+ İSLAMGREEN34 NEW WORLD
 Son Mesajlar

Kullanıcı Adı: Beni Hatırla?
Şifre:
Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : Ekim 11, 2018, 02:57:37 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

TIP VE MÜZİK

ESRA MELTEM KOÇ

İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ

https://www.researchgate.net/publication/297717586_Ruhun_ve_Bedenin_Gidasi_Gecmisten_Gunumuze_Muzik_ve_Tip

Esra Meltem Koç         1
Duygu Ayhan Başer     2
Rabia Kahveci              2
Adem Özkara               2
1  Ankara Mamak Toplum Sağlığı
Merkezi
Aile Hekimliği Uzmanı,
Ankara
2  Ankara Numune Eğitim ve
Araştırma Hastanesi
Aile Hekimliği Kliniği
Ankara

Ruhun ve Bedenin Gıdası
Geçmişten Günümüze
Müzik ve Tıp
Sanat ve tıp ilişkisi ve sanatın önemli bir kolu olan müziğin insan
hayatındaki önemi yadsınamaz. Müzik sadece bir sanat değil, aynı
zamanda insan hayatının her döneminde önemli yeri olan bir kavramdır;
zihinde ve vücutta olumlu etkileri vardır. Günümüze kadar birçok
medeniyet kendi sosyal ve kültürel düzeyine göre müziğin sağlık üzerine
olan etkisini keşfetmiş; müzik, ritm ve dansı pek çok konuda
kullanmışlardır. Bu makale ile tarihsel pencerede n müzik ve tıbbın
ilişkisini değerlendireceğiz.
Anahtar Kelimeler : Müzik, Terapi, Tarih

Ses :  aralarında uyum bulunan titreşimler
olarak tanımlanmaktadır ve pek çok canlı tarafından
iletişim için kullanılmaktadır. Daha geniş anlamda
bir ritm, tempo ve ahengi çağrıştıran canlı veya
cansız sistemler in çıkardığı seslere kâinatın veya
tabiatın musikisi denilebil ir (rüzgâr sesi, akan su
veya kıyıya vuran dalganın sesi, kuş cıvıltıları vs).3
Bu bakış açısıyla müzik insanın yaratılmasıyla
birlikte hep var olan ve yaşamın her döngüsünde
ona eşlik eden hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır.
Başka bir deyiş ile de müzik, birtakım duygu ve
düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu
seslerle anlatma sanatıdır (1,2).
Yapılan çalışmalar çocukların melodik
ritimleri algılama ve hatırlama, bir bestedeki
yükselen ve alçalan ses tonlarını fark etme ve
tempo değişikliklerini algılamada özel bir
yetenekle ri olduğunu göstermektedir (2,3). İnsan ve
hayvanlar la yapılan bu tür bilimsel çalışmalarla
müziğin canlı organizma lar üzerindeki fiziksel ve
psikoloji k etkileri incelenme ktedir. Yapılan
çalışmalar yoğun bakım hastalarında müzik
tedavisin in hastalard a ağrı şiddetini ve
anksiyete lerini azalttığını, gevşemeyi sağladığı
gözlenmiştir. Arya ve arkadaşlarının primigrav id
sağlıklı hamileler ile yaptığı bir randomize
kontrollü çalışmada antenatal dönemde müziğe
maruz kalan yenidoğanların davranışlarının önemli
derecede ve olumlu etkilendiği belirlenm iştir (4,5).
Son yıllarda geliştirilen fonksiyon el
manyetik rezonans (MR) görüntüleme ve Pozitron
Emisyon Tomografi si (PET) görüntüleri müziğin
beyin ve merkezi sinir sistemi üzerindeki etkilerin in
daha yakından izlenmesi nin yolunu açmış ve
“nöromüzik” teriminin tıp literatürüne girmesine
neden olmuştur (4). Müziğin ruh ve beden
üzerindeki tedavi edici özelliğinin hipotalam ik
pituatuar adrenal aksta yaptığı modülasyon sonucu
serum dehidroep iandroste ron, epinefrin,
interleuk in–6 ve kortizol gibi diğer stres hormon
konsantra syonlarındaki belirgin azalmalar la ilişkili
olabileceği düşünülmektedir. Müziğin rahatlatıcı
bazı özellikleri inflamatu ar markerlar da azalma ve
bağışıklık sistemini n doğal öldürücü hücrelerin
aktivasyo nlarının geliştirilmesi gibi biyokimya sal
ölçülebilir stres azaltıcı etkileri ortaya çıkmaktadır
(6,7). İnsanlık tarihinin her döneminde yer alan
müziğin insan sağlığı üzerine çok olumlu etkilerin in
gözlenmesi tarih boyunca müzik ile tedavinin her
toplumda yaygın olarak kullanılmasına neden
olmuştur. Müziğin tedavi amacıyla kullanıldığı en
eski medeniyet lerin başında Sümerler, Babiller,
Asurlar, Şamanlar, Çinliler, Eski Mısır ve
Yunanlılar gelmekted ir. Milattan sonra sahne alan
Endülüs, Emevi, Selçuklu ve Osmanlı dönemi
İslam coğrafyası şifahanelerinde müzik farklı ruhsal
ve bedensel rahatsızlıkların tedavisin de yaygın
olarak kullanılmaktaydı (8,9).

Aslı Yunanca olan müzik kelimesi
“musica” sözcüğünden gelmekted ir. Birçok
araştırmacıya göre Musica’nın etimoloji si muse-şifa
dağıtan peri veya melek anlamına gelmekted ir.
Türkçede müzik yerine musiki kelimesi de
kullanılmaktadır. Eski Yunanlılara göre her türlü
erdemin kökeni olan müzik ruhun arındırılması ve
eğitilmesinde önemli bir rol almaktadır. “Paignio”
bu dönemde hastalıklardan ve dertlerde n
kurtulmayı sağlayan neşe ve sevinç içeren şarkılara
verilen isimdir. Apollon’un oğlu, eski Yunan
müzisyeni Orpheus’un lir adı verilen bir çalgı
çaldığı bilinmekt edir. İnanışa göre lir insanların
sıkıntılarını, dertlerin i gideren bir çalgıdır. Tıbbın
babası sayılan Hippocrat es’ in de 2400 yıl önce,
hastaları ilahiler eşliğinde tapınağa götürdüğü
bilinir. Xenokrate s, Hipocrate, Asclepiad e, Colinos
Areteus, Cacleius, Theofrast e, tıbbi tedaviden fayda
görmeyen hastalard a müzik tedavisin i kullanmıştır
(8-12). M.Ö. 9. yüzyılda yaşayan Yunan şairi
Homeros yazmış olduğu Odyssiea adlı eserinde,
müziğin kanamaya karşı iyi geldiğini iddia etmiştir.
Ayrıca ameliyatl arında müziği kullanara k, etkili
olduğunu göstermiştir. M.Ö. 585–500 yıllarında,
yaşayan filozof ve matematikçi Pythagora s,
umutsuzluğa düşen ve çabuk öfkelenen hastaları
tedavi edebilmek için çeşitli yollar araştırmıştır.
Bunun için farklı melodiler ile tedavi fikrini öne
sürmüştür. Aesculape ise sağırlığın tedavisi için
trampet kullanmıştır. Yunanlıların büyük
filozofla rından olan Sokrates’in öğrencisi Platon’
da (Eflatun) M.Ö. 400 yıllarında ahenk ve ritimle
müziğin ruhun derinlikl erine etki ederek kişiye
hoşgörü ve rahatlık sağladığından bahsetmek tedir
(8,10,11).
Xenokrate s, akıl hastalarını at
kemikleri nden veya içi boşaltılmış bir çeşit bitki
sapından yapılmış aletlerle musiki çalarak tedavi
ediyordu. M.S. 5. yüzyılda Afrikalı bir hekim olan
Caeleius Aurelianu s, kronik hastaları tedavi etmek
için obua çalmayı öneriyor ve özellikle bazı
psikiyatr ik hastalıklarda müziğin etkili olduğunu
savunuyor du. Celsus ve Areteus, Roma’da müziğin
ruhu rahatlatıp yatıştırdığını ve ruh hastalarını
tedavi etmede faydalı olduğunu belirtmiştir. Eski
Roma’da müziğin sara, histeri, böcek sokmaları,
mikrobik hastalıklar, konuşmama ve ağrılar için
kullanıldığı bazı kaynaklar da yazılı olarak
belirtilm iştir. Özellikle histeri hastalarının flüt ile
tedavi edildiğine dair yazılı kaynaklar
bulunmakt adır. Roma hekimleri nden
Asclepiad es’in psikiyatr ik hastalıkların tedavisin de
müzik terapisin i kullandığı da bilinmekt edir (Karizmatik.
Eski Mısır’da hastalara tedavi öncesinde
müzik dinletili r, böylece hastaların tedavi öncesinde
büyük bir güç kazandıkları düşünülürdü. Ayrıca
doğum sırasında da müziği kullandıkları
 
 
 
 
 
bilinmekt edir. Meşhur Çin filozofu Konfüçyus
“müzik ile insanlar arası ilişkilerin düzeldiğini,
gözlerin parladığını, kulakların keskinleştiğini,
kanın hareketi ve dolanımının sakinleştiğini” ifade
ederek müziğin insan vücudu üzerindeki etkilerin e
dikkati çekmiştir. Çin toplumund a gür ses veren
“Lo” isimli gong kötü cinleri ve ruhları hastanın
yanından uzaklaştırdığı inancı ile hastalara iyi
olmaları için çalınırdı (8,10).
Türklerde müzik kültürü, Türk tarihi kadar
eskiye dayanmakt adır. Yaklaşık 6000 yıldan daha
uzun süreye dayanan bir geçmişten söz
edilmekte dir. Türk tarihinde Altay Türk kültürü
M.Ö. 3000’li yıllardan başlayarak Türk müzik
kültürünün temelleri ni oluşturmuştur ve göçler
sayesinde kültür dört bir yana yayılmıştır. Türkler
üflemeli, vurmalı, telli çeşitli müzik enstrümanları
kullanmışlardır.12 Bunlardan kopuz veya saz Orta
Asya döneminde iyi ruhları çağırıp kötü ruhları
uzaklaştırdığına inanılan, tedavi edici kabul edilen
bir çalgıdır. Davullar hasta tedavisin de ve dini
törenlerde özellikle ölüler, ruhlar, cinler ve perilerle
irtibat kurarak hastaları tedavi ettiğine inanılan
“şamanlar (trans ustaları)” tarafından kullanılmıştır
(12,13). Altay, Kırgız, Kaşgar Türklerinde, dansı
ve müziği hastalıkların tedavisin de kullanan
“Baskı” ve “Kam” adı verilen hekimler vardı. Bu
hekimleri n seans boyunca şiir, müzik, dansı
sanatsal bir biçimde birleştirerek trans ile iyileştirici
özelliği olduğuna inanılırdı. Çok yaygın olarak
bilinmese de Özbekistan’da da “Kinne Yöyücüler”
denilen, şarkı ve dansla nazar değen hastanın
ruhundan şeytanı uzaklaştırdığına inanılan kişiler
olmuştur (8,12,13).
İslamiyet’in ilk yıllarında müzik insanı
dini vazifeler inden uzaklaştıracağına, zevk ve
sefaya yönelteceğine inanıldığı için hoş
karşılanmamıştır. Ancak sonraları Peygamber
Efendimiz Hz. Muhammed’in Kuran-ı Kerim’in
güzel okunmasından memnuniye t duyması ile
toplumun müziğe bakış açısı değişmiştir. Zamanla
kişiler kültürlerinin yöresel müziklerine göre Kuran
okumaya başlamışlardır. Böylece kademe kademe
insanların yaşamlarına giren müzik, devletin ileri
gelenleri nin ilgisi ile gelişmeye devam etmiştir ve
Abbasiler döneminde ise yüksek bir seviyeye
ulaşmıştır. Abbasiler döneminde yaşayan ünlü
Türk-İslam bilgini ve filozofu Farabi, Kitab ül
Musiki adlı eserinde müziği nazari açıdan açıklamış
ve müzik enstrümanlarından bahsetmiştir (12,13).
İslam tarihinde sufiler müzikle ilgilenmiş
ve ruh hastalıklarının tedavisin de kullanıldığından
bahsetmişlerdir. Bu dönemlerde yaşamış olan
Zekeriya Er-Razi (854–932), Farabi (870–950) ve
İbni Sina (980–1037), ruhi hastalıklarda müzik
kullanımının öncüsü olmuşlardır (12,13).
Farabi, “Musiki ul Kebir” eserinde
müziğin astronomi ve fizik ile olan ilişkisini ele
almıştır. Farabi, Türk Müziği makamlarının ruh
üzerine olan etkilerin i şu şekilde sınıflandırmıştır
( 8,12,13 )
MUSİKİ MAKAMLARI VE TIP
1. Rast makamı: İnsana sefa (neşe-huzur)
verir.
2. Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk
fikri) verir.
3. Kuçek makamı: İnsana hüzün ve elem
verir.
4. Büzürk makamı: İnsana havf (korku) verir.
5. Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyet i,
güven hissi verir.
6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık
verir.
7. Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir.
8. Zirgüle makamı: İnsana uyku verir.
9. Saba makamı: İnsana cesaret, kuvvet
verir.
10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.
11. Hüseyni makamı: İnsana sükûnet, rahatlık
verir.
12. Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak
gönüllülük) verir.
İbni Sina musikiyi, Farabi’nin eserlerin den
öğrenip tıp mesleğinde uyguladığını, Kitabü-ş Şifa
adlı eserinde “Tedavinin en iyi yollarından, en
etkililer inden biri hastanın akli ve ruhi güçlerini
arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele etmek
için cesaret vermek, hoşa gider hale getirmek ona
en iyi musikiyi dinletmek ve onu sevdiği insanlarl a
biraraya getirmekt ir” diyerek belirtmiştir (12,13).
Safiyuddi n Urmevi, 13.yüzyılda yaşamış,
Türk Musiki sistemini ilmi şekilde ortaya koymuş
ve mugni, santur ve nüzhe gibi çalgıları icat
etmiştir. 1360–1435 yılları arasında yaşamış Hoca
Abdülkadir Meragi büyük bir bestekâr, musiki
bilgini, hanende ve sazende olarak tanınmaktadır.
Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled Anadolu’da
Mevlevi kültürünün oluşmasına, Itri ve İsmail Dede
Efendi Türk Sanat Müziği’nin gelişmesine katkıda
bulunan isimlerdi r. Klasik Türk Müziği ve Mevlevi
müziğinin yanı sıra Hoca Ahmet Yesevi’nin şiirleri
ve Bektaşi nefesleri ile Türk Halk müziği de çok
büyük bir gelişme göstermiştir (12,13).
Türk tarihinde ilk müzikle tedavi
çalışmalarının Selçuklu ve Osmanlılar döneminde
uygulandığı görülmektedir. Darüşşifa, hastaların
tedavi edildiği mekân anlamına gelmekted ir. Orta
Asya Türkleri Darüşşifa yerine Darülmerza,
Selçuklular Darülafiye, Osmanlılar Darüssıha,
Şifahane, Bimarhane ve Tımarhane terimleri ni
kullanmışlardır (12,14).
Selçuklular döneminde müzikle tedavi
yapılan hastanele r; Nureddin Hastanesi (1154),
Kayseri Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Maristanı
(1206), Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası ve
Amasya Darüşşifası (1308)’dır (14).
Osmanlılar döneminde müzikle tedavi
yapılan hastanele r Fatih Darüşşifası(1470), Edirne
II. Bayezid Darüşşifası(1488) ve Süleymaniye
Darüşşifası (1557)’dır. Bayezid Darüşşifası’nın iki
avlu ve bir ana blok olmak üzere üç bölümden
oluşan 30 yataklı akıl ve ruh hastalarının su ve
musiki sesi ile tedavi edildiği bir şifahane olduğu
kayıtlarda ifade edilmekte dir. Evliya Çelebi bu
şifaheneden “Bayezid Veli hazretler i
vakıfnamesinde” hastalara deva, dertliler e şifa,
divaneler in ruhuna gıda ve def’i sevda olmak üzere
on adet hanende (şarkı söyleyen) ve sazende (saz
çalan) gulam tayin etmiş ki, üçü hanende biri
neyzen, biri kemancı, biri musikarcı, biri santurcu,
biri çengi, biri cenk santurcu, biri udcu olup haftada
üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı
icra ederler. Allah’ın emri ile nicesi saz sesinden
hoşlanır ve rahat ederler. Doğrusu musiki ilminde
neva, rast, dügah, segah, çargah, suzinak makamları
ona mahsustur . Ama zengüle makamı ile buselik
makamında rast kara kılsa insana hayat verir. Bütün
saz ve makamlard a ruha gıda verir.’ şeklinde
bahsetmek tedir (12,14).
Osmanlı şair hekimleri nden Şuuri Hasan
Efendi (ö.1639) “Tadil-ül Emzice” adlı eserinde
makamların hangi vakitlerd e icra edileceğini şu
şekilde belirtmiştir (8,12):
Rast ve Rehavi Makamları: Seher zamanları
etkilidir .
Hüseyni Makamı: Sabahları etkilidir .
Irak Makamı: Kuşlukta (sabah ve öğle arası )
etkilidir .
Nihavend Makamı: Öğleyin etkilidir .
Hicaz Makamı: İki ezan arası etkilidir .
Buselik Makamı: İkindi (öğle ile akşam arası)
etkilidir .
Uşşak Makamı: Gün batarken etkilidir .
Zengüle Makamı: Gurubdan (güneş battıktan
sonra) etkilidir .
Muhalif Makamları: Yatsıdan sonra etkilidir .
Rast Makamı: Gece yarısı etkilidir .
Zirefkend Makamı: Gece yarısından sonra
etkilidir
Tokatlı Mustafa Efendi’nin talebesi Hekimbaşı
Gevrekzad e Hasan Efendi “Emraz-ı Ruhaniyey i
Negama-ı Musikiye” adlı eserinde çocuk
hastalıklarına hangi makamın iyi geldiğini şu
şekilde belirtmiştir (8,13):
Rast Makamı: Felçle birlikte giden
hastalıklarda etkilidir .
Irak Makamı: Menenjit ve hırçınlıkta etkilidir .
Isfahan Makamı: Zihin açıklığı verir ve
zekânın keskinliğini artırır. Kalpte ferahlık
duygusu yaratır. Ateşli hastalıklardan korur.
Zirefgend Makamı: Felç, ağızda felç, sırt
ağrısı, eklem ağrıları ve kamburluk
durumlarında çok tesirlidi r.
Rehavi Makamı: Baş ağrısına, burun
kanamasına, balgam oluşturan üst solunum
yolu hastalıklarına iyi gelir.
Büzürk Makamı: Beyin ve ensede ortaya çıkan
şiddetli hastalıklarda kuvvetsiz liği ortadan
kaldırmak için kullanılır.
Zengük Makamı: Kalp hastalıkları, karaciğer
hastalıkları, mide yanması ve beyin
hastalıklarında kullanılır.
Hicaz Makamı: idrar zorluğunda kullanılır.
Buselik Makamı: Beyindeki düşünce
yoğunluğunu azaltıcı etkisi vardır. Göz ve
kalça ağrılarında da etkilidir

Uşşak Makamı: çok küçük çocuklarda
dinletili rse tüm organlarına ferahlık verir.
Hüseyni Makamı: Ferahlık duygusu veren bu
makam, karaciğer ve kalp iltihabını gidermede
etkilidir .
Neva Makamı: Ergenlik çağına gelmiş
çocuklarda kalça ağrılarında etkilidir . Ayrıca
kötü ve sıkıntılı fikirleri sevinç ve sakinlik
veren duygulara dönüştüren bir makamdır.
Tarih boyunca devam eden müzikoterapi
çalışmaları günümüzde de tüm dünyada devam
etmektedi r. Türkiye’de de son yıllarda pekçok
merkezde benzer çalışmalar yapılmaktadır. 2005-
2006 yıllarında 40 kontrol, 40 deney grubu toplam
80 gebenin katıldığı indüksiyon uygulanan primipar
gebelere travayda verilen eğitim ile dinletile n
müziğin doğum sürecine etkisi (Ersanlı, 2007) adlı
çalışmada deney grubundak i gebelere eğitim
verilmiş, doğum ağrılarına iyi geldiği bilinen
Rehavi makamındaki müzik birer saat arayla, her
saatte 20 dakika olmak koşulu ile en az 6 kez
dinletilm iş, kontrol grubundak i gebelere eğitim
verilmemiş, müzik dinletilm emiştir. Araştırma
sonucunda indüksiyon uygulanan primipar gebelere
travayda verilen eğitim ile dinletile n müziğin
doğum sürecine olumlu etkileri olduğu saptanmıştır
(15). 2007 yılında Gazi Üniversitesi Algoloji
Bölümünde bel, boyun ve baş ağrısı çeken 20 hasta
ile ağrılı hastalard a Türk Müziği ile tedavinin
etkinliği araştırılmıştır. Hastaların terapi öncesi ve
sonrası ağrı şiddetleri (0 ile 10 arasında) verbal
numerik skala (VNS) ile değerlendirilmiştir ve
hastaların ağrı dereceler i ile terapi öncesi ve
sonrasında anlamlı bir fark çıkmıştır. Ayrıca
hastaların terapi öncesi ve sonrası ACTH ve
kortizol stres hormonlarında da %40 azalma tespit
edilmiştir (Babacan, vd. 2008) (15).
2009 yılında Ege bölgesinde bir Araştırma
ve Uygulama Hastanesi nin Pediatri Klinikler inde
46 hemşire ve doktor ile müziğin klinikte kullanımı
hakkındaki görüşlerini belirleme k için yapılan
çalışmada bilgi düzeylerinin yeterli olmadığı
belirlenm iştir (16). Müzik ile tedavinin insan
hayatındaki olumlu etkileri tarihin her döneminde
anlaşılmış ve pek çok medeniyet tarafından
uygulanmıştır. Günümüzde de müzik ile tedavi için
Avrupa, Amerika ve Güney Amerika ülkelerinde
lisans ve yüksek lisans eğitim programla rı vardır;
ayrıca bu alanda dernekler kurulmakt a, bilimsel
kongreler ve konferans lar düzenlenmektedir. Mısır,
Letonya, Japonya gibi Türkiye de müzikle tedavi
eğitimi için yurt dışına öğrenciler göndermeli,
müzik profesyon ellerinin ilgisini bu alana çekmeli
ve tıp, psikoloji sosyoloji gibi alanlarda çalışan
kişilerin bu konuda çalışmalar yapmasını teşvik
etmelidir (15 )

KAYNAKLAR

1. Türk Dil Kurumu. http://www.tdk.gov.tr (Erişim Tarihi: 19.03.201 3).
2. Yıldırım F. Müziğin Sağlık Üzerindeki Beş Etkisi. http://www.saglikveyasamdergisi.com.tr (Erişim tarihi:
19.03.201 3).
3. Aydın S. Tedavi ve Zihin Gelişiminde Müzik. Sızıntı Dergisi 2000; 22 (5):256.
4. Uyar M, Akın Korhan E. Yoğun bakım hastalarında müzik terapinin ağrı ve anksiyete üzerine etkisi. AĞRI
2011;23(4):139-46.
5. Arya R, Chansoria M, Konanki R, Tiwari DK. Maternal Music Exposure during Pregnancy Influence s
Neonatal Behaviour: An Open-Label Randomize d Controlle d Trial. Internati onal Journal of Pediatric s
2012;2012:901812. doi: 10.1155/2012/901812. Epub 2012 Feb 14.
6. Kemper KJ, Danhauer SC. Music as Therapy. Southern Medical Journal 2005;98(3):282-8.
7. Cervellin G, Lippi G. From music-beat to heart-beat: A journey in the complex interacti ons between music,
brain and heart. European Journal of Internal Medicine 2011; 22(4):371-4.
8. Karahan S. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzik Anasanat Dalı. Tarihsel Süreç İçerisinde
Türklerde Müzikle Terapi Yüksek Lisans Tezi. Tunak Ü. Tez dnş. İstanbul; 2006.
9. Erer S, Atıcı E Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Yapılan Hastanele r Uludağ Üniversitesi Tıp
Fakültesi Dergisi 2010;36(1): 29-32.
10. Uçan Ö, Ovayolu N. Müzik ve Tıpta Kullanımı. Fırat Sağlık Hizmetler i Dergisi 2006;1(3):14-22.
11. Altınölçek H Tedavide Müzik ve Antik Dönem'de Uygulanma sı. Müzik ve Bilim Dergisi 2004: 1(1).
12. Güner SS. Müziğin Tedavidek i Yeri ve Şekli. Karadeniz Araştırmaları 2007;12: 99-112.
13. Somakcı P. Türklerde Müzikle Tedavi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2003;15 (2): 131-40.
14. Erer S, Atıcı E. Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Yapılan Hastanele r Uludağ Üniversitesi Tıp
Fakültesi Dergisi 2010:36 (1):29-32.
15. Uçaner B, Öztürk B, 2009. Türkiye’de ve Dünyada Müzikle Tedavi Uygulamal arı, I.Uluslar arası Eğitim
Araştırmaları Kongresi Çanakkale Erişim adresi: http://www.muzikegitimcileri.net/bilimsel/bildiri/Ucaner-
Ozturk.pd f (Erişim Tarihi: 19.03.201 3).
16. Dündar SA Pediatri Kliniğindeki Hemşire ve Doktorların, Müziğin Klinikte Kullanımı Hakkındaki
Düşünceleri. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 2011;12(3):11-5

( PDF ) Ruhun ve Bedenin Gıdası: Geçmişten Günümüze Müzik ve Tıp. Available from
https://www.researchgate.net/publication/297717586_Ruhun_ve_Bedenin_Gidasi_Gecmisten_Gunumuze_Muzik_ve_Tip [ accessed Oct 11 2018 ]





MATEMATİK VE MÜZİK
MATEMATİK MÜZİK PDF  DOSYALARI

MATEMATİK MÜZİK İLİŞKİSİ

http://akifaltundal.net/tur/content/view/1072/


Yazar   Prof.Dr.C ihan Orhan
Müzik Ve Matematik

Daha önceki bir yazımızda matematik - sevgi ilişkisini kurmaya çalışmış ve matematiğin resim, müzik, mimari gibi bir güzel sanat olduğunu belirtmişti. Bu nedenle bu yazımızı matematik - müzik ilişkisine ayırdık.
T.Pappas'ın "Yaşayan Matematik" isimli kitabının önsözünde şunlar yazılıdır: "Matematik ten duyulan zevk bir şeyi ilk kez keşfetme deneyimin e benzer. Çocuksu bir hayranlık ve şaşkınlık insanı sarar. Bu deneyimi bir kez yaşadıktan sonra, bu duyguyu unutamazsınız. Bu duygu, ilk kez mikroskob a bakıp da daha önce çevrenizde her zaman var olan ama, göremediğiniz şeyleri gördüğünüz anki kadar heyecan vericidir ."
Gerçekten de matematiğin estetik çekiciliğine tamamen duyarsız, aydın bir insan bulmak biraz zordur. Matematik sel güzelliği tanımlamak çok güç olabilir fakat bu güçlük her tür güzellik konusunda geçerlidir.
Sadece düşüncede var olan olayların nerelerde uygulama alanı bulabilec eği hiçbir zaman önceden tahmin edilemez. Bu nedenledi r ki matematikçiler, yapılan çalışmaları estetik yönden değerlendirmekte, eserlerde bir sanatçı titizliği ile güzellik ve zarafet aramaktadırlar. İşte bunun için matematik - müzik ilişkisini bir magazin popülaritesi içinde sunmaya çalışacağız.
Orta çağda eğitim programla rında müzik, matematik ve astronomi ile aynı grupta yer alırdı. Matematik ve müzik ilişkisi, günümüzde bilgisaya rlar aracılığı ile devam etmektedi r.
Matematiğin müzik üzerindeki etkisini müzik parçalarının yazımında görebiliriz. Bir müzik parçasında ritim ( 4:4 lük , 3:4 lük gibi ), belirli bir ölçüye göre vuruş birlik, ikilik, dörtlük, sekizlik, onaltılık, ... gibi notalar bulunur. Belirli bir ritimde, değişik uzunlukta ki notalar, belirli bir ölçüye uydurulur . Her ölçünün ise değişik uzunlukta ki notaları kullanan belirli sayıda vuruştan oluştuğu görülür.
Pisagor ( M.Ö. 580- 500 ) ve onun düşüncesini taşıyanlar sesin, çekilen telin uzunluğuna bağlı olduğunu fark ederek, müzikte armoni ile tamsayılar arasındaki ilişkiyi kurmuşlardır. Uzunlukla rı tamsayı oranlarında olan gergin tellerin de armonik sesler verdiği görülmüştür. Gerçektende çekilen tellerin her armonik bileşimi tamsayıların oranı olarak gösterilebilir. Örneğin, do sesini çıkaran bir telin uzunluğunun 16/15'i si sesini verirken 6/5'i ise la sesi; 4/3'ü sol sesini; 3/2'si fa sesini; 8/5'i mi sesini; 16/9'u ise re sesini verir.
Görüldüğü gibi iki notayı bir arada duymak, iki frekansı ya da iki sayıyı ve bu iki sayı arasındaki oranı algılamaktan başka bir şey değildir. Demek ki armoni sorunu, iki sayının oranını seçme sorununa eşdeğerdir. Müzik, gizli bir aritmetik alıştırmasıdır diyen Leibniz'in haklılığı ortaya çıkıyor.Müziği, belli kurallara uygun olarak oluşturulmuş basit birtakım seslerin birbirler ini izlemesin den oluşan cümleler topluluğu olarak tanımlayabiliriz. Bu kurallar, matematik te mantık kurallarına karşılık gelirler.
Bir çok müzik aletinin biçiminin matematik sel kavramlar la ilgili olduğunu belirtirs ek şaşırmazsınız herhalde. Örneğin, aşağıdaki şekilde x >= 0 için y = 2x eğrisinin grafiği çizilmiş olup telli ya da üflemeli çalgıların biçimleri bu üstel eğrinin biçimine benzer.
Müzikal seslerin niteliğinin incelenme si 19. yüzyılda matematikçi J.Fourier tarafından yapılmıştır. Fourier, müzik aleti ve insandan çıkan bütün müzikal seslerin matematik sel ifadelerl e tanımlanabileceğini ve bunun da periyodik sinüs fonksiyon ları ile olabileceğini ispatlamıştır.
Bir çok müzik aleti yapımcısı, yaptığı aletlerin periyodik ses grafiğini, bu aletler için ideal olan grafikle karşılaştırır. Yine elektroni k müzik kayıtları da periyodik grafikler le yakından ilişkilidir. Görüldüğü gibi bir müzik parçasının üretilmesinde matematikçilerle müzikçilerin birliktel iği çok önemlidir.
Matematik - müzik ilişkisinin bir başka özelliğini ortaya çıkarabilmek için matematik te ve mimaride çok sık kullanılan bir orandan söz etmek istiyorum .
Uzunluğu L olan bir [AB] doğru parçasını ele alalım ve bunun uzunlukla rı a ve b olan iki parçaya ayıralım. Eğer a / b = L / a yani, a / b = (a + b) / b eşitliği gerçekleniyorsa, bu bölmeye [AB] doğru parçasının altın bölümü adı verilir. a / b oranına da ALTIN ORAN denir. Şimdi x = a / b dersek, ilgili denklem x2 - x - 1 = 0 şekline getirileb ilir. Bu denklemin pozitif kökü (1 + 5) / 2 = 1.618'dir.
Şimdi yeniden müziğe dönelim. İnsan kulağı için en uyumlu aralığın 8/5 frekans oranındaki major 6'lı olduğu bilinmekt edir. Bu oranın yukarıda bulduğumuz altın orana çok yakın bir oran olduğunu görüyoruz.
Bana göre müziğin matematik ten farklı tarafı, bazı göz kamaştırıcı tuzaklar kullanara k, insanları büyüleyebilmesidir. Halbuki matematik bunu yapmaz. Russell bunu şöyle özetliyor: "İyi bakıldığı zaman matematik sadece doğruyu değil yüksek bir güzelliği de içerir. Matematik bu güzelliklere bürünmek için insan doğasındaki zayıflıklara başvurmaz; resim ve müziğin göz kamaştırıcı tuzaklarını da kullanmaz ."

