bir nakle göre, Hz. Peygamber Hz. Ömer’i görür ve ‘Nedir o (elindeki)?’ diye sorar. O da, ‘Tevrat’ın bir bölümü.’ diye cevap verir. Yine diğer bir nakle göre, Hz. Ömer Kur’an okuduğunu duyduğu kız kardeşi ve eşinin yanına geldiğinde kız kardeşi Fatıma, yazılı sayfayı alıp koynuna gizler (Câbirî, 2011: 96). Buhari’nin İbn Abbas’tan yaptığı nakle göre Peygamber (s) vefatı sırasında bir şeyler yazmak için kâğıt kalem istemişti (h. 1422, VII: 120).
Yukarıda söz ettikleri mizden anlaşıldığı kadarıyla Mekke’de sözlü kültüre göre daha zayıf olan okur-yazarlık Rasululla h döneminde ve hatta öncesinde Mekke toplumu tarafından bilinmeye n bir şey değildi. Ayrıca vahiy geldikten sonra Peygamber (s)’in okur-yazar olmadığına ilişkin kesin bir delil yoktur (Ankebut, 29: 48). Peki, bu durumda şu iki ayeti nasıl anlamalıyız: “Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı buldukları o ümmî nebi olan peygamber e tâbi olanlardır. O (peygamber), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten sakındırır. De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ki ben sizin hepinize, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, kendisind en başka hiç bir ilâh olmayan, hayat veren ve öldüren Allah’ın gönderilmiş elçisiyim. O halde Allah’a iman edin. Allah’a ve kelimeler ine iman eden ümmî nebi olan elçisine de iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız.”(Araf, 7: 157-158). Rasululla h dönemi öncesi ve sırasında okur-yazarlığın varlığını gösteren nakilleri miz doğrultusunda bu iki ayetten anlaşılan, Peygamber (s)’in okur-yazar olmadığı değil Kur’an inmeden önce onun Tevrat ve İncil türü Allah’tan indirilen herhangi bir kitap okuma-yazma etkinliği içinde olmadığıdır. Benzer şekilde “Kitaplı bir toplum” denecek kadar Mekkelile rde –içlerinde kendileri ni Hz. İbrahim’e atfedenle r olsa da- vahyin izine rastlanma maktadır.
En doğrusunu Allah bilir.
Buhari, İsmail Ebu Abdillah (ö. h. 256), Sahihu’l-Buhari, 9 c., Daru Tavki’n-Necat, Beyrut, h. 1422.
Câbirî, Muhammed Âbid, Kur’an’a Giriş, (çev: Muhammed Coşkun), 2. bs., Mana Yay., İstanbul, 2011.
İbnu Manzur, Ebu’l-Fadl Cemâluddîn, Lisânu’l-Arab, 15 c., Daru Sadır, Beyrut, h. 1414.
Kaynak : Ümmi Peygamber in Okur-Yazarlığı - MURAT KAYACAN

Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
Bir konuda fikir ileri sürmeden önce
Karşısındakinin bilgisini kendisiyl e paylaşmasını sağladığı bilinmekt edir
Bunun sebebi cahil olduğundan değildir
Peygamber imiz mütevazi ve alçak gönüllüdür
Bilgiçlik taslamaya n bir yapısı vardır
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
Ticaretle meşgul olduğu için
Aldığı ve sattığı mal ile birlikte
Borçlu olduğu kişileri ve alacaklıları not ettiği bilinmekt edir
Arkadaşları olan Hz.Ebubek ir ve Hz.Ömer kadar kadar yazı biliyor olması doğaldır
bir eğitim görmemiş olan o insanlar da
Hz. Muhammed ile aynı ortam içinde yetişmişlerdi
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
Mu'âviye'ye
Akra ve Uyeyne için
ta'lîmât yazmasını emretmiş
Uyeyne, bu yazılan ta'lîmatı "Götüreyim mi?" diye sorunca
Allah'ın Elçisi yazılan sahîfeyi alıp bakmış
ve: "Sana emredilen leri yazmış" demiş.
Bu rivayeti aktaran Yunus:
"Bize göre Allah'ın Elçisi
kendisine vahiy geldikten sonra yazı yazmıştır" demiştir
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz ile cehalet bir arada olabilirm i
Bazıları kendi cehaletle rinin hoş görülmesi ve savunulma sı için
Peygamber imize cahil demektedi rler
Bu nasıl bir mantıktır anlamak mümkün değildir
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz için
" Ümmi " denilmekt edir
Ümmi kelimesi Arapçada sadece okur-yazarlık için kullanılmaz
Bir kaç farklı manası vardır
" Anasından doğduğu gibi kalan "
" yeni bir bilgi edinmemiş olan "
"Ümm" kelimesin in ism-i mensubu "ümm"e mensup olan
Arap dilinde "ümm" kelimesi Anne demektir
Bir şeyin aslı gibi anlamlara gelir
( Firûzâbâdî, el-Kamûsu'l-Muhît, Beyrut 1987, 1891)
Sözlük' anlamının yanında mecazı bazı anlamları da vardır
Kur'ân-ı Kerîm'de anne, asıl ( kaynak )
dönülecek yer ve süt emziren anlamlarında kullanılmıştır
( Abdurrahm an İbnu'l-Cevzî
Nüzhetu'l A'yuni'n-Nevazır fî İlmi'l-Vücûh ve'n-Nezâir Beyrut,1985,141-142 )
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz e
Neden " Ümmi " sıfatı verilmiş olduğuna dair
İslam alimlerin in ittifak ettiği bir kaç husus vardır
1- Bu kelime ile Anneye nisbet kastedilm iştir
Sanki doğduğu hal üzere kalmış
Yeni bilgiler elde ederek asli fıtratının değişmediği kastedilm iştir
2- Arap milletine mensup olduğu işaret edilmiştir
Bir dönem Ümmi sıfatı bu millet için kullanılmıştır
3- Mekkeli anlamında kullanılmıştır
Çünkü Mekkenin isimlerin den birisi Ümmü'l-Kura idi
( Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'ân; Beyrut, 1965, VII, 298-299
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dinî Kur'n Dili, İstanbul, 1979, IV, 2297 )
Allah aklını kullanlar dan eylesin İnşallah
Allaha emanet olun

İKİ PİRAMİT SİSTEMİ

FORUM YILDIZLIB AHAR İSTANBUL 2016

AHMET YILMAZ SALİHOĞLU


 6 
 : Kasım 22, 2017, 07:53:01 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


OSMANLI VE AVRUPADA MONARŞİ

TARİHTE BUGÜN

22 - 11 - 1975

İSPANYA'YA MONARŞİ GERİ DÖNDÜ

CARLOS İSPANYA KRALI OLDU

OSMANLI MONARŞİSİ YERLE BİR EDİLDİ

YETMEDİ

TARİHTEKİ VARLIĞI BİLE SUÇ SAYILDI


Tarihte Bugün  22 - 11 - 1975

İspanya monarşiye geri dönüyor

Osmanlı monarşisi ise

Çağ dışı olarak nitelendi rilimişti

İlerlemiş gelişmiş Avrupa ise

Osmanlıyı monarşi var diyerek yıkmıştı

Ancak Avrupada monarşi devam ediyor

Osmanlı evet bir monarşik yapıydı

Ancak Avrupa gibi tutucu ve çok katı değildi

Osmanlı monarşik yapısı özgürlüğe ve gelişmeye açıktı

Egerki Osmanlı monarşisi katı ve çok tutucu olsaydı

Bugün böyle bir dünya haritası ve devletler olamazdı

Dünyada Osmanlıyı eleştirecek insanlar doğamazdı

Bu konuda aslında yazılacak çok şey var

Anlayacak yürek olmadıktan sonra yazılsa ne olacak demeyelim

22 milyon km2 toprak elden gittikden sonra

Osmanlıyı anlasak ne olacak demeyelim

Tarih tekerrürden ibarettir

Geçmişini bilmeyeni n geleceği olamaz

Osmanlıya her türlü zulmü layık görenler

Layık gördükleri zulmün muhatabıda olabilirl er

Çünkü Allah hak edene

Hak ettiği neyse elbet bir gün yaşatır


ISLAMGREE N34 NEW WORLD



AVRUPANIN MONARŞİ HARİTASI

http://tr.euronews.com/2013/04/30/avrupa-nin-monarsi-haritasi


Demokrasi nin beşiği olarak kabul edilen Avrupa

köklü bir monarşi tarihine sahip.

Dünyadaki 29 monarşiden 10’u Avrupa’da yer alıyor.

Tarihteki güçlerini kaybeden krallar ve kraliçeler günümüzde

sadece sembolik bir misyon ifa ediyor.

Hollanda Krallığı’nda 75 yaşındaki Kraliçe Beatrix

1983’te çıktığı tahtı 46 yaşındaki oğlu Willem-Alexander’a bıraktı.

Ülkede her yıl Kraliçe Günü, yapılan etkinlikl erle kutlanıyor.

1952 yılından bu yana Britanya’da tahta oturan

87 yaşındaki Kraliçe 2. Elizabeth’in varisi olarak

64 yaşındaki oğlu Prens Charles bulunuyor .

İngiltere tahtının ikinci varisi Prens William ve Kate Middleton

2011 yılında Londra’da düzenlenen görkemli bir törenle evlendi.

Tüm dünyanın yakından izlediği tören

ülkedeki gelenekle rin gücünü bir kez daha göstermiş oldu.

İspanya’da 1969’da Francisco Franco tarafından

veliaht prens ilan edilen Kral Juan Carlos

diktatörün 1975’te ölmesinin sonra tahta çıktı.

Carlos, sağlık durumu bozulana kadar görevi bırakmayacağını söylüyor.

75 yaşındaki Carlos’un tek varisi 45 yaşındaki oğlu Felipe.

Ülkedeki uygulanan yasaya göre tahtın varisleri erkekler

ancak Felipe’nin iki kızı bulunuyor .

Belçika’da Kral 2. Albert, 20 yıldır bu görevi yürütüyor.

Kral olmadan önceki ünvanı Liege Prensi’ydi Yetkileri arasında

yasaları onaylamak da bulunuyor . 78 yaşındaki kralın varisi

53 yaşındaki oğlu Philippe. Belçika Veliaht Prensi Philippe

ve eşi Prenses Mathilde’in de dört çocuğu bulunuyor .

Monarşi geleneğinin sürdüğü yerlerden İskandinavya’da

İsveç Kralı 16’ncı Carl Gustav, 1973 yılından

bu yana aynı koltuğa oturuyor. Hakkında çıkan skandal haberlerl e

ülkede kendisine olan güven azaldı.

67 yaşındaki Gustav’ın varisi ise 35 yaşındaki kızı Prenses Victoria

Norveç‘te 1991 yılından bu yana krallık tahtında V. Harald bulunuyor

Kral, Norveç Kilisesi’nin resmi lideri ve ülkenin başkomutanı.

76 yaşındaki V. Harald’ın yerine geçecek isim şimdi

39 yaşındaki oğlu Hakoon. Avrupa’nın en uzun süredir

monarşiyle yönetilen ülkesi

Danimarka’da tahtın sahibi Kraliçe 2. Margrethe .

73 yaşındaki kraliçe 1972 yılında bu göreve geldi.

Ülkede yapılan anketler halkın yüzde 70’inden fazlasının

monarşiden memnun olduğunu ortaya koyuyor.




DİRİLİŞ POSTASI

OSMANLI  

İSMAİL ERDOĞAN

http://dirilispostasi.com/a-7170-ne-yapti-bu-osmanli.html



Cemil Meriç bir yerde Osmanlı'dan bahsederk en

hiç bir medeniyet in başaramadığını başardığını yazar.

Ve onun insanı gerçekleştirdiğinin

kelimenin tam anlamıyla insanı inşa ettiğinin altını çizer.

Bilge-mimar Turgut Cansever de, Osmanlı şehrinden bahsederk en

" insanlık tarihinin en yüksek çözümlemesi ifadesini kullanır.

Biri insandan bahsederk en yüksek standartl ara vurgu yapar

diğeri yüksek standartl arın sahibi insanın ürettiği

âlî çözümlemelere.

Neden yazdım bunları

Yoksa ben de bir Neo-Osmanlıcı mıyım

Veya bu yazı hamasi söylemler etrafında

şekillenecek bir nutuk mu olacak

Ne Neo-Osmanlıcıyım ne de hamasi söylemlere

saplanaca k kadar nitelikte n uzağım.

Ben, Osmanlı'yı anlamakta n çok uzakta

seyrettiğimizi düşünenlerdenim.

Dilimize dolasak da aklımız

ve kalbimizi n fersah fersah uzak olduğunu da.

Bunu anlamak için ürettiğimiz

politikal ara bakmamız yeterli sanırım.