Matematiğin müziğe kıyasla önemli tarafı şudur: Müzikal bir parçanın içerdiği estetik unsurun müzik eğitimi almayan kimseler tarafından anlaşılabilmesine karşılık, bir matematik sel teoride dinleyici veya okuyucunu n tüm mantık zincirler ini izlemesi zorunluluğu vardır. Hatta içerdiği estetik unsuru da sezebilme si gerekir.
Şüphesiz matematiğin de müzik gibi kompozitörleri ve virtüözleri vardır diyor hocamız Cahit Arf. Kompozitörler, teorileri kuranlar; virtüözler de teorileri gerçek manada anlayarak ifade edebilenl er ve hissettir ebilenler dir.
Yazımızı, ünlü ressam Leonardo Da Vinci'nin şu sözleri ile noktalama k istiyorum: "Matematik sel açıklamalar ve yöntemler kullanılmadan yapılan hiçbir araştırmaya bilimsel denemez."

PROF. DR. CİHAN ORHAN
ANKARA ÜNİVERSİTESİ FEN FAKÜLTESİ
MATEMATİK BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ



BAĞLAMA VE THM ANEKTODLA RI

FORUM  ROCKDISTO RTION İSTANBUL 2017

AHMET REACİ YILMAZOĞLU - İTÜ İstanbul Devlet Konservat uvarı

RockDıstortıon forumda,daha önce
Bağlama Metodları ile ilgili
THM notaları ve genel olarak Türk Halk Müziği ile ilgili
Bazı önemli anektodla rı içeren yazılarımı
PDF dosyası niteliğindeki linkleri
Paylaşmıştım
Özet olarak buraya önemli olan ayrıntıları
Yeniden aktarıyorum

BAĞLAMA METODLARI

Genel olarak ( istisnala r hariç )
Bağlama Metodlarında  
TRT Repertuarındaki THM eserleri
Olduğu gibi alınarak
Metodlara aktarılıyor
Metod,bu haliyle THM Repertuar listesi haline geliyor
Ve Enstrüman ( Bağlama ) Metodu olmaktan çıkıyor
TRT Repetuarındaki THM eserleri
Kaval,Bağlama veya Kemençe gibi
THM Enstrümanları tarafından çalınabilir
Ancak,bu eserler ana kaynak eserlerdi r
Enstrüman için notaya alınan eserler değildir
Solo veya Koro tarafından
Seslendir ilebilmes i için
Şan Tekniğine göre,notaya alınmış eserlerdi r
Ve Enstrüman için notaya alınmadığından
Enstrümanlar tarafından çalınacaksa
Yeniden notasyon yapılması
Partisyon içindeki mezurlar
Porte altına,ilave bir porte eklenerek
Akolat ile bağlantı yapılarak
Üstte Şan tekniğiyle notaya alınmış şekli
Altta ise çalacak olan THM Enstrümanının
Yapısal ve teknik özelliklerine
Ses genliği ve renklerin e göre
Notaya alınmış şekli yer almalıdır
Göçürme ile bu notalar çalınmamalı
Transpoze ile notalar yeniden yazılmalıdır
Ayrıca çarpma çektirme gibi figürler
Özellikle nota olarak belirtilm elidir
Parmak numaraları ve tezene vuruşları
Her yerde olmasa bile
Önemli yerlerde özellikle daire içinde gösterilmelidir
Bela Bartok'un THM notaları
Çarpma gibi en ince ayrıntılar ile doludur
THM,bizde genel olarak
Batı gibi notasyon ile aktarılmıyor
Usta çırak modeli ile aktarılıyor
Usta,kendinden sonra,geleceklere aktarmak için
Metod yazmıyor
Usta çaldığı eseri,çaldığı şekliyle notaya almıyor
Notası mevcut bir eseri,çaldığı zaman ise
Notadaki gibi çalmıyor
Usta ölünce,eseri onun gibi seslendir ilemiyor
Dolayısıyla ustaların eserleri
Notasyon olmadığından,yok olup gidiyor
Batıda ise,usta denilince,akla ilk gelen
Bildiğini notasyon ile gelecek kuşaklara aktarandır
Vıdeo veya CD ile,eserler gelecek kuşaklara aktarılamaz
Müziğin kodlama sistemi notadır
Gitar ustası Jimi Hendrix,New-Orleansta
Kendisi gibi,Gitar çalmak isteyen bir gence
Eserlerin in notasını vermiş
Eserler ise Jimi Hendrix'in çaldığı gibi notasyon yapılmış eserlermiş
Bizde ise Vıdeo ve CD verilir
Elektro Bağlama için kullanılan manyetikl erde
Fender,Gibson v.s gibi markalar tercih edilir
Tüm dünyadaki markaların manyetikl eri,Gitar manyetiğidir
Türkiye veya Avrupada
Bağlama için özel olarak üretilmiş
Manyetik mevcut olmadığından
Gitar manyetikl eri kullanılmaktadır
Bu tür manyetikl erde
Bağlamanın otantik frekansı yoktur
Türkiye artık kendi enstrümanı Bağlama için
Yerli teknoloji ile bir manyetik üretmesi gerekmekt edir
LA sesi 440 Hertz olarak kabul edilmekte dir
Bu sistem,Batı'ya göredir
Türk Müziğinde LA sesi 432 Hertz olarak kabul edilir
Bununla ilgili bilimsel bir açıklama yapılacak olursa
http://www.bilgierdemdir.com/2016/09/evrenin-frekansi-432-hz-440-hz-frekansa.html
Evren bir titreşim yayar.
Tüm doğanın bir titreşimi vardır.
Tüm canlı ve cansız her şey titreşim yayar.
Havada bu titreşim dolaşır. Düşünceleriniz bir frekans yayar.
Müzik bu titreşimin en güçlü örneğidir.
İnsanlar ilk çağlardan beri müzik yapmaktadırlar.
Basit çalgılar güçlü ve karmaşık enstrümanlara dönüşmüştür.
Peki doğanın ve müziğin doğal frekansı nedir.
Müzisyenler ve müzikseverler 432 hz olduğunu söylüyorlar.
"  Her insanın kalbinde
Güzellik titreşimine cevap verecek bir yer vardır " Christoph er Morley
Peki neden 432 hz.
Yapılan araştırmalar
Eski müzisyenlerin müziklerini 432 hz ayarladıklarını söylüyor.
1953 yılında  Internati onal Standards Organizat ion ( ISO )
440 frekansına göre müziklerin ayarlanma sına karar veriyor.
Pek çok komplo teorisyen ine göre
440 hz frekansı nazi döneminde
insanları nasıl huzursuz ve depresif bir hale sokulacağının
Araştırmalarının sonucudur deniyor.
Sonuçta pek çok insan 432 hz frekans ile yapılmış müzikleri
Daha huzurlu buluyor
Ve kalplerin de bu frekansı hissettik lerini söylüyor.
THM sazlarının akortları yapılırken
Elektroni k dijital,tüm ölçü aletlerin de ana ses LA 440 Hertz'dir
Ve Türkiyede müzik kayıt işlemleri yapılırken
440 Hertz kullanılmasının asıl sebebi ise
Bütün Kayıt sistemler i
Elektroni k cihazlar
Batı 440 Hertz frekansına göre,imal edildiğindendir
Müziğin,LA 432 Hertz olan,Türk Müzik Sistemine göre yapılması için
Akort sistemler i
Kayıt sistemler i,Elektronik cihazların tümünün
Türkiyede imal edilmesi gerekmekt edir
Bağlama Metodları deyince
Özellikle şunu hatırlatalım
Batıda enstrümanlar için özel hazırlanmış
Metodlar kullanılmaktadır
Örneğin Gitar için notasyon yapılmış  
Gelişmiş metodlard a
Etüdler,Üvertürler ve Konçertolar vardır
Rodrigo'nun Gitar Konçertosu buna bir örnektir
Bağlama Metodlarında
Üvertür veya Konçertoya rastlanılmamaktadır
Bağlama denilen enstrüman,aslında Gitar'dan daha geniş
Ses özeliklerine sahiptir
Bünyesinde Pentatoni zm,Motalizm,Tonalizm
Ve Trioizm mevcuttur
Bağlama Metodu deyince
Türkiye'de,sadece türkü çalınması için
Metod hazırlanmaktadır
Bağlama öncelikle THM enstrümanıdır
Ancak,Metod deyince
Notasyonu yapılmış doğaçlamalar
TSM ve Batı notasyonl u eserlerde
Metodlara mutlaka ilave edilmelid ir
Bu şekilde hazırlanan metodlar sayesinde
Bağlama çalanların,daha ileri seviyeler e ulaşmaları mümkündür
Gitar denilen,aslen Endülüs-Emevi çalgısı
Tüm dünya müziklerinde,nasıl kullanılıyorsa
Bağlama'da tüm dünya müziklerinde
Kullanılabilir
Bağlama için,daha gelişmiş metodlar hazırlanarak
Çalış tekniği geliştirilerek
Tüm dünyada,hak ettiği yeri alabilmel idir
Aşağıda çok basit bir doğaçlama örneği
TSM ve Batı notasyonl u eserler ile
Orhan Gencebay tarzı eserlerde n bir örnek mevcuttur
Bağlama Metodlarında,bu tür eserlerin notasyonl arı
Mutlaka kullanılmalıdır

IslamGree n34 New World - Doğaçlama
https://www.youtube.com/watch?v=zyuaWc_WHwo

Hasan Genç - Nihavent Longa
https://www.youtube.com/watch?v=Srvkn23X3oQ

Hasan Genç - Hungary Czardas
https://www.youtube.com/watch?v=GPXjNVOX7wQ

Orhan Gencebay - Nihavent Üvertür  
https://www.youtube.com/watch?v=-cDN3Ixwmmw

Çetin Akdeniz - Pancar Pezik  
https://www.youtube.com/watch?v=97w92n1mAFU

Çetin Akdeniz - Kürdili Hicazkar Longa
https://www.youtube.com/watch?v=pqSrVZIYAPM

Çetin Akdeniz - Şehnaz Longa
https://www.youtube.com/watch?v=SVHEJBWQZO8

Aşağıda THM ve Bağlama ile ilgili
Önemli dosyalar mevcuttur
İnceleyiniz

THM Ezgilerin in İntikal ve Korunması

THM Bağlama Metodlarındaki Eksiklikl er

THM Bağlama Yöresel Düzenler Eğitimi  

Buraya Mehmet Yalçın'ın
Bağlama Akort Sistemi ile ilgili yazısını  
Alaturkamüzikler Forumdan alıntı yapıyorum
Bu yazıyıda özelikle okuyunuz


BAĞLAMA AKORT  SİSTEMİ

FORUM  ALATURKAMÜZİKLER  İSTANBUL  2017

MEHMET YALÇIN ORHANLIOĞLU
Haliç Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı
 

Bağlama akordu için basit olarak
Bazı bilgiler aktaralım
Bağlama deyince genel olarak kullanılan
Long Keyboard ( Uzun Sap ) bağlama
ve Short Keyboard ( Kısa Sap ) bağlama'dır
Kısa sap bağlama kendi arasında
Do kesik ve Re kesik diye ikiye ayrılır
Genel olarak kullanılan Re kesik bağlamadır
Uzun sap bağlamaya Copa yani ( kopa ) kelepçe takarak
Kısa sap bağlama gibide çalabilirsiniz
Re perdesine kopa takarak
Uzun sap bağlama notalarını çalabilirsiniz
Kısa Sap ( Çöğür Düzeni ) akordu boştaki sesler
alttan yukarıya  Re-Sol-La
Uzun Sap ( Kara Düzen )  akordu La-Re-Sol şeklindedir
Bağlama akordu için temel ses 440 Hertz LA sesidir
( Aslı 432 Hertz )

LA sesi nereden alınarak akort yapılabilir  
1 - Başka akordu yapılmış enstrümandan
2 - Piyano veya org'dan
3 - Bilgisaya r,tablet veya telefonda ki akort programı ile
4 - Elektroni k Dijital akort aleti ile
5 - Akort düdüğü ile
 
En basiti La sesi veren akort düdüğü iledir
Uzun Sap ( Kara Düzen ) bağlamanın en alt teli,boşta LA dır
Bu LA sesi Bilgisaya r,tablet veya telefonda ki akort programında ve
Elektroni k Dijital akort aletinde A harfiyle gösterilir
Uzun saplı bağlamayı,kısa saplı ( Çöğür Düzeni ) bağlama gibi çalmak için  
Uzun saptaki en üst teli,orta telin burgulara yakın olan
Mİ sesine çekerek,Kısa Saplı ( Çöğür Düzeni ) bağlama gibi çalabilirsiniz

Normalind e Uzun Saplı ( Kara Düzen ) bağlamayı
Mevcut bir Kısa Sap ( Çöğür Düzeni ) bağlama ile birlikte
Yan yana ve özellikle aynı ses tonunda çalmak için
Uzun Saplı ( Kara Düzen ) bağlamada
Kısa sap ( Çöğür Düzeni ) akordu yaptıktan sonra  
Uzun sap bağlamanın RE perdesine kopa takarak
Kısa sap bağlama gibi çalabilirsiniz
Bu şekilde yaparsanız
Uzun sap bağlamaya ait notaları
Alt teldeki nota yerleri ve sesleri
ve isimleri değişmeden çalabilirsiniz
Sadece pozisyonl ar değişir
Bu şekilde bağlamanız
RE kesik kısa sap bağlama gibi olur
Aynı sesi verir,ancak orjinal kısa sap tadını vermez

Yazımıza antiparat ez,birde şunu ilave edelim
Do kesik bağlama
Re kesik bağlama gibi
LongNeck bağlama ile uyumlu değildir
Ses ve perde ismi ile birlikte
Akort uyumuda değişmektedir
ShortNeck bağlamanın, RE kesik olması daha uygundur
Do Kesik bağlama diye,orjinal bir bağlama çeşidi yoktur

LongNeck Bağlama Formunda,alt telde
Klavyenin,burgulara yakın olan yerindeki
Do # Diyez ile RE perdesi yan yana bulunur
Perde ismi ile ses tonu aynı şekildedir ve orjinaldi r
Do kesik ( ShortNeck ) bağlamada ise
Bahsettiğimiz DO # Diyez perdesi,Mİ olarak adlandırılır  
RE perdesi ise,FA perdesi olarak adlandırılır
Dolayısıyla hem perde ismi,hemde ses tonu değişir
Re kesik Kısa Sap bağlamada,bu tür bir sorun yoktur
Perde ismi ,perde ismine göre ses tonu aynıdır
Dolayısıyla,Kısa Sap bağlama demek
Uzun Saplı bağlamanın,Re perdesind en kesilmiş halidir
THM normlarına göre ,orjinal olan format,bu şekildedir  

Do kesik bağlamanın,Re kesik bağlama ile  
Aynı ses tonunda olması için,Akort yaparken
Boştaki tellerin sesleri, 1 ses farklı çekilerek,dengelenir
Ancak,yine de,dediğimiz gibi
Do kesik bağlama,yanlış bir uygulamadır
Kısa Saplı bağlamanın,Do kesik olması,norm dışıdır
Hatalı bir imalat tarzıdır

Kaval,Kemençe gibi
THM enstrümanlarıyla,bir grup oluşturulduğunda
Normlara uygun olan Kısa Sap Bağlama,Re kesik bağlamadır
Birde yazımızda şunu belirteli m
Kısa Sap bağlamaya isim olarak Bağlama denmekted ir
Kısa Sap bağlama akorduna da,Bağlama düzeni denmekted ir
Uzun Saplı bağlamaya ise,Çöğür denmekted ir
Uzun Saplı bağlama akorduna da,Bozuk düzen denmekted ir
Bu terimler yanlıştır
Bağlama enstrümanın genel adıdır
Kısa Sap bağlama,Çöğür
Uzun Sap bağlama,Tambura
Olarak adlandırılır
Akort terimi,THM'de Düzen olarak adlandırılır
Kısa Saplı veya Uzun Saplı ayrımı yapılmaksızın
Varyantla rıyla birlikte,100 çeşit düzen olduğu saptanmıştır
Bozuk düzen ismiyle,bir düzen çeşidi yoktur
Bozuk düzen ismiyle adlandırılan düzenin
Orjinal ismi,Kara Düzen'dir
Alevi sazı veya Alevi düzeni gibi tabirler yanlıştır
Dünyayı kan gölüne çeviren ve dünyayı yöneten Siyonizm
Her yere bulaşmıştır
Siyonizm,Gitar için,İspanyol sazı terimini kullanıyor
Bağlama içinde,Alevi sazı terimini kullanıyor
Her ikiside yanlıştır
Bağlama'nın veya akordun Alevisi,Sünnisi olmaz
İslam Dininin özünde ve Kuran-ı Kerim'de
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed SAV 'in Hadis-i Şeriflerinde
Alevilik veya Sünnilik şeklinde,bir ayrımcılık yoktur
Bağlama denilen enstrüman,Hz.Ali r.a' devrinde
Arapların kültürüne has,kullandığı bir enstrüman değildir
Orta-Asya Türk menşeli Enstüman'dır
Ve Türkler,Müslüman olmadan önce de Bağlama vardı
Alevilik-Sünnilik şeklinde,İsrailiyatın ayrımcılığı olmadan öncede
Bağlama vardı
Türkler,müslüman olduktan sonrada Bağlama vardır
Bağlama,bir kültür ürünüdür,din değildir
Bağlama çalan,bir çok Hristiyan vardır
Türk olmayan,farklı ırklardada bağlama çalanlar vardır
Bağlama,artık bir ülkeye ve bir bölgeye has olmayan
Tıpkı Gitar gibi,evrensel bir sazdır

  
BAĞLAMA ETÜDLERİ

https://www.youtube.com/watch?v=Pq6ein8mSX8i
https://www.youtube.com/watch?v=Nl4029gE6EU
https://www.youtube.com/watch?v=bNvPhU84-9k

BAĞLAMA AKORT  SİSTEMİ

FORUM  ALATURKAMÜZİKLER  İSTANBUL  2017

MEHMET YALÇIN ORHANLIOĞLU
Haliç Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı


Yazımıza burada ara veriyoruz
İnşallah yararlı olmuştur
Her ne kadar sürc-i-lisan ettikse affola
Amacımız kimseyi eleştirmek veya kırmak değildir
Gayemiz,THM ve Bağlama ile ilgili
İnsanlara faydalı bilgiler iletmekti r
Allaha emanet olunuz



BAĞLAMA VE THM ANEKTODLA RI

FORUM  ROCKDISTO RTION İSTANBUL 2017

AHMET REACİ YILMAZOĞLU - İTÜ İstanbul Devlet Konservat uvarı



BAĞLAMA AKORT  SİSTEMİ

FORUM  ALATURKAMÜZİKLER  İSTANBUL  2017

MEHMET YALÇIN ORHANLIOĞLU
Haliç Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı
 

Bağlama akordu için basit olarak
Bazı bilgiler aktaralım
Bağlama deyince genel olarak kullanılan
Long Keyboard ( Uzun Sap ) bağlama
ve Short Keyboard ( Kısa Sap ) bağlama'dır
Kısa sap bağlama kendi arasında
Do kesik ve Re kesik diye ikiye ayrılır
Genel olarak kullanılan Re kesik bağlamadır
Uzun sap bağlamaya Copa yani ( kopa ) kelepçe takarak
Kısa sap bağlama gibide çalabilirsiniz
Re perdesine kopa takarak
Uzun sap bağlama notalarını çalabilirsiniz
Kısa Sap ( Çöğür Düzeni ) akordu boştaki sesler
alttan yukarıya  Re-Sol-La
Uzun Sap ( Kara Düzen )  akordu La-Re-Sol şeklindedir
Bağlama akordu için temel ses 440 Hertz LA sesidir
( Aslı 432 Hertz )

LA sesi nereden alınarak akort yapılabilir  
1 - Başka akordu yapılmış enstrümandan
2 - Piyano veya org'dan
3 - Bilgisaya r,tablet veya telefonda ki akort programı ile
4 - Elektroni k Dijital akort aleti ile
5 - Akort düdüğü ile
 
En basiti La sesi veren akort düdüğü iledir
Uzun Sap ( Kara Düzen ) bağlamanın en alt teli,boşta LA dır
Bu LA sesi Bilgisaya r,tablet veya telefonda ki akort programında ve
Elektroni k Dijital akort aletinde A harfiyle gösterilir
Uzun saplı bağlamayı,kısa saplı ( Çöğür Düzeni ) bağlama gibi çalmak için  
Uzun saptaki en üst teli,orta telin burgulara yakın olan
Mİ sesine çekerek,Kısa Saplı ( Çöğür Düzeni ) bağlama gibi çalabilirsiniz

Normalind e Uzun Saplı ( Kara Düzen ) bağlamayı
Mevcut bir Kısa Sap ( Çöğür Düzeni ) bağlama ile birlikte
Yan yana ve özellikle aynı ses tonunda çalmak için
Uzun Saplı ( Kara Düzen ) bağlamada
Kısa sap ( Çöğür Düzeni ) akordu yaptıktan sonra  
Uzun sap bağlamanın RE perdesine kopa takarak
Kısa sap bağlama gibi çalabilirsiniz
Bu şekilde yaparsanız
Uzun sap bağlamaya ait notaları
Alt teldeki nota yerleri ve sesleri
ve isimleri değişmeden çalabilirsiniz
Sadece pozisyonl ar değişir
Bu şekilde bağlamanız
RE kesik kısa sap bağlama gibi olur
Aynı sesi verir,ancak orjinal kısa sap tadını vermez

Yazımıza antiparat ez,birde şunu ilave edelim
Do kesik bağlama
Re kesik bağlama gibi
LongNeck bağlama ile uyumlu değildir
Ses ve perde ismi ile birlikte
Akort uyumuda değişmektedir
ShortNeck bağlamanın, RE kesik olması daha uygundur
Do Kesik bağlama diye,orjinal bir bağlama çeşidi yoktur

LongNeck Bağlama Formunda,alt telde
Klavyenin,burgulara yakın olan yerindeki
Do # Diyez ile RE perdesi yan yana bulunur
Perde ismi ile ses tonu aynı şekildedir ve orjinaldi r
Do kesik ( ShortNeck ) bağlamada ise
Bahsettiğimiz DO # Diyez perdesi,Mİ olarak adlandırılır  
RE perdesi ise,FA perdesi olarak adlandırılır
Dolayısıyla hem perde ismi,hemde ses tonu değişir
Re kesik Kısa Sap bağlamada,bu tür bir sorun yoktur
Perde ismi ,perde ismine göre ses tonu aynıdır
Dolayısıyla,Kısa Sap bağlama demek
Uzun Saplı bağlamanın,Re perdesind en kesilmiş halidir
THM normlarına göre ,orjinal olan format,bu şekildedir  

Do kesik bağlamanın,Re kesik bağlama ile  
Aynı ses tonunda olması için,Akort yaparken
Boştaki tellerin sesleri, 1 ses farklı çekilerek,dengelenir
Ancak,yine de,dediğimiz gibi
Do kesik bağlama,yanlış bir uygulamadır
Kısa Saplı bağlamanın,Do kesik olması,norm dışıdır
Hatalı bir imalat tarzıdır

Kaval,Kemençe gibi
THM enstrümanlarıyla,bir grup oluşturulduğunda
Normlara uygun olan Kısa Sap Bağlama,Re kesik bağlamadır
Birde yazımızda şunu belirteli m
Kısa Sap bağlamaya isim olarak Bağlama denmekted ir
Kısa Sap bağlama akorduna da,Bağlama düzeni denmekted ir
Uzun Saplı bağlamaya ise,Çöğür denmekted ir
Uzun Saplı bağlama akordunad a,Bozuk düzen denmekted ir
Bu terimler yanlıştır
Bağlama enstrümanın genel adıdır
Kısa Sap bağlama,Çöğür
Uzun Sap bağlama,Tambura
Olarak adlandırılır
Akort terimi,THM'de Düzen olarak adlandırılır
Kısa Saplı veya Uzun Saplı ayrımı yapılmaksızın
Varyantla rıyla birlikte,100 çeşit düzen olduğu saptanmıştır
Bozuk düzen ismiyle,bir düzen çeşidi yoktur
Bozuk düzen ismiyle adlandırılan düzenin
Orjinal ismi,Kara Düzen'dir
Alevi sazı veya Alevi düzeni gibi tabirler yanlıştır
Dünyayı kan gölüne çeviren ve dünyayı yöneten Siyonizm
Her yere bulaşmıştır
Siyonizm,Gitar için,İspanyol sazı terimini kullanıyor
Bağlama içinde,Alevi sazı terimini kullanıyor
Her ikiside yanlıştır
Bağlama'nın veya akordun Alevisi,Sünnisi olmaz
İslam Dininin özünde ve Kuran-ı Kerim'de
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed SAV 'in Hadis-i Şeriflerinde
Alevilik veya Sünnilik şeklinde,bir ayrımcılık yoktur
Bağlama denilen enstrüman,Hz.Ali r.a' devrinde
Arapların kültürüne has,kullandığı bir enstrüman değildir
Orta-Asya Türk menşeli Enstüman'dır
Ve Türkler,Müslüman olmadan önce de Bağlama vardı
Alevilik-Sünnilik şeklinde,İsrailiyatın ayrımcılığı olmadan öncede
Bağlama vardı
Türkler,müslüman olduktan sonrada Bağlama vardır
Bağlama,bir kültür ürünüdür,din değildir
Bağlama çalan,bir çok Hristiyan vardır
Türk olmayan,farklı ırklardada bağlama çalanlar vardır
Bağlama,artık bir ülkeye ve bir bölgeye has olmayan
Tıpkı Gitar gibi,evrensel bir sazdır

  
BAĞLAMA ETÜDLERİ

https://www.youtube.com/watch?v=Pq6ein8mSX8i
https://www.youtube.com/watch?v=Nl4029gE6EU
https://www.youtube.com/watch?v=bNvPhU84-9k

BAĞLAMA AKORT  SİSTEMİ

FORUM  ALATURKAMÜZİKLER  İSTANBUL  2017

MEHMET YALÇIN ORHANLIOĞLU
Haliç Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı


http://www.notaarsivleri.com/NotaMuzik/topal_oyun_havasi.pdf
http://defteriniz.com/wp-content/uploads/2015/05/Topal_Oyun_Havasi.pdf
https://www.youtube.com/watch?v=RLshEv4EK5Y
  http://musicbyekmekci.blogspot.com/2013/11/topal-oyun-havas-notas.html




MUSIKİ VE İSLAMİ PERSPEKTİF

FORUM BOSPHORUS ALATURKA  İSTANBUL

AYDIN HALİT YILDIZLIOĞLU
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İlahiyat Fakültesinden mezunum  
İslami ilimlerle ilgilendiğim kadar
Beatbox-Acapella türü müzik ile
Bilgisaya r ile yapılan elektroni k müzik
Ve stüdyo kayıtlarıyla ilgileniy orum
Uzun süredir
İstanbul-Kadıköy Çınaraltı Özel Müzik Dershanes inde
Gitar ve müzik teorisi
Nota-solfej ile nazariyat dersleri alıyorum
Forumda Musıki ve islamiyet ile ilgili
Bazı paylaşımların mevcut olduğunu gördüm
Forumda bu konuya ek olarak  
Bir kaç önemli anektodu paylaşmak istedim

Dinimizde " Müzik kesinlikl e Haram'dır " şeklinde
Bir hüküm yoktur
Diyanet İşleri Başkanlığı
Bilhassa ezanların,makamlarına göre okunması için
Musıki ve Makam konusunda eğitimde vermekted ir
Haram : kötü,çirkin ve zararlı anlamındadır
Helal : iyi,güzel ve yararlı anlamındadır
Allah,zerreden kürreye herşeyin yaratıcısıdır
Ve Rabbimiz herşeyi iyi,güzel ve yararlı olarak yaratır
Rabbimiz hiç bir şeyi,çirkin,kötü ve zararlı olarak yaratmaz
Zakkum bitkisini n bile,zehir olarak yaratıldığını ileri sürenler
Zakkum bitkisind en,kanser ilacı üretildiğinde
Bu bitkinin yararlı yanlarınında olduğunu görmüşler
Ve ilimlerin in,herşeyi çözmeye yeterli olmadığından dolayı
Bazı şeylerin kötü,çirkin ve zararlı olarak kullanılmasının
Yaratıcının yarattığı doneden değil
Kendi ilimlerin in eksikliğinden kaynaklan dığını kabul etmişlerdir
Musıki,yani "Hendese-i Savt" ilmi içinde aynı şey söz konusudur

Bu " Müzik kesinlikl e Haram'dır " fetvalarını derinleştirmek
Türk-İslam dünyasındaki
İslam olarak kendini lanse eden,Siyonizm odaklı yapılanmaların
Telkinler idir
Bu konu ile ilgili bazı dipnotlar aktaracağım
Öncelikle,Musıki ve Din eksenli bir şey açıklayayım
Türk Tasavvuf Musıkisi formlarından birisi,Ezan'dır  
Dr.Alaatt in Yavaşça'nın notasyonu,Hicaz Makamı Ezan'ı
İstanbul-SultanAhmet Camisinde,ikindi vakti okutsak
Modifier Sembolite Si Bemol-Do Diyez-Fa Diyez'dir
Hicaz makamı ezanda,puandorgları kaldırıp
4/4 lük bir ölçü ile düzenlesek
Re Armonik Majör Tonu olarak değiştirsek
Modifier Sembolite de değişen bir şey olmayacak tır
Allahu Ekber ile başlayan Ezanı  
Arapçadan,İtalyancaya çevirip "Dıo E Grande" olarak başlatarak
Beyoğlu,istiklal caddesind eki  
Santa Maria Draperis Kilisesin de
Acapella formunda,ilahi olarak okutsak
Neticede,Draperis Kilisesi,Katolik İtalyan Kilisesid ir
Ayinlerin de Acapella ilahiler okumaktadırlar
Bu bir hata olarak değerlendirilir ise
Peki hatalı olan kimdir
Musıki ilmimidir
Yoksa,Acapella olarak Ezanı düzenleyip,okutanlarmıdır
Rum ve Ermeni Kiliseler inde
Okunan ilahilerd e
Türk Müziği Formatı olduğunu,hepimiz biliyoruz
Burada kimse hata aramıyor,doğal olarak böyledir
Türk Musıkisi makamlarını kullanmak tadırlar

Müslümanlar " Hendese-i Savt " İlmini bilmedikl erinden
Cami içinde kullanılan İnterior Wall,ColumnSpeaker ile
Cami dışında kullanılan WaterProo f
HornType hoparlörleri üretemiyorlar
İmam efendinin namaz kıldırırken kullandığı
CollarTyp e mikrofonu
Müezzinin ayakta ezan okurken kullandığı
Dynamıc-Footed mikrofonu üretemiyorlar
Batılı-Siyonist firmalar,bunları üretiyorlar
Müslümanlara yüksek ücretle satıyorlar
Yıllardır bu böyle devam edip gidiyor

Batıl,insanlığın başlangıcı itibariyl e  
Hak ile savaş halinde olup
İslamiyet ile savaştığı gibi
Günümüzde,Siyonizm adıyla
Irkçı-Emperyalizm olarak
Faaliyeti ni tüm dünyada
Ve her sahada sürdürmektedir
Siyonizm,bütün insanlığı
Kendi kölesi olarak görmektedir
Kabalist bir bakış açısıyla  
Tarih veya din ile bilim açısındanda
Kültür ve sanat ile müzik açısındanda
Durum aynıdır
Türk-İslam dünyasında müzik kelimesi kullanılmaz  
Musıki ilmi veya Hendese-i Savt ilmi olarak geçer
Siyonizm,Türk,İslam dünyasında
Hendese-i Savt ilminin gelişmesini istemiyor
" Müzik,kesinlikle Haramdır " diyerek
Hendese-i Savt İlminin gelişmesini engelleme ye çalışıyor
Hendese-i Savt İlmi,hangi alanlarda kullanılıyor
Ve eğer Türk-İslam dünyasında
Hendese-i Savt İlmi gelişemez ise
Sonuç ne olur bunu aktarmak istiyorum  
Öncelikle Forum Güneşli Bahçeler'de yayınlanan
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden
Hamza Nihat Alparslan oğlu'nun yazısını okuyalım
Ve konumuza devam edelim
Hamza Nihat yazısında şöyle diyor  
" İslami literatürde,Müzik ne anlama gelir
Önce bunu açıklayalım
Müzik kelimesi,Yunanca olduğu için
Yunan kültüründeki muhteviya
Farklı izah edildiğinden
İslami literatürde,müzik olarak izah edilemez
Nasılki islami literatürde
Allahın esma-ül hüsna'sı içinde,tanrı kelimesi yoksa
ve Allah'a tanrı demek,Allahın sıfatlarına aykırıysa
Tanrı kavramı ile Allah'a iman,izah edilemez ise
İslami literatürde ismi " Hendese-i Savt " olarak geçen olguyu
Müzik kelimesi ile izah etmekte,aynı şekilde aykırıdır
" Hendese-i Savt " nedir,diye sorulacak olursa,açıklayalım
Bu kelimede Hendese,geometriksel ölçü anlamında olup
Savt kelimesi ise,ses anlamındadır
Dolayısıyla " Hendese-i Savt " kelimesi
Belirli bir çerçeve,alan,hacim veya genişlik içinde
Ölçülendirilmiş ses anlamına gelir
Müziğin tanımlarından biriside
Ölçülü ve kurallı ses anlamındadır
Bu tanım aslında,sadece islami bir tanım değildir
Tüm dünyadaki dil ve kültürlerde yer alan
Müziğin mevcut olan,genel ve temel tanımıdır
Aynı zamanda,müziğin oluşumu ve kullanılışı
Allahın yaratılış ilkesine göre
Ancak " Hendese-i Savt " kelimesi ile izah edilebili r
Bu bakımdan " Hendese-i Savt " kelimesi
Her yönden,müziği,gerçek manada ifade eden,bir kelimedir  
Müzik kelimesi ile,Kuran-ı Kerim ayetlerin de
Arama yapmak yerine
" Savt " kelimesi ile,arama yapılması gerekir
Kuran-ı Kerim ayetlerin de
Müzik anlamında " Savt  " kelimesin i hedef alan
Kesin haram olduğuna dair,hiç bir ayete rastlanılamaz
Hadis-i Şeriflerde ise Savt kelimesi
Müzik anlamında ve haramlığı anlamında
Hangi ölçüye ve ne amaçla kullanıldığına göre
Değişen bir mahiyette,değerlendirilen bir kelimedir  
İcma ve kıyas ölçüsünde ise
Mezhep imamları ve islam ulemasının
Farklı görüşleri olsada
Tümünde hedef alınan ses değil
Nerede ve hangi amaçla kullanıldığıdır
Haram veya helal oluşuda
Bazı ölçülere ve kurallara göre belirleni r
Ses veya " Hendese-i Savt " direkt olarak
Haram olarak nitelendi rilebilec ek,bir materyal değildir
Sesi kullananın amacına göre,helal yada haram oluşu değişir
Dolayısıyla ses haram değildir
Haram haline getiren,kullanıcının kendisidi r
Müslümanın görevi,bir şeye haram diyerek,reddetmek değil
Helal olanını üretip kullanmasıdır " diyor
Evet,Hamza Nihat yazısında
Konu ile ilgili,çok önemli açıklamalarda bulunmuştur

Genel olarak,İslamiyetin musıkiye bakış açısı ile
Bazı islam alimlerin in ve bazı müslümanların bakış açısı
Birbirind en farklıdır
Bu ise siyonizmi n,bütün dinlerde ve ilimlerde
Yaptığı tahribatın sonucudur
Endülüsten beri devam eden
Din ve Bilim ayrılığı sonucu
Bilim adamları dinden kopmuştur
İslam alimlerid e,bilim dallarından kopmuştur
Ve İmam-ı Gazali'den beri süregelen
Akıl ve Vahiy tartışmalarından beri
İslam dünyasında
Her alanda,konuyla ilgisiz ve ilimsiz fetvalar mevcuttur
Musıkinin bir ilim dalı olduğunu
Bazı müslümanlar kabul etmezler  
Bu bakış açısı,siyonizmin etkisiyle ortaya çıkmıştır
Bazı müslümanlar,kadın sesinin erkek sesine benzemediğini
Kadının,erkekten daha ince,bir ses tonuna sahip olduğunu
Farklı bir nitelik taşıdığını belirtere k
Haram sınıfında değerlendirmişlerdir
Allah tarafından yaratılan,insan ve insan sesleri
Kadın sesi olarak,Soprano-MezzoSoprano-Kontralto
Erkek sesi olarak,Tenör-Bariton-Bas olarak
Yaratılmıştır
Bu sesleri çıkaran ve duyan bir mekanizma
İnsan bünyesinde mevcut olarak
Yine Allah tarafından
Semi sıfatının,insanda tecellisi olarak yaratılmıştır
( Semi : En iyi şekilde,her şeyi işiten ve duyan )  
Kuran-ı Kerim'de
" Kadın sesi kesinlikl e haram'dır " şeklinde
Bir ayet-i kerime yoktur
Kadın sesinin özellikleri
Allahın Bedi sıfatının, insanda tecellisi dir
( Bedi : Var eden,yaratıklarını ahenk ve güzelliklerle donatan )
Bu Soprano-Tenör sıralaması
Tüm müzik aletlerin inde varyant ve versiyonl arını
Oluşturmaktadır
Neticede müzik aletlerin in ve seslerini n kaynağı
İnsan ile aynı mecradandır
Allahın yarattığı sistemin
Allahın insana verdiği akıl,ruh ve duyu ile  
Üretilip algılanmasıdır
Allah tarafından,ilk yaratılan insan,Hz.Adem a.s'dan beri
İnsanoğlu,Musıkiye aşina olarak yaratılmıştır
İnsanın,Peygamber veya demirci ustası olması
Allah tarafından husule getirilen
Bu aşinalığı değiştirememektedir
Altını çizerek tekrarlay alım
Allah tarafından,her insan
Diyafram,akciğer,gırtlak ve ses telleriyl e
" Hendese-i Savt " ilminin izah ettiği gibi  
Ses üretmekte olup
Yine Allah tarafından yaratılan,kulak vasıtasıyla
İnsanın ses telleriyl e
Veya cisimleri n titreşimleriyle ürettiği sesleri,duymaktadır
İnsan sesi ile tüm cisimleri n
Ve müzik aletlerin in oluşturduğu
Seslerin kaynağı
Yine yoktan var eden Allahın
Halık sıfatının,insanda ve tabiatta tecelisid ir  
Kıyamete değin,insanoğlunun dünyada yok oluşuna değin
Bu yaratılış,Allah tarafından devam edecektir
Musıki denilen ilim
Veya musıki aletlerin in imal ve satışı
Bir dönem,İstanbul Karaköy semtinde
Sanki,genelev veya eğlence mekanlarıyla
Birlikte anılır hale gelmiştir
Dolayısıyla,kadınların izzet-i şerefi ve musıki
Ayaklar altına alınmıştır
Kadın ve musıki ilmi değersizleştirilmiştir
Elbette,genelevdekiler hayatlarından memnun değildir
Eğlence ile kadın ve musıki ilmini bir araya getirenle rinde
Hayatlarından memnun oldukları söylenemez
Kadını ve musıkiyi aşağılayan,bir bakış açısı siyonizm kaynaklıdır
İslamiyete göre kadın,bir zevk,eğlence ve şehvet aracı değildir
İçkili mekanlard a,erkeklerin huzurunda
Raks eden dansöz bayanlar ve bu tür bir musıki
Elbette helal sınıfında değildir  
Ancak bu tür mekanlar,bu tür musıki ve rakseden dansözler ile
Hakiki islamiyet in ve bizim halk kültürümüzün,bir bağıntısı yoktur
İslamiyet yayılmadan önceki,cahiliye devri adetidir
Ve tüm Türk-İslam coğrafyasında toplumsal bir problem olarak
Karşımızdadır
Müslümanların görevi her zaman
Bu tür olguları,toplumsal bir problem olarak görerek
Çözümüne katkıda bulunmaktır
Bunun yol ve yöntemi ise " haram " demek değildir
Böyle yapılırsa,problemden ve çözümünden kaçmak anlamına gelir
Aşırı alkol tüketiminin insan bünyesine verdiği zarar
Tıp bilimi yoluyla
Fuhşiyatın topluma ve aileye verdiği zarar
Sosyoloji ve psikoloji ilmi yoluyla incelenme li
Araştırılarak çözüm yolları topluma,eğitim yoluyla sunulmalıdır
İslamiyetin kadına bakış açısı
Ruh ve bedeniyle birlikte mükemmel
Allahın yarattığı eşref-i mahlukat olan insandır
İslamiyet,kadına erkekten daha fazla değer ve önem verir
Hz.Ali r.a
" Kadına saygılı ol,çünkü o insanoğlunun anasıdır " buyurmakt adır
Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
" Cennet,Annelerin ayakları altındadır " buyurmakt adır
İslamiyetin kadına verdiği değer ortadadır
Bazı müslümanların,islamiyet ile bağdaşmayan
Bakış açısıyla kadın
Erkeğin emirlerin e,kesin itaatle yerine getiren bir köle
Evde mutfak robotu,aşçı ve hizmetçi
Çocuk doğumunda kullanılan,bir kuluçka makinesi
Ve erkeğin zevk ve şehvet malzemesi dir
Bu bakış açısı,islamiyet ile bağdaşmamaktadır
Kadın ile musıki bir zevk,eğlence ve şehvet aracı değildir
Kadını bir şehvet ve eğlence aracı olarak görmek
Ortaçağda,hristiyan dünyasında
Engizisyo n mahkemele rinde
" Kadının içinde şeytan vardır " diyerek
Yargılayan batıl zihniyeti n
Günümüzde hakiki islamın değil,siyonizmin telkin ettiği islamın
Bazı müslümanların görüşü olarak
Karşımıza çıktığının delilidir
"Hendese-i Savt " bir ilim dalıdır
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
" İlim,kadınada erkeğede farzdır " buyurmuşlardır
Hz.Hatice r.a. islami ticaret hukuku ilminin kurucusud ur
Hz.Aişe r.a hadis ilminin kurucusud ur
Bunuda antiparan tez belirteli m
Musıki,Allah tarafından insana bahşedilen
Yemek yemek ve uyumak gibi bir eylemdir
Uyku bedenin dinlenmes i için
İnsana Allah tarafından bahşedilen bir nimettir
" Uyku kesinlikl e haramdır " şeklinde bir ayet-i kerime yoktur
Veya bu anlamda bir hadis-i şerif yoktur
Tıbbi açıdan,durumu araştıran bir bilim adamının
Uyku açısından bir değerlendirmesi vardır
http://www.radikal.com.tr/hayat/gundogumu-ve-batiminda-uyumak-sagliga-zararli-893926/
Selçuk Üniversitesi Konya - Meram Tıp Fakültesi
Nefroloji Anabilim Dalı öğretim üyesi
Prof.Dr. Süleyman Türk
Gün ışığının ilk saatlerin de
Uyumanın sağlık açısından çok zararlı olduğunu
Kalp krizlerin in bu saatte uyuyanlar da
Uyumayanl ara göre daha fazla görüldüğünü vurgulama ktadır.
Gün batımında uyumanın da zararlı olduğunu vurgulaya n Türk
"Bu saatte uyumak kalp hızı değişkenliğini
ve özellikle zihinsel fonksiyon ları olumsuz etkilemek tedir” şeklinde
Açıklama yapmaktadır.
Ancak,bu açıklama
İslami açıdan " kesinlikl e uyku haramdır " anlamına gelmiyor
Müslümanların haram diyerek,musıkiden kopması ile
Musıki ile meşgul olanların,sadece Rum veya Ermeni gibi
Hristiyan vatandaşlar,olduğu fikri
Siyonizm tarafından yaygınlaştırılmıştır
Musiki,sadece bir eğlence aracı gibi değerlendirilmiş
Musıkinin,bir ilim ve sanat dalı olma hüviyeti
Ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır
Musıki ilmine ve musıkişinaslara yapılan
En büyük kötülük budur
Bu kötülüğü yapanların içinde
Elbette bazı müslümanlarda vardır
Siyonizm,bazen müslüman kılığınada girmekted ir
Halbuki müslümanların,musıki gibi bir ilim ve sanat dalına
Eski dönemlerde verdikler i değerden
Çok daha fazla önem ve değer vermeleri gerekirdi
Günümüzde ise malesef
Dünyayı kendi istedikle ri gibi idare etmeye çalışan
Siyonist küresel güç merkezler i
Müslümanları
Müzik haram veya helal gibi konularla
Gereksiz yere meşgul ederek
Dünyayı sömürmeye devam etmektedi rler
Bir dönem,Kuran-ı Kerim basılması için
Matbaa kurulmaya çalışıldığındada
El ile yazılması gerektiğini
Matbaa ile Kuran-ı Kerim'in basılmaması gerektiği fikrini
Yaygınlaştıranda yine siyonizm'dir
Deve ile yapılan Hac yolculuğunda
Uçak kullanılmasının haram olduğu fikrini
Yaygınlaştıranda yine siyonizm'dir
Musıki yani " Hendese-i Savt " ilmi
Fonetik,Diksiyon gibi ilimleri
Kuran-ı Kerimi güzel okumak için geliştirilen,tevcid ilmi
Ezanı,makam ile güzel  okumak için geliştirilen
قراءة جميلة  Kuraat'ün Cemile ilmi v.s gibi ilimlerid e
Bünyesinde barındırır
Siyonizm,tüm musıki ilmi ile bağlantılı ilimleri
Bu ilim vasıtasıyla üretilen tüm doneleri
Sahte bir islami kimlik ile,haram olarak nitelendi rdiği için
Müzik aletleri üretiminide haram olarak
Nitelendi rmiştir
Dolayısıyla müzik ile ilgili endüstri
İslam ülkelerinde gelişmemiş
Amplifika tör,hoparlör,mikrofon gibi
Donelered e haram denilmiştir
" Mikrofon ile ezan okunamaz,haramdır "
" Hoparlörden ezan dinlenile mez,haramdır "
Gibi telkinler le
Müzik endüstrisi,islam ülkelerinde gelişemediğinden
İslam ülkeleri,bu endüstri donelerin i
Batılılardan satın almak zorunda bırakılmıştır
Milyarlar ca para bu tür ürünlere harcanmay a
Devam edilmekte dir
Siyonizmi n ürettiği algı
Bir dönem,televizyon ve radyo gibi iletişim araçlarınıda  
Haram olarak nitelendi rmiştir
Bazı islam alimleri
Kadın sesi haram,erkek sesi helal
İnsan sesi helal,çalgı sesi haram gibi
İfadeler kullanmışlardır
Şimdi konuya farklı bir bakış açısı getirelim
BeatBox-A Capella denilen bir müzik türü vardır
A Capella ve Beatbox karışımı bu türde
Çalgı kullanılmaz
Ancak,elektronik dijital stüdyo kayıtları neticesi
BeatBox-A Capella dinlenild iğinde
Hem insan,hemde çalgı sesi birlikte duyulur
Bunun yanında,bir Synthesiz er kullanılıp
Mixer ile kaliteli bir tonlama yapılıp
Stüdyodaki bilgisaya ra,Ableton Lıve 9 türü
Bir proğram yüklenerek
Kaliteli bir Shure mikrofon
Amplifika tör ve hoparlör sistemiyl e
Erkek sesinden üretilen,kadın sesini
Veya GarageBan d Proğramı ile yüklenen
Bir ansiklope di kapağının,açılıp örtülmesiyle oluşturulan
Gerçekte var olmayan
Bir ( Drum set ) davul sesini dinleyebi lirsiniz
Ortada kadın ve enstrüman olmadan
Günümüzdeki teknoloji ile yapılan kayıtla
Kadın sesi ve enstrüman sesi içeren
Bir stüdyo kaydını dinleyebi lirsiniz
İnsan sesine en yakın enstrüman sesi
Keman sesidir
Ancak,yukarıdaki ismini saydığım
Cihazlarl a kurulan bir stüdyoda
İnsan sesinden,keman sesi üretebilirsiniz
Şimdi Beatbox,Acapella ve Syntheise r nedir
Kısaca açıklayarak konumuza devam edelim
BEATBOX
Beatbox,kişinin hiçbir müzik aleti kullanmad an
Ağız, dudak, dil ve diğer organlarını kullanara k
Müzik oluşturmasına denir.
Beatbox yapan kişilere ise Beatboxer adı verilir.
Freestyle Beatbox ise kişinin kendine göre bağımsız olarak
Müzik oluşturmasına denir
A CAPELLA
A Capella, müzik terminolo jisinde
A Capella olarak geçen çok sesli bir müzik türü.
Enstrüman olarak insan sesi kullanılır.
Kelime anlamı olarak İtalyanca "kilise tarzı" demektir
Ve rönesans tarzı ile barok konçertosunu
Birbirind en ayırmak için geliştirilmiştir
SYNTHESIZ ER
Synthesiz er farklı türde bir müzik icat etmek
ve elektriks el sinyaller üretmek için
kullanılan bir müzik aletidir.
Üretilen sinyaller bir enstrüman amfisi
Hoparlör ya da kulaklık aracılığıyla
Ses'e dönüştürülüp duyulur hale gelir
Sanırım,yukarıdaki teknik bilgilerd en
Kadın sesi ve enstrüman sesinin
Kadın ve enstrüman olmadanda
Elde edilebile ceğini
Kavramışsınızdır
Buna rağmen,bazı müslüman erkeklerd e
Bu sahte kadın sesine karşı,bir ilgi olacaksa
Artık bu bazı müslüman erkekleri n
Sapık olarak nitelener ek  
Psikoloji k tedavi altına alınması,en doğru çözüm olacaktır
Ancak Kuran-ı kerim ve hadis-i şeriflerde
" Kesinlikl e kadın sesi haramdır
Ve kesinlikl e enstrüman sesi haramdır " diye
Bir şey olmadığı için
Bu tür doğal olmayan,ses üretimleride gereksizd ir
Toplumun tüm kesimleri nin,kadın ve musıki konusunda
Bilimsel olarak
Biyolojik,psikolojik,sosyolojik ve islami açıdan eğitilmeleri şarttır  
" Musıki ve kadın sesi haramdır " diyerek
Baskı ile hiç bir sorun çözülemez
Erkekler gibi,Kadınlarında,bir islami şiiri
Toplum içinde,seslendirme hakları elbette vardır
Konuyu,sadece ilahiyat eğitimi alanların değil
İlahiyat ile birlikte,konservatuvar eğitimi alanların
Değerlendirmesi gerektiğini
Aslında,haram olanın müzik olmadığını
İnsanların bunu bazen
Çeşitli şekillerde ve çeşitli ortamlard a
Kendileri nin haram haline getirdikl erini,belirtelim
Siyonizm,Türk,İslam dünyasında
Hendese-i Savt ilminin gelişmesini istemiyor
Ayet ve Hadislerd e " Müzik,kesinlikle Haramdır " şeklinde
Bir uyarı yoktur
Bu konu,İcma ve Kıyas ile belirlenm iştir
Mezhep İmamları ve bazı islam alimlerin in
Fetvalarına dayandırılmaktadır
Bilindiği gibi İcma ve Kıyas
Herhangi bir konuda,islami bir hüküm oluşturmada
Çok önemli bir faktördür
Ancak,bazı konularda,istisnai olarak
Zaman içinde farklı değerlendirmelere ve fetvalara sebep olabilir
Siyonizm,bu fetvaları derinleştirerek
" Müzik,kesinlikle Haramdır " fikrini yayarak
Türk-İslam dünyasında
Hendese-i Savt İlminin gelişmesini engelleme ye çalışıyor
Hendese-i Savt İlmi,hangi alanlarda kullanılıyor
Ve eğer Türk-İslam dünyasında
Hendese-i Savt İlmi gelişemez ise
Sonuç ne olur bunu aktarmak istiyorum
Önce,Hendese-i Savt ilmi'nin kullanıldığı alanları
Daha önce Forum DolunayVa kti İstanbul'da açıklanan
Selim Hüseyin Yıldırımoğlu'nun yazısını aktarayım
Daha sonra konumuza devam edelim

HENDESE-İ SAVT İLMİ VE TEKNOLOJİ

FORUM DOLUNAYVA KTİ İSTANBUL  

SELİM HÜSEYİN YILDIRIMOĞLU
İstanbul Üniversitesi Mekatroni k Mühendisliği Bölümü

Forum içinde " Musıki ve İslam " başlıklı yazılara
İlave olarak,bazı önemli konuları aktarmak istiyorum
Musıki denilince,Türk-İslam dünyasındaki ismi
" Hendese-i Savt İlmi " olarak geçmektedir
Hendese-i Savt İlmi,hangi sahalarda kullanılmaktadır
Bununla ilgili bazı anektodla r aktarmak istiyorum
Türk-islam dünyası,ses teknoloji sini haberleşme alanında kullanmıştır
Sultan Abdülhamit Han,istihbarat teşkilatının elemanlarına
Makam ve Kudüm velvelele ri ile gizli mesajlarını ulaştırıyordu
Ordu teşkilatı içinde kurulu olan mehter topluluğu ile
Ordunun hareket ve savaş vaziyetle rine ilişikin mesajlar
Musıki yoluyla  iletiliyo rdu
" Hendese-i Savt İlmi " çok farklı alanlarda kullanılmaktadır
Bununla ilgili yazılara geçmeden önce
Ses ve insan biyolojis i hakkında kısa bir bilgi aktarayım

SES VE İNSAN BİYOLOJİSİ  

Ses ve insan biyolojis i,bir bütün olarak Allah tarafından yaratılmıştır
Konuşurken veya şarkı söylendiğinde oluşan ses
Muhteviya t olarak aynı sistemin ürünüdür
Ses,insan bünyesinde,ses telleriyl e havanın etkileşimi sonucunda oluşur
Nefes borusunun en üst kısmında
Ses tellerini de içine alan kıkırdak dokulu gırtlak ( Larinks ) bulunur
Bunun Sağ ve solunda iki adet ses teli vardır
Bu ses telleri hareketli olup, birbirler ine doğru yaklaşıp ayrılırlar.
Nefes alıp verme sırasında yanlara doğru açılırken konuşma ve şarkı söyleme sırasında
Birbirler ine doğru yaklaşır ve titreşirler.
Sesin oluşumunda rol oynayan anatomik yapılar vardır
Akciğerler, diyafram, gırtlak ve ses telleri ile buna benzer anatomik yapılardır
Ses oluşumunda kullanılan,çene, dudak, dil ,damak vs.gibi yapılarda
Sesin duyulmasını sağlayan ve dış,orta ve iç kısımdan oluşan kulak denilen duyma sistemi
Diğerleri gibi,Allah tarafından yaratılmıştır
İnsan biyolojis i sesi oluşturan,yayan ve duyan bir mekanizma dır

SES VE TIP TEKNOLOJİSİ

Türk-İslam dünyasında " Hendese-i Savt İlmi "
Osmanlı döneminde
Edirne Darüşşifasında hastalıkların tedavisin de kullanılmıştır
Musıki sistemind e makamlar ile tedavi çok etkilidir
Osmanlı'nın şair hekimleri nden Şuuri Hasan Efendi'nin, "T'adil-Ül Emzice" adlı eserinde
Musiki makamlarının hastalıklarla olan ilgisi detaylarıyla anlatılıyor.
Eserde, Hicaz makamının iktidarsızlığa iyi geldiği ve cinsel gücü artırdığı belirtili yor.
Trakya Üniversitesi Tıp Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ratıp Kazancıgil de "Sultan 2'inci Beyazıd Külliyesi" adlı eserinde, konuya geniş yer ayırarak, musiki makamlarının hangi hastalıklara iyi geldiğini yazdı. Hicaz makamının cinsel gücü artırdığını ve yanlış anlaşılma korkusu ile bugüne kadar bunu söylemediğini anlatan Kazancıgil, "Tarihten önceki dönemlerden beri bilinen ve bu işle uğraşanların alanına giren bir kısım hastalıkların, müzikle tedavisi yapılmış. Bu külliye 1488 yılında her türlü hastalığın tedavi edildiği bir merkezdir . Burada sadece akıl hastaları tedavi edilmiyor du. Akıl hastalarının yanısıra diğer hastalar da tedavi görüyordu" şeklinde konuştu. Buradaki hastalara ilaçla tevavinin yanısıra müzikle tedavi de uygulandığını kaydeden Kazancıgil, "Evliya Çelebi, Seyahatna mesi'nde burayı anlatırken, on kişilik sazende ekibi ile birlikte akıl hastalarının ve diğer hastaların tedavi edildiği yer olarak bahsediyo r. Müzik, hastalığın tedavisin de yardımcı eleman olarak kullanılıyor" dedi. Diğer tedavi sistemler i olmadan sadece müzikle de tedavi olmayacağının altını çizen Kazancıgil, "Bizim hekimleri miz yaptıkları incelemed e müziğin beynin belli kısımların uyararak, hangi makamın hangi hastalığa iyi geldiğini yazmışlar. Hekimleri miz adeta "Müzikal Formakope" diyebilec eğimiz bir sistem geliştirmişlerdir" diye konuştu.

MÜZİKAL FORMAKOPE
 
Yrd. Doç. Dr Ratıp Kazancıgil'in Sultan 2'inci Beyazıd Külliyesi adlı eserinde, makamların etkisi hakkında şu bilgiler yer alıyor :
- Hicaz Makamı : Bu makamın nağmelerinin çocuklarda görülen idrar zorluğuna büyük yararı olup, yetişkin erkekleri n seksüel yönden uyarılması hususunda büyük etkisi vardır.
cinsel gücü arttırdığı belirlenm iştir  
- Rast Makamı : Havale ve felç illetine devadır.
- Irak Makamı : Har mizaçlılara, sersem ve hafakan faydalıdır.
- İsfahan Makamı : Zihni açar, zekayı artırır, anıları tazeler.
- Zirefgent Makamı : Sırt ve eklem ağrılarının ve kuluncun tedavisin de faydalıdır.
- Rehavi Makamı : Baş ağrısına devadır.
- Büzürk Makamı : Ateşli hastalıklara iyi gelir, zihni temizler, vesvese ve korkuyu uzaklaştırır, fikre yön verir.
- Neva Makamı : Irk'un nisa'ya iyi gelir.
- Zengule Makamı : Kalp hastalıklarının devasıdır.
- Buselik Makamı: kulunç ve bel ağrılarının ilacıdır.
- Uşşak Makamı: Kalp, karaciğer, sıtma ve mide hastalıklarının ilacıdır.


SES TEKNOLOJİSİ VE ONKOLOJİ
Dr. Murat Baş, ses teknoloji siyle kanser tedavisin de büyük başarı sağlandığını açıkladı.
Konuyla ilgili açıklamada bulunan Dr. Baş, “Konformal” tedaviler in gündem de olduğu modern tıpın, sadece hastanın tedavi edilmesiy le değil, yan etkilerin in azaltılması, tedavi uygulamal arının daha rahat yapılabilmesi ve ağrısız, acısız girişimlerin uygulanab ilmesine yöneldiğini söyledi.
21. yüzyılın teknoloji si olarak ifade edilen “Ses Teknoloji si”nin insanda tedavi amaçlı olarak kullanılmasının yeni bir yöntem olmamasına rağmen, kanserde kullanılmasının henüz çok yeni olduğunu belirten Dr. Baş, “‘Yoğunluklu odaklanmış Yüksek Frekanslı Ses (HIFU)’ ya da ‘Ultrasonik Tedavi’ dalgasının taşıdığı enerji, insan vücudu üzerinde şimdiye kadar ‘açık cerrahi müdahale’lere gereksini m gösterdiğinden pek kullanılmamaktaydı. Bilgisaya r yazılım ve donanımlarının gelişmesiyle ayrıca, yarı iletken malzeme teknoloji lerinin hızlı ilerlemes i mümkün olabilmiştir. Daha önce, cerrahi müdahalelerin zor ve imkansız olduğu durumlard a iç kanamaları durdurmak amacıyla geliştirilen bu tür cihazlar, şimdi kanserin yok edilmesin de veya kontrol Altına alınmasında kullanılmaya başlanmıştır. Cihazın temel çalışma prensibi, transduce r (ses kaynağı) adı verilen piezoelek trik kristalle rin ürettiği ses enerjisin in istenen bölge üzerinde odaklanar ak, odak bölgesinde oluşan temel etkisine dayanmakt adır. Odaklanac ak bölge (tümör), ileri görüntüleme sistemler i (USG/Doppler-Ct-MRI) ile tespit edilir. Bölgeye odaklanan ses dalgalarıyla hedeflene n hücreler 60 derecenin üzerinde bir sıcaklığa 0.2 saniye gibi kısa bir süreç içerisinde ulaştırabilmektedir. Odak bölgesine yoğunlaşan termik enerji hedef bölgesi dışında bir etki göstermektedir” dedi. Dr. Baş, ses dalgasının odaklandığı bölgedeki etkinin 3 şekilde meydana geldiğini belirtere k, şu sıralamada bulundu: “Hipertermik (ısı) etkisi; 0.2-1 saniye içerisinde 65-100 derecelik bir ısıya ulaşan hücrede koagülasyon Nekrozu (pıhtılaşmayla ölüm) meydana gelmekted ir. Kavitasyo n; yüksek frekanslı ses dalgaları nedeniyle hücre içerisindeki Sıvıda oluşan kabarcıklar ve yüksek ısı duvarları hücreyi tahrip ederek yıkılmasına neden olur ve hücre parçalanır. Kan damarlarının tahribi; ses dalgaları, tümör içindeki 2 milimetre den daha küçük çaptaki kan damarları ve kapillerl er tahrip olur. Bu kanser hücresini besleyen damarların yok olması nedeniyle iskemik Nekroz neden olur.”
Dr. Murat Baş’ın açıklamasına göre, HIFU sistemini n avantajla rı şöyle:
- Girişimsel bir teknik değildir ( Non-invazif )
- Sadece kanser odağı tahrip edilir.
- Vücutta kesi olmaz, ses dalgasına bağlı hasar oluşmaz.
- Vücuda uygulanac ak herhangi bir kateter ya da probo ihtiyaç yoktur.
- Ses dalgası yolu boyunca önüne çıkan doku ve hücrelerde tahribat yapmaz.
- Kan değerlerinde düşme ya da değişiklik oluşmaz.
- Neredeyse hiç acısı olmayan bir işlemdir.
- Uygulama sonrası iyileşme süreci hemen başlar.
- Hedef üzerinde eşit doz dağılımı sağlanır.
- Hedefteki tümör dokusu yok olurken, çevre dokularda etki görülmez.
- Yapılan tedavinin etkinliğini ve hedef güvenirliliğini 3 boyutlu olacak (CT veya MR ile) şekilde tayin etmek mümkündür.
- Tedavi tümör şekline ve boyutlarına bağlı değildir.
- 2 milimetre den küçük çaplı damarların imha edilmesin i sağlayarak tümörün kanlanmasını, dolayısıyla da beslenmes ini durdurur.
- Cerrahi müdahalenin herhangi bir nedenle yapılamadığı durumlard a, HIFU tedavisi kolaylıkla uygulanır.
- Hedef üzerinde uygulanan ses dalgasının dozu, gerçek zamanlı ve geri dönüşümlü olarak tespit edilebili r, izlenebil ir.
- Bağışıklık sistemi üzerinde etkilidir; Lenfositl erin hedef dokuya ulaşmasını ve lenf fosiküllerinin oluşumunu sağlar.
- Tedavi edilen dokuda CD4, CD8 ve NK hücrelerinin sayısı artar. Lokal bağışıklık güçlenir.
- Tedavi güvenirliği yüksektir; hayati göstergeler (Nabız, tansiyon, solunum sayısı ve ateş) tedavi esnasında sabit kalır, değişmez.
- Tedavi sonrasında parçalanan tümör hücrelerinin, tedavi alanı içinde yayıldığı gözlenmemiştir.
- Tedavinin tolere edilemeye cek yan etkisi yoktur veya çok azdır.
- Radyoakti vite söz konusu değildir.
- Kullanıcıların üzerinde zararlı etkisi yoktur.
- Çevresel hasar oluşturmaz.
TEDAVİNİN UYGULANDIĞI TÜMÖRLER
Cerrahi uygulamal ardaki stres, travma, kanama, yavaş iyileşme ya da muhtemel tümör ekimi, HIFU tedavisin de görülmez.
Radyotera pi ( Şua tedavisi ) esnasında, radyasyon hasarı, kan değerlerinde düşme, kemik iliği ve bağışıklık sistemi baskılanması HIFU tedavisin de görülmemiştir. Ayrıca HIFU tedavisin de, radyotera pideki gibi radyasyon a duyarlı ya da duyarsız şeklinde tümör seçiciliği de söz konusu değildir. Tedavinin, meme kanserler i, kemik tümörleri, karaciğer kanserler i, yumuşak doku kanserler i (Kas, yağ, bağ dokusu), böbrek kanserler i, karın alt boşluğu tümörleri (Pelitonea Tümörler), retroperi toneal tümörler (Karın zarının arkasındaki yerleşmiş tümörler), pankreas kanserler i, metastazl ar (Başka bir bölgeye yayılmış, atlamış tümörler), ilerlemiş kanserler de palyatif amaçlı, klasik cerrahi uygulanmış, solid tümörlerde nüksleri önlemede veya nükslerin tedavisin de, Ameliyat edilmesi herhangi bir nedenle uygun olmayan tümörlerin tedavisin de, yetersiz ameliyat, radyotera pi uygulanmış rezidü (bakiye) tümörlerin tedavisin de, iyi huylu rahim tümörlerinde (myoma gibi) uygulandığı bildirild i.
HIFU tedavisin in uygulanma dığı tümörler ise şöyle:
- İçi boş (mide, bağırsak gibi) organ tümörlerinde
- Mediastin al (göğüs orta boşluğu) tümörlerinde
- Medula spinalis (omurilik) tümörlerinde HIFU Tedavisi uygulanam az.
Dr. Baş, “HIFU tedavisi bu haliyle, yakın gelecekte tümör tedavisin de cerrahiye ciddi bir alternati f olacağa benzemekt edir. Ülkemizde cihazın satışını yapan distribütör firma (Meteks) bulunmasına rağmen, maalesef HIFU tedavisi ülkemizde henüz uygulamay a başlanmamıştır. Bugün dünyada henüz birkaç merkezde (Japonya, Amerika, Malezya, Çin vb) uygulanan HIFU, tümör tedavisin de yeni bir çığır açmıştır. Yapılacak daha fazla sayıdaki bilimsel ve klinik çalışmalarla HIFU, tümör tedavisin de önemli bir yer edineceğe benzemekt edir