Bunu anlamak için

islami(sözde) hassasiye tlerle imza attığımız yerleşim yerlerine

(özellikle Başakşehir'e) bakmamız yeterli sanırım.

Bu acı cümleleri yazmamın ve şedid gibi görünen

eleştrimin sebebi son

Bosna seyahatim di.

Bilindiği üzere Saraybosn a Osmanlı bakiyesi bir coğrafya.

Avrupa'nın tam ortasında bir İslam beldesi.

Gidenleri derinden etkileyen

ve insana masum günlerini hatırlatan bir say mekanı

Bosna.

Her gidişimde benzer hislerle dolduğum

Bosna bu sefer bir başka etkiledi beni.  

Bu sefer daha derinden yakaladı beni

Neden böyle oldu bilmiyoru m.

Sanırım şehre daha bi alıcı gözle baktım bu sefer.

Bosna'da insanı fıtratına çağıran bir şeyler var

Bozulmamış şeyler. Korunmuş şeyler.

Üzerlerinden silindir gibi geçmiş komünizm tecrübesi

ve Tito gerçekliğine rağmen kalmayı başarmış değerler.

Burada değerlerden bahsederk en insandan bahsediyo rum

İnsanı insan yapan şeylerden.

Onların başında da şehirden

diyecek şimdi belki birileri. Ne alaka

şehirle insanı insan yapan değerlerin bağlantısı ne

Burada sözü Turgut Hoca'ya vermek gerekiyor .

Turgut Hoca, mimariden sanata değer üretme adına

insanın ortaya koyduğu faaliyetl erin varlık telakkisi nin

yansımasıyla gerçekleştiğini ve komolojik idrak anlayışından

bağımsız bir değer üretiminin söz konusu olmayacağı söyler.

Bu bağlamda ev inşa etmekten şehir kurmaya

her faaliyet değerlerle ilgilidir ve insanı inşa etmek için vardır

insanı inşa ederken şehri

şehri inşa ederken de insanı inşa edersiniz .

Çünkü insanı inşa eden değerlerle

bir şehri inşa eden değerler aynıdır.

Değer sahibi olmak noktasında insanla şehir benzerdir

ama değerleri muhafaza noktasında farklılık arz ederler.

İnsanın yitmesi

şehirlerin yitmesine göre daha kolaydır

İnsan bozulsa da şehirler yaşamaya devam ederler.

Bahusus, şehirler değerleri

insana nazaran daha fazla muhafaza ederler.

Değerler daha uzun süre mündemiç olarak yaşar şehirlerde.

Bunu Bosna'da çok iyi gördüm

İnsan da bir şekilde korunmuş ama asıl şehir korunmuş.            

Şehir derken kastım, elbetteki Başçarşı.

Yoksa Sırp bölgesinden ya da Hasburgla rın kurduğu

kentten bahsetmiy orum.

İnsanla bina arasındaki uyumun doruğa çıktığı

ve hiçbir arıziliğe imkan tanımayan

Başçarşı'dan bahsediyo rum. Bin yıldır orada varmış

ve kıyamete kadar da var olacakmış izlenimi veren

dükkanların olduğu çarşıdan

söz ediyorum. Sıra sıra dizilmiş mütevazi mekanlard an

Hüsrev Begova'dan, Morica Han'dan, Sebil'den

Bedestend en söz ediyorum.

Hangi sokağa girerseni z girin

sokağın aksına paralel uzanan yamaçlarda

evler, ağaçlar ve çatılarla tezyin edilmiş bir acem halısını

andıran görüntüden

bahsediyo rum. Ne yana bakarsanız bakın gözünüzü bozacak

ve Allah'ın yaratışındaki armoniye ihanet etmiş

bir görüntünün olmamasından

bahsediyo rum

Dinlerin ve kültürlerin, mozayiği andıran bileşkesinin

canlı vücudundan bahsediyo rum. Aliya'dan bahsediyo rum.

Gökyüzünün öğrencisi olup

yeryüzünün öğretmeni olmuş adamı yetiştiren

yüce bir yaşama kültüründen. *

Bu cümleler uzar da gider ve Bosna'nın bana söyledikleri bitmez.

Ama ne buna gerek var ne de yer.

Okuyana romantik çağrışımlar yapan bu cümlelere sebep olan

Bosna seyahatim

doğal olarak Osmanlı'ya götürdü beni.

Osmanlı'nın gücüne ve icra ettiği şeyin güzelliğine.

Neyi başardığını daha iyi gördüm.

Diğer medeniyet lerden farkını ve üstünlüğünü.

Onca Avrupa şehrine gitmeme rağmen görmediğim

hissetmed iğim şeyleri hissetme sebebimi.

Bir İslam şehri olan Tahran'da da hissetmed iğim şeyleri.

Hem içimde hem de dışımda huzurun neden var olduğunu.

Kendimi neden kendi şehrimden bile

daha çok Bosna'ya ait hissettiğimi.

Orada sadece gezme değil kalma duygusunu bana neden aşıladığını.

Ümitle doldum açıkçası.

Çünkü değerlerinizi muhafaza eden şehirleriniz yaşıyorsa

o şehirler o değerleri yaşatacak insanları mutlaka üretecektir.

Ve bir hikmet olarak Avrupa'nın tam ortasında

bu değerlerin mündemiç olduğu bir şehir yaşıyor.

O şehirde güzel insanlar yaşıyor

O şehirde güzel bir kültür yaşatılıyor.

Bunu iyi okumalı

Bunu bir şans olarak görüp iyi değerlendirmeli.

Benden söylemesi..

Baki selamlar. .

* Yazıyı yazıp demlenmey e  bıraktığım süre içinde

İlber Ortaylı'nın şu sözleriyle karşılaştım.

Belli ki İlber Hoca'da benzer düşünüyor benimle.

Hoca diyor ki : “İslamiyetin en hoş yaşandığı yer Bosna.

Kazan da öyledir ama fazla kozmopoli t.

Saraybosn a'da müslümanlık

Osmanlılık ve medeniyet birleşmiş.

Sade insan sesiyle ezan okunur orada. Güzeldir.

Dünya hakkında ümidinizi yitirirse niz Bosna'ya gidin.”


http://www.islam-medine06.tr.gg


 7 
 : Kasım 05, 2017, 11:44:39 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


DUA VE İSLAM

http://www.nurludualar-com.tr.gg

Dua , Allaha kendimiz veya başkası adına
Yalvarmamız anlamına geldiği gibi
Aynı zamanda Dua , bir arzuhaldi r bir dilekçedir
Nasılki resmi bir kuruma dilekçe verirken
Matbu olan bir şekli varsa , onu doldururu z
Veya yoksa bir dilekçe örneğine göre doldururu z
Ve elbette dilekçe yazarken verilecek makama
" Saygılarımla arz ederim " diye ifade kullanırız
Allaha verilen dilekçeninde bir adabı olacaktır mutlaka
Allah c.c bizi yaratandır ve kuluyuz
Ona yalvarırkende halimizi arz ederkende
Kulluğumuzdan ve saygımızdan asla kusur edemeyiz
Boynumuzu büker halimizi yaradana arz ederiz

Dua etmek için , nerede olursak olalım
Ellerimiz i Allaha açarak duaya başladığımız an
Allah c.c yarattığı tüm mahlukatın ettiği duayı duyar
Duanın gereğini , ya bu dünyada yada ahirette nasip eder
Müminin mümine edeceği dua
Allah katında makbul ve mübarektir
Müminlerin içinde ve dua edenlerin içinde
Allaha yakın olan ve Allaha dost olan birileri olabilir
Kimin Allaha daha yakın olduğunu bizler bilemeyiz
Allah cc. herşeyi bilen ve görendir

DUANIN MAKBUL OLANI BAŞKASI ADINA EDİLEN DUADIR

Allahtan bir şey isteyecek sek
Dua ederek istiyoruz ve Dua bir dilekçedir
Duanın makbul olanı kişinin başkasına ettiği duadır
" Günahsız bir ağızla Dua ediniz " buyurulmuştur
Günahsız ağızdan kasıt ise şudur :
Herkes başkası için Dua ederse
Kendisi içinde Dua edenler olacaktır mutlaka
Ve kişi başkası adına günah işleyemeyeceği için
Başkası adına ettiği Dua
İşte günahsız ağızla edilen Duadır
Bazen Rabbimizi n katında sizin duanız değil
Başkasının sizin için ettiği dua daha makbuldür
Rabbim kimin adına edilen ve kimin ettiği duayı kabul eder
Bunu biz bilemeyiz Rabbimiz bilir
Rabbim tüm dualarımızı ve dilekleri nizi kabul eylesin inşallah

Dua , kaderde yazılan ve niyetimiz le eylemleri mizle
Husule gelen her türlü hadiseye karşı tedbirdir
Dua deyince , dua zaten iki türlüdür kavli dua ve fiili dua
Kavli dua zikirdir ve Allaha verilen dilekçedir
Müslümanın düşüncesidir
Ancak fiili dua olmadan yani duanın gereği olan eylem olmadan
Düşünce eyleme dönüşmeden
Kavli duanın gereği fiiliyata dönüşmeden
Duanın gereği için çaba sarfedilm eden hiç bir şey olmaz

Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz zikir çekmeyi bilmiyorm uyduDua etmeyi bilmiyorm uyduda Hudeybiye Uhud Bedir'de savaştı
Fatih Sultan Mehmed niye döktürdü şahin toplarını madem
Akşemseddin ve Molla Gürani birer dua okurdu İstanbulu alırdık
Demekki dua dışındada çalşmak üretmek emek harcamak gerekiyor değilmi
Fakat bazı zikirmati k ehlinin bunlardan haberi yoktur veya işine gelmiyord ur

Osmanlı varken ve dünyaya hükmederken sadece zikirmati k olabilird i
Çünkü müslümanları ayakta tutan ve islamiyet in sancaktarı Osmanlı vardı
Ama artık Osmanlı yok ve dünyayı siyonizm yönetiyor
Sadece zikirmati k ile siyonizm yenilgiye uğratılamaz
Bazı tarikat ehli ise siyonizmi n bilim ve teknoloji k olarak
Silah gücünün çok yüksek olduğunu ifade ederek
Rabbimizd en yardım istemek için tesbihat tavsiye etmektedi rler
Akan müslüman kanının böyle durdurula cağını düşünmektedirler
Allah c.c Kuran-ı kerimde sürekli ayet-i kerimeler de
" Ey akıl sahipleri " demektedi r
Siyonistl er akıllarını kullanara k silah üretiyorlarsa
Allah c.c aynı aklı müslümanlarada vermiştir
Müslümanlarda silah üretmek zorundadırlar
Siyonistl erden daha üstün silah teknoloji si mutlaka müslümanlarda olmalıdır
O zaman işte siyonizm müslümanlarla savaşmak ve kan dökmek yerine
Farklı yöntemler kullanmak zorunda kalır
Ancak silah üretmek içinde bilim ve teknoloji ehli müslümana ihtiyaç vardır
Dua tüm tedbirler alındıktan sonra
Takdiri Allah'tan beklemekd ir
Duanın kavli olanını ve fiili duanın gereğinide yerine getirmek için çabalamalıyız


DUA VE KADER

https://www.ahmedhulusi.org/tr/kitap/dua-ve-zikir/dua-ve-kader
DUA söz konusu olduğu zaman, hemen pek çoğumuz yanlış bilgiyle şartlanmak yüzünden, “Aman canım kaderde ne varsa o olacak, DUA’ya ne gerek var ” deyiverir iz.

Oysa, bu tamamıyla yanlış bir görüştür

Kader konusunda gerçek bilgileri, Kur’ân-ı Kerîm âyetlerine ve tamamıyla Hz. Rasûlullâh (s.a.v.)’in buyruklarına dayanan biçimde “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabın kader konusuyla ilgili bölümünde okurlarımıza açıkladık. KADER kesindir ve hiç kimse bunun dışına asla çıkamaz. Nitekim, Hazreti Rasûlullâh(s.a.v.) açıklamalarında, bunu en dar anlayışlıların dahi fark edebileceği bir biçimde vurguluyo r. Ne yazık ki, bu gerçeği yansıtan hadîs-î şerîfi, hadis kitapları hariç, hiçbir kitapta bulamıyorsunuz. Yazamıyorlar!.. Ama gerçek, yazılmasa da, söylenmese de gerçektir. Hele Rasûlullâh (s.a.v.) tarafından da en yalın bir biçimde açıklanmışsa

Burada çok önemli olan husus şudur: KADER’in tekniği!..

KADER-DUA ilişkisini izaha girmeden önce, bu konudaki Rasûlullâh’ın birkaç buyruğunu nakletmey e çalışalım size...

“KADER'i ancak DUA değiştirir. Ömrü ise ancak iyilik uzatır. Şüphesiz ki, kişi işlemiş olduğu günah sebebiyle rızıktan mahrum edilir.”