SES YANSIMA SİSTEMİ VE TEKNOLOJİ

Ses dalgalar halinde yayılır.  Ses dalgaları bir engelle çarptığında yönünü değiştirir ve geldiği ortama geri döner. Buna sesin yansıması denir.
Sesin yansıması ışığın yansımasına benzemekt edir. Yansıma kanunları ses içinde geçerlidir.
Yansıyan sesin hızında bir değişiklik olmaz
Yansıma olayında ses,yüzey düzgün ve pürüzsüz ise düzgün yansıyacaktır.
Pürüzlü yüzeyde ise dağınık yansıma gerçekleşir, ses farklı yönlere dağılır.
Sesin duyulması zorlaşır. ( Şiddeti azalır )
Ses yansıma sistemi,Hendese-i Savt İlmi'nin konusudur
Hendese-i Savt İlmi,çocukların zeka gelişiminde kullanılmaktadır
Botanik ilminde çiçeklere ve eğitmek için köpeklere
Yumurtlam ayı hızlandırmak için tavuklara
Batı klasik müziğinin dinletild iğini biliyoruz
" Ses yansımasının teknoloji deki kullanımı nasıldır" sorusuna cevap verelim
Ses kaynağından ses üretilir, engele çarpan sesin,çarptığı engelle ilgili bilgiler edinebili riz. Engelin uzaklığı, büyüklüğü, yüzeyinin şekli, hangi yönde hareket ettiği gibi bilgiler öğrenilebilir
Hendese-i Savt İlmi,denizin derinliğinin ölçülmesinde kullanılır
Gemilerde ki sonar cihazı deniz derinliğini ya da balık sürülerinin yerinin tespiti için kullanılır. Sonar cihazı denize ses dalgaları gönderir, sesin engele çarparak geri gelme süresini ölçer, ne kadar uzaklıkta olduğu bulunmuş olur.
Hendese-i Savt ilmi,Tıp alanında iç organların görüntülenmesini sağlar  
Ultrason cihazı sayesinde iç organlarımızın görüntülenmesi sağlanır. Doktorların hastalıkların teşhisinde, anne karnındaki bebeğin görüntülenmesinde ultrasonu kullanır. Bu aletle elde edilen görüntü ekrana aktarılır. Ultrason ses dalgalarından yararlanılarak geliştirilmiştir. Kulağımızla duyamadığımız sesi yayar, bu sesin iç organlard a yansıması ile ekranda oluşan görüntü ile iç organlarımız görüntülenmiş olur.
Hendese-i Savt İlmi,Böbrek taşlarının kırılmasında kullanılır
Böbreklerde oluşan taşlar ses dalgaları gönderilerek kırılır. Gönderilen şok ses dalgaları taşı kırar, bazı taşlar nadiren,belki sert olduğundan kırılamayabilir.
Ancak geneli,bu teknoloji ile kırılmaktadır
Bu teknoloji ile hastanın ameliyat olmasına gerek kalmaz

HENDESE-İ SAVT İLMİ VE TEKNOLOJİ

" Hendese-i Savt İlmi " bir çok teknoloji k üründe kullanılmaktadır
Radyo,televizyon,telsiz ve medyatik tüm araçların üretiminde
Hendese-i Savt ilmi kullanılnaktadır
Meteorolo ji istasyonl arında ve hava tahminler ini üreten cihazlard a
Depremi önceden haber veren ve şiddetini tesbit eden cihazlard a
Hendese-i Savt ilmi kullanılnaktadır
Bu konuyla ilgili bazı ayrıntıları aktarayım

Telefon da öncelikle sesimizi kaydeder sonra karşı tarafa iletir . bunu şuna benzetebi liriz annemiz babamıza birşey söylememizi istiyor ve bize birşeyler söylüyor . bizim bunu babamıza söyleyebilmemiz için öncelikle anlamış olmamız gerekir . aynı bu şekilde telefonla r da öncelikle sesimizi kaydedip başka bir formata dönüştürüp yerine göre elektrikl e yerine göre ise ses dalgaları ile önce aracı istasyonl ara sonra da ulaşmak istediğimiz kişilere ulaştırmaktadır . böylece günlük hayatımızda sevdikler imizle haberleşmemiz sağlanmış olur.
Akıllı telefonla rda gelişen teknoloji
ise cidden önemli . siri ve s-voice yakın zamanda örnekleri sesle kontrolün . aramak istediğin ya da telefonun yapmasını istediğin hamleleri sen söylüyorsun telefonun sen parmağını oynatmada n sana cevabı sesli bir şekilde döndürebiliyor

 
Televizyo nlarda da müzik sektörüne benzer şekilde bir yol izlenir . öncelikle izlenecek olan film , dizi , klip her ne ise bunlar kamera yardımı ile kaydedili r. kamera hem görüntüyü hem de sesi farklı kaliteler de kaydeder . daha sonra yayıncı kurum ya da kuruluş bunu alarak kendi yayın kanallarında yayınlarlar . burada hem ses hemde görüntü aynı anda içerikte yer alır . bizler de her akşam cips ve kola eşliğinde dizi keyfi süreriz .

Akıllı evler bir başka ses teknoloji sinin kullanıldığı sahadır
yakın bir zamanda evdeki neredeyse tüm elektroni k cihazları ki bunlara kapı pencere vs de dahil ses ile kontrol imkanı gelecekti r  
Bunun protopini microsoft un sahibi bill gates kendi evinde uyguluyor . geleceğin evleri çok akıllı olacak . hatta sesle kalmayıp IBM aldığı bir patentle dokunmati k zemin dahi yapmayı düşünüyor . bu sayede evde birisi yığılıp kalırsa,ambulans anında kapımıza gelecek . hatta büromuza giren hırsız anında yakayı ele verecek .

Medya alanında yine ses teknoloji sinin gelişmesiyle oluşan doneler vardır
Google sunduğu google arama ve google çeviri servisi sayesinde artık sesle işlem yapmak mümkün . diyelim bir kelimenin okunuşunu biliyor ama yazılışını bilmiyors unuz
mikrofonu olan bir bilgisaya ra oturup google ın ilgili servisine girip kelimeyi telaffuz ederek google da arama yapmak mümkün . şu an için ingilizce de arama yapılabiliyor . umarız yakın zamanda türkçe de eklenecek tir .

Sesli gazete ve dergiler hazırlanmaktadır,artık gazeteler i sesli şekilde de elde edebileceğiz.
Gazeteler i illa birinin seslendir mesine gerek kalmıyor . gazete bir uygulama oluşturuyor ve bu uygulamad a tüm harfler seslendir iliyor bir kişi tarafından . sonra habere entegre edildiğinde bir buton yardımıyla program çalışmaya başlıyor ve haber metininde ki tüm kelimeler i seslendir iyor .

Sonar adı verilen sistemle deniz tabanının haritası çıkarılabilir, batık gemilerin yeri tespit edilebili r. Gemilerde ki sonar cihazları yaydıkları ses dalgalarının yansıyıp geri dönme süresini ölçer ve yansımanın olduğu yüzeyin uzaklığını hesaplar. Sonar teknoloji sinin balıkçılıkta kullanılmasıyla balık sürülerinin varlığı, hareket yönü, balık miktarı, sürüde hangi balık cinsinden kaç ton bulunduğu öğrenilebilir.
Ultrason adı verilen araç sayesinde ses dalgaları kullanılarak insanların iç organlarına bakılabilir. Bu sayede hastalıklı dokular tespit edilebili r, bir bebeğin gelişimi izlenebil ir.
Uyarı ve güvenlik sistemler inde,ses teknoloji si kullanılmaktadır.
Otomobill erin kornaları,hırsızların korkulu rüyası alarmlar
Artık güvenle iş yerimizi evimizi ve arabamızı arkamızda bırakıp işlerimizi yapabiliy oruz ve sevdikler imizle zaman geçirebiliyoruz Eğer biri haberimiz olmadan dokunacak olursa alarmlar mahalleyi ayağa kaldırıyor

Bugün artık binalar yükselmiştir de yükselmiştir . mesela toki 15 - 16 katlı gökdelen misali apartmanl ar ve yerleşim birimleri yapmaktadır . haydi düşünelim şimdi eski usül kapı tokmakları var . alt kapıdaki biri nasıl 15. kattaki birinin kapısına vuracak nasıl geldiğini haber verecek ve ev sahibi alt kapıyı açacak  işte burada imdada yine teknoloji yetişiyor . bir kaç ses kaydı ile işlem tamam sonra gelen ziyaretçimizin kaçıncı dairede oturduğumuzu bilmesi yeterli . zile bir dokunuş ile ben geldim diyebiliy or

Polis radarları aynı prensiple oto yolda hareket eden araçların hızlarını kontrol eder. Uçak ve gemilerde ki radar cihazları ile geniş bir bölgede bulunan varlıklar tespit edilebili r.
Altın, gümüş gibi takıların ve hastanele rde kullanılan teşhis ve tedavi araçlarının dezenfekt e edilmesin de ses dalgaları kullanılabilir.
Sismik araçların oluşturduğu ses, yeraltındaki farklı tabakalar dan yansır. Yansıyan ses incelener ek su, petrol, doğalgaz ve madenleri n yeri tespit edilebili r.

Bu yukarıda aktardığımız konuların hepsi
Hendese-i Savt İlmi ile elde edilen teknoloji leri kapsar
Bu teknoloji lerin müslümanların elinde olmasını
Siyonizm istemiyor ve bunu engelleme ye çalışıyor
Türk-İslam coğrafyasındaki ülkelerin
Milyarlar ca dolar parası,Hendese-i Savt İlmi sonucunda
Üretilen ürünleri satın almak için
Batılı ve siyonist güçlere ödeniyor
Siyonistl ere ödenen paraları
Siyonistl er,Filistinde bebekleri öldürmeye harcıyor
Dolayısıyla silahların ve mermileri n parası
Elinde teknoloji olmadığından,satın alan
Müslümanlara ödetilmiş oluyor
Bu ürünler hayati önem taşır
Türk-İslam dünyasında
Sadece Mikrofon,Amplifikatör ve Hoparlör  ithalatına
Milyarlar ca dolar ödendiği düşünülürse
Yukarıdaki bazılarının ismini saydığımız
Yüzlerce çeşit teknoloji k ürünlere
Yıllardır ödenen parayı hesaplama ya
Hesap makinesin in kadranı yetmez
Bu ürünler ithal edilmese
Ve batılı ve siyonistl ere milyarlar ca dolar para ödenmese
Türk-İslam dünyasında üretilse olmazmı
Ancak,müslümanlar her türlü ilim dalıyla
Dalga geçtiği ve ciddiye almadığı için
Hendese-i Savt İlminede değer vermemiştir
Musıki'yi bir eğlence aracı lanse eden
Ve Hendese-i Savt İlminin haram olduğunu
Telkin eden,siyonistlerin çabası neticesin de
Türk-İslam coğrafyası,teknolojik ürünleri
İthal etmeye
Ve dolayısıyla,Filistinde katledile n masum çocuklara sıkılan
Mermileri n parasını ödemeye devam etmektedi rler

Amerikan İlionis Southern Edwardsvi lle Üniversitesi
Mekatroni k mezunu olan
Ses teknoloji si ve mekatroni k ilişkisini araştıran
Detroit Voice Elektroni c Power isimli
Dergide bazı yazılar yazan
Ve aynı zamanda islamı araştıran
Mac Carter Dwayne isimli uzmanın yazısında
özetle şunlardan bahsetmiş
Türk-İslam dünyasında " Hendese-i Savt " ilminin
Batıya,Voicetronic teknoloji si olarak geçtiğini
Endülüste El-Hamra sarayında
Su ile çalışan motor icat edecek kadar
Bilim ve teknoloji de ileri olan müslüman bilginler in
" Hendese-i Savt " ilmindede zirveye ulaştığını belirtmiş
Batıya,Voicetronik teknoloji si olarak geçen
" Hendese-i Savt " ilmi ile
Matematik,Fizik,Tıp ve Elektroni k ilimlerin in birleştirilerek
Avrupada ve dünyada,insanlık için faydalı olan
Bir çok teknoloji k materyali n üretildiğini belirtmiş
İmam-ı Gazaliden sonra, Türk-İslam dünyasında
Akıl ve bilimin reddedild iğini
Batılıların ürettiği bir çok teknoloji k ürününde
" Haram " fetvasıyla önce reddedild iğini
Daha sonra bu ürünlerin bazılarının
İnsanlık için faydalı olduğunun görüldüğünü
Ancak ilk baştan " Haram " olarak nitelendi rildiğinden
Üretim yapılabilecek düzeyde teknoloji inin geliştirilemediğini
Bu yüzden ürünlerin,ithal edilerek kullanıldığını belirtmiş
Bu ürünlerden bir kaç örnek vermiş
Tıp'ta hastaların böbrek taşlarını kırmak için kullanılan
Kidney-Stone Crushing türü cihazlar
Ultrason gibi tıbbi görüntüleme cihazları 
Petrol aramada kullanılan,Elektronik Oil-Search Device türü cihazlar
Batık gemilerin yerini tesbit etmek için kullanılan,Sonar türü cihazlar
Uyarı-Güvenlik hizmetler inde kullanılan, Warning-Security türü cihazlar
Savaş için kulanılan,erken uyarı,Early-Warning Radar türü cihazlar
Gibi yüzlerce teknoloji k üründen bahsetmiş



İSLAMİ ÖLÇÜ  VE MÜZİK

https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/12/14/diyanet-muzik-haram-degildir-islami-muzik-yoktur-ancak/

Milliyet yazarı Melih Aşık’ın 12 Aralık 2017 tarihli ve “Müzik haram mı” başlıklı yazısında aktardığına göre
malum ulemaya mensup bazı eşhas müzik konusunda ki görüşlerini şöyle açıklamışlar:

– Necmettin Erbakan İlahiyat Fakültesi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Orhan Çeker :
“Müzik için haram diyemeyiz ama helal de diyemeyiz . İçeriği uygun olmalıdır.
Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikl e caiz değildir.”

– Karatay Üniversitesi İslam Ekonomisi ve Finans Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Döndüren: “Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici nitelikle rini anlatan şarkılar, çalgısız dahi olsa caiz değildir.”

– Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ekrem Buğra Ekinci: “Şarkı, ancak çalgı ve kadın sesi içermiyor, sözleri de dinen sakıncalı değilse dinlenebi lir.”

– İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman: “Müziğin icrası da, dinlenmes i de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dahildir ve haramdır. Hükmün bazı istisnala rı vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan tef.”(1)

Eğer yukarıdaki görüşler, Melih Aşık’ın aktardığı gibi gerçekten adı geçenlere aitse, bizim müzik dünyasının yandığı gündür. Silme cehenneml iktirler
Sadece şarkıcı ve ses sanatçıları mı, müzik eşliğinde Semah dönen Alevi yurttaşlar, Sema Ayini yapan Mevlevile r ve hatta artık zikirleri ni müzik eşliğinde yapan Kadiriler vs. tarikat mensupları da az günah işlemiyorlar zikir ve ayin yaparken. Çünkü hoca, bırakın müzik aleti çalmayı, bir çubukla veya değnekle yere veya başka bir cisme tempolu şekilde dokunmanın bile haram olduğunu söylemektedirler.

Allah’tan “bilgisayarın veya daktilonu n tuşlarına tempolu şekilde basmak da haramdır” dememiş sevgili ulemamız, yoksa şimdi bu satırları nasıl yazacaktık. Sanırım, şarkıcı Kibariye örneğinde olduğu gibi bazı ortamlard a kendisine uzanan mikrofona “Bana her şey seni hatırlatıyor” parçasını söyleyen İmam-Hatipli Cumhurbaşkanımızın da bu konuda söyleyeceği bir söz vardır diye düşünmek herhalde hakkımızdır.

Diyanet’e Göre Müzik Haram Değildir, İslami Müzik Yoktur

Hemen her konuda görüşünü açıklayan Diyanet, neden bu konuda görüş bildirmiy or diye düşünüyorduk ki; nihayet Diyanet de açıklamış konuya ilişkin görüşünü ve demiş ki:

“İslam dini müzik konusunda ayrıntılı ve özel hüküm koymak yerine, genel ilke ve amaçları belirleme kle yetinmiştir. Buna göre İslam’ın ilke ve esaslarına aykırı, günaha sevk eden, haramı teşvik eden müzikleri yapmak ve dinlemek günahtır. Dinimizin temel inanç, amel ve ahlak ilkelerin e aykırı olmayan, haramların işlenmesine sebep olmayan müzik türlerini dinlemekt e ise dinen bir sakınca yoktur.”(2)

Görüldüğü gibi Diyanet’in görüşü, diğerlerine göre biraz daha insaflı, en azından çubukla, çer çöple uğraşmamış, genel ifadelerl e geçiştirmiş konuyu. Şu halde, Diyanet’in konuya ilişkin görüşünün detaylarını ortaya çıkarma görevi, yine bize düşmüş bulunuyor her zaman olduğu gibi.

“İslâm, gerek inanç ve ibadet esasları, gerekse hukuk ve ahlâk ilkeleri itibariyl e, fert ve toplum olarak insanın yaratılışına uygundur. İslâm, insanın yapısına, fıtratına uygun bir din olduğu için, fıtrat gereği olan ihtiyaç ve arzularının karşılanmasına ve tatmin edilmesin e önem vereceği açıktır. Bu itibarla, tıpkı insanın yeme içme ve cinsel ilişki gibi maddî/bedensel ihtiyaç ve istekleri ni karşılamasının mubah hatta bazı durumlard a vâcip olması gibi, ruhî-mânevî, bedîî-estetik ihtiyaç ve arzularını karşılaması da aynı şekilde mubah olması gerektir.”(3) şeklinde makul ve mantıklı açıklamaların bulunduğu Diyanet İlmihali’nde müzik, “Genel olarak vokal veya enstrümantal ses ve tonların bir araya getirilme sinden oluşan bir sanat” olarak tarif edilmiş ve “Yunan dilinden Arapça’ya geçen mûsiki kelimesin in yerini tutacak bir Arapça kelime olmadığı”ndan bahisle musiki kavramına en yakın iki kavram olan ve “şarkı” anlamındaki “gınâ, tegannî” ve “çalgı aletleri” anlamına gelen “melâhî” kavramları üzerinde durulmuş ve dört büyük mezhep imamının konuya ilişkin görüşleri şöyle özetlenmiştir:

“Ebû Hanîfe, gınâyı mekruh görmüş ve günah saymıştır. Sonraki Hanefî bilginler in, Ebû Hanîfe’nin ‘mekruh’ dediği şeylerin ‘harama yakın mekruh’ olarak anlaşılması gerektiğini ifade ettikleri göz önüne alınınca, Ebû Hanîfe’nin, gınânın tahrîmen mekruh olduğu kanaatini taşıdığı söylenebilir…

İmam Mâlik, gınânın hem icrasını, hem dinlenilm esini tasvip etmemiştir. Hatta satın alınan bir câriyenin şarkıcı (muganniye) olduğunun anlaşılması durumunda, bunun iadeyi gerektire n bir ayıp sayılacağını belirtmiştir…

Şâfiî, ‘Gınâ, bâtıla benzeyen mekruh bir eğlencedir. Bunu çok yapan sefih sayılır ve şahitliği reddedili r’ demiştir…

Ahmed b. Hanbel de kendisine gınânın hükmü sorulduğunda ‘Gınâ kalpte nifakı yeşertir, ben hoşlanmam’ diye cevap vermiştir…”(4).

Musikinin aleyhinde ve lehinde görüş bildiren belli başlı İslam âlimlerinin görüşlerinin aktarıldığı İlmihal’de, bütün bu görüşlerden hareketle şöyle bir kanaate varıldığı görülmektedir:

“Bütün bu anlatılanlardan şöyle bir sonuç çıkarılması mümkündür. Müzik, İslâm bilginler i tarafından çokça tartışılan ve hakkında lehte ve aleyhte çok şey söylenen konular arasında yer alır. Müziğin lehinde ve aleyhinde öne sürülen gerekçeler birlikte düşünüldüğünde müziğin mutlak olarak yasaklanm adığı, aksine mubah bırakıldığı sonucuna ulaşılır. Gerçekten de elde Kur’an ve Sünnet’te müzik dinlemeni n haram olduğunu ve müzik dinleyenl erin günahkâr olacağını ispata yetecek malzeme bulunmadığı açıkça görülmektedir. Ancak, diğer mubahlar gibi müziğin de haramın işlenmesine vesile yapılmasına karşı çıkılmıştır.

Bu itibarla içinde isyan, küfür veya İslâm’ın hoş karşılamadığı sözler bulunan yahut cinsel tahrik, müstehcenlik gibi dinimizce hoş görülmeyen şeylere yol açan müziğin söylenmesi ve dinlenilm esi kesinlikl e uygun değildir. Bununla birlikte müzik konusunu gerek önceki devirlerd e gerekse zamanımızda bir tercih ve takvâ meselesi olarak değerlendirenler de buluna gelmiştir. Bunların saygıyla karşılanması gerektiği gibi, müzik dinlemeyi bir eğlence unsuru olarak görenlerin de hoş karşılanması gerekir “(5).

Ayrıca söz konusu eserde, müziğin ruhu teskin ve tedavi edici fonksiyon u üzerinde de durulmakt a ve müziğin mubah olmasının gerekçelerinden birisinin de müziğin bu yönü olduğunun ima edildiği satırlarda şöyle denilmekt edir:

“Müziğin bir tedavi aracı olduğunu keşfetmiş bir kültürün vârisleri olarak, yeterli delil ve gerekçe olmadığı halde, vaktiyle birtakım sosyoloji k gerekçe ve amaçlarla verilen hükümleri içeriğinden mahrum bir şekilde günümüze taşımak veya yanlış değerlendirmelerde bulunmak suretiyle bu doğal ilâçtan insanları mahrum etmek isabetli bir bakış açısı olarak gözükmüyor.”(6).

“Son olarak kimi çevrelerde gündeme getirilen ve tartışılan İslâmî müzik-gayri İslâmî müzik ayırımına ve gayri İslâmî müzik yapılan müzik aletleriy le, İslâmî müzik üretmenin câiz olup olmadığı konusuna değinmek uygun olacaktır. Hemen belirtilm elidir ki, gerek müziğin, gerekse müzik aletlerin in İslâmî-gayri İslâmî şeklindeki kategorik ayırımı isabetli görülemez. Bunun yerine, halk müziği, sanat müziği gibi tür ayırımlarına benzer şekilde, belki, cami müziği/mûsikisi, tekke müziği, kilise müziği gibi tür bildiren isimlendi rmeler yapılabilir. Böyle bir yaklaşım ne kadar işin mahiyetin e uygunsa, din merkezli ayırımlar o kadar yapaydır”(7) şeklinde verilen bilgiler ise “İslami Müzik” adı altında, müzik yaptıklarını söyleyerek aslında din bezirgânlığı yaparak para kazanan kimi çevrelerin canına od tıkayacak türden bilgilerd ir. Tabi anlayanla r için.

Yusuf İslam ve Sami Yusuf gibi ecnebî asıllı Müslümanları getirip konserler verdirenl erle, dini içerikli sözler yazarak ve modern pop müziği enstrümanlarının arasına kilise veya tekke müziği enstrümanlarından birkaçını koymak suretiyle İslami Pop yaptıklarını zannedenl er bu sözlere iyi kulak vermelidi rler. Çünkü yaptıkları ya poptur, ya cazdır, ya halk müziğidir ya da sanat müziğidir. Müzikte din unsurunu merkez alan ayrımlar ise Diyanet’e göre yapay ayrımlardır.

Özetle Diyanet’e göre; “Müzik sözlerinin İslâmî ilkelere aykırılık içeren, içermeyen şeklindeki ayırımı bir ölçüde mâkul karşılansa bile, içinde besmele, tekbir, cihad, peygamber gibi kavram ve sözcükler geçenleri İslâmî, böyle olmayanla rı gayri İslâmî saymak doğru değildir. Diğer birçok sanat dalı gibi, müzik de önce yerel/millî, sonra evrenseld ir. Hal böyle olunca İslâmî-gayri İslâmî müzik aletlerin den değil, -çünkü müzik aletinin Müslüman’ı gavuru olmaz- asırlar içinde zenginleşen ve gelişen millî kültürümüzden gelen, bize ait olan müzik aletlerin den bahsedebi liriz. Elbette ki her türlü müzik üretiminde çoğunlukla bizim olan, bize mal edilen müzik aletlerin in kullanılması uygundur, fakat bu dinî hassasiye t değil millî hassasiye t gereğidir.”(Karizmatik.


 
Diyanet’in sanat dallarından müziğe karşı olan bakış açısını yansıtması bakımından ilginç bulduğumuz bir bilgi de, şarkılı türkülü davetlere katılıp katılmama konusunda ki görüşüdür. Bu konuda şöyle diyor Diyanet:

“İslâmî ölçülerle bağdaşmayacak ölçüde şarkılı türkülü ve eğlenceli bir yemeğe veya toplantıya davet edilen bir kimse, eğer bu münkerin işlenmesine engel olabileceğini kestiriyo rsa, davete icâbet edip toplantıya katılması uygun olur. Engel olamayaca ksa dinî, ahlâkî, sosyal fayda-zarar açısından katılma ile katılmama arasındaki etki ve sonuç farkını göz önüne alarak karar verir ve ona göre davranır.”(9).

Görüldüğü gibi, en azından 1999 yılında yayınlanan İlmihali esas alındığında Diyanet’e göre; müzik, haram değildir, ayrıca İslami Müzik-Gayriislami Müzik ayrımı son derece yapaydır ve gerçekçi değildir. Müzik konusuna da diğer birçok davranışımızda olduğu gibi, ahlaki değerler ve israf bakımından yaklaşmak gerekir. Bu ilkelere aykırı olmadığı sürece müzikle meşgul olmakta hiçbir sakınca yoktur.

Şu ayrıntıya da dikkat çekmekte fayda var: Melih Aşık’ın aktardığı kadarıyla; müzik konusunda en katı görüşler gördüğünüz gibi Prof. Dr. Hayreddin Karaman’a aittir. Zira M.Aşık’ın iddiasına göre; hoca bırakın müzik icrasını ve dinlenmes ini, çubukla ahenkli bir şekilde vurmayı bile haram kabul etmektedi r! Hayreddin Hoca’nın bunları söylediğine asla inanmıyorum. Bizi böyle düşünmeye iten husus, yukarıdaki bilgileri aktardığım 1999 tarihli Diyanet İlmihali’nin “İlmi Müşavere ve Redaksiyo n Heyeti” nde Sayın Hayreddin Karaman’ın da üye bulunması ve Müzik konusunun muhtemele n onun yakın arkadaşı da olan eski Diyanet İşleri Başkanlarından Prof. Dr. Ali Bardakoğlu tarafından kaleme alınmış olmasıdır.


 
Siz İslam Peygamber inden Daha mı Müslümansınız

Bence siz bakmayın; ilahiyatçıların “Müzik Haramdır” filan demelerin e. Pek çoğunun cep telefonla rında güncel şarkıların melodiler i yüklüdür! Bir çoğu, sazende ve hanende olarak müzikle uğraşır bunların. Sadece sözüm ona dini musiki de değil, hemen her müzik dalında hünerleri vardır hocaların. Buna yakından şahidim ben. Çünkü içlerinde yaklaşık 21 sene bulundum.

Yılını hatırlamıyorum; bir gün Ankara’da Kocatepe Camii’de cuma namazı kılıyoruz. O günlerde hizmet içi eğitim için Ankara’da bulunan bir grup müftü de var yanımızda. İsmail Coşar o güzel sesiyle tam Fatiha’yı okumaya başlamıştı ki; önümüzdeki saftan bir cep telefonu başladı Sibel Can’dan BERİVAN şarkısını söylemeye. Edirne Süloğlu Müftüsü’nün telefonuy du namazda Berivan söyleyen. Telefonun u kapatmayı unutan Müftü Efendi’nin oldukça mahcup olduğunu hatırlıyorum.

Kırklareli Müftü Yardımcısı Adnan Zeki Bıyık’ın “O Ses Türkiye” isimli şarkı yarışmasına katıldığını herkes biliyor bu ülkede. Ayrıca din adamlarından kurulu koroların, bugün “İslami Düğün” adı altında yapılan düğünlerde para karşılığı sahne aldıkları ve sözüm ona ilahi adı altında çalıp söyledikleri müzik parçalarının, genelde en hareketli güncel pop ve halk müziği melodiler iyle söylendiği de bilinmekt edir. Öte yandan geçmişte, isminin başında “Hafız” bulunan bir çok din adamı da müzikle ilgilenmişler, çalıp söylemişler ve besteler yapmışlardır. Hafız Burhan, Hafız Sadettin Kaynak, Hafız Yaşar Okur örneklerinde olduğu gibi.

Çünkü yukarıda da zikredild iği üzere, bu ülkede Diyanet İşleri Başkanı olacak kapasited e dini bilgisi olan Prof. Dr. Ali Bardakoğlu bile “Gerçekten de elde Kur’an ve Sünnet’te müzik dinlemeni n haram olduğunu ve müzik dinleyenl erin günahkâr olacağını ispata yetecek malzeme bulunmadığı açıkça görülmektedir.” diyor.

Tam aksine; Hz. Peygamber’in bu konuya hoşgörü ile baktığına dair birçok rivayet vardır. Onlardan birisi, Hz. Peygamber’in, “evlilikleri davul çalarak ilan” dediği şeklindeki rivayetti r.

Bir diğer rivayet ise şöyledir: “Bir sefer dönüşünde Enceşe isimli sahabe kadınların bindiği develere nezaret ediyor ve onların düzgün yürümelerini sağlıyordu. Bir ara Enceşe kendisini bir şarkıya kaptırmış ve bu arada kadınların bindiği develeri normalden hızlı yürütmeye başlamıştı. Durumu gören Hz. Peygamber, kadınları kasıtla ‘Ya Enceşe, lütfen billurları sarsıp incitme!’ demiştir”


 
Bir başka rivayet ise şöyledir: “Bir bayram günü, birkaç cariye Hz. Aişe’nin evinde def eşliğinde şarkı ve kahramanlık şiirleri söylüyorlardı.Hz. Peygamber de yatağına geçip uzanmıştı. O sırada eve gelen Hz. Ebu Bekir, ‘bu ne hal’ diyerek kadınları uyarmak istemiş, ancak Hz. Peygamber ‘Bırak onları Ya Ebu Bekir, gönüllerince eğlensinler, her milletin bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır’ buyurmuştur.”

Yine bir rivayete göre; Hz. Peygamber bir bayram günü bazı sahabeler le Mescide geldiğinde yeni Müslüman olmuş bir grup Habeşli Müslüman’ın Mescid’de kendi aralarında eğlendiklerini gördüler. Hz. Ömer, “Edepsizler bu ne haldir…” diyerek onları uyarmak istediğinde, İslam Peygamber i Ömer’e dönerek; “Onları rahat bırak Ey Ömer, bugünler bayram günleridir, gönüllerince eğlensinler” buyurdu.

Belki de bu son rivayetin başka bir versiyonu olabilir: Bir gün Habeşliler, Medine’de geniş çaplı bir eğlence tertip ederek kadınlı erkekli olmak üzere müzik eşliğinde meydanda eğleniyorlar, diğer Müslümanlar da onları seyrediyo rlardı. Bunu duyan Ayşe’nin talebiyle İslam Peygamber i, genç eşi Aişe’nin elinden tutarak onu eğlence yerine götürdü ve kalabalık arasında oyunları daha iyi görebilmesi için zaten ufak tefek bir kadın olan Aişe’yi omzuna aldı. Bazı kaynaklar da “onu sırtında yükseltti” tabiri geçmektedir. Bizim dilimizde bunun anlamı olsa olsa omzuna aldı olmalıdır.(10)
…
Bütün bunlardan sonra “Müzik Haramdır” fetvası veren hocalara sorarım şimdi, siz İslam’ın Peygamber inden daha mı Müslümansınız efendiler ..

14.12.201 7/Ömer Sağlam
_________ ______
1- http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/melih-asik/muzik-haram-mi–2570845/
2- Bkz. Sözcü gazetesi, “Piyangodan sonra şimdi de ‘ahlaksız müzik’ fetvası” başlıklı ve Ali Ekber Ertürk imzalı haber. http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/piyangodan-sonra-simdi-de-ahlaksiz-muzik-fetvasi-2131585/
3- İlmihal-II İslam ve Toplum,s, 106, TDV. İSAM (İslam Araştırmaları Merkezi) Yayını, İstanbul, 1999.
4- Age, s, 106-107.
5- Age, s,110-111.
6- Age, s.111.
7-Age, s, 111.
8- Age, s.111.
9- Age, s. 112.
10-Rivayetler, aklımızda kaldığı kadarıyla ve anlam itibarıyla aktarılmıştır. Kaynaklar da lafızları farklı olabilir.


İSLAMİ AÇI VE MÜZİK

http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islamda-muzik.html

Müzik konusu tarih boyu hemen bütün medeniyet lerin konusu ve problemi olmuş bir konudur. İnsanlar tarihin her döneminde müziğin gizemli dünyasından istifade etmeye çalıştıkları gibi, müzik sebebiyle meydana gelen bir takım olumsuzlu klardan da şikayetçi olmuş ve bunun önünü almaya çalışmışlardır.