“KAZA’yı ancak DUA geri çevirir... Ömrü ise iyilik uzatır.”

“Tedbirin kadere faydası olmaz; DUA’nın ise gelmiş ve gelmemiş musîbetlere faydası vardır; şüphesiz ki belâ iner, DUA onu karşılar ve kıyamete kadar çarpışırlar.”

Evet, bir yandan, kaderin değişmeyeceği belirtili yor; diğer yandan DUA’nın kaderi, kazayı geri çevireceğiaçıklanıyor. Bu iki hususu nasıl birleştirip, nasıl bir sonuç elde edeceğiz

Bilelimki .İnsanların kaderi takdir edilmiştir. her şey gibi... Ne var ki, DUA faktörü de bu KADER sistemi içinde yer alan bir faktördür; DUA ederseniz, kaderdeki olayı geri çevirebilirsiniz, kazayı reddedebi lirsiniz; ancak bu DUA’yı yapmak, gene kaderiniz in elvermesi yle mümkün... Yani, kaderiniz müsaitse DUA edebilirs iniz ve böylece de o gelecek olan olayı geri çevirebilirsiniz.

Kaderiniz de kolaylaştırılmışsa DUA etmek, size o belâ veya musîbet gelmeden önce DUA edersiniz ve o olayın zararından korunmuş olursunuz .

Dolayısıyladır ki, tedbirle takdiri değiştiremezsiniz; fakat, takdirde varsa tedbir alır ve böylece de kazayı geri çevirmiş olursunuz .

Bu hususta Halife Ömer (r.a.), bize bir uygulamasıyla son derece önemli bir uyarıda bulunmuştu… Orduyla Şam’a giden Halife Ömer (r.a.) şehre yaklaştığı zaman, veba salgını olduğunu haber alınca orduya geri dönülmesi talimatını verir. Bu durum üzerine, kader kavramını anlayamay an ve işin şeklinde kalanlar şaşırırlar ve sorarlar:

— Allâh’ın kaderinde n mi kaçıyorsun yâ Ömer

Kaderin tekniğini anlamış olan Hazreti Ömer (r.a.)’ın cevabı hepimize bir derstir:

— Allâh’ın kazasından Allâh’ın kaderine kaçıyorum!..

İşte yukarıda anlatılan cevap, bu kader konusunun “püf noktası”dır.

Kader mutlak ve kesindir!..

İnsan ise, kendisind en meydana gelenleri n neticesin i görecektir.

“...İNSAN İÇİN YANLIZCA ÇALIŞMALARININ (kendisind en açığa çıkanların) SONUCU OLUŞACAKTIR!” (53.Necm: 39) âyetini hatırlayalım

İşte bu sebepledi r ki, siz ne yapabiliy orsanız, elinizden ne geliyorsa onu yapmak zorundasınız... DUA edebiliyo rsanız, hemen ediniz Bir çalışma yapma imkânına sahipseni z, hemen yapınız Korunmak için elinizden gelen bir şey varsa, hemen tatbik ediniz.

Biliniz ki; yapabildiğiniz, kaderiniz in müsaade ettiğidir ve yaptığınızın sonucunu da mutlaka görürsünüz.

Bu yüzden denilmiştir; “DUA kazayı reddeder”, diye... Yani, o kazanın reddi sizin duanıza bağlıdır!.. O musîbetin size isâbet etmemesi, sizin o hususta dua etmenize bağlıdır. Dolayısıyla, dua edersiniz ve o kaza veya hoşlanmadığınız olay size isâbet etmez; ya da umduğunuz, olmasını istediğiniz olay o duanız vesilesiy le gerçekleşir.

Hazreti Rasûlullâh (s.a.v.) “keşke” demeyi şeytan ameli olarak nitelemiştir. Bunun mânâsını çok düşünmek ve bu hususu iyi anlamak mecburiye tindeyiz
Niçin, “keşke” demek yasaklanmıştır

Bilelim ki DUA, kader sistemi içinde yer alan çok önemli bir unsurdur

DUA edebiliyo rsanız, edebildiğiniz kadar DUA ediniz; hepsinin de faydasını, dünya hayatında anlayamay acağınız kadar fazlasıyla göreceksiniz. Zira, Allâh, kulunda ortaya çıkartacağı pek çok özelliği DUAşartına bağlamış; takdir ettiği pek çok şeye DUA’yı vesile kılmıştır. Bu yüzdendir ki, “DUA müminin silahı”olmuştur.

DUA, takdirin tüm güzelliklerinin size ulaşmasına vesile olan en değerli nimettir. Onu elden geldiğince çok ve güçlü olarak kullanan, en büyük nimetlere kavuşacak olandır.

Kaderi anlamayan cahil ise, DUA’yı terk eder; tüm mahrumiye t ve çileler de onu bekler!..

Konuyu Rasûlullâh AleyhisSe lâm’ın şu açıklamasıyla bağlayalım :

“İçinizden her kime DUA KAPISI AÇILMIŞ ise, muhakkak ona rahmet kapıları açılmıştır ve Allâh’tan, kendisind en âfiyet istenilme sinden daha sevimli bir şey istenmemiştir.”

“DUA, inen belâya ve inmeyen belâya karşı faydalıdır. Ey Allâh’ın kulları, DUAYA SIMSIKI SARILINIZ ”

https://www.ahmedhulusi.org/tr/kitap/dua-ve-zikir/dua-ve-kader


 

DUA  NEDİR

http://www.enfal.de/dua.htm
 
HAZIRLAYA N : FAMİLY ARSLANER
Ibrahim Ates'in konferans indan notlar

Dua ibadetin özü, inanan insanin her an hakka yönelen sözüdür, yakarisid ir.
Dua ibadetin beynidir ya da iligidir
Özlü ibadet istiyorsa n duaya yönel ve duanin kabul olmasi için en yakin
yer secdedir.
"Duaniz olmasaydi Allah size ne diye deger verirdi" ( Furkan Suresi 77. Ayet )
"Allahim, beni sana fakir olmakla zengin kil ve senden müstagni olmakla
fakirlest irme ya Rabbi." (Hadis)
"Kullarin sana beni sorarlars a bilsinler ki ben onlara yakinim.I steyenin istedigin i kabul ederim. Artik bana yönelsinler, benden istesinle r." (Bakara 186)
"Kul, kötü bir istekte bulunmadi gi, istegi aile bagini koparmaya yönelik
olmadigi ve acele olmadigi sürece duasi kabul olur." (Hadis)
"Dua ederken ümidi kesmeden sürekli istemek.
Kim israrli olarak kapiyi çalarsa içeri girer." (Hadis)
Duada kararli ve israrli olmak gerekir.
"Rabbimiz, biz ve bizden önce imanla göçenleri de bagisla." (Ayet-i Kerime)
Itikadin dogru olmasi, haramdan sakinmak ve ihlasli olmak
1. Duadan önce iyi is yapmak.
2. Temiz olmak.
3. Abdestli olmak.
4. Kibleye yönelmek.
5. Dua basinda Allah'a hamdetmek, Resullull ah'a salavat getirmek.
6. Elleri açip yalvarmak .
7. Azalari hareketsi z sükun içinde ve boynu bükük, mütevazi,kalbi korku içinde       olmali.
8. Alçak sesle ve gizlice dua etmek.
9. Resululla htan intikal eden, Kuran'da geçen dualarla niyaz etmek.
10. Resulu ve salih kullari vesile etmek.
11. Dua ederken kalbinden ne geliyorsa o sekilde dua etmek.
12. Kalbi baska düsünceden temizleme k.
13. Herkese dua etmek ve üç defa tekrarlam ak.
14. Duanin kabulünün ümidi içinde olmak.
15. Kötü dilekte bulunmama k.
16. Salavat getirmek.
"Ey Rabbimiz, bizi dogru yola ilettikte n sonra kalplerim izi (Haktan)
saptirma. Bize kendi cânibinden bir rahmet ver. Süphesiz bagisi en çok
olan Sensin Sen."
"Ey Rabbimiz muhakkak ki Sen, hiçbir süphe olmayan bir günde insanlari
toplayaca k olansin. Süphesiz Allah sözünden caymaz."





DUA ADABI
http://ibadettakvimi.org/dua-adabi/

Hz. Peygamber’in (s.a.v) mescitte oturdukla rı bir gün adamın biri içeri girerek namaza durdu. Namaz içerisinde “Rabbiğfirlî ve’rhamnî (Eyl Beni bağışla ve bana merhamet eyle)!” diye dua etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v)  ona:

“Ey namaz kılan kişi! Acele ettin. Namazını tamamlayıp oturduğunda, Allah Teâlâ (c.c)’ya şanına yakışır bir şekilde hamd edip bana da salât u selam getirdikt en sonra Allah (c.c)’tan iste” buyurdula r. Daha sonra bir başkası gelip namaz kıldı. Namazı bitirdikt en sonra Allah’a hamd edip Hz. Peygamber (s.a.v) ‘e de salât ü selam getirdi. Hz. Peygamber (s.a.v)  bu kişiye: “Ey namaz kılan kişi! Allah (c.c)’tan iste. O senin duanı kabul edecektir!” buyurdula r.            (M. Yusuf Kandehlev i, Hayatü’s-Sahabe, 4.c., 85-86.s.)

Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre duâ etmek müstâhabdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rabbınız buyurdu ki, bana duâ edip isteyin, kabul edip size vereyim.” (Mü’min s. 60)

Yine Allah Teâl⠓Yalvararak ve gizlice Rabbinize duâ edin” (A’raf s. 55 ) buyurmuştur.

İmâm-ı Gazali Hazretler i şöyle demiştir: Allah’ın takdir ettiği hüküm geri çevrilmeyeceğine göre, duânın faydası nedir? Sorusuna; “Belâyı duâ ile geri çevirmek de kader cümlesindendir. Duâ, belânın geri çevrilmesi için ve rahmetin bulunması için bir sebeptir. Kalkanın, silâhı geri çevirmeye, su­yun, yeryüzünde nebatîn çıkmasına sebeb olması gibi. Duâ ile belâ da böy­ledir. Silâhı taşımamak, kaza ve kaderi itiraf etmenin şartından değildir” cevabı verilir.

Duâdan maksat kalbin huzurudur .  Ebû Hûreyre (r.a.)’dan yapılan rivâyette Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdula r: “Kabul edileceğine inanarak Allah’a duâ edin. Biliniz ki Allah Teâlâ gafil olan dalgın bir kalbden duâyı kabul etmez.”

Ebu’d-Derdâ (r.a.)’dan yapılan rivâyete göre, Resû­lullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini dinledi: “Herhangi bir Müslümân kul, gıyabında kardeşine duâ ederse, muhakkak (görevli) me­lek: Ettiğin duâ kadar sana da var, der.”

Hz. Ömer (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre şöyle demişlerdir: “Hz. Ömer (r.a.) hacc yapmak için Peygamber (s.a.v.)’den izin istedim. İzin verip şöyle dediler: “Ey kardeşciğim, du­anda bizi unutma.” Peygamber (s.a.v.) (bana) bir söz söyledi ki, onun karşılığın­da dünyâ bana verilse, beni bu kadar sevindirm ezdi. Bir rivâyette de şöyle demiştir: “Ey kardeşciğim, bizi duana ortak yap.”

Ebû Hûreyre (r.a.)’dan yapılan rivâyette Peygam­berimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Sizden biriniz acele edip: Duâ ettim de, duâm kabul edilmedi, demedikçe, onun duâsı kabul edilir.”
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kullarım sana benden sorunca, ben rahmetiml e yakınım duâ edenin duasını bana duâ yapınca kabul ederim.”

 

Âişe (r.a) validemiz şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) bir gün bana “Ey Âişe! (r.a) Sen, Allah Teâlâ (c.c)‘nın bana, kendisiyl e dua edildiğinde kabul edileceği ve istenilen lerin verileceği ism-i a’zamı öğrettiğini biliyor musun?” buyurdula r. Bunun üzerine “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü (s.a.v), bunu bana da öğretir misiniz?” dedim. Hz. Peygamber “Ey Âişe! (r.a) Bu senin için uygun değildir!” buyurdula r. Böylece onun yanından ayrıldım. Ancak bir saat kadar sonra yine gelerek mübarek başlarını öptüm ve “Ey Allah (c.c)’ın Rasûlü! (s.a.v) Ne olursunuz bana da öğretin!” diye yalvardım. “Hayır, ey Âişe! (r.a) onu sana öğretmem doğru olmaz. Çünkü onunla herhangi bir dünyalık isteyebil irsin!” buyurdula r. O zaman kalkıp abdest aldım ve iki rekat namaz kılarak “Allâhümme ed’ük’allah, ve ed’ûke’r-Rahmân, ve ed’ûke’l-Berri’r-Rahîm ve ed’ûke biesmâike’l-hüsnâ küllihâ mâ alimtü minha vemâ lem a’lemü en tağfir lî ve terhamnî (Ey Allah (c.c)’ım! Senden Allah (c.c), Rahman, Berr ve Rahim isimlerin le, bilmediğim ve bildiğim tüm güzel isimlerin le beni bağışlamanı ve bana merhamet etmeni istiyorum)” diye dua ettim. Bunları işiten. Peygamber (s.a.v) gülümseyerek “Ey Âişe! (r.a) İsm-i a’zam işte bu söylediğin kelimeler in arasındadır” buyurdula r.