İslâm tarihinde de tarih tekerrür etmiş, insanlar müziğin gizemli dünyasından kendileri ni alamamışlar, bununla beraber çeşitli sebeplerd en dolayı olumsuz sonuçlarından da kaçınamamışlardır. Bu da müziğin meşruluğunu tartışma konusu yapmıştır. Yaptığımız araştırmada konu ile ilgili vardığımız sonuçları şu şekilde özetleyebiliriz:
I- Kur’ân-ı Kerim’de ses sanatı olarak “müzik” kavramını ifade eden özel bir kelime ve kavram bulunmama ktadır. Ancak müziğin muhtevası, icrası ve sonuçlarını ilgilendi ren ve bu hususlard a temel ölçü sayılacak kurallard an söz eden bir çok ayet-i kerime yer almaktadır. Bu kuralları şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması.
2- Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi.
3- Dini sorumlulu k ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması.
4- Dini değerlere aykırı konularda propogand a özelliği taşımaması.
5- Söz veya icrâsında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi
dince yasaklana n husus­ların yer almaması.
6- İbadet gibi telakki edilmemes i.
7- Kur’ân okuma ve dinleme kültürünün önüne geçmemesi.
8- İnsanları nefsânî arzularına esir edecek bir icra
 muhteva ve seviyede olma­ması.
9- insanları dini ya da dünyevî faydalard an
tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmemesi.
10-Maddi ya da manevi her hangi bir zarar unsuru taşımaması.
II- Hadis kaynaklarında Rasululla h (s.a.s)’den çeşitli yorum ve uygulamal ar nakledilm ektedir. Bunların bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf diğer bir kısmı da uydurmadır. Sahih rivâyetlerde Rasululla h (s.a.s.)’in müziği Kur’ân-ı Kerim’de belirtile n ölçüler ışığında değerlendirdiği, dini açıdan sakıncalı gördüğü müzik icralarını yasakladığı, dini açıdan her hangi bir sakınca görmediği müzik icralarına da müsade ettiği, hatta bizzat kendisini n de bu gibi müzikleri dinleyip ashabını teşvik ettiği ifade edilmekte dir.
III-Eserlerinde müzik konusuna yer veren alimler bu hususta farklı görüşler belirtmişlerdir. Bu mayanda kimi İslâm alimleri müziği bütünüyle haram sayma yoluna gitmiş, kimisi mekruh demiş kimisi de müziğin bütünüyle mübah olduğunu savunmuştur. Bütün bunların yanında müziği çeşitli yönleriyle tahlil ederek olumlu/mübah olanını, olumsuz/haram olanından ayıklamaya çalışarak, gerek muhteva gerekse icrasında dinin temel kurallarına aykırılık bulunmaya n ve insanlard a olumlu sonuçlar doğuran müziğe cevaz verip, bu özellikleri taşımayan müziği haram sayanlar da olmuştur. Esasen kaynaklar dikkatli incelendiği zaman müziği haram, mekruh ya da mübah sayan alimlerin hemen bütününün konuyu bu açıdan ele alıp inceledik leri görülecektir. Bu da alimlerin müziği içinde yaşadıkları toplumların sosyo-kültürel yapısına göre değerlendiklerini göstermektedir.
KONUNUN DETAYI
İslam açısından müziğin hükmü, “müzik” denilince ne anlaşıldığına bağlıdır. Tarihboyu İslam kaynaklarında müzik çeşitli isimler altında anılmış, her kavram kendi içinde başka şeyleri de ifade etmiş ve müziği dini açıdan yorumlaya nlar da bu kavramlar ve içeriklerine göre müziği yorumlamışlardır. Günümüzde müziğin dini yönü ile ilgili tartışmalarda da bu husus geçerliliğini korumakta dır. Bundan dolayı burada müziğin İslam açısından tahliline geçmeden önce İslam kaynaklarında müzik kavramını ifade sadedinde kullanılan terimleri kısa da olsa tanımlamaya çalışacağız.
Kavramları kısaca tanımladıktan sonra İslam alimlerin in müzikle ilgili yorumlarını delilleri yle birlikte özet olarak sunmaya çalışacağız.
BİRİNCİ BÖLÜM
MÜZİĞİN TANIMI
I- Kelime Manası
Kelime olarak müziğin kökeni hususunda farklı yorumlar yapılmıştır. Bunlarda bazıları şöyledir:
1- Müzik, kelime olarak Yunancada ki “Musaların Sanatı” anlamına gelen “mousike” sözcüğünden gelmekted ir[1]. Arap dilindeki (mûsîkî / mûsîkâ) kelimesi de aynı köktendir[2]. “Mûsî”, “nağmeler”; “kî” ise “ölçülü ve zevkli” anlamına gelmekted ir[3].
2- İnsanla yaşıt olan nağme sanatının adı Yunancada n alınmıştır ve dünyanın hemen bütün dillerind e aynı asıldan çıktığı belli olan benzer şekillerde kullanılır. Yunancada, o dilin alfabesin e göre m-o-u-s-a harfleriy le yazılan ve “mûsa” diye okunan “peri” anlamında bir kelime vardır. Yunancanın kurallarına göre, bir kelimenin sonuna gelen -ike veya -ika takısı, o kelimeye “konuşulan dil” anlamını kazandırır. Mûsa’ya eklenen -ike takısı, peri kelimesin e de “perilerin konuştuğu dil” anlamını verir. (Yunancası “ta mûsike’). Mûsiki ve şiire daha sonraları -İslâmî terimle- “meleklerin dili” denmiş olmasından da anlaşılacağı gibi, müzik kelimesin in kökündeki bu “perice” anlamı, bu sanatın sonradan yapılan bütün tarifleri nin en kısası değil ve en güzelidir[4].
3- Müzik kelimesi, Yunan mitolojis inde bi­lim ve sanat tanrıçası “Müz” isminden kaynaklan maktadır[5].
Türkçe’de şehir çevresinde saray ve konak müziklerine Kâr[6], Kârçe[7] ve Beste[8]; şehir ve çevresindeki küçük kasaba müziklerine Şarkı[9] ve Türkü[10]; cami müziğine Ezan, Dua, Tehlil[11],Tesbih[12], Salât[13], Tekbir[14] ve Temcid[15]; tek­ke müziğine Semâ[16], Deme[17], Tevşih[18], Şugl,[19] Durak[20], ilâhî[21], Nefes[22], Münâcaât[23], N’at[24] ve Âyin[25]; kışlalardaki askeri müziğe Mehter[26]; sınırboylarında kahramanlık ve savaş türkülerine Marş[27] adı verilmekt edir.[28] Bunların yanında Mani[29], Koşma[30], Divân[31], Karşılaşma, Bozlak[32], Uzunhava[33], Destan[34] gibi daha birçok çeşit müzik türleri de bulunmakt adır.
Peygamber (s.as.) dönemi musiki terimleri ve aletleri ile ilgili olarak Tarih, Edebiyat, Hadis, Tefsir vb. kaynaklar da farklı tespitler bulunmakt adır. Bu tespitler in ve rivâyetlerin mukayeses i, konunun netleşmesi bakımından önem arzetmekt edir. Ancak çalışmanın hacmini aşmaması bakımından biz burada başta hadis kaynakları olmak üzere, tefsir, fıkıh ve tasavvuf kaynaklarında geçen terimleri nakletmek le yetineceğiz.
Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri ve diğer İslâm kaynaklarında tespit edebildiğimiz başlıca mûsikî terimleri şunlardır: “el-Gınâ”, “el-inşâd”, “el-Hudâ”, “en-Nasb”, “en-Niyâhe”, “el-Gazel”, “Zühdiyyât”, “Kaside”, “Tağyîr”, “Semâ”, “Mûsikî”, “el-Elhân”, “el-Edvâr”, “Meâzif”, “Mezâmîr” ve “Melâhî”.
II-TERİM MANASI
Terim olarak müziğin çeşitli tanımları bulunmakt adır. Biz burada Fârâbî (870-950)’nin yaptığı tanımı esas alacağız. O’na göre müzik: “Genel olarak nağmeler ve nağmeleri daha güzel hale getiren her türlü çalışmayı kapsayan bir sanattır[35]“. Fârâbî bu tanımında müziği yalnızca bir ses sanatı olarak ele almış ve sesle ilgili her türlü icrayı “müzik” değerlendirmiştir. Dolayısıyla bu tanım müzik esnasında icra edilen klipler, eğlenceler, raks, deveran vb. icraatların müziğin dışında, müzikle bağlantılı ayrı bir konu olarak değerlendirilmesini gerektirm ektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de doğrudan müziği ifade eden her hangi bir terime rastlayam adık. Bunun dışında diğer İslam kaynaklarında müzik genelde bu muhteva içerisinde değerlendirilmekle birlikte bazı kaynaklar da farklı içerikli müzik icraalarının da “müzik” başlığı altında değerlendirilerek buna göre yorumlandığı görülmektedir. Başta hadisler olmak üzere fıkıh ve tasavvuf kaynaklarında müzik ilgili terimleri n başlıcaları şöyledir:
A- el-Gınâ
Hz. Peygamber in hadisleri nde ve İslam kaynaklarında en fazla kullanılan terim budur. Kelime olarak “yetinmek” manasına gel­mektedir[36]. Sesle ilgili bir terim olarak ise “sesin yükseltilip, peşpeşe yapılması” demektir[37]. Bir sese bu kelimeyi kullanabi lmek için o sesin coşturucu olması esastır[38]. Makamlı ve coşturucu her çeşit söz bu kavram içerisinde değerlendirilir[39].
Ehad Arpad’a göre “Gına”, her hangi bir şiirin, mevzi, ifade, mana ve veznine ehemmiyet verilmekl e beraber, tegannî edilmeden okunuşudur. Musikidek i ton, interval ve melodi mefhumlarından uzakça, fakat alelâde bir okuyuştan da tamamen farklı olan bir şiir okuma tarzıdır. Ekseriya bir şiir, her hangi bir münâsebetle, bir toplantıda, bir eğlencede veyahut kederli veya neşeli bir ruh haleti içinde tekrar edildiği zaman, “gın┠yapılmış olur. Böyle bir şey bazan irticâlen de yapılır[40].
Ebu’l-Bekâ (ö. 1094/1683)’ya göre bir şeyin “Gın┠ve “Teğannî” olabilmes i için, sözlerinin şiir kalıbında olması, alkışla beraber söylenmesi ve bu alkışın çalgıyla uyum içinde olması şarttır[41].
Arapça’da “Gın┠kelimesi, sadece sesi yükseltme manasına geldiği gibi, Arapların “Nasb” (gurbet türküleri) dedikleri terennümlerle “Hid┠(yolculuk türküleri) manasına da kullanılır. Ancak bunları yapanlara “Muğanniye” denilmiyo r. “Muğanniye” kelimesi, çekişli, kırışlı, coşturucu ve kötülüklere teşvik edici şeyler söyleyenlere kullanılır[42].
Hanefî fakihleri nden Kuhistânî’ (ö. 962/1554)’ye göre ise “gın┠şiir sözlerinin makam ve makama uygun el çırpmasıyla söylenmesidir. Bu üç şart -ses, makam ve el çırpma- olmasa “gın┠meydana gelmez.[43]“
İlk zamanlard a aşk şiirlerinden övgü veya hicivlere kadar makamlı söylenen her türlü şarkı çeşidine “gın┠ve “tegannî” terimi kullanılırken[44] sonraki dönemlerde bu terimler çalgı aletlerin i de kapsayan daha genel bir kavram ola­rak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Ebu’l-Ferec el-isfehânî (ö. 356/967)’nin bir çeşit müzik tarihi olan hacimli eserinin adı “Kitâbü’l-Eğânî”dir.
Türkçe’de “Gınâ”, “ezgi, ağız, şarkı ve türkü söyleme” olarak terceme edilmişse de[45] bunların hiç biri, bünye ve karakter itibariyl e uzun hava kadar “Gın┠tabirini karşılamamaktadır[46]. Bu çalışmada, gerek hadis gerekse fıkıh kaynaklarında geçen “Gınâ/Teğannî” kelimeler i “Şarkı”; “Mugannî/ Muğannîye” kelimeler i de “Şarkıcı” olarak tercüme edilecekt ir.
B- el-İnşâd
Bazı kaynaklar da müzikle ilgili olarak “el-inşâd” terimine de yer verilmiştir. “el-inşâd” kelimesi esasen “yüksek sesle şiir okuma[47]” manasına gelmekted ir. Ancak bazı Arap edebiyatı tarihçileri bu kelimenin, sıradan bir şiir okuma sanatı olmayıp, daha çok musiki özelliği taşıyan bir şiir okuma tarzı olduğunu ifade etmişlerdir. Bu konuda Prof.Dr.M .Nihad Çetin şunları söylemektedir:
“Eski şairlerin şiir okumalarını ifade ederken “Anşada” fiilinin kullanılması da şiirin yüksek sesle alakası olduğunu gösterir. Nitekim sonraları şiir söylemeye, okumaya delalet eden bu fiilin kökünde, sair manaların yanında, eski ve asli manası olduğu intibaını veren “sesi yükseltme” vardır. Mevcut rivayetle re göre şiir, hususi bir tarzda yeknesak fakat -her halde vezni belirten- bir ahenk ile okunurdu. Eski şairin vezin bilgisi, sistemli ve kitabi bir kaynağa bağlandığına göre, inşâd’daki hususi makamın, manzûmelerin nazmedilişinde ameli bir hizmetini n bulunması da kuvvetle muhtemeld ir.[48]“
Halk arasında üç tip “gınâ”ya rastlanır. Solo, koro ve nevbetleşe teganni. Şarkı vezinli yahut vezinsiz olabilir. Birincisi ne “Naşid (inşâd, unşude, enşede) ve ikincisin e de “Tertil” denilir[49].
Ancak, belirtild iği üzere şiirde musiki, şiirin vezninden kaynaklan an ve vezne bağlı olan bir bestedir. Gınâ’da ise şiirin vezinleri ni de aşabilme özelliği taşıyan bir beste anlayışı vardır. Günümüzde de şiir, özel bir tarz ile okunur, ancak musikinin dışında ayrı bir sanat dalı olarak telakki edilir. Ayrıca nakledile n hadislerd e, Peygamber imizin “şiir” ve “inşâd”ı konu edinen açıklamaları ile “gına” hakkındaki açıklamaları muhteva ve yaklaşım bakımından birbirind en farklıdır. İslam kaynaklarında da şiir ile musiki (el-gına) genel olarak, ayrı ayrı başlıklar altında ele alındığından dolayı biz bu çalışmada “inşâd” ve “şiir” ile ilgili ayet, hadis ve fıkhi tartışmalara yer vermedik.
C- el-Hudâ
Kelime olarak “deve sürme”manasına gelmekted ir[50]. Deve çobanlarının develerin i güderken veya arap gençleri çölde dolaşırken söyledikleri bir teğannî çe­şididir[51]. Ancak bu yalnız deveciler e mahsus değildi. Ağır işlerde çalışırken yahut herhangi bir faaliyete refakat için şarkılar söylenmesine de yer yer rastlanır. Saka, kayıkcı, dokumacı, tarlada ba­şak döküntülerini toplayanl ar ve kezâ çadırda veya evde çalıştırılan kadınlar, bugün de olduğu gibi şarkı söylerlerdi[52]. Hidâ’nın Arap mûsikîsinin ilk örneği olduğu kabul edilmekte dir[53].
D- en-Nasb
Bir çeşit yolculuk türküsüdür. Hidâ ile aynı mahiyette olmakla beraber ondan daha etkileyic i bir özelliğe sahiptir[54]. Nasb, aynı zamanda bir çeşit gurbet türküsüydü. Mekke’den Medine’ye hicret eden müslümanlar, Mekke’ye duydukları özlemi türküleriyle (nasb) dile getirirle rdi[55].
E- en-Niyâhe
Kelime olarak “ağlamak ve başkasını ağlatmak[56]” manasına gelen Niyâhe her dönemde olduğu gibi Peygamber imiz devrinde de halk arasında yaygındı. Cahiliye devrinde ölülerin arkasından ücretle elbiseler ini yırtıp, saç-baş yolarak feryat eden bir takım kadınlar vardı. Nâiha veya Mürinne[57] de denilen bu kadınlar ölünün arkasından iyilikler ini ve kahramanlıklarını anlatan ezgiler okur, ses ve hareketle riyle çevredekileri elem ve ızdıraba boğar, hazin bir matem havası meydana getirirle rdi. Bu şekilde bazan kabile ihtilafla rı ve kan davaları körüklenir, böylece ölüm olayı ve cenaze kaldırma meselesi bir güç gösterisi ve bir intikam yemin merisimi haline getirilir di[58].
F- el-Meâzif
Çalgı aletleri konusunda ise, hadis-i şeriflerde yaygın olarak kullanılan iki kelime bulunmakt adır: Meâzif ve Mezâmîr.
“Meâzif”, “Mi’zef”in çoğuludur. “A-Z-F” kökünden gelir. “A’zf”, “Cin sesi” demek­tir. Geceleyin çöllerde zil sesi gibi duyulur. Gök gürlemesine de “A’zf” denilir. “Meâzif” ise Ud ve Tanbur gibi eğlence aletleri manasına gelmekted ir. Müzisyenler ve çalgı aletleri eşliğinde oynayana da “Âzif” denilmekt edir[59]. “Mi’zef” özellikle Yemenlile rin kullandığı vurmalı çalgı aletlerin den bir çeşidine kullanılır. Ud’a da “Mi’zef” denilmiştir[60]. Bir görüşe göre de kelime tekil olarak (Mi’zef) kullanıldığı zaman Yemenlile rin kullandıkları bir çeşit vurmalı çalgı aleti; çoğul olarak kullanıldığı zaman ise eğlence maksadıyla kul­lanılan, bütün vurmalı çalgılarını ifade eder[61]. ilk zamanlard a Ud ve Tanbur gibi parmak veya mızrapla çalınan çalgı aletlerin e kullanılmasına karşın, sonraki dönemlerde bütün telli ve nefesli aletleri ifade eden bir terim olmuştur[62].
G- el-Mezâmîr
“Mezâmîr” kelimesi de “Mizmâr”ın çoğuludur. Kelime olarak “Nefes ile çalınan kamış düdük” demektir. Cins ismi olarak, nefesli çalgı âletler zümresine dahil bütün çalgı aletlerin i ifade etmektedi r. Özel olarak; İbn Sinâ (ö.466/1073)’ya göre bir nevi kavala delalet eder. İbn Sinâ mizmâr (ney)’i “ucundan üflenerek çalınan bir çalgı” gibi tarif etmetke ve onu “bir delikten üflenerek çalınan” yara’dan (flüt) ayırmaktadır. Mefâtîhu’l-Ulûm’da “mizmar, ney’dir” denilmekt edir. Mezâmîr sınıfından olan çalgı isimleri Arapçada çoktur[63]. Aynı kökten gelen “Zemmâre” ise “zinakâr kadın” demektir[64]. Bu kadınlar aynı zamanda müzisyenlik yaptıklarından dolayı bu ismi almışlardır.[65]
“Mizmâr” kelimesin in, “Gın┠gibi ses ile okunan şeylere de kullanıldığı görülmektedir. Nitekim, Hz. Ebubekir (r.a.), bir bayram günü Peygamber (s.a.s.)’in evinde Def eşliğinde söylenen şarkıyı “Mezâmiru’ş-Şeytan” (Şeytan düdükleri)[66] şeklinde nitelendi rmiştir. “Câriyeteyn” hadisi olarak bilinen bu hadiste, câriyelerin yanında deften başka bir âletin varlığından söz edilmemiştir. Buna göre burada geçen “el-Mizmâr” ve “el-Mezâmîr” hep ses ile okunan şeyler manasına gelmekted ir.[67] Aynı şekilde Rasululla h (s.a.v.)’in, güzel sesi ile Kur’ân okuyan Ebu Musa el-Eşa’rî’ye iltifat için söylediği sözde[68] geçen “el-Mizmâr” kelimesi de bu manadadır. Çünkü Ebu Musâ el-Eş’ârî Kur’ân okumaktay dı ve yanında her­hangi bir çalgı âleti de yoktu.
Çalgı aletleri telli, üflemeli ve vurmalı olmak üzere üç kısımdır. Tesbit ede­bildiğimiz kadarıyla, hadis-i şeriflerde Hz. Peygamber döneminde telli aletleri ifade için “el-Meâzif”; üflemeli aletleri ifade için de “el-Mezâmîr” terimleri nin kul­lanılmasına karşın, vurmalı aletler için genel bir terim kullanılmamıştır.
H- el-Melâhî
Sonraki İslâm kaynaklarında çalgı aletlerin in genelini ifade için “el-Melâhî”[69] tabiri daha yaygınlaşmıştır. Örneğin İbn Ebiddünya (ö. 281/894) ağırlıklı olarak çalgı aletlerin e yer verdiği eserine “Zemmü’l-Melâhî”; Acurrî (ö. 360/970) aynı özelliği taşıyan eserine “Tahrîmü’n-Nerd ve’ş-Şatranc ve’l-Melâhî”; Mufaddal b. Seleme (ö. 390/999) de “Kitâbu’l-Melâhî ve Esmâih┠adını vermiş; İbn Kudâme (ö. 744/1343) de “el-Muğnî” adlı eserinde çalgı aletleri ko­nusunu “el-Melâhî” başlığı altında incelemiştir. İbn Ebiddünya’nın, eserinde şarkı ile ilgili hadislere de yer vermesi, “el-Melâhî” teriminin bu dönemde müziğin ge­nelini ifade sadedinde de kullanıldığını göstermektedir.
Ancak, bugüne kadar kullanılagelen el-Gınâ, es-Semâ, el-Mûsikî, el-Elhân, el-Meâzif, el-Mezâmîr, el-Melâhî vb. terimleri n bugünkü kapsamıyla müziği ifade etmekte ye­tersiz kaldığı iddia ederek, bilinen bu eski terimleri n yerine “hendesetü’s-savt” (ses sanatları) teriminin kullanılmasını daha uygun görenler de olmuştur[70].
I- Zühdiyyât, Kaside, Tağyîr ve Semâ
Abbâsiler döneminde “Zühd Kasideler i”nin ortaya çıkması yeni bir müzik türünün doğmasına sebep olmuştur. İmam Şâfii (ö.204/820)’nin ifadesind e “Tağyîr”[71] diye geçen[72] bu tür müziklere “Kaside”[73] ve “Zühdiyyât”[74] adı da verilmiş, yer yer “Sem┠terimi de kullanılmıştır. Daha sonraki dönemlerde “Sem┠terimi diğerlerinden daha yaygın kullanılır olmuştur.
Bu tabirlerd en Zühdiyyât ve Kaside mûsikîden çok şiirin konularındandır. Tağyîr ve Semâ ise mûsikînin konularındandır.
1- et-Tağyîr
Tağyîr, kelime olarak “Ğ-Y-R” kökünden gelen “Tef’îl” vezninde bir kelimedir . “Değiştirmek” demektir[75]. Terim olarak çeşitli tanımları yapılmıştır.
Zeccâc (v.316/928-929)’a göre, “insanları fani olan dünyadan, ebedi olan ahirete yönlendirmektir”. Ebu Mansur el-Ezherî (ö. 370/980) de şu tanımı yapmıştır: “Muğayyire, “dua ve yakarışla Allah’ı anarak insanları değiştiren topluluk” demek­tir. Allah’ı anarken söyledikleri ilahilere, coşturucu olduğundan dolayı “Tağyîr” adını vermişlerdir. Bu şiirlerin makam­larla okunması halinde coşup ve raks etmelerin den dolayı kendileri ne de “Muğayyire” demişlerdir[76].
2- es-Semâ’
Sema, kök olarak “S-M-A” kökünden gelmekted ir. “işitmek, duymak[77], hoş ma­kamlar, tatlı nağmelerle şiir okuyup dinlemek”[78] demektir. Müzik terimi olarak, sûfilerin cezbe haliyle ayakta zikretmel erine kullanıldığı gibi, Türkçe’de özellikle Mevlevîler arasında yaygın olan dini rakslara kullanılmıştır. Mevlevile r, bunu yapana “Semâzen”, bunları idare edenlere de “Semâzenbaşı” adını vermekted irler[79].
Semâ’ın çıkış noktasının Kur’ân tilâveti olduğu söylenebilir. Bilhassa Kur’ân tilâvetinden sonra okunan mensûr ve manzûm parçalar semâ’ın başlangıcını oluşturur. Hicrî III. asırdan itibaren tasavvuf muhitleri nde sem⒠ve mûsikîden söz edildiği; ilk sem⒠meclisini n Serî es-Sakatî (ö. 256/870) tarafından kurulduğu ve yeğeni Cüneyd el-Bağdâdî (ö. 298/910) ile Zünnûn el-Mısrî (ö. 254/868)’nin de semâ’ı belli şekillerde ifade ettiği bilinmekt edir[80].
İmam Kuşeyrî (ö. 465/1072) Risâle’sinde; Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî de (ö.597/1144) Telbîs-ü İblis adlı eserinde tasavvuf mûsikîsini “Sema” başlığı altında incelemişlerdir. İmam Gazali (ö. 505/1111), Ebu’l-Futûh el-Gazzâlî (ö.520/1126), İbn Hacer el-Heytemî (ö. 974/1567), Aliyyü’l-Kârî (ö. 1014/1605), Abdülgani en-Nablusî (ö. 1143/1731), Şevkânî (ö. 1250/1834) ve daha birçok müellif müzikle ilgili eserlerin i bu isim altında telif etmişlerdir. Bunlardan Abdulgani Nablusî, “Sem┠kelimesin in müziğin bütününü ifade eden bir terim olduğunu özellikle belirtmiştir[81].
J- el-Mûsîkî
Müzik nazariyel erinin oluşmaya başladığı dönemden sonra teorik müziğe Yunanca bir kelime olan “Mûsîkî/Mûsîk┠terimi; müzik icrasına da “ilmü’l-Gın┠terimi kullanılmaya başlanmıştır[82]. Nitekim Fârâbî (ö.339/950) müzikle ilgili olarak telif ettiği eserine “Kitâbü’l-Mûsîk┠adını vermiştir. Fârâbî “Mûsikî” terimini “Elhân” diye tanımlamış; “Lahn”ı da “Belirli bir sisteme göre düzenlenmiş olan çeşitli sesler topluluğu” olarak tarif etmiştir[83]. Aynı yaklaşım ihvân-ı Safâ’da da görülmektedir[84].
K- el-Elhân
“el-Elhân”, “Lahn” kelimesin in çoğuludur. “Lahn” ise “kaideli ve besteli ses”[85]; “ezgi, ırlama, nağme ve âhenk” demektir[86]. Coşturucu okuyuşlara da “Lahn” denilir[87].
H. IV. asırdan sonra “Gın┠ve “Mûsikî” tabiri yerine müziği ifade etmek için “Elhân” tabirinin kul­lanımının yaygınlaştığı görülmektedir. Bu konuda eser telif eden Abdülkadir Merâğî (ö. 838/1453) eserine “Câmiü’l-Elhân”; Ladikli Mehmet Çelebi (ö. yaklaşık 906/1500) de “Zeynü’l-Elhân” adını vermişlerdir.
L- el-Edvâr
Arapçada müzikle ilgili diğer bir terim de “Edvâr” tabiridir . Bu terim özellikle X-XV. yy.lar arasındaki müslüman müzikologların, müzik teorisi ve kuralları ile ilgili yazdıkları eserlere verdikler i bir isimdir. Bu kitaplard a ma­kamlar, perdeler ve usuller belirtili r[88].
İKİNCİ BÖLÜM
İSLAM ALİMLERİNİN MÜZİĞİN DİNİ YÖNÜ İLE İLGİLİ YORUMLARI
İslam alimleri genel olarak müziği önce Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler açısından ele almış sonra da bunun icra biçimi yanında faydaları ve zararları üzerinde de durarak yorumlar yapmışlardır. Bu yorum ve tutumları dört kısımda değerlendirmek mümkündür:
1-Genel olarak haram sayanlar, 2-Genel olarak helal sayanlar, 3-Genel olarak mekruh sayanlar, 4-Her müzik çeşidini özel olarak değerlendirip yorumlarını bunların icra şekli, muhtevası ve sonuçlarına göre yapanlar.
I-MÜZİĞİ GENEL OLARAK HARAM SAYANLAR
Bazı alimler türü ve muhtevası ne olursa olsun “müzik” kavramına giren her türlü ses sanatını haram saymışlardır. Bu husustaki bazı görüşler ve delilleri şöyledir:
A-Kur’an-ı Kerim
1- “insanlardan öyleleri vardır ki, halkı farkettir meden ve hiçbir bilgiye dayan­madan Allah yolundan saptırmak ve dini alaya almak için boş söz ve eğlendirici sözler (lehve’l-hadîs) satın alırlar. işte onlar için hor ve hakir edici bir azap vardır.[89]
Tirmizî’nin Ebu Ümâme el-Bâhilî’den naklettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şarkıcı kadınların alım ve satımı, onlar üzerinden para kazanmak ve onların karşılığında alınan ücretler helal değildir. Allah Teâlâ’nın şu sözü onlar hakkında nazil olmuştur: “insanlardan öyleleri vardır ki…”[90]
Sahabeden İbni Mes’ud, İbni Abbas, Ebu Ümâme ve Cabir b. Abdullah; Tabiinden Mücahid, İbn Cüreyc, ikrime, Hasan-i Basrî ve Mekhûl burada geçen “lehve’l-hadîs”den maksadın şarkı olduğunu söylemişlerdir.[91] Bir rivâyette Mücâhid bunu “Davul” (Tabl) şeklinde tefsir etmiştir.[92]
İmam Kurtubi (ö. 671/1273), müfessirlerin bu konudaki görüşlerini nakletikt en sonra: “Bu konuda en doğru görüş, “Lehve’l-Hadis”ten maksadın şarkı olduğunu ifade eden görüştür. Peygamber (s.a.v.) ve ashab-ı kirâmdan nakledile n görüşler de bunu gerektiri r” demektedi r.[93]
İbn Arabî (ö. 543/1148) “Lehve’l-Hadis”in yorumunda “şarkı ve çalgı aletleri”, “batıl olan herşey” ve “darbuka” şeklinde üç ayrı görüş olduğunu söyledikten sonra, en doğru görüşün “Lehve’l-Hadis”ten maksadın “batıl olan herşey” olduğunu savunan ikinci görüş olduğunu ifade etmiştir[94].
Şafii fakihleri nden İbn Hacer Heytemî (ö. 974/1567)[95] ile bazı Hanbeli fakih­leri[96] bu âyete dayanarak şarkının haram olacağını; Hanefî fakihleri nden İbn Âbidîn de bu âyete dayanarak mübah şekliyle bile olsa şarkının mekruh olduğunu ifade etmiştir[97].
Muhamed Hamdi Yazır (ö. 1361/1942) ise konuyu şöyle özetlemektedir: “Tefsir alimlerin in bir çoğu “Lehve’l-Hadis”i şarkı ile tefsir etmişlerse de araştırmacıların tercihi ayetin zahiri gereği genel bir mana ifade etmesidir . Bununla beraber burada asıl azarlamanın hikmeti şununla anlatılmıştır: “Bilmiyerek Allah yolundan saptırmak ve onu alaya almak”. Yani saptırdığını hissettir meden, yaptığı işin akibetini sezdirmed en dini ve ahlakı bozmak ve Allah yolu ve onun hak diniyle eğlenmek için.[98]
Ayetin müziğin haramlılığına delil olarak ileri sürülmesine karşı çıkan İmam Gazzâlî bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmektedi r: “Din karşılığında, Allah yolundan saptırmak için “Lehve’l-Hadis” satın almak haramdır. Bu konuda tartışma yoktur. Her çalgı, dinin karşılığında satın alınmıştır ve Allah yolundan saptırıcıdır da denilemez . Ayetten maksat da budur. Bir kişi Kur’an-ı Kerim’i dahi Allah yolundan saptırmak için okusa haram işlemiş olur.[99]
2- “Bu söze mi şaşıyorsunuz? Gülüyorsunuz… Ağlamıyorsunuz… Habersiz oya­lanmaktasınız (sâmidûn).” [100]
Ayette geçen “Sâmidûn” kelimesi İbn Abbas (ö. 68/687) ve ikrime (ö. 105/723)’ye göre şarkı manasındadır. Çünkü Yemen ve Hımyer lugatında “Sümûd” şarkı (gınâ) manasına gelmekted ir.[101] Mekkelile r Kur’ân dinledikl eri zaman ona kulak verme­mek için şarkı söyler, eğlenirlermiş.[102]
İbn Kayyım el-Cevziyye ayette geçen “Sâmidûn” kelimesin i şarkı olarak yorum­lamasından hareketle müziğin haram olduğunu ifade etmiş ve “Sâmidûn” kelime­sinin diğer manalarının da müziğin birer fonksiyon u olması münasebetiyle hangi noktadan ele alınırsa alınsın bu ayet-i kerimenin müziğin haramlılığını ifade ettiğini iddia etmiştir. [103]
İmam Gazzâlî ayet-i kerime’nin bu şekilde değerlendirilmesini şöyle tenkit etmiştir: “Sâmidûn” kelimesin in manasının şarkı olduğu kabülüne binaen eğer ayetteki sitem haramlılık ifade ederse, bundan önceki âyetlerde zikredile n gülmenin ve ağlamamanın da haram olması gerekirdi .[104]
3- “Onlar yalan yere şahitlik (zûr) etmezler, faydasız birşeye rastladıkları zaman yüz çevirip vakarla geçerler”. [105]
Mücâhid (ö. 104/722) bu ayette geçen “ez-Zûr” kelimesin i şarkı (gınâ)[106]; İbn Hanefiyye (ö. ) de şarkı (gınâ) ve eğlence (lehv) şeklinde tefsir etmişlerdir[107].
İbn Kayyım el-Cevziyye ve bazı Hanbeli fukahası, Muhammed b. el-Hanefiyye’nin ayette geçen “ez-Zûr” kelimesin i “şarkı” (ginâ) şeklinde açıklaması ile ayette geçen “Lağv” kelimesin in, “terkedilmesi gereken her türlü batıl ve yanlış şey” manasına gelmesind en hareketle müziği batıllar arasında sayarak haramlığını ifade etmişlerdir. [108]
4- “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. “Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun. Cahillerl e ilgilenme yiz derler” [109].
İbn Kayyım’a göre bu ayet-i Kerime her ne kadar özel bir sebeb üzerine inmişse de ifade ettiği mana umumidir. Her türlü gereksiz ve faydasız şeyi (Lağviyyat) kap­sar. Müzik de gereksiz ve faydasız olduğuna göre o da bu ayetin hükmüne dahildir. [110]
5- “De ki, Hak geldi batıl zail oldu. Zaten batıl ortadan kalkmaya mahkum­dur.” [111]
İbni Vehb’in naklettiğine göre, Ubeydulla h, Muhammed b. Kasım’a:
- “Şarkı hakkında ne dersiniz?” diye sorar.
- Kasım: “O batıldır” der. Ubeydulla h:
- “O’nun batıl olduğunu ben de biliyorum . O’nun hakkında ne düşündüğünüzü sordum.” der. Kasım:
- “Batıl’ı bilirmisi n. O nerededir?” diye sorar. Ubeydulla h:
- “O ateştedir” diye cevap verir. Bunun üzerine Kasım:
- “işte o, odur” karşılığını verir.
Birisi, İbni Abbas’a: “Şarkı hakkında ne dersiniz? Helal mıdır, Haram mı? “diye sorduğunda İbni Abbas (r.a.) “Ben ancak Allah’ın kitabında haram dediğine haram derim” cevabını vermiştir.
Adam: “O helal mıdır?” diye sorduğunda İbni Abbas: “Öyle birşey diyemem. Sen hak ile batılı bilir misin? Kıyamet günü geldiğinde şarkının yeri neresi olur?” diye sormuş.
Adam: “O batıl ile beraber olur” diye cevaplayınca, İbni Abbas: “Şimdi git, sen kendi fetvanı verdin” demiştir.
İbni Kayyım el-Cevziyye bu görüşlerden hareketle şarkının haram olduğunu ifade etmiştir.[112]
6- “Ama kim Rabbinin azametind en korkup ta kendini hevadan (kötülükten) alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir .” [113]
İbn Kayyım’a göre müzik nefsin hevasından olduğuna göre ayetin ifade ettiği mefhum gereği sakınılması gerekir.[114]
7- “Kabedeki tapınmaları sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka birşey değildir.” [115]
Kurtubî, “Bu âyyette rakseden, el çırpan ve bağıran cahil sufilerin bu dav­ranışlarına reddiye vardır”[116] derken; İbni Kayyım el-Cevziyye, toplu zikir halaka­larında el çırparak ilahi, kaside ve zikir çekenlerin bu halini Mekke’li müşriklerin hallerine benzetere k tasavvuf mûsikîsinin haram olacağını ifade etmiştir. [117]
8- “Sesinle, gücünün yettiğini yerinden oynat, süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ, mallarına ve çocuklarına ortak ol, onlara vaadlerde bulun.” [118]
İbn Abbas ve Mücâhid bu ayette geçen sesi, “şarkı”, “çalgı aletleri” ve “eğlence” olarak tefsir etmiştir.[119] Dahhâk’a göre ise “çalgı aletlerin in sesi” (savtü’l-mezâmîr)’dir.[120]
İbn Kayyım el-Cevziyye, İbni Ebi Hatem’in bu ayeti “günaha çağıran herşey” olarak tefsir etmesi; Mücahid’in şeytanın sesinin “şarkı”, “batıl” ve “çalgı aletler”i (mizmarlar) olduğu” ifadesi ile Hasan-ı Basrî (ö.110/728)’nin şeytanın sesinin “Def” olduğu şeklindeki tefsirind en hareketle müziğin haram olduğunu söylemiştir.[121]
İbn Hacer Heytemî, bu âyete dayanarak çalgı aletlerin in haram olacağını ifade etmiştir.[122]
9- “Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir.” [123]
“Sözlerin en güzeli Kur’an olduğuna göre dinlenilm esi gereken şey de Kur’an olmalıdır. Nitekim bu aynı zaman da bütün peygamber lerin sünnetidir” diyen İbn-i Teymiyye (ö. 728/1328), Kur’an-ı Kerim’deki dinlemek ve okumakla ilgili ayetlerle, mü’minlerin Kur’an dinlerken duydukları coşkuyu anlatan ayetleri de zikredere k “okunması, dinlenilm esi ve coşulması gereken tek şey varsa o da Kur’an’dır. Dolayısıyla aynı fonksiyon ları icra etmek maksadıyla şarkı gibi başka şeylerin kullanılması caiz değildir” görüşünü ileri sürmüştür. [124]
Sonuç olarak türü ve muhtevası ne olursa olsun her çeşit müziğin haramlılığı konusunda delil olarak sürülen bu ayetlerin bu iddiaya doğrudan delil teşkil etmesi mümkün gözükmemektedir.
Şöyleki bu hususta en fazla baş vurulan ayet olarak Lukman suresi 6. âyeti, İmam Gazzâlî ve Muhammed Hamdi Yazır’ın da ifade ettiği gibi, Allah yolundan saptıran şeyleri yasaklanm aktadır. Bu ise sadece müziğe mahsus bir özellik değildir. Üstelik müziğin her çeşidinin insanı Allah yolundan saptırdığı da idda edilemez. Ayrıca eğer eğlenceyi (Lehv) sırf eğlence olduğu için yasaklama k gerekirse dünyada olan herşeyin de yasaklanm ası gerekir. Çünkü Allah Teâl⠓Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir…”[125] buyurmakt adır.
Necm Suresi (53) 61. âyetinde geçen “Sümûd” kelimesi her ne kadar Himyer lugatında “müzik” manasına geliyorsa da, başta Kureyş lehçesi olmak üzere diğer lehçelerde eğlence (levh) manasına gelmekted ir.[126] Bu da âyet-i kerimenin, müzikle ilgili özel bir ayet olmayıp, dinden ve dini görevlerden engelle­yen bütün eğlence ve meşguliyet çeşitleri için geçerli olduğunu göstermektedir.
Özellikle İbn Kayyım el-Cevziyye tarafından ileri sürülen Furkan (25) 72, Kasas (28) 55, isrâ (17) 81, Nâziât (79) 40-41 âyet-i kerimeler inde geçen “Bâtıl”, “Lağv”, “Hev┠“Zûr” vb. tabirler müzikle ilgili özel tabir­ler olmayıp, müzikle beraber bu özellikleri taşıyan daha birçok konuyu ihtivâ et­mektedirler. Ayrıca bu kavramlar la yasaklana n hususların müziğin bazı çeşitleri için geçerli olsa bile bütünü için geçerli saymak mümkün değildir.
Enfâl (Karizmatik 35. âyetinde geçen “Mük┠(ıslık çalma) ve “Tasdiyeh) (el çırpma) müziğin bir çeşididir. Bu âyet müziğin bu çeşidinin haram olduğunu ifade etse bile bütününü kapsamama ktadır. Ayrıca bunların bir ibâdet çeşidi oldukları ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu âyet daha çok ibâdetlerle ilgili müzikler için bir ölçü teşkil edebilir ki İbn Kayyım da âyeti bu şekilde yorumlamıştır.
İsrâ (17) 64. âyetinde insanı azdıran sesin “müzik” olduğu kanaatind en ha­reketle müziğin haram olacağı ifade edilmiştir. Halbuki müzik insanı azdırabildiği gibi insanda güzel duygular da uyandırabilir. Nitekim müziğin bir kısmı insanları isyan ettirirke n diğer bir kısmı insanları hakka davet edebilmek tedir. Kur’ân-ı Kerim’in güzel sesle okunmasına teşvik edilmesi bunun açık bir örneğidir.
Zümer (39) 23. âyetinde, Kur’ân-ı Kerim’in okunup dinlenilm esi ile ilgili ifadeler yer almaktadır. Kur’ân’ın en güzel olması, Kur’ân’a aykırı olmayan şeylerin güzelliğine engel değildir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Mekke müşriklerine karşı Kur’ân’la cihad ettiği gibi[127] şiir vb. şeylerle de mücâdele etmiş bu hususda, Hasân b. Sâbit’i özel olarak teşvik ederek başarılı olması için dua etmiştir.[128] Ayrıca Yolculuk, düğün, bayram vb. durumlard a müzik dinlemiş ve dinlenilm esine de müsade etmiştir ki bunlar, Kur’ân-a aykırı olmayan şeylerin dinlenmes inde bir sakınca olmadığını göstermektedir.