Resululla h (s.a.v.) buyurdula r ki: “Ezanla kâmet arasında yapılan duâ reddedilm ez (mutlaka kabule mazhar olur).” “Öyleyse,” dendi, “ey Allah’ın Resulü, nasıl dua edelim?” “Allah’tan,” dedi, “Dünya ve ahiret için afiyet isteyin!”

(M. Yusuf Kandehlev i, Hayatü’s-Sahabe, 4.c., 85-86.s.;  İmam Nevevi, Dualar ve Zikirler)

"Bana (halis kalb ile) dua ediniz. Duanıza icabet ederim." (Mü'min sûresi: 60)
"Mü'minin din kardeşi için, arkasından yaptığı hayır dua kabûl olur. Bir melek, "Allahü teâlâ, bu iyiliği sana da versin! Âmin" der. Meleğin duası red edilmez." (Hadîs-i şerîf-Riyâz-üs-Sâlihîn)

DUA "bir kimsenin kendisi veya başkası hakkında bir dileğine bir arzusuna kavuşması için Allah'a yalvarması" olarak tanımlanabilir
 
http://www.nurludualar-com.tr.gg


 8 
 : Ekim 21, 2017, 10:17:00 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


YAHUDİ EVLADI HİTLER VE SOYKIRIM YALANI

Soyu Yahudi olan Hitler
Siyonist Yahudiler le anlaşarak
Dolayısıyla Muharref Tevratın emirlerin e itaat ederek
İsrail Devletini n kurulması için
Almanya'daki Yahudiler in Filistine göçünü sağladı
Muharref Tevrat'ın emrine uymayan
Ve kenan diyarına göç etmeyi reddeden
İsrailin kurulmasını geciktirm eye çalışan Yahudiler i ise
Yine ordusunda bulunan Yahudi Subayların denetimin de
Ve Siyonist Yahudiler in emirlerin e uyarak
cezalandırdı

ISLAMGREE N34 NEW WORLD

YAHUDİ HİTLER

http://www.haberturk.com/dunya/haber/545115-hitler-yahudiymis

Belçika’da yayınlanan Knack Dergisi, Nazi lideri Adolf Hitler’in genetik olarak Kuzey Afrikalılar ve Yahudiler le akraba olduğunu öne sürdü. Hitler’in Avusturya ve ABD’de yaşayan akrabalarının babadan oğula geçen ‘Y’ kromozoml arını inceleyen gazeteci Jean-Paul Mulders, Hitler’in ‘E1b1b’ haplo grubuna dahil olduğunu, bu grubun da Almanya ve Batı Avrupa’da çok az bulunduğunu yazdı.

ARİ IRKTAN GELMİYORMUŞ

Bu grubun özellikle Afrika’nın kuzeydoğusunda ve Ortadoğu’da görüldüğünü vurgulaya n dergi, Yunanların ve Sicilyalıların yüzde 25’inin de ‘E1b1b’e dahil olduklarını belirtti. Haberde, bu grubun en fazla Afrika’da yaşayan Berberi toplumund a görüldüğüne de ayrıca dikkat çekildi. Diğer yandan ‘E1b1b’ haplo grubunun Doğu Avrupa’daki Aşkenazi Yahudiler inde de çok görüldüğü kaydedild i. Hitler’in ari ırktan geldiği iddialarının gerçeği yansıtmadığını söyleyen Mulders, “Hitler’in belki de nefret ettiği insanlarl a akraba olduğunu söyleyebiliriz” diye yazdı. 2008 yılında Hitler’in ‘çocuğu’ olduğunu iddia eden Jean-Marie Loret’in iddiasını araştıran Belçikalı gazeteci, Hitler’in hayatta olan erkek akrabalarının izini sürerek DNA örneklerini almıştı

HİTLER YAHUDİ'Mİ  -   11 Mayıs 2005 
Güneri CIVAOĞLU     -   Milliyet Gazetesi 

http://www.milliyet.com.tr/hitler-yahudi-miydi-/guneri-civaoglu/siyaset/yazardetayarsiv/11.05.2005/115439/default.htm

"Nazi Almanya'sının lideri ve 6 milyon Yahudi'nin öldürülmesinden sorumlu Hitler, çeyrek kan Yahudi mi"
ABD gizli servisler ini II. Dünya Savaşı'nda yaptırdıkları araştırmaya göre, Hitler'in babaannes i Maria Anna Schicklgr uber Viyana'da yaşıyordu. Musevi kökenli Rothschil d'lerin evinde hizmetkâr olarak çalışıyordu. Rothschil d Ailesi onun hamile olduğunu anlar anlamaz, doğduğu Spiteal'deki evine geri göndermişti.Bu durumda dönemin gelenekle rine göre Maria Anna Schicklgr uber, Rothschil d'lerden birinden hamile kalmış ve oğlu (Hitler'in babası) Alois'in gerçek/biyolojik babası olabilir. Dünyaya dehşet veren Adolf Hitler'in babası Alois Hitler, gayri meşru çocuk olarak doğdu. 40 yaşına kadar nesebi belirsiz yaşadı. Annesinin soyadını taşıdı. Annesinin sonradan evlendiği Johann Georg Hiedler, ölüm döşeğinde yumuşamış ve gayri meşru çocuğunu kabul etmişti ama Alois soyadı olarak Hiedler'i değil, anneannes inin soyadı olan Hitler'i almıştı. Peki Hitler'in çeyrek Yahudi kanı taşıdığı iddiasını kuvvetlen direcek başka bir işaret var mı?Sorunun cevabı, "galiba evet..."Babası Alois Hitler, sonraları dünyaya dehşet vererek 6 milyon Yahudi'nin ölümüne neden olacak oğlu Adolf Hitler'in vaftiz babası olarak Prinz adında Viyanalı bir Yahudi'yi seçmişti. Alois Hitler, o sıralarda Braunau'da bir gümrük memuru olarak çalışıyordu. Biyolojik babasının bir Yahudi olduğunu hissetmes e ya da annesinde n böyle bir izlenim almasa herhalde oğluna vaftiz babası olarak bir Yahudi'yi seçmezdi.Gene ABD gizli servisler inin araştırmasına göre, şansölye Dollfuss, "Adolf Hitler'in çeyrek Yahudi olduğu" yolunda bazı kayıtlara belki de sahipti. Dollfuss öldürüldü. Hitler, o evrakın peşindeydi ancak erişip erişemediği belli değil
Bu satırları "Öteki Hitler" adlı kitaptan yansıtıyorum.
(Öteki Hitler-Walter C. Langer- Bir harf Yayınları. İstanbul/ Nisan 2005.)
Kitap, II. Dünya Savaşı sırasında ABD gizli servisler inin
(Stratejik Hizmetler Dairesi) bir psikanali z uzmanlar grubuna hazırlattığı rapordan sayfalarl a oluşuyor. Hitler'in psikoloji k yapısını, kendisini n ve tüm ailesinin yaşamını araştıran bir rapor.Amaç, Hitler'in savaş boyunca hangi kararlar alabileceğini ve yenildiği zaman neler yapabilec eğini öngörebilmek
Bu araştırma, Hitler'in yorumu için ipuçları vermekte.
Örneğin..."Babasının Yahudi kanından gelen bir erkeğin piçi olması ihtimali onun iç dünyasında büyük fırtınalar yaratmış olabilir. Yahudi kıyımının kökeninde bu tepki ve nefret aranabili r."Babası Alois Hitler'in biyolojik babası Rothschil d Ailesi'nden bir erkek değil de, sonraları dile getirildiği gibi bir değirmenci çırağı olan Johann Georg Hiedler olsa bile Adolf Hitler'in içinde "çeyrek kan Yahudilik ve babasının Rothschil d'lerin piçi olduğu" yolunda küçük bir kuşku bile yıllar içinde çığ gibi yığılan tepki seli oluşturabilir.Belki de Yahudi kıyımının arkasında bu müthiş kuşku var.Herha lde Adolf Hitler, vaftiz babasının da Viyanalı bir Yahudi olduğunu biliyordu .
Hitler'in siyaset tutkusu da belki babasından geliyor olabilir. Babası Alois Hitler, gümrük memurluğundan emekli olduktan sonra köye yerleşmişti.Ama her zaman üniformasıyla geziyor ve kendisine "sayın memur Hitler" diye hitap edilmesin i istiyordu . Çevresindekilere üstünlük taslamayı seviyor ve köy meyhanesi nde oturup sürekli siyaset konuşuyordu.Babası sürekli içip, eve ulaştığında ayırım gözetmeden karısını, çocuklarını ve köpeğini dövüyordu. Bir keresinde oğlu Adolf Hitler'i öylesine dövmüştü ki, onu öldü sanmışlardı. Hitler'in şiddet tutkusund a bu çocukluk yaşamının izleri de olabilir. Hitler'in "sağlıklı ırk" tutkusu için de geçmişinden iki iz yansıtayım.Aile doktoru Bloch'a göre, Adolf'un ablası kesinlikl e bir embesil (aptal) idi. Kız kardeşi Paula'nın da belki ileri derecede "geri zekâlı" olabileceği söyleniyordu
Böyle arızalı bir kişiliğe karşı kazanılan zafer mi büyük... Yoksa böyle arızalı bir kişiliğe büyük güçler veren yerküre mi küçük


YAHUDİ HİTLER VE SOYKIRIM YALANI

http://www.bilgiustam.com/adolf-hitler-ve-yahudi-soykirimi-gercegi/

2. Dünya Savaşı mimarlarından Hitler günümüzde hala konuşuluyor. Özellikle de gündeme gelişinin sebebi, ” Yahudi Soykırımı ”, diğer adıyla ” Holokost ” . 2. Dünya Savaşı esnasında 6 milyona yakın Yahudi’ nin öldürüldü. Bunun sorumlusu nun da, Almanların Führer olarak adlandırdıkları Hitler olduğu belirtili yor. Peki bu soykırımı Hitler neden yaptı? Çeşitli söylemlerin dışında, bu konu hakkında Hitler’ in kendi yazdığı kitapta da kendi ağzından bazı söylemleri bulunuyor . Main Kampf ( Kavgam ) adlı eserinde Hitler, Yahudiler in özellikle Alman ekonomik yapısına darbe vurduğunu savunuyor . Hatta savaşı da Yahudiler in yüzünden kaybettiğini söylüyor. Savaş döneminde silah fabrikala rının çoğu Yahudiler in elindeydi ve işçileri de Yahudi’ ydi. Bu fabrikala r en gerekli oldukları zamanda greve gitmeleri yle, Almanların savaş alanlarında mühimmat sıkıntısı yaşamasına sebep oldular. Hitler işte bu ihaneti asla affedemed iğini kitabında belirtiyo r. Bugüne kadar bu konu hakkında araştırma yapanların yaygın görüşüne göre ise Hitler, annesinin yaşadığı hastalıktan kurtarılamaması sonucu doktorları suçlu görüyordu. Bu doktorlar da Yahudi’ ydi. Ancak araştırmacılar bu konuda sınırlı verilere ulaşmadılar. Çok daha geniş alanlarda araştırma yaptılar ve ortaya koydukları sonuçlar akıllara farklı soruların gelmesine sebep oldu. Mesela akıllara, Hitler’ in ” Yahudi Soykırımı ” nı gerçekleştirmesinde gizli güçlerin olduğu veya bizzat Siyonizm temsilcil eriyle anlaştığı vb. düşüncelere ilişkin sorular geliyor. Bu sorulara cevap verebilme k için o dönemi iyi bilmek gerekir. O döneme ait tarafsız bilgileri yazacağım. Yer yer bazı iddiaların olası nedenleri ne de tarafsız bilgiler ışığında değineceğim. Kısaca o döneme ait verileri, araştırmaları, yaşanmış gerçekleri size sunacağım ve akla gelen soruları cevaplandırması sizin şahsi kanaatini ze kalacak. İşte o dönemin kısa bir panoraması ve o döneme ilişkin araştırma sonuçları:

 

Hitler’ in Almanya’ nın Başına Geçmesi ve Diktatörlüğe Giden Adımları: Akla gelen sorulara ışık tutabilec ek olayların başlangıcına inmekte fayda var. Bunun için de bu dönemde gerçekleşen olayların baş kahramanı Hitler’ in Almanya’ nın başına geçtiği dönemi irdelemek gerekir. Yani 2. Dünya Savaşı’ ndan 15 yıl öncesine gitmek gerekir. Bilindiği gibi Almanya, 1. Dünya Savaşı’ nda Osmanlı ile müttefikti. Bu savaşta Almanya’ nın bulunduğu taraf yenilince, çok ağır sonuçlara katlanmak zorunda kaldılar. Hatta Dünya tarihine göz atıldığında, belki de en yüklü savaş tazminatı ödeyen ülke Almanya olmuştur. Tam 132 milyarlık altın para tazminatı Versay Barış Antlaşması ile Almanlara dayatılmıştı. Bunun yanı sıra bir de Alman ordusu 100 bin sayısına kadar düşürülmek zorunda kalmıştı. Açığa çıkan onca asker de işsizler ordusuna katıldı. Bu savaşta kaybettiği Elsaß-Lothringen ( Alsas-Loren ) Bölgesi ile ekonomisi ne büyük bir darbe vurulmuştu. Bu bölge bilindiği gibi demir madenin çok fazla bulunduğu bir bölge. Zaten topraklarının da büyük çoğunluğunu kaybetmes iyle işlenebilir tarım arazisi de kısıtlanmış oldu. İmparator 2. Wielhelm de savaş yenilgisi nin hemen ardından ülkeden kaçtı ve siyasi bir boşluk ortaya çıktı. Bu esnada da Kasım Devrimi gerçekleşti. Kasım Devrimi’ nin akabinde seçimler oldu ve koalisyon hükümeti oluşturuldu. Bu hükümette sosyal demokratl ar ve başkan Freideric h Ebert etkiliydi ancak ellerinde n gelen hiçbir şey yoktu. Çünkü halkın içinde bulunduğu durum çok ağırdı


Toplum psikoloji k açıdan da çökmüştü. Çünkü Fransızlar, yani tarihi düşmanları onları Versay Antlaşması’ yla yerle bir etmişti. Almanlar bu yüzden ağır koşullardan çok hakaret olarak gördükleri bu antlaşmanın psikoloji k etkisinde ydiler. Dolayısıyla başlarına gelecek lider etkisiz kalmamalı ve eski Almanya ruhunu canlandırabilmeliydi. Bu dönemin parlayan yıldızı milliyetçilik akımı da, aldıkları ağır yenilgiyl e kırılan gururlarını eski günlere döndürmek isteyen Almanları derinden etkiledi. Hitler işte böyle bir ortamda sahneye çıktı. Hitler bu dönemde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ ne lider oldu. Hitler içinde bulundukl arı durumun ciddiyeti ni kavrayabi ldiğinden olsa gerek sürekli milliyetçi söylemlerle kitleleri etkiliyor du. Sürekli Versay Antlaşması’ nı asla tanımayacaklarını vurguluyo r ve Almanlar için ” yeni hayat sahası ” kavramını ortaya atıyordu. Partinin programında yer alan maddelerd e ise Yahudi aleyhtarlığı fark ediliyord u. İşte o programda ki maddelerd en birkaçı şöyle:
– Sadece bizim milletimi zden olanlar vatandaş olabilir. Sadece Alman soyundan gelenler, inancı ne olursa olsun, bizim milletimi zdendir. Bu yüzden hiçbir Yahudi bizim milletimi zin parçası olamaz.
-Halkımızın geçimi ve sayıları artan insanlarımızın yerleşmesi için toprak (koloni) istiyoruz .

Bu parti programı ve söylemleriyle Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi sadece 4 yılda ülke siyasetin de çok büyük bir güç haline geldi. 1924′ te mecliste 32 tane milletvek ili vardı. 1924′ ten itibaren Rotchilds adındaki ünlü Yahudi aile Amerika’ daki üyeleri aracılığıyla Almanlara destek sağlamaya başlamıştır. Bunun en açık örneği de Almanların borçlarını yapılandıran Dawes ve Young Planlarıdır. J.P Morgan aracılığıyla bu aile planlar üzerinde etkili olmuştur. Peki Almanlara yarar sağlayan bu planlar karşılıksız bir şekilde mi ortaya çıktı? Bu soruyla bağlantılı dönemin Filistin’ ine göz atalım:

1924 ve Sonrasında Filistin Toprakları: Almanya’ da bu yıllarda gerçekleşen durumlar böyleydi. Peki ya Filistin’ de? Filistin bu döneme kadar, Yahudi yerleşkesi olarak Dünya Siyonist Örgütü’ nün hayaliydi . Çok paralar akıtılıp bu bölgeden birçok toprak satın alınmıştı. Osmanlı’ nın son bulmasıyla da bu örgüt daha faal bir rol üstlenmiş ve emellerin e ulaşacak topraklar a kısmen ulaşmışlardı. Ancak sadece toprak yetmiyord u. Hayalini kurdukları Yahudi Devleti için Yahudiler in de bu topraklar a gelip yerleşmesi gerekiyor du. Bölgeyi elinde tutan İngilizler de bu örgüte destek veriyordu . Tüm propagand alara rağmen Osmanlı zamanındakilerle ve sonrasında gelen Yahudiler le birlikte Yahudi sayısı ancak 85 bine ulaştırılabilmişti. Çünkü Yahudiler in yaşam kaliteler i Avrupa’ da üst düzeydeydi. Yahudiler in bu isteksiz tavrı örgüt için bir handikaptı. Bir şekilde Yahudiler in bu topraklar a göçü sağlanmalıydı. Bu dönemde de en fazla Yahudi Alman toprakları içindeydi. Zaten Yahudi Katliamı’ nda 6 milyon gibi bir sayıdan söz edilmesi de bunu kanıtlıyor. Almanya’ da milliyetçilik söylemleriyle hızlı bir yükselişe geçen Hitler işte bu noktada farklı bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Milliyetçilik söylemleriyle halkın gururunu okşayan Hitler henüz bu dönemde gerekli mali kaynağa ulaşabilmiş değildi. Zaten halkın içinde bulunduğu durumda, siyasal söylemlerini bir şekilde ekonomik olarak da desteklem eliydi. Aksi durumda O da seçimi kazanamay acağının farkındaydı.

Hitler’ in Ekonomik Destekçileri: Seçim propagand alarında sürekli ön plana çıkan Hitler’ in mali destekçilerini duyduğunuzda şaşıracaksınız. O dönemde Almanya’ da sanayi devleri olan Thysen, Krupp, Kirdoff ve Rotchilds ailesinin Amerika’ da bulunan uzantılarına ait olan General Motors, Du Pond, Ford’ un yanı sıra Yahudi petrol şirketi Standard Oil ( Rockefell er Ailesi’ nin şirketi ) Hitler’ e mali açıdan çok fazla destek olmuşlardır. Bu desteği de arkasında bulan Hitler 1933 yılında Cumhurbaşkanı Paul von Hindenbur g tarafından iktidara getirildi . Bu hamleyle seçim de bir formalite ye dönüştü. Çünkü hem halkın hem de bu büyük şirketlerin baskısına cumhurbaşkanı dayanamamıştı. Hitler için her şey yeni başlıyor. Çünkü artık vaatlerin i gerçekleştirme aşamasına gelmişti. Öncelikle Alman ırkı için yeni hayat sahalarını gerçekleştirmeliydi. Ancak çökmüş Alman ekonomisi yle savaşa girmek son derece mantıksızdı. Seçimlerden önce etkin olan Yahudiler in mali desteğine yeniden ihtiyaç vardı. Bu destekler in organizas yon kısmında ise Dünya Siyonist Örgütü ( WZO ) vardı. Bunun kanıtı da 2. Dünya Savaşı boyunca Almanların kullandığı topların üretimini bir Yahudi şirketi olan SKF yapmıştır. Jacob Wallenber g şirketin sahibidir . Standard Oil de Nazilere ait askeri araçların petrol ihtiyacını karşılamıştır. Üstelik toplama kamplarında kullanılan gazların üretimi bile Yahudi kimya firması olan Farben şirketidir.

Savaş öncesinde üretilen 500 ton civarındaki kurşun Almanlara ulaştırılır ve bu kurşunların ödemesini gerçekleştiren Brown Bros Harriman’ dır. O da bir Yahudi’ dir. Bu ödeme, Harriman teminatı olarak gerçekleştirilmiş ve teminat tarihi de 21 Eylül 1938 olarak kayıtlara düşülmüştür. Ancak savaşa bir adım kala Alman borçlarının vadesi geliyordu ve bu durum büyük bir sıkıntıya sebep olacaktı. 1933′ te, Foster Dulles ( CFR üyesi, sonraki dönemde ABD Dışişleri Bakanı ) ve Allen Dulles ( CFR üyesi, sonraki dönemde CIA şefliği yaptı ) ile Hitler görüşme yaptılar ve bu borçların vadeleri uzatıldı. Ayrıca Yahudi ailelerin de Samuel ailesi de Hitler’ e 30 milyon pound mali destek sağlıyordu. Royal Dutch Shell adlı petrol firması bu aileye aitti. Bilinen bu gerçekleri Hitler de inkar etmemiştir. Hatta en yakın arkadaşlarından Herman Rauschnin g’ in yazdığı kitapta bunlara değinilmiştir. Hitler M’a Dit ( Hitler Bana Dedi ki ) ismini taşıyan kitapta, Hitler’ in mücadelesinde Yahudiler in çok önemli katkılarının olduğunu ve mali olarak çok destek verdikler ini belirtiyo r. Bu ifadeyi de Hitler’ in ağzından veriyor.

 

Akıllara yeni sorular gelmeye devam ediyor. Yahudi çevreleri bu mali desteği neden sağladılar? Üstelik bu desteği, parti programında açıkça Yahudi aleyhtarlığı yapan bir lidere veriyorla rdı. Seneler sonra ortaya çıkan Wilhelmst rasse gizli belgeleri ile bu olaya ilişkin fikirler oluştu. Bu belgelerd e Siyonist Örgütler ile Hitler’ in anlaşma yaptıkları ortaya çıktı. Yahudiler e yapılan baskıya, Yahudi liderleri n destek verdiği ve mali olarak Hitler’ i de bu baskıyı yapması için destekled ikleri bu belgelerd e yer alıyor. Özellikle de zengin Yahudi ailelere gözdağı vermek amaçlarıydı. Bu yüzden de toplama kamplarına sadece sakat, engelli, yoksul Yahudiler getiriliy ordu. Bunların yanında Romanlar ve Çingeneler de vardı. Bu korkutma ve baskıyla varlıklı Yahudiler satın alınan topraklar a göçe zorlanmış oluyordu. Üstelik Hitler, devlet politikası olarak Yahudiler e göçün önünü açıyordu. Soykırım amacı olan bir diktatör niçin böyle bir göçe izin versin? Üstelik neden devlet politikasıyla da destekles in? Göç etmek isteyen Yahudiler in göç organizas yonunu da Siyonistl erle birlikte yürütmüş ve sadece Filistin’ e göçe izin vermişlerdir. Nazi subaylarından olan Adolf Eichmann bu göç organizas yonunun başında yer almış ve Macarista n, Çekoslovakya ve Avusturya’ da göç büroları kurdurmuştur. 1941′ e kadar bu bürolar aracılığıyla Eichmann yasalar çerçevesinde Yahudi göçünü yürütmüş ve 250 bini aşkın Yahudi’ nin Filistin’e göçünü gerçekleştirmiştir. Hitler ilk olarak Romanya, Polonya, Avusturya ve Macarista n’ ı işgal etmiştir. Bunun sebebi de Yahudi nüfusunun bu ülkelerde daha çok olması olarak gösterilir


Bizim de özellikle 2. Abdulhami d ile görüşmelerinden tanıdığımız gazeteci siyonist Theodor Herlz bu konu hakkında şöyle diyor: Wilhelmst rasse’ nin gizli arşivleri, Hitler İmparatorluğu ile Yahudi Örgütleri arasında, Alman Yahudiler inin Filistin’ e göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir anlaşma imzaladığını ortaya koymaktadır

2. Dünya Savaşı 1945 yılında bitmiştir. Bundan sadece 3 yıl sonra da İsrail Devleti 1948′ de kurulmuştur


YAHUDİ NAZİ ASKERLERİ

http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=8078

Dolayısıyla mesele, siyah-beyaz olmak üzere iki renge bürünüyor: Naziler kasap, Yahudiler de kurban. Böylece Yahudiler e yapılan zulüm kutsanıyor ve kendisine önünden, arkasından hiçbir batılın ulaşamayacağı mutlak gerçeğe dönüşüyor. Sonuçta bu zulüm, başk
Bir meseleyi kendi medenî ve insanî boyutunda n çıkarıp, istedikle ri anlamı yükleyecekleri soyut bir olay veya bilgi haline getirmek, Batılıların analizler inde görülen en temel hilelerde n biridir.
 