Görüldüğü gibi, zikredile n âyetler müzik konusuna doğrudan ve açık olarak değil, dolaylı ve ihtimalli olarak delalet etmektedi rler. Bu yorumlard a üzerinde durulan gerekçeler, özel tabirler olmaktan çok genel kural mahiyetin dedirler. Müzik konusuna delalet ettikleri gibi başka şeyleri de kapsamakt adırlar. Buna göre ilgili âyetleri, müziğin helal ya da haram olması yönünden şu şekilde özetlemek mümkündür:
1- Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması.
2- Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi.
3- Dini sorumlulu k ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması.
4- Dini değerlere aykırı konularda propogand a özelliği taşımaması.
5- Söz veya icrâsında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklana n husus­ların yer almaması.
6- Müziğin ibadet gibi telakki edilmemes i.
7- Kur’ân okuma ve dinleme zevk kültürünün önüne geçmemesi.
8- insanları nefsânî arzularına esir edecek bir şekil, muhteva ve seviyede olma­ması.
9- insanları dini ya da dünyevî faydalard an tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmemesi.
Bu prensiple ri en kapsamlı bir şekilde A’râf (7) 33. âyet-i kerimesin de bulmak mümkündür:
“De ki: Benim rabbim ancak, açık ya da gizli yüz kızartıcı çirkin işleri (fuhş), günahı (ism), haksız yere başkalarının hakkına tecavüzü (bağy), Allah’a hiçbir de­lil indirmediği şeyi ortak koşmanızı (şirk) ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi yasaklar.”
Daha önce de ifade edildiği üzere âyet-i kerimede yer alan “Fuhuş”, açık ya da gizli her türlü çirkin işler ile başkalarının namus ve haysiyeti ne tecavüzü; “ism”, genel manada günah, akıl ve mantığa aykırı her türlü davranış ve bilerek Allah’ın yasaklarını çiğnemeği; “Bağy”, haksız yere başkalarının can, mal, namus ve kişilik haklarına tecavüzü ifade etmektedi r.[129]
B-Hadis-i Şerifler
Her tür ve çeşidiyle müziğin haramlılığını savunanla r bu hususta bir çok hadis ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf diğer bir kısmı da uydurmadır. Zayıf ve uydurma hadisler fıkhi konulara temel teşkil edemiyece klerinden burada bunlardan sahih olanların başlıcaları üzerinde durulacak tır.
1- Hâkimin bir rivâyeti şöyledir: “Bu ümmetten bir topluluk sabahlara kadar yiyip, içip ve eğlenecekler, sabaha ise domuz olarak çıkacaklardır.. Orada bir takım kabile ve yerleşim yerleri sabaha kadar darmadağın edile­cek ve sonra da “bu gece falancala r, falancala rın evleri tarumar edilmiş” denilecek tir. Onların üzerine, Lut kavminin üzerine gönderildiği gibi taş yağdırılacak ve köklerini kesen rüzgar gönderilecektir. içki içmeleri, faiz yemeleri, ipek giymeleri, dansöz-şarkıcı kadınlar edinmeler i ve akraba ile ilişkileri kesmeleri nden ötürü bu rüzgar, öncekileri köklerinden söküp attığı gibi onları da köklerinden söküp ata­caktır”[130].
Hâkim bu hadis hakkında, “Müslim şartına göre sahihtir” demiş, Zehebî de aynı kanaatte olduğunu be­lirtmiştir. Cüdey’, Hâkim ve Zehebî’nin, hadisin sahih olduğu yönündeki değerlendirmelerini geniş ola­rak yorumlayıp tenkit etmiş ve sonuç olarak, râvîlerden Ferkad (?)’ın zayıf râvî olması ve senette çelişki “Izdırap” bulun­ması sebebiyle hadisin “Zayıf” olması gerektiğini belirtmiştir[131].
Zeylaî bu hadis-i şerifi şarkının haramlılığına delil olarak ileri sürmüşlerdir.[132]
2- Ebu Hureyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) köpek ti­ca­re­tini ve şarkıcı kadının (Zemmâre) kazancını yasaklamıştır.”[133]
Hadisin isnadı sahihtir.[134]
“Zemmâre” zina eden kadın demektir. Ancak Ezherî’ye göre bundan maksat şarkıcı kadınlar da olabilir. Çünkü Arapça’da “Gınâ-u zemîr” (güzel şarkı) tabiri bulunmakt adır. Aynı zamanda zinakâr kadınlar da şarkı söylerlerdi. [135]
3- Ebu Amir ve­ya Ebu Ma­lik el-Eş’arî’nin pey­gam­be­ri­miz­den şu­nu işit­ti­ği riv­yet edil­miş­tir: “Üm­me­tim­den öy­le top­lu­luk­lar çı­ka­cak ki, zi­na­yı, ipe­ği, iç­ki­yi, ve çal­gı alet­le­ri­ni he­lal sa­ya­cak­lar. Yi­ne ba­zı top­lu­luk­lar, bü­yük bir ko­yun sü­rü­süy­le da­ğın ba­şın­da ko­nak­lay­cak, on­la­ra bir fa­kir ih­ti­ya­cı için gel­di­ğin­de “ya­rın gel “di­ye­cek­ler. Al­lah-u Teâlâ da on­la­rı bir ge­ce an­sı­zın he­lak ede­cek, da­ğı baş­la­rı­na yı­ka­cak. Di­ğer bir kıs­mı­nı da do­muz ve may­mun sûretine çevirecektir. Bu uygulama kı­ya­me­te ka­dar sürecektir”[136].
Hanefî fakihleri nden Fahreddin Zeylaî bu hadisi şarkının haramlılığına delil olarak zikretmiştir.[137]
4- Nâfi’den rivâyet edilmiştir: “İbn Ömer bir gün zurna sesi işitti. Parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak yoldan çekildi ve “Ey Nâfi’ bir şey işitiyormusun?” dedi. Ben “Hayır” dedim. Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından kaldırdı ve “Ben Peygamber (s.a.s.) ile beraberdi m. Bunun gibi birşey işitti ve aynen böyle yaptı”dedi[138].
Ebû Dâvud bu hadisin “Münker” olduğunu söylemiş ancak Sehârenfûrî bunu şu şekilde reddetmiştir: “Ebu Davud bu hadisin münker olduğunu söylemektedir. Ancak bunun münker yönüne rastlamadım. Bunun ra­vileri güvenilir kişilerdir. Hadis de bunlardan daha güvenilir kişilerin hadisleri ne aykırı değildir. Muhammed b. Tahir, ravilerde n Süleyman b. Musa ile bazı tenkitler ileri sürmüşse de birçok hadisçi onu güvenilir kabul etmiştir.”[139]
Hanefi fakihleri nden İbn Abidîn[140] ile Hanbelî fakihleri nden İbn Kudâme[141] bu hadisleri çalgı aletlerin in haram olduğuna delil olarak zik­retmiş; bir kısım ulema ise, iki sebepten dolayı bu hadisleri n bu yönde değerlendirilmesini yanlış bulmuşlardır. Birincisi hadisi nakleden Ebu Dâvûd’un, hadisin senediyle ilgili olarak “Bu hadis Münker’dir” demesi; ikincisi de Peygamber (s.a.s.)’in kendisini n kulaklarını kapamasına karşın İbn Ömer’in kulaklarını kapamaması. Çünkü böyle bir sesi dinlemek ha­ram olsaydı Rasululla h (s.a.s.) İbn Ömer’in, İbn Ömer de Nâfi’in dinleme­sine müsade etmezdi. İbn Kudâme ve onun paralelin de olanlar ise bu ten­kitleri şu şekilde cevaplandırmışlardır:
- Hallâl bu hadisi iki senetle nakletmiştir. Ebu Dâvûd bu senetler­den an­cak birine vakıf olabilmiş ve onu nakletmiş olabilir. Dolayısıyla O’nun “Münker” ifadesi, kendi rivayetin de yer alan râvîlerle ilgilidir .
- Peygamber (s.a.s.) kendi kulaklarını kapayıp, İbn Ömer’e ka­pattırmamıştır. Çünkü haram olan kulak kesilerek dinlemekt ir. Yoksa bir şeyi istemeyer ek dinle­mek haram değildir. Ayrıca bu olay hicretten önceki dönemde gerçekleşmiş ola­bi­lir. Bu dönemde ise insanları kötülüklerden engelleme k (Nehy-i ani’l-Münker) vacip değildi.[142] İbn Ömer’in kulaklarını tıkaması ise, bu sesin haram ol­masından değil, sadece Pegyamber (s.a.s.)’i taklit içindir. Ayrıca bu olay olduğunda Nafi henüz büluğ çağına ermemiş olabilir ki çocuklar için haram sözkonusu olmaz. [143]
5- İbn Abbas (r.a.)’dan nakledilm iştir: “Abdülkays heyeti Rasululla h (s.a.s.)’e ge­lerek “Yâ Rasulalla h! Hangi kaplardan içelim?” diye sordular. Rasululla h (s.a.s.) şöyle buyurdu: Ziftlenmiş kaplar, toprak kaplar ve su kabağından yapılan kaplar­dan su içmeyin, ancak su kaplarına şira sak­layın”. Sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah bana (veya ümmetime) içkiyi, kumarı, davulu yasaklamıştır. Her sarhoş eden de haramdır”[144].
Yusuf b. Cüdey’ bu hadisin isnadının “Sahih ve “Muttasıl”, ravilerin in de güvenilir kişiler olduğunu ifade etmektedi r. [145]
6- İbn Abbas (r.a.) Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmek­te­dir: “Şüphesiz Yüce ve Ulu Rabbim, size içki, kumar ve davulu yasakla­mak­tadır.”[146]
Hadisin isnadı sahihtir.[147]
7- Başka bir rivâyet de şöyledir: “Şüphesiz Allah ve rasulü, içki, kumar, davul ve tambur’u yasaklamışlardır.”[148]
Hadisin isnadı sahih, ravileri güvenilir kişilerdir.[149]
8- Kuteybe (r. a) peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedir: “Zil şeytanın müzik aletidir.”[150]
Zil’in yasaklanm asının sebepleri nden birisi de sesidir. Çünkü bu ha­diste onun sesi şeytan düdüğüne benzetilm iştir. Şafii mezhebine göre mek­ruhtur. Mâliki ve diğer mezhepler e göre ise tenzihen mekruhtur”[151]
9- Ebu Hureyre (r.a.) peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: “Beraberinde köpek veya zil bulunan bir kafileye melekler refakat et­mez.”[152]
10- Ümmü Habibe (r.a.) peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Beraberinde zil bulunan kafileye melekler yoldaşlık etmez”[153].
Heysemî, hadisin râvîlerinin gövenilir kişiler olduğunu belirtmiştir.[154]
11- Müslim, Saîd b. Cübeyr, İbn Abbas tarikiyle rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ size içki, kumar, davul, ud ve yahudiler in kutlama günlerini size yasakladı”[155].
Hadisin râvîlerinin güvenilir kişiler olduğu belirtilm iştir.[156]
12- Abdurrahm an b. Avf (r.a.) peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “iki günahkar ve ahmak sesi yasakladım: Musibet anındaki ses, yüz-göz tırmalama, yaka-paça yırtma ve şeytan sesi.”[157]
Tirmizi hadisin “Hasen” olduğunu söylemiştir.[158]
13- Ebu Hureyre (r.a.)’den, Peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini işittiği rivâyet edilmiştir: “Allah Teâlâ, kıyâmet günü, tevbe etmeden ölen ağıtçılara ateşten bir gömlek giydi­rir ve onları bütün insanlara teşhir eder.”[159]
Heysemî hadisin senedinin “Hasen” olduğunu söylemiştir.[160]
14- Ümmü Atıyye’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) bizden ağıt yapma­mak üzere söz aldı.”[161]
15- Ebu Mâlik el-Eş’arî (r.a.)’den peygamber (s.a.s.)in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Ümmetimde dört şey vardır ki, bunlar cahiliyet adetidir ve bunu terke­demezler: Soy ve şerefle övünmek, neseplere ta’n etmek, yıldızlarla yağmur dile­mek ve ağıt yapmak.”[162]
16- Ebu Hureyre (r.a.)’den peygamber (s.a.s.)in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “iki şey vardır ki, insanlar onunla küfre düşer: Neseplere ta’n ve ölülere ağıt yap­mak.”[163]
Müziğin haramlılığı konusunda kaynaklar da pek çok hadis zikredilm iştir. Ancak bunların hemen büyük bölümü zayıf bir kısmının da mevzu (uydurma) olduğu görülmektedir. Bu hadisleri n içerisinde sahih olanların başlıcaları bu hadislerd ir.
Hadisleri n içerdiği konular dikkate alındığında müziğin genelini haram sayma konusunda delil kabul edilen bu hadisleri n ana konusunu çalgı aletleri, şarkıcı kadınlar (kayne) ve ağıtın oluşturduğu görülecektir. Zeylai gibi kimi alimler bu hadisleri müziğin genelini yasaklayıcı mahiyette yorumlamışlarsa da, İmam Gazzâlî, Kemâlüddin İbn Hümâm (ö. 861/1457), Abdülganî Nablusî (ö. 1143/1731), İbn Âbidîn (ö. 1252/1836), Takiyyüddin Sübkî, Remlî, İbn Hazm ve Şevkânî gibi diğer bir kısım alimler bu gibi hadisleri yorumlamışlardır. Yapılan yorumlar özetle şöyledir: Hadisleri n ana konuları içkili, kadınlı, içinde birçok haramın işlendiği meyhâne eğlencelerinden (lehv) oluşmaktadır. Bu da gerek çalgı aletleri gerekse diğer müzik çeşitlerinin haram ol­ması, aletlerin ve müziğin kendileri ile ilgili bir husus olmayıp, bunlarla haram işlenmesi ya da haram işlenen ortamlard a çalınmalarından dolayıdır. Dolayısıyla bu âletler helal ve mübah eğlencelerde, içine başka bir haram karıştırılmadan kullanılırsa caizdir. Beraberin de başka haramlar işleniyorsa, “harama sebep olan şeyin kendisini n de haram olur”[164] kuralı gereği caiz olmazlar.[165]
Ağıt konusunda ise hemen bütün alimler Rasululla h (s.a.s.)’den nakledile n bütün hadislerd e saç-baş yolma, yüz göz tırmalama şeklinde icra edilen ve kadere isyan manası taşıyan ağıtların yasak­landığını ifade etmişlerdir.
C- Mezhep İmamlarından Nakledile nler
Fıkıh kaynakları genelde ait olduğu mezhep İmamının görüşünü, fıkhi tartışmalarda delil kabul ederek üzerine hüküm bina etmektedi rler. Müzik konusunda da aynı tutum sergilenm iş ve Hanefi kaynakları İmam Azam, İmam Muhammed ve İmam Ebu Yusuf’un, Şafii kaynakları İmam Şafii’nin, Maliki kaynakları İmam Malik ve Hanbeli kaynakları da İmam Ahmed b. Hanbel’in görüşlerine başvurmuşlardır. Bu hususta tespit edebildiğimiz yorumlar şöyledir:
Hanefi kaynaklarının hemen bütününde İmam Ebu Hanife’in şu sözü nakledili r: “Bu­nun­la (şarkılı bir davetle) bir de­fa müb­te­lâ ol­dum, sab­ret­tim.” Hanefî kaynaklarının hemen hepsi bu ifadeyi naklettik en sonra: “Bu me­se­le, ve­lev ki ud (kadîb) çal­ma şek­lin­de de ol­sa her türlü çalgı aletinin (melâhî) ha­ram ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. Ebu Ha­ni­fe’nin sö­zü de bu hük­mü ifa­de et­mek­te­dir. Çün­kü “ib­ti­l┠(im­ti­han olun­mak) an­cak ha­ram olan şey­ler­le olur.”[166] şeklinde yorum yapmışlardır. Ancak İbn Kemâl (ö. 875/1470) bu yorumu doğru bulmamıştır. O, hanefi kaynaklarındaki bu yorumu naklettik ten sonra şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Bu yorum tarışmalıdır. Çünkü “ibtilâ”, mübah bile olsa sonucu sakıncalı olan şeylere de kullanılır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) kadılık görevi ile ilgili olarak “Kim yargı görevi ile mübtelâ olursa…” şeklindeki hadisinde “ibtil┠kelimesin i kullanmıştır. (Yargı görevi ise haram bir iş değildir). Sonra, davete icabet etmiş olmak için harama sabretmek caiz değildir. Çünkü, haram işleme durumu sözkonusu olduğu yerde, harama düşmemek için sünnet terkedili r. Buna göre, İmam Ebu Hanife, orada müziğe kulak vermeksiz in oturmuştur. Böyle olunca da eğlenceye oturmuş sayılmayacağından haram ile mübtela olmuş olmaz.[167]
İmam Mu­ham­med’den de “Bir ki­şi, müzisyen kadın ve er­kek­le­re va­siy­yet gi­bi, İslâmda ve ehl-i kitapta ha­ram olan bir­şe­yi va­siy­yet et­se…” şeklinde bir görüş nakledilm iş[168] ve bu görüşler O’nun müziğe cevaz vermediği ifade edilmiştir.
Maliki mezhebi kaynaklarında müziğin haramlılığı konusunda İmam Malik’in şu görüşlerine yer verilmiştir:
Mus’ab ez-Zübeyrî’den rivâyet edilmiştir: “Malik b. Enes’in meclisind e bulundum. Ebu Mus’ab ona müzikten (sem’â) sordu. O “bilmiyorum, bizim diyarın insanları onu kötü görmezler. Olduğu yerden kalkıp gitmezler . Müziği ancak, geri zekalı cahiller veya katı tabiatlı Iraklı âbidler kötü görürler şeklinde cevap verdi”[169].
Sahnun İbn Kasım’a sorar: “İmam Malik, şarkıyı hoş karşılamaz mıydı?
İbn Kasım: “İmam Malik, Kur’ân-ı Kerim’in makamlı (elhân ile) okunmasını hoş karşılamadığına göre, şarkıyı nasıl hoş karşılar. Aynı zamanda İmam Malik, bir cariyenin alım-satımında şarkıcılığın şart koşulmasını hoş karşılamaz. Bu da onun şarkıyı hoş karşılamadığını gösterir” cevabını verir.
Sahnun: “Peki, düğünlerde def çalınması hususunda İmam ne der? Cevaz verir mi vermez mi?”
İbn Kasım: “İmam Malik düğünlerde def dahil hiçbir çalgı âletini hoş karşılamazdı”[170] der.
İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1200) Ah­med b. Han­bel’den o da is­hak b. îsa et-Tab­ba’dan şu­nu nak­let­mek­te­dir: “Ma­lik b. Enes’e Me­di­ne eh­li­nin şarkıya ruh­sat ver­me­le­rin­den sor­dum”. O: “Onu biz­de fa­sık­lar ya­pı­yor” di­ye ce­vap ver­di.[171]
İmam Ma­lik, çal­gı­yı ya­sak­la­mış ve bir ki­şi­nin bir ca­ri­ye sa­tın alıp şarkıcı çık­tı­ğın­da onu (şarkıcı olduğu için) ge­ri red­de­de­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş­tir[172]. Bu ay­nı za­man­da ib­ra­him b. Sa’d müs­tes­na bü­tün Me­di­ne eh­li­nin mez­he­bi­dir.[173]
Şafii kaynaklarında İmam Şafii’ye nisbet edilerek üzerine hüküm bina edilen bazı görüşler şöyledir:
“Müziği sanat edinerek, onunla meşhur olup onunla anılan ve müzik konusunda insanların kendisini aradığı kişilerin şâhitlikleri kabul edilmez. Çünkü bu mek­ruh olan bir eğ­len­ce­dir ve ba­tı­la ben­ze­mek­te­dir.[174] Müzikle bu seviyede meşgul olan­lar se­fih­ oldukları gibi şahsiyetsiz insanlard an sayılırlar. Kendisi için buna razı olanlar da açıkça haram işlemiş olmasa da şahsiyetlerini kaybetmiş olurlar.
Kişinin müzisyenliği meslek edinmeyip, gözde müzisyen olmayıp, müzik konserler i vermediği gibi böyle bir şeyden de hoşlanmayarak kendi halinde müzikle meşgul olması, aşırı olmadığı müddetçe şâhitliğinin kabul edilmesin i engelleme z.
Müzisyen câriye ve köle edinerek insanlarl a müzik ve eğlence âlemleri tertipley enler sefihtirl er[175] ve şâhitlikleri kabul edilmez. Özellikle cariyeler in bu şekilde kullanılması sefihlikt en de öte deyyüslüktür[176]. Köle ve câriyelerine, başkalarını toplamaksızın sadece kendisi için müzik icra ettirmesi ise kişinin şâhitliğini düşürmese de hoş birşey değildir.
Şarkı söylenen yerlerde geceleyen, bunu âdet hâline getiren ve bu yönüyle meşhur olan kişiler sefih oldukları için şâhitlikleri kabul edilmez. Bunu âdet haline getirmeye rek arasıra buralara uğrayanların şâhitlikleri kabul edilir. Çünkü bu husus açık bir nasla yasaklanm amıştır.”
Yolculuk türküleri (Hidâ) ve bedevî şiirleri (neşîdel-a’râbî) ister az ister çok olsun caizdir.
Amr b. Şerîd babasından naklediyo r: “Birgün peygamber (s.a.v.) beni bineğinin arkasına bindirdi ve bana “Ümeyye b. Ebi’s-Salt’in şiirlerinden bir şey biliyormu sun?” dedi. Ben de “Evet” dedim. “Öylesye söyle” dedi. Bir beyt okudum “devam” dedi taki yüz beyt kadar kendisine okudum.”
Ayrıca Hz. Peygamber yolculukl arında Abdullah b. Revâha’ya da yolculuk türküsü (hidâ) söyletmiştir.[177]
Özellikle tasavvuf mûsikisi konusunda İmam Şâfii’den, “Iraklı zındıklar “tağyîr”[178] denilen bir müzik icat etmişler, onunla insanları Allah’tan alıkoyuyarlar” şeklinde bir görüş nakledilm iş ve insanları dini görevlerden engelleye n ya da içerisinde dince mahzurlu unsurlar bulunan tasavvuf musikisin in haramlılığı ifade edilmiştir.[179]
Hanbelî mezhebind e de İbn Kudâme “Bir kişi ölse, arkasında bir çocuk ve bir şarkıcı cariye bıraksa, çocuğun o şarkıcı kızı satması gerekse, onu sade bir cariye olarak satar. Kendisine “ancak cariyenin, şarkıcı olarak fiyatı otuzbin, sade cariye olarak ise yirmi bin dinar ediyor” denilince o yine “cariye ancak sade cariye olarak satılır” şeklinde karşılık verdi.[180] sözünü nakledere k bu görüşün müziğin haram olduğunu gösterdiğini ifade etmiştir.[181]
Yine İbn Kudâme ve İbn Cevzî Ahmed b. Hanbel’den nakledile n şu görüşü müziğin haramlılığına delil kabul etmişlerdir. “Ah­med b. Han­bel’in oğ­lu Ab­dul­lah, ba­ba­sı­na şarkıdan sor­du. Babası “Şarkı, insanları iki yüzlü yapar. Be­nim ho­şu­ma git­mez.[182]“
İbnü’l-Cevzî Tasavvuf mûsikîsi konusunda ki görüşünü belirtirk en Ahmed b. Hanbel’den nakledile n şu rivâyeti de dikkate almış ve yorumlamıştır: İbn Cevzi Ahmed b. Hanbel’den şu görüşü nakletmiştir. Ebu Hâmid el-Halfânî Ahmed b. Hanbel’e “Cennet ve Cehennem’in anıldığı yanık kasideler hakkında ne dersiniz? diye sordu. O “ne gibi mesela?” dedi. Kendisine ” diyorlar ki :
“Rabbim bana derse ki, Benden utanmadınmı ki bana isyan ettin,
Günahlarını kullarımdan gizledin, bana ise isyanlarınla geliyorsu n?”
girip kapıyı kapattı. Bir de baktım ki evde bu beyitleri kendi kendine tekrar ediyordu.[183]
İbnü’l-Cev­zî Ahmed b. Hanbel’in bu görüş ve tutumlarındaki farklılıkları şöyle değerlendirmektedir: “Ah­med b. Han­bel za­ma­nın­da şarkı züh­de da­ir ka­si­de­le­ri ma­kam­sız, sa­de şi­ir şek­lin­de oku­ma­la­rın­dan iba­ret­ti. Da­ha son­ra bu şi­ir­ler ma­kam­lı ola­rak okun­ma­ya baş­la­yın­ca Ah­med b. Han­bel’den ri­va­yet­ler fark­lı­laş­mış­tır. An­cak bü­tün ri­va­yet­ler Ah­med b. Han­bel’in şarkıyı hoş kar­şı­la­ma­dı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir.[184]
Ebu Bekr Abdülaziz’e göre ise Ahmed b. Hanbel’in şarkıyı mekruh sayması, şarkı sözleriyle ilgili olmayıp, şarkıyla birlikte icrâ edilen eylemlerl e ilgilidir .[185]
Hanbelî mezhebini n önde gelen alimlerin den İbn Kayyım el-Cevziyye müziğin haramlılığını ispat sadedinde Muhammed b. Kasım’ın görüşünü de delil kabul etmiştir. O’dan gelen nakil şöyledir: Vehb, Ubeydulla h’ın, Muhammed b. Kasım’a “Şarkı hakkında ne düşünüyorsun?” diye sormuş. İbn Kasım ” o batıldır” şeklinde cevap vermiş. Ubeydulla h “onun batıl olduğunu ben de biliyorum . Onun hakkında ne düşündüğünü sordum” demiş. İbn Kasım “Batılı bilir misin? O nerededir?” diye bir soru ile karşılık verince Ubeydulla h ” o ateştedir” demiş. Bunun üzerine İbn Kasım “işte bu odur” demiş.[186]
II-MÜZİĞİ GENEL OLARAK MÜBAH SAYANLAR
Bazı alimler müziğin genel manada helal olacağı görüşünü ileri sürerek çeşitli deliller ileri sürmüşlerdir. Bu alimlerin başında Zahiriye mezhebi alimlerin den İbn Hazm el-Endülüsî ile İbn Tahir el-Kayserânî gelmekted ir.
Bu hususta ileri sürülen delilleri ve yorumlarını şöyle özetleyebiliriz:
A-Kur’ân-ı Kerim
Müziğin genel manada mübah olduğunu ifade ettiği söylenen ayetlerin başlıcaları şunlardır:
1- Kur’ân-ı Kerim’de müziğin bir cennet nimeti olduğu ifade edilmiş ve mü’minler buna özendirilmişlerdir. Dolayısıyla genel olarak müzik helaldır. Rûm (30) 15′de şöyle buyurulma ktadır:
“iman edip salih amel işleyenler, bir bahçede nimetleni r ve neşelenirler (yuhberûn).” [187]
Yahya b. Kesîr, Evzâî ve Vek’î, âyette geçen kelimesin i “zevk ve şarkı” olarak tefsir etmişlerdir.[188]
Bazı alimler ayetin bu şekildeki yorumunu esas alarak müziğin genel manada mübah olacağını ifade etmişlerdir.
Benzer bir yaklaşım Yasin 55′de yer alan “Doğrusu bugün, cennetlik ler eğlenceyle meşguldürler” mealindek i ayet-i kerimenin yorumunda sergilenm iştir. Ebu’l-Berekât en-Nesefî (ö. 710/1310) bu ayet-i kerimenin yorumunda kıyâmet günü mü’minlerin, meşgul olacakları nimetlerd en birinin de müzik dinlemek olacağından sözetmiştir.[189]
2-”O Allah yeryüzündeki herşeyi sizin için yaratmıştır.”[190]
“Allah size haram kıldığı herşeyi açılamıştır.”[191] mealindek i ayet-i kerimeler .
İbn Hazm bu ayetlerde yeryüzünde var olan bütün varlıkların insanın faydasına yaratıldığı ve hakkında özel bir yasaklayıcı nas bulunmadığı müddetçe de bunların helal olacağını; haklarında özel yasak bulundan şeyler arasında müzik diğe bir maddenin bulunmadığını ifade etmiştir.[192] Daha sonra İbn Hazm konuyu doğrudan ya da dolaylı ilgilendi ren diğer nasları da dikkate alarak şu yorumu yapmıştır: “Bununla beraber, ameller niyetlere göredir. Kim müziği Allah’a isyan etmek için dinlerse o fasıktır. Bu kural müzikten başka şeyler için de geçerlidir. ibâdetini daha rahat edâ edebilmek ve hayır işlerinde daha faal olabilmek için dinlenme maksadıyla müziği dinleyen kişi ise bununla Allah’a ihsan üzere itaat etmiş sayılır. Bu gibi kişilerin müzik dinlemesi ise haktır doğru bir iştir. Kim de ne ibâdet ne de günah maksadı olmaksızın müzik dinlerse o da fayda ya da zararı olmayan bir işle (lağv) meşgul olduğundan Allah tarafından bağışlanır. Bu çeşit müzik dinleme, dinlenmek için bahçeye çıkma veya kapısının önüne oturma, elbiseler i çeşitli renklere boyama gibi bir şeydir.”[193]
Da­ha son­ra müzik ve çal­gı alet­le­ri­nin ha­ram­lı­lı­ğı ile il­gi­li ile­ri sü­rü­len de­lil­le­ri se­net ve me­tin yö­nüy­le tenkit eden İbn Hazm, bu gö­rü­şü­nü is­ba­ta ça­lış­mış­, sonun da da “dolayısıyla müzik mübahtır, hiçbir kerâhet yoktur. Bunu inkâr eden şüphesiz hata etmiştir” şeklinde görüşünü tekrarlamıştır.[194] Bundan sonra da müziğin mübahlığı ile ilgili delillere yer vermiştir.[195]
B-Hadis-i Şerifler
1- Aişe (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Birgün Ebu Bekir (r.a.) yanıma geldi. Ensardan iki kız benim yanımda Buas günü ensarın söylediği mersiyele r­den söylüyorlardı. Fakat bunlar meslekten şarkıcı değildi. Ebu Bekir (r.a.) “Peygamber evinde şeytan düdükleri mi?” diye çıkıştı. O gün bayram günüydü. Peygamber (s.a.s.):”Ey Ebu Bekir! Her milletin bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bay­ramımızdır” buyurdu.
Diğer rivayetle riyle hadis şöyledir:
Peygamber (s.a.s.) bizim yanımıza gelmişti.
1-Benim yanımda (Kurban bayram günlerinden bir gün “eyyam-ı mina” [196]) (kurban ya da Ramazan bayramı[197])
2-(Ensar’ın cariyeler inden[198]) iki cariye[199] (iki kayne[200])
3-Buas günü (Ensar’ın karşılıklı söyledikleri –tekavelet-[201]) (atışdıkları –tekazefet-[202]) (söylenen şarkılardan –tuganniyani bi ginai- )söylüyorlardı.[203] (şarkı söylüyor, def çalıyor ve vuruyorla rdı[204]), (Def eşliğinde oynuyorla rdı[205]), (şarkı söylüyor ve vuruyorla rdı[206]), (def çalıyor ve şarkı söylüyorlardı[207]), (uğultulu seslerle şarkılar söylüyorlardı –teazefet-[208]) Cariyeler şarkıcı (muğanniye) değillerdi. [209]
Peygamber (s.a.s.) yatağına yattı ve yüzünü çevirdi[210] (elbisesin e bürünmüş bir halde idi[211])
Ebubekir (r.a.) içeri girdi, beni (o iki kızı[212]) azarladı ve şöyle dedi “Peygamber (evinde[213]) yanında şeytan mizmarı (ları[214]) mı?” [215] (bunu iki defa söyledi[216])
İmam Gazzâlî ve İbn Kudâme el-Makdisî bu hadise dayanarak müziğin esasen mübah olması gerektiğini ifade etmişlerdir.[217]. İmam Gazzâlî bu yorumuna şu değerlendirmeleri katmıştır “Düğün, düğün yemeği, akika, sünnet, yolcu karşılama vb. şer’an se­vinilmesi gereken olay ve zamanlard a şarkı, raks, def çalma, kılıç-kalkan oy­nama gibi eğlenceleri tertiplem ek caizdir. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in çalınan defi şeytan düdüklerine ben­zet­melerine rağmen, Hz. Peygamber in buna karşı çıkması, yasaklana n çalgı aletinin bundan başka şeyler olduğunu gösterir. Eğer orada telli aletler (evtâr) kullanılmış olsaydı orada bulunmak caiz olmazdı.[218]“
İmam Nevevî’nin yorumu şöyledir: Bu hadis şarkıyı caiz görenlerin dayandıkları delillerd en biridir. Şarkıyı caiz görmeyenler ise hadisi şöyle yorumlamışlardır: Burada bah­sedilen şarkı, atılganlık, savaş, savaş tecrübeleri gibi dince sakıncası ol­mayan şarkılardır. Dolayısıyla bu hadis, insanı kötülüğe, tembelliğe ve her türlü çirkin şeye teşvik eden şarkıların caiz olmasına delil teşkil etmez.[219]
İbn Hacer ile İmam Aynî’nin yorumları da şöyledir: Bazı tasavvufçular bu hadisden hareketle çalgı aleti olsun olmasın müziğin caiz olduğunu söylemişlerdir. Ancak Hz. Aişe’nin “onlar meslek­ten şarkıcı (Muğanniye) değillerdi” ifadesi böyle bir sonuca engeldir. Çünkü Arapça’da “Gın┠kelimesi; sadece sesi yükseltme manasına geldiği gibi, Arapların “Nasb” (gurbet türküsü) dedikleri terennümlerle “Hid┠(yolculuk türküsü) manasına da kul­lanılır. Ancak bunları yapanlara “Muğanniye” denilmiyo r. “Muğanniye”: çekişli kırışlı, coşturucu ve kötülüklere teşvik edici şeyler söyleyenlere kullanılan bir ta­birdir.[220]
2- Aişe (r.a.)’den gelen diğer bir rivâyet de şöyledir: “O, bir kadını Ensardan birisi ile evlendird iği zaman Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: “Ey Aişe! Düğününüzde eğlence yoktu. Halbuki Ensar eğlenceden hoşlanır”.[221]
3-Hakim’den gelen bir rivâyette: “Çünkü Ensar eğlenceği sever” buyu­rulmuştur.[222]
Hâkim hadisin Şeyhayn şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de bu tespiti doğru bulduğunu ifade etmiştir.[223]
4- Aişe (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) bir düğün do­layısıyla Ensar kadınlarının yanına uğramıştı. Onlar şu türküyü söylüyorlardı:
O’na bir teke hediye etti
Ağılında meleyen
Senin eşinse çöllerde
Yarın ne olacağını bilirsin
Bunu duyan Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Yarın ne olacağını bilen yalnız Allah’tır.”[224]
Hâkim ve Zehebî hadisin Müslimin şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş, Heysemî de râvîlerin sahih hadis râvîleri olduğunu, zikretmiştir. [225]
5- Âmir b. Sa’d'den nakledilm iştir: “Bir düğün münâsebetiyle Karaza b. Ka’b ve Ebu Mes’ûd el-Ensârî’nin yanına gittim. Küçük bir kız çocuğu şarkı söylüyordu. Ben: “Siz Rasululla h (s.a.s.)’ın arkadaşları ve Bedir as­habından olduğunuz halde sizin yanınızda bunlar (nasıl) yapılıyor?” de­dim. Onlar: “ister bizimle kalırsın, is­tersen gidersin. Bize, düğünde eğlenmeğe, musibet anında da ağlamaya izin ve­rildi” dediler[226].
İbn Hacer hadisin râvîlerinin güvenilir kişiler olup isnadının sahih olduğunu ifade etmiştir. [227]
6- Rubeyy’i binti Muavviz b. Afrâ’dan nakledilm iştir.”Düğün günümün sabahı Rasululla h (s.a.s.) yanıma geldi; senin şu anda oturduğun gibi yatağıma oturdu. Bizim kızlarımız def çalıyor ve Bedir günü öldürülen aile büyüklerimle ilgili mer­siyeler söylüyorlardı. Bir ara birisi:
“Aramızda yarın ne olacağını bilen Peygamber var” dedi.
Bunun üzerine Rasululla h (s.a.s.): “Bunu bırak, diğer söyediklerini söyle!” bu­yurdu.[228]
7- Tirmizi rivâyeti ise şöyledir: “Nikahı ilan ediniz. Onu mescidler de yapınız. Nikahda def çalınız.”[229]
Tirmizî hadisin “Ğarîb ve Hasen” olduğunu belirtmiştir. [230]
8- Hakim rivâyeti de “nikahı ilan ediniz” şeklindedir.[231]
Hakim hadisin isnadının sahih olduğunu ifade etmiştir.[232]
9- Muhammed b. Hâtıp peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet et­mektedir: “Helal ile haram (nikah ile zina) arasındaki fark, ses ve def­tir.”[233]
Tirmizî, hadisin “Hasen” hadis olduğunu belirtmiştir.[234]
Bu hadislerd en birinci hadis bayram eğlenceleri ile ilgilidir . 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9. hadisler ise düğün eğlenceleri ile ilgilidir . Alimlerin bu hadisler hakkındaki görüşleri kısaca şöyledir:
İbn Hacer Mühelleb’den şunu nakletmek tedir: “Bu hadis düğünlerin, def ve mübah olan şarkılarla ilanının caiz olduğunu göstermektedir. Toplumda önder sayılan bir kişinin mübahlık sınırını aşmadıkça, eğlenceli düğünlere katılması da bu hadise göre caizdir”[235].
Aynî, “Bu hadis düğünlerin, zinadan ayırdedilebilmesi için def ve mübah olan şarkılarla ilanının caiz olduğunu göstermektedir”[236] diyerek kendi görüşünü be­lirttikten sonra et-Tevdîh adlı eserden şunu nakletmiştir: “Alimler düğün yemeğinde def vb. aletler eşliğinde eğlenmenin (lehv) caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Hadislerd e özellikle düğün üzerinde durul­ması ise, nikahın ilanı ve hukukunun sabit ol­ması içindir”[237].
Beğavî (ö. 516/1122)’nin yorumu da şöyledir: “İmam der ki: “Düğünü ilan et­mek ve düğünde def çalmak müstehaptır” “Ben de derim ki: Düğün ve sünnet düğünlerinde def çalmak bir ruhsattır”[238].
İbn Kudâme 6 nolu hadisi çalgı aletlerin den Def’in mübahlığına delil olarak zikretmiştir.[239]
10- Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) bir yolculuğa çıkmıştı. Beraberin de Enceşe adında bir hizmetçisi vardı. Yol boyunca onlara yolculuk türküleri söyler ve develerin i sürerdi. Bir ara peygamber (s.a.s.) şöyle bu­yurdu: “Yavaş Ey Enceşe! Testileri düşünerek kervanı yavaş sür”. Bir rivâyette: Enceşe’nin kadınların bulunduğu kafile, Berâe’nin de erkekleri n bulunduğu kafi­leye şarkı söylediği rivâyet edilmiştir”[240].
11- Seleme b. Ekva’dan rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) ile birlikte Hayber’e yola çıkmıştık. Gece gidiyordu k. Kafileden bir kişi Âmir b. Ekva’a -Âmir şairliğiyle bilinen bir kişi idi- “Bize bildiğin şeylerden birşeyler söyle, dinleyeli m” dedi. Âmir devesinde n inerek şu türküyü söylemeye başladı:
Ey Allahım! Sen olmasaydın biz hidayet bulamazdık.
Sadaka verip, namaz kılamazdık.
Her şeyimiz sana feda olsun, bizi bağışla.
Düşmanla karşılaşırsak, ayaklarımız sabit kıl.
içimize huzur ve güven ver.
Biz, çağrılınca gideriz.
Seslendikçe yardıma erişiriz.
Peygamber (s.a.s.) “Kim bu sürücü?” dedi. “Âmir b. Ekva’” dediler. Peygamber (s.a.s.) “Allah on esirgesin” buyurdu[241].
İbn Hacer bu hadisle ilgili olarak şu yorumu yapmıştır: “Bazı alimler yolculuk türküsüne (hidâ) cevaz veren bu hadisden hareketle, çekişli (temdîd) sesle söylenen ve Arapların “Nasb” dedikleri gurbet türküsünün de caiz olacağını söylemişlerdir. Hatta bazıları bundan ha­reketle mûsikî ma­kam­larıyla söylenen şarkılara da fetvâ verecek kadar ileri gitmişlerdir. Fakat bu pek doğru bir yorum değildir”[242].
12- Abdullah b. Revâhe’den rivâyet edilmiştir. “O, peygamber (s.a.s.) ile be­raber bir yol­culuğa çıkmıştı. Peygamber (s.a.s.) kendisine: “Ey İbn Revâhe! in de, binek­leri biraz canlandır!” dedi. İbn Revâhe “Ya Rasulalla h! Ben bunları bıraktım” karşılığını verdi. Kafilede bulunan Ömer (r.a.) “dinle ve itaat et” dedi. Bunun üzerine İbn Revâhe kendisini hemen yere atarak şunları söyledi:
Vallahi sen olmasaydın doğru yolu bulamazdık.
Sadaka veremez, namaz kılamazdık.
Bize huzur ve güven ver (Ey Allah’ım!)
Düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl”[243].
10, 11 ve 12 nolu hadisler yolculuk esnasında türkü söyleme ile ilgilidir . Başta İmam Şâfii olmak üzere[244] Şâfiî fakihleri nden Nevevî ve Sübkî; Hanbelî fakihleri nden de İbn Kudâme yolculuk türkülerinin (hidâ) caiz olduğuna delil olarak zikretmişlerdir.[245]
Hadislerd en anlaşıldığı kadarıyla Peygamber (s.a.s.) zamanında yolculuk esnasında söylenen türküler bir yandan develeri coşturup harekete geçirdiği gibi, kervanda bulunan yolcuları da dinlendir ip canlandırmaktaydı. Dolayısıyla yolculuk türkülerinin yolculuğun yoruculuğunu hafifleti ci olması gerektiği gibi müziğin mübahlığı hususunda belirtile n ölçülere uyma özelliği de taşıması gerekir.