Örneğin Batı, üçüncü dünya ülkelerindeki, özellikle de Afrika ve Arap dünyasındaki yolsuzluk meselesin i ele alırken, Batı devletler inin, üçüncü dünya ülkelerindeki hükümetlerin büyük bir bölümünü desteklem esini, yine Batı âleminin ve Batılı şirketlerin, söz konusu ülkelerde iktidarı ellerinde tutan seçkinlere rüşvet vermesini, bundan ayrı tutarlar. Böylece yolsuzluk, toplumsal bir mesele olmaktan çıkıyor ve oluşmasında Batı’nın büyük bir paya sahip olduğu siyasi bir mesele haline dönüşüyor. Sonuçta henüz Batılı demokrati k değerlere (!) ulaşamamış üçüncü dünya ülkelerinin büyük bir darboğaza girmeleri ne sebep oluyor.
 
Aynı şey “İslâmi terör” olarak isimlendi rilen durum için de geçerlidir. Çünkü bu durum, Batılıların bölgeye müdahale etmesi, Amerikan ordularının Irak ve Afganista n’ı yakıp yıkması, bozguncul uk yapan bazı Arap hükümetlerini desteklem esi ve Siyonist işgalin her gün Filistin halkına zulmetmes inden ayrı tutularak ele alınıyor ve değerlendiriliyor. Sonra da (İspanya ve İngiltere’de meydana gelen patlamala r gibi) yıkıcı bazı eylemler ortaya çıktığında, sanki bunlar şerli bir aklın ürünüymüş gibi ele alınıyor ve sanki terör, İslâm’ın ayrılmaz bir parçasıymış gibi sunuluyor .
 
Aynı şekilde bu yargı, Filistin, Irak veya Afganista n’daki meşru bütün direniş hareketle rini kapsayaca k şekilde genelleştiriliyor. Oysa terörle mücadele adı altında Arapların işlerine karışan Amerikan sömürgeciliğine ve onlarla müttefik olan fasit Arap rejimleri ne karşı verilen direniş, meşru bir niteliğe sahiptir.
 
İşte Batı dünyası, “holocaust (katliam/soykırım)” olarak isimlendi rdikleri Nazilerin Avrupalı Yahudiler e yaptığı zulüm konusunda da aynı tavrı sergilemiştir. Bu meseleyi Batı uygarlığı içindeki konumunda n tamamen çekip çıkarmışlar ve onu bir “ikona”ya dönüştürmüşlerdir. Yani Tanrının, içine girip yerleştiği bir put (heykel) haline getirmişlerdir. Dolayısıyla artık ona iman eden birinin, ne ondan şüphe etmesi, ne de onun anlamını sorgulama sı mümkündür. Aslında ikona, kendisini n dışında hiçbir şeye işaret etmiyor ve sadece kendi kendinin referansı oluyor.
 
Bu yüzden Batı dünyası, Nazilerin Yahudiler e yaptığı zulmü, Batı uygarlığı içinde çok geniş yer tutan benzer zulümlerin bir parçası olarak değerlendirmek yerine, tek başına sadece bu zulmü gündemine almakta ve bu zulümden bahsetmek tedir. Oysa Batı uygarlığının zulüm tarihine bir baktığımızda, Kuzey Amerika, Avustraly a ve Yeni Zelanda’daki milyonlar ca yerlinin ve köleleştirilen milyonlar ca Afrikalının aynı zulümlerle karşılaştığını görüyoruz. Yine Belçikalı sömürgeciler Kongo’daki yerlilere ve Fransız sömürgecileri de milyonlar ca Cezayirli ye aynı zulmü reva görmüşlerdir.
 
Dolayısıyla mesele, siyah-beyaz olmak üzere iki renge bürünüyor: Naziler kasap, Yahudiler de kurban. Böylece Yahudiler e yapılan zulüm kutsanıyor ve kendisine önünden, arkasından hiçbir batılın ulaşamayacağı mutlak gerçeğe dönüşüyor. Sonuçta bu zulüm, başka hiçbir benzeri olmayan ve hiçbir şeyle kıyaslanamaz bir zulüm olarak ortaya çıkıyor.
 
Buradan hareketle, bu zulümden şüphe edenleri cezalandıran kanunlar çıkartılıyor. (Buna karşılık Allah’ın varlığından şüphe edenleri, hatta mutlak ve sabit ahlaki değerlerden şüphe edenleri cezalandıran benzer kanunlar yok).
 
Bu zulmü, Batı’nın uygarlık ve siyasi çerçevesi içindeki konumuna yerleştirip, ona yüklenen kutsallığı ondan çekip almak suretiyle, zulüm olarak sadece onu gündeme getiren görüşün karşısına çıkmanın bir görev olduğuna inanıyorum. Yapmamız gereken, onun da, benzerler inden farkı olmayan, insanî ve tarihî bir olgu olduğunu ve iki renkli bir zulüm görüşünün geçerli olamayacağını açıklamaktır.
 
Bu konuda takip edilmesi gereken en önemli stratejil erden biri de, Siyonistl erin, bireysel,  kurumsal, gizli ya da aleni olmak üzere bütün seviyeler de Nazilerle gerçekleştirdikleri yardımlaşmanın hangi boyutlard a olduğunun açıklığa kavuşturulmasıdır.
 
Kasım 1996’da İngiliz Daily Telegraph gazetesin de “Hitler’in Yahudi Askerleri Hakkındaki Özel Sırrın Keşfi” başlığıyla bir makale yayımlandı. Başlıktaki yer alan “Hitler’in Yahudi askerleri” ibaresi, Batı’nın bu konudaki söylemini temelinde n yıkıyor. Çünkü bu ibare, bir taraftan Nazilerin, diğer taraftan da Siyonistl erin ve Yahudiler in nasıl iç içe girmiş olduklarını açığa çıkartıyor. Dolayısıyla bu meseleyi siyah-beyaz olarak ele almanın hiçbir sağlıklı temeli bulunmuyo r.
 
Makalede dile getirilen –daha önce dikkatler den kaçırılmış- bilgiler, bir basın organınca yapılmak istenen sansasyon niteliğinde değil. Aksine bu bilgiler, Oxford üniversitesinde bir tarih öğrencisi olan Bariani Richez’in yaptığı araştırmaların ürünüdür.
 
Makalede, Alman yasalarının, Nazilerin iktidara gelişinden, yani 1935 yılından itibaren melez olanlara ve Yahudi soyundan gelenlere vatandaşlık hakkı verilmesi ni yasakladığı belirtili yor. İşte Siyonistl er ve Batılılar tarafından yapılan analizler de, meselenin siyah-beyaz olarak sunulmasının sebebi budur.
 
Ancak gerçekler, bu indirgeme ci üsluba meydan okuyor. Çünkü makale, orduda görev yapan Yahudiler in ve yarı-Yahudilerin (melez Yahudiler in) üst düzey rütbelere yükselmemek şartıyla, ordudaki hizmetler ine devam etmelerin e izin verildiğini bildiriyo r. Ne var ki, bu şarta bile riayet edilmemiştir. “Alman Ordusunda Çalışanlar İşleri Bölümü”nün raporları, Yahudi asıllı melezlerd en veya Yahudiler le evli olanlarda n 77 yüksek rütbeli subayın Nazi ordusunda görev yaptığını ortaya koyuyor. Yine aynı raporlar, binlerce Yahudi melezin Nazi ordusunda görev yaptığını bildiriyo r.
 
Richez’in yaptığı çalışmalar bu kişilerin durumlarındaki farklılıkları da açıklık getiriyor . Bunlardan bazıları dindar Yahudiler, bazıları da –kanunların kendileri ne nasıl baktığını dikkate almadan- kendileri ni Yahudi olarak kabul etmeyenle rdir. Bazıları gerçek nesebini gizliyord u, bazılarınsa bunu yapmaya gücü yetmiyord u.
 
Richez yaptığı araştırmalarda şu durumu da keşfediyor: Yahudi askerler Nazi ordusunda görev yaparken, onların Yahudi akrabaları, tutuklu bulundukl arı askeri karargâhlarda öldürülüyorlardı. Richez, buralarda öldürülenlerden sayıları 2300’ü bulan kurbanın, birinci dereceden akrabası olan yaklaşık 1000 askerle karşılaşmış ve bunların 1200 tanesini belgelend irmiştir. Yine topladığı otuz bine yakın belgeden, Nazi ordusunda Yahudi asıllı 2 mareşal, 10 general, 14 albay ve 30 binbaşının bulunduğunu ispat etmiştir.
 
Belgeler bize, bazıları son derece garip olan çok farklı durumların yaşandığını da haber veriyor. Örneğin yüksek rütbeli Yahudi Nazi subaylarından biri, üzerinde resmi üniforması, girdiği çarpışmalarda aldığı madalyala r ve girdiği savaşlardan birinde görevini en işi şekilde yapmış olmasından dolayı aldığı Demir Haç (Iron Cross) nişanı olduğu halde, toplama kamplarından birinde bulunan babasını ziyaret ediyordu. Olay bize garip geliyorsa da, Nazi Almanya’sında bunların alışılagelen normal şeyler olduğu anlaşılıyor. Aslında belgeler, Yahudi Nazi subaylarının soyu konusunda tam bir bilgiye sahip olunduğunu gösteriyor. Örneğin 1982 yılında doğan ve babası bir Yahudi olan Mareşal Erhard Milch, Alman Hava Kuvvetler i komutanı olan ve Hitler’den sonra onun yerine gösterilen adaylarda n biri olan Hermann Goering’in şahsi dostuydu.
 
Erhard Milch, Luft Hansa şirketinin –ki bu şirketi geliştiren odur- ve uçak parçaları biriminin başkanıydı. Milch, Nazilerin yaptığı tarife göre yarı-Yahudi kabul ediliyord u. Ancak Hitler ve Goering, Milch’in soyuyla ilgili engeli aşmaya ve annesinin, Milch’in gerçek babası –soyu- olduğuna karar verdiler. Dolayısıyla Milch, temiz Alman kanı taşıyordu.
 
Böylece yarı-Yahudi Nazi mareşali Erhard Milch görevinde kalmaya devam etti ve Nazi rejimiyle olan dostluğunu sürdürdü. Milch savaş bittikten sonra savaş suçlusu olarak Nuernberg mahkemesi nde yargılandı ve 1945’ten 1955’e kadar on yıl hapiste kaldı. 1972 yılında da öldü.
 
Araştırma bunun gibi ilginç örneklerle dolu:
 
Edgar Chakopson: Ondan gerçek ismini gizlemesi istenmiştir; çünkü Yahudiliğe ait ibadetler i yerine getirmeme sine ve Yahudi olmayan bir kızla evlenmesi ne rağmen Nazilerin tarifine göre, halis bir Yahudi kabul ediliyord u. Edgar şu an halen hayattadır.
 
Edgar film yapımcısı olarak ve sonra da Paris’te (Nazi) basın bürosunda çalıştı. Birinci dereceden Demir Haç nişanı aldı. 1941 yılında kız kardeşi, üzerine Yahudi yıldızı takınmış olarak Nazi kongreler inden birine girmeye çalıştı. Kongreye girmesi engelleni nce, kardeşinin Nazi ordusunda binbaşı olduğunu söyleyerek, içeriye girişinin engellenm esini protesto etti.
 
Daha sonra Edgar tutuklanıp, kimlikte sahtecili k yapmaktan yargılandı ve toplam kamplarından birine gönderildi.
 
Helmut Wilberg: Alman saldırılarında Blitzkrie g (yıldırım savaş) stratejis ini geliştiren kişidir. Yine birinci dünya savaşında Alman topçularını desteklem ek için savaş uçağı kullanmıştır.
 
Wilberg’in babası Yahudi’dir. Ancak dosyasındaki 30 Nisan 1941 tarihli bir belge, Wilberg’in, kendi durumunu araştırdığını ve babasının Yahudi olmadığını keşfettiğini bildiriyo r. Wilberg uçağının düşmesi sonucu 1941 yılında ölmüştür.
 
Kool Volter: 1922 yılında Weimar Cumhuriye t ordusuna katıldı. Annesi Yahudi’dir. Ordu Personeli İşleri Ofisi’ndeki dosyasından, Berlin’de bulunan Subaylar Komutanlığı Merkezi’nin 1934 yılında “o, âri değildir” diyen bir mektup gönderdiği anlaşılıyor.
 
Ancak kendisi için iyi bir şans eseri olarak 1923 ve 1924 yıllarında komünistlere karşı savaşmış olduğundan, Ordu Personeli İşleri Ofisi, onun orduda kalması gerektiğini tavsiye etmiştir. Bununla birlikte aslının Yahudi olması, tayin edildiği Askeri Fakülte’deki arkadaşları için hep bir problem kaynağı olmuştur. Bu yüzden Çin’e tayin edilmiştir.
 

 
Hitler onu 1936 ve 1939 yıllarında üstün hizmet madalyası ile onura etmiştir. Sonra fotoğraflarını, dosyasını, evraklarını ve diplomala rını görünce, onun âri olduğu şeklinde bir açıklama yapmak suretiyle onu tekrar onura etmiştir. Kool Volter’in orduda çok üstün hizmetler i vardı. Polonya’nın bombalanm asında Grenadeth rower tümenine komuta etmesiyle Demir Haç nişanı aldı. Yine Mayıs 1943’te 21 Rus tankını yok etmesinde n dolayı kendisine Şövalye Haç (Chevalier's Cross ) nişanı verildi. Ancak aslının Yahudi olması, 1943 yılının sonunda, onun generalli k rütbesine yükselmesine engel oldu. Ekim 1944’te Ruslara esir düştü ve 12 yıl Rus hapishane lerinde kaldı.
 
Helmut Filberg: Birinci dünya savaşında Alman piyade birlikler ine desteklem ek için savaş uçağı kullandı. 1936 yılında Franco’yu desteklem ek için İspanya’ya gönderilen Alman uçak filosunun komutanlığını üstlendi ve kendisine Şövalye Haç nişanı verildi.
 
Helmut Filberg Uçak Fakültesi’nin idareciliğini de yapmıştır ve geldiği makamlard a sürekli yükselerek generalli k rütbesine kadar ulaşmıştır. Annesi Yahudi’dir. Ancak dosyasında bulunan bir belgede şöyle diyor: “Soyum ve atalarım hakkında yaptığım uzun araştırmalardan sonra Yahudi olmadığımı keşfettim.”
 
Yine Richez 76 yaşında olan ve Almanya’da yaşayan bir başka adamla karşılaşmıştır. Bu adam, o dönemde Almanya’nın işgali altında olan Fransa’ya gitmiş ve yeni bir isimle SS (Nazi) birlikler ine katılmıştır.
 
Savaşa katılan çok sayıda yarı-Yahudi, Todot Organizas yon hesabına çalışıyordu. Bu Organizas yon, toplama kamplarındaki Nazi İmar programla rından sorumluyd u. Kurtulan ve çalışabilecek durumda olan Yahudiler ücretsiz çalıştırılmak üzere buraya gönderiliyordu.
 
Nazi yönetimi, Yahudi bir anneden veya babadan olan –ve böyle olduğu bilinen- askerlere en büyük askerî nişan olan “Şövalye Haç” nişanını vermiştir.
 
Örneğin komutan Burkart, yarı-Yahudi olduğu için 1934 yılında askeri görevinden uzaklaştırılmış, ancak aynı yıl Hitler’den aldığı Alman kanı raporuyla görevine dönmüş ve Chiang Kai Shek’in ordusuna yardım etmek için Çin’e gönderilmiştir.
 
1941 yılında tank tümeninin komutanlığına getirilmiş ve aynı yıl Ağustos ayında Rusya’daki görevini en iyi şekilde yerine getirmiş olmasından dolayı kendisine Şövalye Haç nişanı verilmiştir. Daha sonra esir düşmüştür.
 
Burkart 1944’ün sonunda savaş esirlerin den biriyken kendisini, savaştan önce Almanya’dan kaçan Yahudi babasının kucağına atmıştır. 1946’da ise Almanya’ya döndü. Çünkü –eşinin söylediği gibi- ülkenin yeniden kurulması için birilerin in mutlaka geri dönmesi gerekiyor du.
 
1983’te ölümünden kısa bir süre önce, doğduğu yerdeki bazı öğrencilere şöyle demiştir: “Birinci dünya savaşına, hatta ikinci dünya savaşına katılan Alman Yahudiler inden ve yarı-Yahudilerden çoğu, savaşa katılmak suretiyle atalarının vatanını yüceltmek gerektiğine inanıyorlardı.” Yani o, Almanya’ya olan millî bağlılığına tam olarak inanmaya devam ediyordu.
 
Yukarıda aktardığımız örnekler, Siyonist ve Batılı tarihçilerin, aralarını kesin çizgilerle ayırmada ısrar ettikleri unsurlar arasında ne ölçüde bir iç içe girmişlik olduğunu gözler önüne seriyor. Nazi ordusunda görev yapan Yahudiler den biri, şu sözleriyle bu meseleye netlik kazandırıyor: “Alman güçlerinin bünyesinde olsaydım ve annemi Nazi fırınlarında kaybetsey dim, bu durumda kurbanlar dan biri mi, yoksa suçlulardan biri mi olurum?”
 
Richez, bu kişiler hakkında niçin hiçbir şey yazılmadı? Diye soruyor. Niçin hikayeler i anlatılmadı? Niçin hiç kimse bu işle ilgilenme di? Sonra da, hem Almanların hem de Yahudiler in, bu kişileri görmezden gelmesini şu şekilde yorumluyo r: “Almanlar suçluluk duydukları için, onlar hakkında konuşmak istemiyor lar. Yahudi toplumu da onların varlığını itiraf etmek istemiyor; çünkü bu durum, katliam/soykırım hakkında bildikler i her şeyle çelişiyor.”
 
Rizhez’in söyledikleri, Nazi devleti gerçeğini çok daha kompleks hale getiriyor . Bu yüzden söyledikleri, Yahudi kimliğini gizleyenl ere veya bu kimliğe göz yumulanla ra karşılık, Nazileri bu zulme sevk eden sebepler, Nazi fırınları uygulamasında Hitler’in rolü ve yakılanların sayıları etrafından dönen tartışmaların sınırlarını genişletecektir... Allah en iyisini bilendir

http://www.social-worlds.tr.gg



 9 
 : Ekim 21, 2017, 07:57:35 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


WİKİPEDİA VE TÜRKİYE'YE SAYGISIZL IK
WİKİPEDİA  BİR AMERİKAN KURULUŞUDUR

Wikipedia  Amerikan San Fransisko merkezli bir sitedir
Türkiye karşıtı propagand a ve saygısızlık yapmıştır
Wikipedia'yı yasaklaya n Kurum BTK ise
Türkiye Cumhuriye ti Devleti Kurumudur
Bizler Türkiye Cumhuriye ti vatandaşıyız
Ve elbette Türkiye Cumhuriye ti Devletini n yanındayız
Devletini n verdiği karara saygısızlık yapanlar
Nerede yaşadığınızı ve ne yaptığınızı tekrar düşününüz

ISLAMGREE N34 NEW WORLD
 

WİKİPEDİA  TÜRKİYE'DE YASAKLAND I  

http://www.haberturk.com/ekonomi/teknoloji/haber/1477869-wikipedia-engellendi

Dünyanın en büyük internet ansiklope disi olarak bilinen Wikipedia sitesine Türkiye'den erişim engellend i. Yasak sadece Türkçe versiyon olan Vikipedi sayfasına değil tüm alan adlarına uygulanmış görünüyor ve Wikipedia sitesinin hiçbir versiyonu na sabah saat 08:00 sularından bu yana giriş yapılamıyor.

Habertürk TV tarafından yetkilile rden alınan bilgiye göre, Wikipedia içerisinde Türkiye'yi terörle aynı düzlemde gösteren içerikler tespit edilerek bununla ilgili girişimler başlatıldı. Site yetkilile riyle gerekli yazışmaların yapılmasının ardından söz konusu içeriklerin kaldırılmadığı tespit edildiği için Wikipedia sitesine erişim engeli konuldu.

Ulaştırma, Denizcili k ve Haberleşme Bakanlığından alınan bilgiye göre, Wikipedia'ya söz konusu içeriklerin kaldırılması için uyarılarda bulunulduğu belirtild i.

Yetkilile r, "teröre karşı iş birliği yapmak yerine, Türkiye'ye uluslarar ası arenada karalama kampanyası yapan çevrelerin parçası olarak hareket eden bir bilgi kaynağı haline gelmesi" gerekçesiyle erişim engeli uygulamasına başvurulduğunu bildirdi

ADIM ATILIRSA ENGEL KALKACAK

İçeriğinde mahkeme kararları da bulunan Türkiye'nin talepleri nin yerine getirilme si halinde siteye erişim engelinin kaldırılacağı vurgulandı.

Türkiye'nin ilgili kurumları, son dönemde çeşitli sosyal medya şirketleri ve internet siteleriy le temaslarını yoğunlaştırırken, söz konusu mecralard an şu adımları atmalarını talep ediyor:

- Türkiye'de temsilcil ik açılması

- Uluslarar ası hukuka uygun hareket edilmesi

- Mahkeme kararlarının uygulanma

- Türkiye'ye yapılan karartma ve operasyon ların bir parçası olmamaları

Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu (BTK) resmi internet sayfasının "Site Bilgileri Sorgu Sayfası" üzerinden yapılan sorgulama da Wikipedia sayfalarına idari tedbir kararı uygulandığı görülüyor. BTK sorgulama sında yer alan açıklama şu şekilde:

“5651 sayılı Kanun uyarınca yapılan teknik inceleme ve hukuki değerlendirme sonucunda bu İnternet sitesi (wikipedia .org) hakkındaki Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu 'nın 29/04/2017 tarih ve 490.05.01 .2017.-182198 sayılı kararına istinaden Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu tarafından İDARİ TEDBİR uygulanma ktadır.

( After technical analysis and legal considera tion based on the Law Nr. 5651, ADMINISTR ATION MEASURE has been taken for this website (wikipedia .org) according to Decision Nr. 490.05.01 .2017.-182198 dated 29/04/2017 implement ed by Informati on and Communica tion Technolog ies Authority .) ”

Wikipedia nedir

2001 yılında kurulan Wikipedia, kullanıcılar tarafından ortaklaşa oluşturulan ve birçok dilde içeriğin olduğu ücretsiz bir internet ansiklope disi olarak interneti n en çok ziyaret edilen web siteleri arasında yer alıyor

BİLGİ TEKNOLOJİLERİ VE İLETİŞİM KURUMU
25 - 06 - 2015

https://www.btk.gov.tr/tr-TR/Sayfalar/Kurulus

Telekomünikasyon sektörünü düzenleme ve denetleme fonksiyon unun bağımsız bir idari otorite tarafından yürütülmesi amacıyla 2813 sayılı Telsiz Kanununda değişiklik yapan 27.1.2000 tarihli ve 4502 sayılı Kanunla kurulan Telekomünikasyon Kurumu, 10.11.200 8 tarihli ve 5809 sayılı Elektroni k Haberleşme Kanunu ile yeni bir düzenlemeye tabi olmuş ve adı Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu olarak değiştirilmiştir. 2813 sayılı Telsiz Kanunu yeni bir düzenleme ile Kanunun adı Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumunun Kuruluşuna İlişkin Kanunu olarak değiştirilmiştir.

Kanunlarl a verilen görevleri yerine getirmek ve yetkileri kullanmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve mali özerkliğe sahip özel bütçeli Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurulu ile Başkanlık teşkilatından oluşur. Kurul Başkanı Kurumun en üst idarî amiridir. Kurumun yönetim ve temsil yetkisi Başkana aittir. Başkan gerektiğinde temsil yetkisini yazılı olarak devredebi lir.

Kurumun hizmet birimleri; hukuk müşavirliği, daire başkanlıkları ve müdürlükler şeklinde teşkilatlanan ana hizmet, danışma ve yardımcı hizmet birimleri yle bölge müdürlükleri şeklinde teşkilatlanan taşra teşkilatı birimleri nden oluşur.

Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurulu Kurulu, Başkan ve İkinci Başkan dahil olmak üzere toplam 7 üyeden oluşur.

Kurum personeli kadro karşılığı sözleşmeli statüde istihdam edilir. Kurum personeli ücret, sosyal ve diğer mali haklar ile 5809 sayılı Kanunda yer alan hükümler dışında 657 sayılı Kanuna tâbidir.

Hizmet gerekleri nin zorunlu kıldığı hallerde, Ülke genelinde toplam sayısı onu geçmemek üzere, bölge müdürlükleri kurulabil ir. Halen 7 bölge müdürlüğü bulunmakt adır

  WİKİMEDİA TÜRKİYE FACEBOOK PAGE

https://www.facebook.com/notes/wikimedia-t%C3%BCrkiye/t%C3%BCrk%C3%A7e-vikipedideki-madde-say%C4%B1s%C4%B1-300000e-ula%C5%9Ft%C4%B1/489402584776744/?__tn__=H-R


Türkçe Vikipedi’nin içeriği  Türkiye'den erişim engeline rağmen gelişmeye devam ediyor. 13 Ekim 2017 gecesi Türkçe Vikipedi’deki madde sayısı 300.000'e ulaştı.  
Özgür ansiklope di Vikipedi'nin 299 farklı dil sürümü mevcut. Her bir dil sürümü, o dili konuşan gönüllüler tarafından elbirliği ile oluşturulup güncellenen birbirind en farklı birer ansiklope di. Türkçe Vikipedi, şu an 30.  büyük dil sürümü durumunda .
Tükçe Vikipedi'de madde sayısı,  4 Ağustos 2015'te 250.000'i geçmişti. 13 Ekim 2017'de 300.000'e ulaşıldı.  Emek veren herkesi kutluyoru z
INTER PLANETARY FİLE SYSTEM  AND WİKİPEDIA
https://www.donanimhaber.com/web-siteleri/haberleri/Turkce-Wikipedianin-engellenemez-surumu-yayinlandi.htm

29 Nisan 2017 itibariyl e Türkiye'den erişime tamamen kapatılan Wikipedia, engelleme karşıtı bazı grupları da harekete geçirmiş durumda. Yanlış gördükleri toplumsal veya politik sorunlara müdahale eden Hacktivis tler, buna tepki olarak Wikipedia'nın Türkçe versiyonu nun bir kopyasını hazırlayarak web içeriğinin yeni gösterim protokolü IPFS (InterPlan etary File System) üzerinden yayınladı.
 
Hükümetin bu kopyayı engelleye meyeceği, çünkü formatın bir dizi açık kaynak teknoloji si kullanara k tarayıcılarımızın veri alma şeklini değiştirdiği belirtili yor. IPFS temelde, aynı veri kümesinin birden fazla yerde bulunmasını ve tarayıcıların bunlardan herhangi birini yalnızca tek bir adresle bulmalarını sağlayan bir sistem olarak tanımlanabilir

Türkiye, Wikipedia'yı gerçek sunucuya yönlendirme yapan bir adrese sahip olduğu için engelleye bildi. IPFS sunucuları aramaktan ziyade içeriğin kendisini tanımlayarak arama yapıyor. Sistem içeriğin en yakın kopyasını bulmak üzerine kurulu. Bir kopyaya erişim engelleni rse başka bir kopyasını bulabiliy or. Bunu da bir nevi BitTorren t gibi diğer bilgisaya rlarla iletişime geçerek yaptığını söyleyebiliriz.
 
 
 
IPFS ekibinin yayınladığı ilk Türkçe Vikipedi kopyasına
buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Güncellenmiş sürümler kaydedili rse, en son kopya daima bu adreste bulunabil ir. IPFS geliştiricileri ileriki zamanlard a Wikipedia'nın okuyup yazılabilen bir sürümünü oluşturmayı umuyorlar . Bu sayede ansiklope di IPFS üzerinde HTTP'de olduğu gibi çalışabilecek ve erişebilen herkesin içeriğini düzenlemesine izin verecek

https://ipfs.io/blog/24-uncensorable-wikipedia/


ign=DonanimHaber&utm_mediu m=referral&utm_sourc e=DonanimHaber" target="_blank">https://ipfs.io/blog/24-uncensorable-wikipedia/?utm_campa ign=DonanimHaber&utm_mediu m=referral&utm_sourc e=DonanimHaber


IPFS üzerinde Unsensora ble Vikipedi
2017-05-04 Tarihinde IPFS Ekibi tarafından
Şimdi Vikipedi'nin İngilizce ve Kürtçe versiyonl arı yanı sıra Türkçe versiyon da IPFS'de. Bu YAML dosyasında Wikipedia anlık görüntülerimizin en son karmalarını bulabilir siniz
IPFS üzerinde Wikipedia'nın Türkçe versiyonu olan tr.wikipe dia.org'un bir enstantan esini yayınladığımızı duyurmakt an mutluluk duyuyoruz . Hemen Arapça, Kürtçe ve İngilizce versiyonl ar gelecek. Bu blog yazısı, bu anlık görüntülere nasıl erişebileceğinize, bunları nasıl yansıtmanıza yardımcı olabileceğinize ve bu gibi içeriği IPFS'ye koymanın neden bu kadar güçlü olduğuna ilişkin bilgileri içerir.
Wikipedia'nın anlık görüntüsünü IPFS'ye yerleştirme çabası, IPFS geliştiricileri tarafından üstlenilen bağımsız bir çabadır. Wikimedia Vakfı ile bağlantılı değildir ve Wikipedia makaleler ine katkıda bulunan gönüllülerle bağlantılı değildir.
Bu Duyuru Neyin Tetiğe Vurdu
Yerel saat sabahın 29'unda, Wikipedia herkes için karanlıktı. Bağımsız izleme grubu Türkiye Bloklarına göre, Türk hükümeti çevrimiçi ansiklope diye erişimi sürekli olarak kısıtlayan bir mahkeme kararı yayınladı
IPFS Projesini n asıl amacı insanlığın bilgiye erişimini arttırmaktır. Tarih, haberler, özgür düşünce, söylem ve Vikipedi gibi yaşamsal bilgileri n kompozisy onlarının sansürlenmesine şiddetle karşı çıktık. Bilgiye ücretsiz erişim, modern insan yaşamının, özgür bir topluma ve gelişen bir kültüre önemli. Nerede olursanız olun, sivil özgürlüklerin azalması bizi endişelendiriyor; sıkılaştıran bir demir yumruk karşısında bile, Türkiye vatandaşlarının bilgi özgürlüğünü korumaları gibi insanlara yardım etmek istiyoruz .
Haberleri dinledikt en sonra Wikipedia'nın anlık görünümlerini IPFS'e yerleştirme çabalarımızı yeniden canlandırdık, böylece insanlar bunu merkezi olmayan ve dağıtılmış bir şekilde okuyabile cektir. Bu, Wikipedia .org'un kendisine ulaşamasa dahi, insanların en azından tüm Wikipedia içeriğini görüntülemelerine yardımcı olabilir


WİKİPEDİA VE TÜRKİYE'YE SAYGISIZL IK
WİKİPEDİA  BİR AMERİKAN KURULUŞUDUR

Wikipedia  Amerikan San Fransisko merkezli bir sitedir
Türkiye karşıtı propagand a ve saygısızlık yapmıştır
Wikipedia'yı yasaklaya n Kurum BTK ise
Türkiye Cumhuriye ti Devleti Kurumudur
Bizler Türkiye Cumhuriye ti vatandaşıyız
Ve elbette Türkiye Cumhuriye ti Devletini n yanındayız
Devletini n verdiği karara saygısızlık yapanlar
Nerede yaşadığınızı ve ne yaptığınızı tekrar düşününüz

ISLAMGREE N34 NEW WORLD
http://www.social-worlds.tr.gg



 10 
 : Ekim 20, 2017, 10:31:44 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

TARİHTE BUGÜN - BİLGE KRAL VEFAT ETTİ
19 - 10 - 2003
BİLGE KRAL ALİYA İZZETBEGOVİÇ
SARAY BOSNA'DA VEFAT ETTİ

http://www.yeniakit.com.tr/kimdir/Aliya_%C4%B0zzetbegovi%C3%A7



Aliya İzzetbegoviç 8 Ağustos 1925 tarihinde Bosanski Samac kasabasında doğdu. Saraybosn a'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Lise çağında üstün kabiliyet leriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Müslüman Gençler Kulübü'nü kurdu. Kulüp kısa sürede büyüyerek bir yardım derneğine dönüştü. Özellikle 2. Dünya savaşı zamanında ihtiyaç sahipleri ne büyük yardımlar yapıldı. O dönemdeki komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlerin toplumsal hayattaki varlığı giderek azaltıldı. İzetbegoviç,İslami görüşü savunduğundan ve ateizme karşı olduğundan mevcut yönetimin hedefi haline geldi. Bu sebeple beş yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Aliya İzetbegoviç'in sıkıntıları 1953 yılında iktidara gelen Tito zamanında katlanara k arttı. Ancak 1974'te hazırlanan yeni bir anayasayl a bazı gelenekse l İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkan sağladı. Bu olayın üzerine bazı camiler ve medresele r yeniden hizmete açıldı. 1980'de devlet başkanı Tito'nun ölümüyle federasyo n cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyo n cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokrati kleşme sürecine girilmiş oldu.

İzetbegoviç'in oğlu bu ortamdan yararlana rak babasının makaleler ini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslamî Manifesto" adıyla yayınladı. Kitabın yayınlanması geniş çapta bir yankı uyandırdı. Mevcut rejim bu gelişmeye tahammül edemeyere k İzetbegoviç'i Avrupa'nın ortasında İslam cumhuriye ti kurmak istemesiy le suçlayarak, 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Daha sonra Yargıtay kararıyla hapis cezası 11 yıla indirildi . 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı. İzetbegoviç tahliye olduğu dönemde dünyada bulunan komünist rejimler çöküş içerisine girmişti. Bu dönemde Demokrati k Eylem Partisi'ni kurdu. Parti, 5 Aralık 1990 tarihinde Bosna'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazandı ve İzzet Begoviç ülkenin cumhurbaşkanı oldu. Ancak 14 Mart 1996' hastalığı sebebiyle görevini bırakmak zorunda kaldı.

1990'lı yıllarda Yugoslavy a Sosyalist Federal Cumhuriye ti içinde bir bağımsızlık hareketi içerisine girdi. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandu m sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Fakat Sırplar hemen arkasından Bosna yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak katliama başladılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek veren Avrupa Birliği ve ABD, Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Müslümanlar bu savaşta askeri açıdan oldukça zayıf bir konumdaydılar. Bu yüzden Sırplar Bosna'nın önemli şehirlerini işgal ettiler. Ayrıca Sırplar ele geçirdikleri bölgelerde büyük katliamla r gerçekleştiriyorlardı. Öte yandan özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri tahrip ediyorlar dı.

1995 yılında ABD'nin zoruyla imzalatılan Dayton Anlaşması'yla savaş sona erdi. Savaşın sonucunda 250 bin insan hayatını kaybetmiş, 1 milyondan fazla insanda mülteci konumuna düşmüştür. Bosna-Hersek topraklarının  % 51'i Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'u da Sırplara verildi. Ülkenin yönetimide bu üç halk arasında paylaştırıldı. Bunun yanında Amerika Birleşik Devletler i, Müslümanlara ellerinde ki silahları imha etmelerin i ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu. Aliya İzzetbegoviç bu olaydan ülkesini en az zararla kurtarmay a çalışmıştır. 19 Ekim 2003 tarihinde de Saraybosn a'da vefat etmiştir. Ayrıca yaşamı boyunca da pek çok eser yazmıştır.

ESERLERİ

- İslam Manifesto su

- İslam Deklarasy onu ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları

- Doğu ve Batı Arasında İslam

- Tarihe Tanıklığım

 

SÖZLERİ

- Yeryüzünün öğretmeni olmak için , gökyüzünün öğrencisi olmak gerekir

- Hayvanlar açken tehlikeli olur. İnsanlarsa tokken tehlikeli oluyorlar .

- Din ahlaktır; onu hayata geçirmek ise terbiyedi r.

- Biz de zalimlerd en olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitaba uyacağız.

- Bir şahsın yüceltilmesi hadisesi, geçmişte ve bugün var ama İslam'a kesinlikl e yabancıdır
  Çünkü bu bir çeşit putçuluktur

- Çok yaşadım ve çok yoruldum. Şimdi sevgilime kavuşmak istiyorum .

- Özgürlük verilmez, alınır.

- Kur'an ve İslam sadece hocalara bırakılmayacak kadar önemlidir.

- İyi insan olmadan iyi Müslüman olamayız.

- Biz ölüyoruz ama onlar da kazanmıyorlar.

- İlimle din, birbirind en ayrıldığı takdirde, din insanları geri kafalılığa, ilim ise ateizme sürükler.

- Düşmanına benzediğin zaman, savaşmanın anlamı kalmaz.

- Bu adil bir barış olmayabil ir; fakat süren bir savaştan daha iyidir.

- Bütün yücelik ve şükran Allah'a aittir ve insanların gerçek kalitesin i ancak Allah tespit edebilir.

- Ben Müslümanım ve Müslüman olarak kalmaya kararlıyım
  Bu hayatımın sonuna kadar böyle devam edecek
  Çünkü İslam benim için iyi ve asil olmanın en doğru ifadesidi r.

- Olduğunuz gibi kalın. Dininizi, milliyeti nizi koruyun. Kimliğinizi kaybetmen in bedeli köleliktir.

- Müslümanlar, hayatta nasıl uygulanac ak sorusunda n kaçmak için
  Kur'an'ın nasıl okunması gerektiği hususunda geniş bir ilim ürettiler.

- Bazıları dini bağlılıklarının kendileri ni tefekkürden azade kıldığına inanırlar


  http://www.social-worlds.tr.gg


Sayfa: [1] 2 3 ... 10
Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
LinkBacks Enabled by LordReco | FoRuMBoL Themes