13- Sâib b. Yezid (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Kadının birisi Peygamber (s.a.s.)’a geldi. Peygamber (s.a.s.) “Ey Aişe! Bu kim biliyormu sun?” dedi. Aişe: “Hayır Ey Allah’ın peygamber i!” dedi. Peygamber (s.a.s.): “Bu falan sülalenin dansöz-şarkıcısıdır. Sana şarkı söylemesini ister misin?” Aişe: “Evet” karşılığını vererek, kadına bir tabak hediye etti, kadın da ona şarkı söyledi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Şeytan bu kadının burun de­liklerine üfürmüş”[246].
Heysemî, hadisi Taberânî’nin naklettiğini , Ahmed b. Hanbel’in râvîlerinin sahih râvîler olduğunu söylemiştir. Cüdey’ de hadisin Şeyhayn’in şartına göre sahih olduğunu belirtmiştir. [247]
14- Abdullah b. Humeyd’den nakledilm iştir: Babam, Zührî’ye, Peygamber (s.a.s.)’in müziğe ruhsat verip vermediğini sordu -ki ben de bunu dinliyor­dum-. Zührî dedi ki: “Evet. Peygamber (s.a.s.) bir gün dışarı çıkmıştı. Elinde def ile şarkı söyleyen bir genç kızla karşılaştı. Kız korktu, ürktü ve şöyle demeğe başladı:
Ey gamlı ve kederli yolcu!
Abdimenâf’ın evine uğradın mı?
Anan seni kaybetsin! Onların evlerine uğrasan olmaz mı?
Nice zillet ve dertlerde n kurtarırlar seni[248].
15- Aişe (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Bizim yanımızda kız şarkı söylerken pey­gamber (s.a.s.) içeri girdi. Kız şarkı söylemeye devam etti. Sonra Ömer (r.a.) içeri girmek için izin istedi. Çocuk hemen sıçrayıp kalktı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) güldü. Ömer (r.a.) “Bu günahkara neden güldün? Ya Rasulalla h!” dedi ve ekledi: “O kızın dinlettiğini -ya da Peygamber (s.a.s.)’in din­lediklerini- dinlemede n buradan ayrılmayacağım”. Peygamber (s.a.s.) kıza em­retti, o da Ömer’e dinletti[249].
Heysemî, hadisin râvîlerinin güvenilir kişiler olduğunu söylemiştir. [250]
16- Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) Medine so­kak­larında gezerken def eşliğinde şu beyitleri okuyan kız çocuklarına rastladı:
“Biz Neccar kızlarındanız
Muhammed gibi bir komşudan dolayı ne mutlu bize”
Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.): “Allah biliyor ki ben de sizi seviyo­rum”[251] dedi.
Bûsırî Zevâid’de, bu hadisin isnadının sahih, ravilerin in de güvenilir kişiler olduğunu belirtmiştir. [252]
13, 14, 15 ve 16 nolu hadisler normal zamanlard a şarkı-türkü dinleme ile ilgilidir . Bu hadislerd e genel olarak iki problem bulunmakt adır: Birincisi normal zamanlard a şarkı-türkü söylemenin caiz olup olmayacağı, ikincisi de kadın sesinin haram olup olmaması. Bu hususlarl a ilgil olarak alimlerin yorumları kısaca şöyledir:
1-Normal zamanlard a şarkı dinlemeni n hükmü
Hadisler ve fıkıh kaynaklarının genelinde müzik dinlemeni n bazı sebepler dolayısıyla ve belirli kurallar çerçevesinde caiz olacağı yönündedir. Ancak bu kaynaklar da belirtile n savaş, düğün, hacı karşılama, yolcu karşılama, bayram vb. sebepleri n dışında normal zamanlard a dinlenme ya da eğlenme amacıyla müzik dinlemeni n caiz olup olmayacağı hususuna da yer verilmiştir. Bu hususta Hanefî alimlerin den Haskefî, Kâsânî, Zeylaî, Molla Hüsrev, Dâmâd ve İbn Âbidîn şöyle demişlerdir: “Kişinin gayri meşru eğlence (levh) maksadı gütmeksizin, yalnızlığını giderme gayesiyle, kendi kendine şarkı söylemesinde bir sakınca yoktur.”[253] Yine İbn Âbidîn, düğün, gazi ve yolcu karşılama gibi gayri meşru eğlence (lehv) şeklinde olmadığı takdirde davul ve def çalmak için davulcu ya da defçi kiralamad a bir sakınca olmayacağını ifade etmektedi r[254]. Maliki alimlerin den Zürkânî, düğün vb. meşru eğlencelerin dışında, çalgı aleti olsun olmasın, müzikle fazla meşgul olmanın caiz olmayacağını, arasıra dinlemeni n mekruh olduğunu, zaman zaman icra etmenin ise tartışmalı olduğunu ifade etmektedi r[255]. Şâfii mezhebind en Sübkî, şarkı söylemeği meslek edinmeksi zin, kendi kendine şarkı söylemede bir sakıncanın olmayacağını ifade etmiştir[256]. Yine Şâfii mezhebind en Remlî baştan çıkarıcı (mutrib) çalgı aletleri olmaksızın şarkı söylemenin ve dinlemeni n haram olmayıp mekruh olduğunu ifade etmiştir[257]. İmam Gazzâ’lîye göre de zamanın çoğunu eğlence maksadıyla müzik dinlemeni n mekruh olduğunu, ancak sadece güzel ses dinlemek maksadıyla şarkı dinlemeni n caiz olacağını belirtmiştir[258].
C-Kadın sesi
Kadın sesi dinlemeni n haram olup olmayacağı konusu İslam alimleri arasında tartışılan bir husustur. Burada bu tartışmalara girmeksiz in bazı alimlerin görüşlerini nakletmek le yetineceğiz.
İmam Gazzâlî diyor ki: “Kadın sesi dinlemek, çalgı aletlerin in (Mezâmîr) sesle­rini dinlemek kadar haram değildir. Çünkü kadın sesinin haramlığı, zinaya düşme tehli­kesinin (fitne) oluduğu hallerded ir.[259]
İbn Hacer ve Aynî’nin görüşü şöyledir: “Zinaya düşme tehlikesi nin ol­maması (fitne) şartıyla, köle olmasalar da genç kızların şarkılarını dinle­mek caizdir. Çünkü Rasululla h (s.a.s.) “Câriyeteyn” hadisinde bunu engelleme miş, aksine Hz. Ebubekir’in karşı çıkmasını en­gellemiştir.”[260]
Abdülhayy el-Leknevî’nin hanefî mezhebini n görüşünü özetleyen yorumu şöyledir: “Kadıhan ve Muhît sahibine göre kadın sesi avrettir. Bu zayıf bir görüştür. Şerhu’l-Münye, Bahrurrâik ve Dürr’de ifade edildiği gibi Hanefî mezhe­binde sahih olan görüşe göre, fitne ihtimalin in olmadığı yerlerde kadın sesi avret değildir. Namazda “Tesbîh” (İmam yanıldığı zaman “Sübhânellah” diyerek onu uyarma) etmelerin e ve âmâlardan Kur’an öğrenmelerine müsade edilmesi de bundandır.[261]
Kadın sesi ile ilgili özel bir araştırma yapan Faruk Beşer de sonuç ola­rak şunları belirtmek tedir: “Kadın sesi, ses olması hasebiyle haram değildir. Bu ko­nuda Kur’ân-ı Kerim’de açık ve kesin bir nas bulunmama k­tadır. Kadının, yabancı erkekle konuşurken sesini inceltmes i, kırıla döküle, edalı ve endamlı konuşması Ahzâb (33) 32. âyet-i kerime­sinde yasak­lanmıştır. Bunun yasaklanışı ise bu sesin avret olduğundan değil, bu tür konuşmaların erkeklerd e haram duygular uyandıracağı içindir. Kadınların yabancı erkekleri n duyacağı şekilde besteli, makamlı ve nağmeli şarkı, türkü, mevlit, gazel, ilahi vb. okumaları caiz değildir.”[262]
C-Mezhep İmamlarının Görüşleri
Hanefî mezhebind en Zeylaî, Haskefî ve Dâmâd’a göre yalnızca güzel ses olması bakımından şarkının (teğanniyyi’l-mücerred) her çeşidi mübahtır.[263]
Şâfii alimlerin den İmam Gazzâlî “sadece güzel ses dinlemek maksadıyla müzik dinlemek mübahtır[264]” diyerek aynı görüşü paylaşmıştır.
Hanbelî alimlerin den İbn Kudâme de bu yöndeki görüşünü şu şekilde açıklamıştır: “Sa’d b. ibrahim, Ebu Bekr el-Hallâl ve arkadaşı Ebu Bekir Abdülaziz ile Medine ehlinden bir çoklarına göre şarkı mübahtır. Ebu Bekir Abdülaziz bunu, ağıtta olduğu gibi söz veya icrasında bir sakınca olmaması şartına bağlamaktadır.[265]
III-MÜZİĞİ GENEL OLARAK MEKRUH SAYANLAR
Müziği genel olarak, her çeşit ve türü ile haram ya da mübah sayanların yanında bir de onu mekruh sayanlar vardır. Bu husustaki bazı tespitler özetle şöyledir:
A-Hanefî Mezhebi
Hanefi mezhebi alimlerin den Zeylâî, Dâmâd, Haskefî ve İbn Âbidîn eserlerin de müziğin genel olarak mekruh olduğunu ifade eden görüşlere yer vermişlerdir. Bu hususla ilgili adı geçen eserlerde yer alan ifadeler şöyledir:
1- İmam Ebu Yusuf’a düğünlerin dışında, bir kadının, fasıklığı gerektire cek birşey olmaksızın çocuğuna def çalmasının hükmü sorulduğunda onun, “onu kötü görmem, ancak aşırı oyuna (la’bu’l-fâhiş) sebeb olan müziği hoş karşılamam” şeklinde cevap verdiği nakledilm ektedir.[266]
2-Şarkının (teğanniyyi’l-mücerred) her çeşidi mekruhtur .[267]
3- Lokman suresi 6. âyetinin gereği şarkının mübah olan şekilleri de mekruhdur .[268]
4- Tasavvufçuların adına “vecd” ve “muhabbet” dedikleri şarkılar mekruhtur ve dinde hiçbir dayanağı yoktur. Bu çeşit şarkıların söylendiği yerlere gitmek ve oralarda oturmak asla caiz olmayıp haramdır.
Çünkü Peygamber (s.a.v.) Kur’ân okunurken, cenazeler de, savaşlar ve vaazlarda sesin yüklestilmesini hoş karşılamazdı. Bu gün yapılan ve adına “vecd” ve “muhabbet” denilen şeylerin yapılması nasıl caiz olur.[269]
B-Maliki Mezhebi
Mâlikî kaynaklarında müziği genel olarak mekruh sayan görüşlerle ilgili şu yorumlara yer verilmiştir:
1- Mus’ab ez-Zübeyrî’den rivâyet edilmiştir: “Malik b. Enes’in meclisind e bulundum. Ebu Mus’ab ona müzikten (sem’â) sordu. O “bilmiyorum, bizim diyarın insanları onu kötü görmezler. Olduğu yerden kalkıp gitmezler . Müziği ancak, geri zekalı cahiller veya katı tabiatlı Iraklı âbidler kötü görürler şeklinde cevap verdi”[270].
2- Düğün vb. meşru eğlencelerin dışında, çalgı âleti olsun olmasın, müzikle fazla meşgul olmak caiz değildir. Arasıra dinlemek mekruhtur . Zaman zaman icrâ edilmesin in helal ya da haramlığı ise tartışmalıdır.[271]
3- Düğünler için def ve çalgı aletleri kiralamak mekruhtur . Düğünlerde def ve çalgı aletleri çalmanın caiz olmasına karşın, kiralamanın mekruh olması, muhtemel günahların önünü kesmek -Zedd-i Zerî’a- içindir. Çünkü düğünlerde buna cevaz verilirse insanlar diğer eğlencelerde de bunları kiralamay başlarlar. İbn Rüşd diyor ki: Düğünlerde defin caiz olması, “olsa da olmasa da olur” manasında bir cevazdır. Bir görüşe göre “olmasa daha iyi olur” manasında bir cevazdır ki bu görüş İmam Malik’in “Müdevvene”de ifade ettiği görüştür.[272]
4- Düğünlerde Zemmâre (klarnete benzeyen bir çeşit nefesil saz) ve Bûk (zurna) çalmak caizdir. Bu cevaz, “yapılmasa daha iyi olur” manasında bir cevazdır. Dolayısıyla mekruhtur . Bu aynı zamanda İmam Malik’in Müdevvene’deki görüşüdür.[273]
C-Şâfiî Mezhebi
Şâfiî mezhebind e müziği daha çok icra şekli, muhteva ve sonuçlarına göre değerlendiren İmam Gazzâlî’nin müziğin mekruh olması ile ilgili yorumu şöyledir:
“Zamanının çoğunu, eğlence maksadıyla müzik dinlemekl e geçirmek mekruhtur .[274]“
D-Hanbeli Mezhebi
Hanbelî mezhebi alimlerin den İbn Kudâme ile İbn Cevzî’nin bu husustaki yorumları şöyledir:
1- Ah­med b. Han­bel’in oğ­lu Ab­dul­lah, ba­ba­sı­na şarkıdan sor­du­ğun­da O’nun: “Şarkı, insanları iki yüzlü yapar. Be­nim ho­şu­ma git­mez” de­di­ği­ni nak­let­mek­te­dir.[275]
2- Şarkı haram olmayıp, mekruhtur . Kâdî’nin görüşü bu yöndedir. Ahmed b. Hanbel’in “Şarkı insanı iki yüzlü yapar. Be­nim ho­şu­ma git­mez” sözü de bunu ifade etmektedi r.[276]
3- Düğünlerde def çalmada bir sakınca yoktur. Davul çalmak mekruhtur . Ahmed b. Hanbel’in görüşü şöyledir: “Düğün gibi etkinlikl erde def çalmada bir beis olmayacağını ümid ederim. Ancak davul’u hoş karşılamam.”[277]
IV- MÜZİĞİN HARAM YA DA MÜBAHLIĞINI ŞARTLARA BAĞLAYARAK YORUMLAYA NLAR
Müziği temelde haram ya da helal kabul ederek değerlendiren alimlerin yanında, türüne, icra şekline ve icra edenler ile dinleyenl er üzerindeki etkilerin e bakarak değerlendiren alimler de vardır. Esasen yapılan tahliller dikkatle incelendiğinde hemen bütün alimlerin müziğin haram ya da helallığını belirli şartlar altında kabul ettikleri gözükecektir. Bu bölümde alimlerin bu husus­taki tahliller ini ve üzerinde durdukları şartları nakletmey e çalışacağız.
Müziği temel prensip olarak haram sayanlar helal olabilmes i için şartlar ileri sürerken, temelde müziği helal sayanlar haram olabilmes i için şartlar ileri sürmüşlerdir.
A-Müziği Temelde Haram Sayanların Helallık için Şartları
Müziğe temel olarak haram sayan ve caiz olup olmamasını bu açıdan tahlil eden alimlerin genelde Hanefî ve Hanbelî alimleri oldukları görülmektedir. Dolayısıyla burada bu iki mezhep alimlerin in bu hususla ilgili şartlarını nakletmey e çalışacağız.
1- Hanefi Mezhebi
a- Zeylâi, Molla Hüsrev, Dâmâd, Haskefî, Kâsân ve İbn Abidin başta olmak üzere hemen bütün Hanefi alimleri eğlence (lehv) maksadı gütmeksizin kişinin yalnızlığını gidermesi gayesiyle kendi kendine şartı söylemesinin caiz olacağını söylemişlerdir[278].
b- Zeylâî, Âlemgîr, Dâmâd, İbn Abidin vd. şiir kafiyeler ini ve güzel konuşmayı öğrenme maksadıyla şarkıyla meşgul olmada bir sakınca görmemişlerdir[279].
c-Haskefî’ye göre düğünlerde[280], ve ziyafetle rde[281] şarkı söylemenin bir sakıncası yoktur.
d- Zeylaî’ye göre hayatta olan belirli bir kadın tasviri içeren şarkı mekruhtur, ölmüş ya da belirsiz bir kadın tasviri yapan şarkılarda bir sakınca yoktur.[282]
e- Âlemgîr’e göre Kur’ân ve nasihat dinlemek caizdir. Müzik dinlemek ise bu bütün alimlerin ittifakıyla haramdır. Bazı tasavvufçulardan nakledile n müsade, eğlenceden uzaklaşıp, takva ahlakına bürünenlere aittir ve bu gibi kişiler için müzik, hastaların tedavisi gibidir. Ayrıca bu gibi müziklerin mübah olabilmes i için altı şart gerekir : Aralarında bıyığı terlememiş parlak erkek çocuk (emred) ve kadın bulunmama sı, müzikten maksatları konser verip kazanç sağlama olmayıp sırf Allah rızası için olması, yeme içme gibi bir gayeye matuf olmaması, oradan ancak müziğin etkisinde kalmış olarak (mağlub) olarak ayrılmaları ve göstermelik coşku yapmamala rı. Hülâsa zamanımızın tasavvuf mûsikisine (semâ) ruhsat vermek mümkün değildir. Çünkü Cüneyd (rh.a) bile kendi zamanının tasavvuf mûsikisinden tevbe etmiştir.[283]
f- İbn Âbidîn’e göre şiir gibi müziğin de kötüsü ve iyisi vardır. Peygamber (s.a.v.)’in “Kur’ân-ı teğannî ile okumayan bizden değildir” sözü de bu manadadır. Sözlerinde hikmet ve nasihat bulunan müzikler aslen mübah olmakla beraber, beraberin de çalınan âletlere göre hükmü değişir.[284]
g- Zeylaî ve Haskefî’ye göre düğünlerde def çalmada bir sakınca yoktur[285]. İbn Âbidîn ise def çalmanın kadınlara özel bir durum olduğundan erkekleri n çalması kadınlara özenti özelliği taşıyacağından mekruhtur[286]
ğ- Haskefî ve Kâsânî def ve kaval gibi çalgı aletlerin in helal olma şartını “(İslâm) toplumu tarafından çirkin karşılanmama (gayr-i müsteşna’) şartına bağlamaktadırlar[287]. Ancak Haskefî bu şarta ilave olarak “eşliğinde oynama (raks) gibi eğlenceler icra edilecek kadar aşırı gitmeyi büyük günahlardan saymaktadır[288].
h- İbn Âbidîn düğün, gazi ve yolcu karşılama gibi eğlence (lehv) dışı konularda davul ve def çalmak için müzisyen kiralamad a bir sakınca olmayacağını ifade etmektedi r.[289]
Özet olarak Hanefî mezhebi alimlerin in görüşü şöyledir: Hanefî mez­he­bi­nin önde gelen mu­hak­kık­la­rın­dan İbn Hümâm (ö. 861/1457), sonuç olarak “haram olan müzik, sözlerinde, hayatta olan belirli bir erkek veya kadın tasviri, içki, meyhane vb. yerlere özendirici sözler, belirli bir müslüman veya zimmî’yi kötüleyen ifadeleri hitiva eden müziktir”[290] derken; Abdülgani en-Nablusî (ö. 1143/1731) “Müzik, müzik olduğu için haram değildir. Böyle olacak olsa bütün coşturucu güzel seslerin de haram olması gerekir. Bu ise yanlıştır. Bilakis müziğin haram oluşu, eğlence (lehv) özelliği taşımasından dolayıdır. Çünkü müzikle ilgili nakledile n hadisler genelde eğlence (lehv) şartı ile kayıtlıdır. Bu kaydın bulunmadığı hadisler de, genel muhtevâya göre yorumlanır. Dolayısyla müziğin haram olabilmes i için, gerek şarkı gerekse çalğı aletlerin in eğlence (lehv) özelliği taşıması şarttır. Eğlence (lehv) özelliği taşımayan müzik haram olamaz”[291] açıklamasına yer vermiş; İbn-i Abi­din (ö. 1252/1836) de: “Çalgı alet­le­ri (âletü’l-lehv) za­tın­dan do­la­yı haram (ha­ram li aynihi) de­ğil­dir. Bi­la­kis ya din­le­yen­de­ki ve­ya kul­la­nan­da­ki ba­zı özel­lik­ler­den do­la­yı ha­ram olur­lar. Ha­ram ve­ya he­lal­ oluşu bun­lar­dan bi­ri­siy­le tes­bit edi­lir. Dik­kat edi­lir­se bu alet­le­rin ça­lın­ma­sı, din­le­yiş niy­ye­ti­ne gö­re ba­zen ha­ram ba­zen de he­lal ol­mak­ta­dır. Ge­nel bir ka­i­de de var­dır ki: “iş­ler mak­sat­la­rı­na gö­re­dir” diyerek Nablusî ile aynı görüşleri paylaşmıştır.[292]
Sonuç olarak Hanefî fukahasının da, şarkı, şarkıcılık ve çalğı âletlerini eğlence (Lehv)[293], toplumsal itibar (Sefihlik)[294], zinaya düşme tehlikesi (Fitne), kazanç sağlama, riyâkârlık (özellikle tasavvuf mûsikîsinde)[295], söz veya icrasında söz veya davranışlar[296], karşı cinse özenti[297], kadın sesi[298], müziğin insan üzerindeki ekileri[299] ile bazı âyet[300] ve hadisler[301] açısından değerlendirdikleri görülmektedir.
Hanefi kaynaklarında yer verilen bu gerekçeler, kaynakların hemen hepsinin üzerinde durduğu iki genel kavramla özetlenebilir ki bunlar “Lehv” ile hukûkî niteliği olan “Adâlet” kavramı.
Levh: “Düşünce ve gayreti, kullanılması hoş karşılanmayan yerlerde kullanma; faydalı ve öncelikli yapılması gereken şeylerden engelleye n, nefsânî ve şehevî duyguları kısa zamanda harekete geçiren her şey” şeklinde tanımlanmıştır.[302] Başta İbn Hümâm olmak üzere, Abdülganî Nablusî ve İbn Âbidîn gibi birçok Hanefî alimi şarkı ve çalgı aletlerin in fıkhî hükümlerini bu kavram doğrultusunde değerlendirmişlerdir.
Adâlet: “Kişiyi, dini yasaklar ve toplumsal itibarı zedeleyen yakışıksız davranışlardan sakındıran alışkanlık”[303] olarak tanımlanmıştır ki büyük ve küçük günahlarlar ilgili bir kavramdır. Özellikle yargı hukukunda şâhitlerin durumu incelenir ken, “Adâlet” kavramı gündeme getirilmiş, büyük ve küçük günahlardan sakınma ile toplumsal güveni zayıf olanların (sefihleri n) şâhitliklerinin kabul edilemeye ceği belirtilm iştir. Bu meyanda şarkıcı ve müzisyenlerin ya günah işlemeleri -müziğin haram olması durumunda- ya da toplumsal güven bakımından zayıf oldukları gerekçesiyle şâhitliklerinin kabul edilemeye ceği ifade edilmiştir.
Bu gerekçelere göre Hanefi mezhebi, dini görev ve sorumlulu kları engelleme yen, söz veya icrasında haramlara özellikle de zinaya teşvik ve tahrik unsuru bulunmaya n, toplumsal itibar ve güveni zedelemey en, ahlaksızlara, karşı cins (kadın-erkek) veya farklı din sahipleri ne özenti içermeyen müzik çeşitlerinden istifade etmede bir sakınca görmemektedir. Hatta İmam Kâsânî insan üzerinde olumlu etkileri olan müziklerden istifade etmenin gereklilğine dikkat çekmiştir.[304] Ancak İmam Ebu Yusuf gereğinden fazla müzikle meşgul olmanın doğru olmayacağını belirtmiştir.[305]
Hanefî mezhebind e, hakim görüş, kadınların normal zamanlard a bile seslerini yükseltmelerinin[306], şarkıcılığı meslek edinmeler i ve yabancı erkekleri n işiteceği şekilde şarkı söylemelerinin haram olduğu, çocuklarına ninni söylemelerinin caiz oluduğu yönündedir.[307]
2-Hanbelî Mezhebi
a-Ebubekir Abdülaziz’e göre söz veya icrasında dinen sakıncalı bir durum yoksa müzik helaldır[308].
b-İbnü’l-Cevzî Ahmed b. Hanbel’in “düğün gibi etkinlikl erde def çalmada bir beis olmayacağını ümid ederim. Ancak davul’u hoş karşılamam.[309] dediğini nakletmek tedir.
c-İbn Kudâme’ye göre ud (kadîb) haram ya da el çırpma, müzik ve raks gibi mekruh olan şeylerle birlikte çalınırsa mekruhtur . Eğer haram ya da mekruh olan şeylerden birisi bulunmaz ise mekruh değildir[310].
Sonuç olarak Hanbelî âlimlerinin müziği şu açılardan ele aldıkları görülmektedir: Söz veya icrasında sakıncalı bir unsur[311], ahlâkî bakımdan olumsuz etkiler[312], makam (Lahn)[313], toplumsal itibarı zedeleme (Sefihlik)[314], karşı cinse özenti[315], âyet, hadis, sahabe ve ta­bi­i­n sözlerinde müzikle ilgili olarak kullanılan, Lehv, Lağv, Ba­tıl, Zûr, Mü­ka, Tas­di­yeh, Ruk­ye­tu’z-Zi­na, Kur’ânu’ş-Şey­tan, Mun­bi­tü’n-Ni­fak’ı fi’l-Kalb, Sav­tu’l-Ah­mak, Sav­tu’l-Fa­cir, Sav­tu’ş-Şey­tan, Mez­mu­ru’ş-Şey­tan, Sümûd vb. tabirler[316] ile bazı âyet[317] ve hadisler[318].
Buna göre Hanbelî mezhebind e, söz veya icrasında haram ya da harama teşvik ve tahrik unsuru bulunmaya n, insanların davranışları üzerinde olumsuz etkisi olmayan, toplumsal itibarı zedelemey en, ahlaksızlara, karşı cinse ve farklı din sahipleri ne özenti özelliği taşımayan ve naslarda özel olarak yasaklanm ayan müzik çeşitlerini dinlemede bir sakınca yoktur. Bununla beraber müziğin mübah olan çeşitlerine fazla düşkünlük te doğru bulunmamıştır.[319]
B-MÜZİĞİ TEMELDE MÜBAH SAYANLARI N MÜZİĞİN HARAM OLMASI İÇİN İLERİ SÜRDÜKLERİ ŞARTLAR
Görüldüğü kadarıyla genelde başta Zâhirî’ye mezhebi olmak üzere Mâlikî ve Şâfiî mezhebi alimleri de müziğin temelde caiz olduğunu ancak icra, muhtevâ ve sonucuna göre bu hükmün değişebileceğini savunmuşlardır. Bu hususla ilgili tespit edebildiğimiz yorumlar özetle şöyledir:
1-Mâlikî Mezhebi
Maliki kaynakları İmam Malik’in müziği genel olarak caiz görmediğini nakletmek le[320] birlikte Zürkânî mezhebin genel görüşünü şöyle özetlemektedir:
1- Söz veya icrasında haram unsuru taşıyan müziği dinlemek ya da icrâ etmek haramdır. Bunun bir defalığına ya da sürekli, çalgı âleti eşliğinde ya da yalnız sözlü, düğün ya da benzeri meşru eğlencelerde icrâ edilmesi bu hükmü değiştirmez.
2- Söz veya icrasında haram unsuru bulunmaya n müziğin düğün, doğum vb. meşru eğlencelerde icrâ edilmesi caizdir. Bu gibi yerlerde icra edilecek müzikte çalgı âleti kullanmanın da bir sakıncası yoktur.
3- Düğün vb. meşru eğlencelerin dışında, çalgı âleti olsun olmasın, müzikle fazla meşgul olmak caiz değildir. Arasıra dinlemek mekruhtur . Zaman zaman icrâ edilmesin in helal ya da haramlığı ise tartışmalıdır.[321]
Sonuç olarak Yapılan tespitler de, İmam Malik’in müziği makam (Lahn)[322], ahlaki ve fıkhî kurallar (Fâsıklık)[323] ile Medine ehlinin uygulamal arı açısından değerlendirdği görülmektedir.
Mâliki mezhebine göre bir sözün makamlı söylenmesi, müziğin söz veya icrasında günah unsuru bulunması, çalgı âletlerinin kullanılması ve şarkıcılığın meslek edinilmes i şer’an hoş şeyler değildir.[324] Çünkü bunlar, genel fıkıh ve ahlâk kurallarına aykırı oluduğu gibi aynı zamanda Medine ehlinin uygulamal arına da uygun değildir.[325]
Yine İmam Mâlik’ten nakledile n görüş ve davranışlar, O’nun söz veya icrasında günah unsuru bulunmaya n müzikle meşğul olmada bir sakınca görmediğini ifade etmektedi r. Çünkü böylesi bir müzik genel fıkıh ve ahlâk kurallarına aykırı olmadığı gibi Medine ehlinin uygulamasıyla da uyum halindedi r.[326]
Burada dikkati çeken hususlard an biri İmam Mâlik’in makam (Lahn) ile ilgili tavrıdır. Ne varki bu görüş İmam Mâlik’in kendi görüşü olmayıp İbn Kâsım’a ait bir yorumdur. Çünkü İmam Mâlik’in makam (Lahn) konusunda ki tavrı Kur’ân’ın okunuşuyla ilgili bir konudur.[327] Ancak İbn Kâsım O’nun bu tavrını müzik konusuna da teşmil ederek müziğin geneliyle ilgili bir sonuç çıkarmıştır.
2-Şâfii Mezhebi
a-İmam Şâfii’nin müziğin cevazı ile ilgili görüşü şöyledir: “Müziği sanat edinerek, onunla meşhur olup onunla anılan ve müzik konusunda insanların kendisini aradığı kişilerin şâhitlikleri kabul edilmez. Çünkü bu mek­ruh olan bir eğ­len­ce­dir ve ba­tı­la ben­ze­mek­te­dir.[328] Müzikle bu seviyede meşgul olan­lar se­fih­ oldukları gibi şahsiyetsiz insanlard an sayılırlar. Kendisi için buna razı olanlar da açıkça haram işlemiş olmasa da onurlarını kaybetmiş olurlar.
Kişinin müzisyenliği meslek edinmeyip, gözde müzisyen olmayıp, müzik konserler i vermediği gibi böyle bir şeyden de hoşlanmayarak kendi halinde müzikle meşgul olması, aşırı olmadığı müddetçe şâhitliğinin kabul edilmesin i engelleme z.
Müzisyen câriye ve köle edinerek insanlarl a müzik ve eğlence âlemleri tertipley enler sefihtirl er[329] ve şâhitlikleri kabul edilmez. Özellikle cariyeler in bu şekilde kullanılması sefihlikt en de öte deyyüslüktür[330]. Köle ve câriyelerine, başkalarını toplamaksızın sadece kendisi için müzik icra ettirmesi ise kişinin şâhitliğini düşürmese de hoş birşey değildir.
Şarkı söylenen yerlerde geceleyen, bunu âdet hâline getiren ve bu yönüyle meşhur olan kişiler sefih oldukları için şâhitlikleri kabul edilmez. Bunu âdet haline getirmeye rek arasıra buralara uğrayanların şâhitlikleri kabul edilir. Çünkü bu husus açık bir nasla yasaklanm amıştır.”
Yolculuk türküleri (hidâ) ve bedevî şiirleri (neşîdel-a’râbî) ister az ister çok olsun caizdir.[331]
İmam Şâfiî’ye göre tasavvuf mûsikîsinin caiz olmasının şartı insanları dini görevlere engel olmamasıdır. Çünkü O Iraklı mutasavvıfların tasavvuf mûsikîlerini şu şekilde değerlendirmiştir: “Iraklı zındıklar “tağyîr”[332] denilen bir müzik icat etmişler, onunla insanları Allah’tan alıkoyuyarlar”[333].
b-Müzik konusunu en geniş şekliyle inceleyen İmam Gazzâlî’nin görüşü şöyledir: 1- Müzik bir sanattır. Bundan dolayı müzikte as­lo­lan mu­bah olmasıdır.
Müzik çok yönlü bir konudur. Bun­la­rı ön­ce tek tek ele alıp, son­ra top­tan de­ğer­len­dir­mek ge­re­kir.
Müzik­de, ma­na­sı an­la­şı­lan, kal­bi ha­re­ket­len­di­ren, ve­zin­li ve gü­zel ses var­dır. En ge­nel vas­fı gü­zel ses ol­ma­sı­dır. Gü­zel, hoş ses ve­zin­li ve ve­zin­siz ol­mak üze­re iki kıs­ma ay­rı­lır. Ve­zin­li olan­lar da şi­ir­ler gi­bi ma­na­sı an­la­şı­lan­lar ile canlı ve cansız varlıkların ses­le­ri gi­bi ma­na­sı an­la­şıl­ma­yan­lar ol­mak üze­re iki kıs­ma ay­rı­lır:
ba- Ve­zin­siz gü­zel ses :
Ve­zin­siz gü­zel ses had­di­za­tın­da ha­ram ol­ma­ma­sı ge­re­kir. Bi­la­kis hem âyet ve hadis hem de kı­yas bu­nun he­lal ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir.
Kur’ân-ı Ke­rim’de şöyle buyurulmuştur:
“(O Allah) ya­rat­ma­da di­le­di­ği­ni ar­tı­rır.”[334]
Bir gö­rü­şe gö­re bu ar­tı­rı­lan şey gü­zel ses­tir.
“Ses­le­rin en çir­ki­ni şüp­he­siz mer­kep­le­rin se­si­dir.” [335]
Bu ayet-i ke­ri­me dolaylı olarak gü­zel se­si övmektedir.
Peygamber (s.a.v.)’den gelen bazı rivâyetler de şöyledir :
Ka­ta­de’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Allah Teâlâ, bü­tün pey­gam­ber­le­ri gü­zel yüz­lü ve gü­zel ses­li ola­rak gön­der­miş­tir. Ey Mu­ham­med üm­me­ti, si­zin pey­gam­be­ri­niz (s.a.v.) bü­tün pey­gam­ber­ler­den da­ha gü­zel yüz­lü ve da­ha gü­zel ses­li idi…”
Ebu Hu­rey­re ri­va­yet edi­yor. Pey­gam­ber (s.a.v.) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Allah Teâlâ,gü­zel se­siy­le ceh­ren ve te­ğan­ni ile Kur’ân oku­yan bir pey­gam­be­re ku­lak ver­di­ği gi­bi hiç­bir şe­ye ku lak ver­me­miş­tir.”
Ebu Mu­sa (r.a,) Pey­gam­ber ( s.a.v.)’in ken­di­si­ne: “Sa­na Âl-i Da­vud’un miz­mar­la­rın­dan bir miz­mar ve­ril­di.” de­di­ği­ni ri­va­yet et­mek­te­dir.
Bu­ra­ya ka­dar zik­re­di­len de­lil­le­rin sadece Kur’ân-ı Kerim okumakla ilgili olduğu şeklinde bir iti­raz ile­ri sü­rü­le­mez. Çün­kü bu tak­dir­de bül­bü­lün se­si­ni din­le­meninde ha­ram ol­ma­sı ge­re­kir.
Ma­na­sı an­la­şıl­ma­yan ses­le­ri din­le­mek ca­­iz ol­du­ğu­na gö­re, için­de hik­met ve doğ­ru şey­ler olan ses­le­ri din­le­mek ni­çin ca­iz ol­ma­sın? Üs­te­lik bazı şi­i­rlerde hikmet olduğu da bir gerçektir.
Müzik, gü­zel ses işit­me du­yu­su­nun, ken­di­si­ne mah­sus olan şey­ler­den zevk almasıdır. in­sa­nın beş du­yu or­ga­nı ve ak­lı var­dır. Her du­yu or­ga­nı­nın ken­di­si­ne mah­sus bir id­ra­ki ve her id­rak edi­le­nin de zevk ver­me özel­li­ği var­dır. Gö­zün, di­lin, tat­ma­nın, do­kun­ma­nın ve ak­lın hoş­lan­dı­ğı ve hoş­lan­ma­dı­ğı şey­ler ol­du­ğu gi­bi ku­la­ğın da hoş­la­nıp hoş­lan­ma­ya­ca­ğı şey­ler ola­bi­lir. Di­ğer du­yu or­gan­la­rı­nın hoş­lan­dık­la­rı şey­ler he­lal ol­du­ğu­na gö­re, ku­la­ğın da hoş­lan­dı­ğı şey­le­rin he­lal ol­ma­sı ge­re­kir.
bb- Ve­zin­li gü­zel ses:
Ve­zin­li ses­ler, can­sız var­lık­lar ile in­san ve di­ğer­le­rin­den olu­şan can­lı var­lık­lar ol­mak üze­re iki kı­sım­dır. in­sa­nın dı­şın­da­ki di­ğer can­lı­la­rın -bül­bül gi­bi- ses­le­ri­ni din­le­mek ha­ram de­ğil­dir. in­san ve can­sız­la­rın ses­le­rini din­le­mek de bun­la­ra kı­ya­sen ha­ram ol­ma­ma­ma­sı ge­re­kir. An­cak, can­sız­lar­dan eğlence âletleri (Melâhî), telli çalgı âletleri (Ev­tar) ve üflemeli çalgı âletleri (Mezamîr) ay­rı de­ğer­len­dir­me­lidir. Çün­kü bun­lar özel nas ile ya­sak­lan­mış­lar­dır. Bun­la­rın ya­sak­la­nış­la­rı­nın se­be­bi ise ge­nel­de iç­ki ve ka­dın alem­le­ri­ni ha­tır­lat­ma­la­rı ve in­san­la­rı ora­la­ra sü­rük­le­me­le­ri­dir. Ha­ra­ma ve­si­le olan her­şe­yin ya­sak ol­ma­sı pren­si­bi ge­re­ği bu alet­ler de ya­sak­lan­mış­lar­dır.
Bu açık­la­ma­lar­dan da an­la­şı­ya­ca­ğı üze­re, çal­gı ve­ya çal­gı alet­le­ri­nin ha­ram­lı­lıl­ğı­nın se­be­bi zevk ve lez­zet de­ğil baş­ka şey­ler­dir.
bc- Ve­zin­li an­la­şı­lır ses­ler:
Ma­na­sı an­la­şı­lır ve­zin­li müzik, şi­ir­dir. Di­ğer­le­ri gi­bi ın­sa­nın bo­ğa­zın­dan çı­kan bu kıs­mın far­kı, ma­na­sı­nın an­la­şı­lır ol­ma­sı­dır. Yalın ola­rak gü­zel ve­zin­li söz ha­ram ol­ma­dı­ğı­na gö­re gü­zel ses­le söy­le­ne­nin de ha­ram ol­ma­ma­sı ge­re­kir. An­cak, için­de sakıncalı ifa­de­ler olur­sa o za­man onun düz ya­zı­sı da, şi­i­ri de, ko­nuş­ma­sı da ha­ram olur.[336]
Ayrıca İmam Gazzâlî Allah sevgisini n kendisini kuşattığı kişilerin müzik dinlemele rinin cevazdan öte müstahap olacağıdır[337].
İmam Gazzâlî’ye göre müzik ancak şu beş sebepten biri ile haram olabilir :
1- Kadın ve parlak erkekleri n müzik söylemesi. Çünkü bu zinaya sebep olabilir.
2- Kullanılan müzik âleti, fâsık ve muhannesl erin[338] kullandıkları aletlerde n olması.
3- Müziğin sözlerinde sakıncalı ifadeleri n bulunması.
4- Dinleyenl erin, şehevî duygularının kabarık olması ve genç olmaları. Çünkü, özellikle aşk gibi konularda söylenen müzik onları zinaya sürükler.
5- Avam (halk) için müzik -bu şartlara aykırı olmadığı takdirde- genel olarak mubahtır. Ancak onlar da zamanlarının büyük bölümünü müzikle meşgul ederlerse bu onlar için de haram olur. Çünkü mubahlarl a aşırı meşgul olmak küçük günahtır. Küçük günahlarda ısrar etmek, onu büyük günaha çevirir.[339]
İmam Gazzâlî çalgı aletlerin in haram olabilmes i için de şu şartları ileri sürmektedir:
1- in­san­la­rı iç­ki vb. şey­le­re da­vet etmesi.
Çün­kü o alem­ler an­cak iç­kiy­le ta­mam olur­lar.
2- iç­ki­yi ve iç­ki alem­le­ri­ni ye­ni bı­ra­kan ki­şi­ler­de o alem­le­re olan öz­lem­le­ri ha­tır­la­tıp can­lan­dı­rması.
3- Müzik kon­serlerinin verilmesi . Bu fâsıklara bir özenti olacağından he­lal ol­maz. Çün­kü bu on­la­rın ade­ti­dir. “Ve kim de bir top­lu­ma ben­zer­se o top­lum­dan olur.”[340]
c- İmam Sübkî’ye göre sanat edinmeksi zin kendi halinde şarkı söylemede bir sakınca yoktur[341]. Yolculuk türküleri (Hidâ) ve bedevî şiirlerini (neşîdel-a’râbî) dinlemek caizdir.[342] Bir başka görüşe göre darbukayı şarkı eşliğinde çalmak mekruhtur . Çünkü o coşturucudur. Darbuka yalnız başına çalınmaz. Şarkı ile birlikte çalındığından hükmü şarkının hükmü gibidir.[343]
d- Sübkî ve Remlî’ye göre coşturucu ve baştan çıkarıcı (mutrib) çalgı âleti olmaksızın şarkı söylemek ve dinlemek haram değil mekruhtur .[344] Tanbur, Ud, Rabab, Santur, Cenk, Kemence, Sanc ve Irak Mizmarı gibi içkicilerin şiarları olan çalgı âletlerini kullanmak haramdır[345]. Çünkü bunlardan duyulacak zevk insanı içki içmeye sevk edecektir . Ayrıca bunlar fasıkların şiarlarıdır, sarhoş ve fasıklara özenti ise haramdır.[346] Bu gibi müzikler insanları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoyduğu gibi bu uğurda birçok gereksiz ve faydasız harcama yapılacaktır ki bu da haramdır.”[347] Düğün ve sünnet vb. merasimle rde pullu da olsa def çalmak caizdir.[348]
e- Remlî’ye göre iş ve ağır yük taşıma esnasında yolculuk türküleri (hidâ) ve ninni gibi şarkılar söylemede bir sakınca yoktur. Hatta bu gibi şarkılar kişinin çalışma azmini artıracak ya da hac ve savaşta olduğu gibi kişiyi bir hayra teşvik edecek özellikte ise o zaman mendub olur. Ashab-ı kirâmın müzikle ilgili tutumları da bu şekilde yorumlanm alıdır.[349]
Yine Remlî’ye göre şarkıya haram olan çalgı âletlerinden birisi karışırsa, fıkhî kural bu çeşit şarkının haram olmasını gerektiri r. Zerkeşi’ye göre bu haramlık çalgı âletiyle sınırlı olup, şarkının mekruh olmasını etkilemez . Ancak adil iki doktor bu gibi çalgı âletlerinin tedâvîde zaruri olduğunu söylerse o zaman -diğer haramlard a olduğu gibi- bunları dinlemek helal olur.[350] Darbuka (Kûbe) çalmak haramdır.”[351]
Sonuç olarak kaynakların ileri sürdükleri gerekçeler dikkate alındığında Şâfii mezhebini n müziğe şu açılardan baktığı görülür: Se­fih­lik[352], sanat, estetik ve insan üzerindeki etkileri, söz veya icrasında haramlara özellikle de zinaya teşvik ve tahrik (fitne) unsuru[353], insanların nefsânî ve şehevî duygularına canlandırma[354], fâsık ve günahkârlarla farklı dinden olanlara özenti[355], dini görev ve sorumlulu kları engelleme[356] ve ekonomik imkanların faydasız işlerde israf edilmesi[357] ile bazı âyet[358] ve hadisler[359].
Buna göre Şâfiî mezhebind e, toplumsal itibarı zedelemey en, sanat ve estetik özelliği taşıyan, insan üzerinde olumlu etkileri olan, söz veya icrasında haramlara özellikle de zinaya teşvik unsuru bulunmaya n, insanlard a kötü ve haram duyguları canlandırmayan; ahlaksızlara, karşı cins ve farklı din sahipleri ne özenti özelliği taşımayan, dini görev ve sorumlulu kları engelleme yen ve insanlara maddi (ekonomik) ve manevi zararı olmayan müzik çeşitleri mübahtır. Ayrıca genel fıkhî ve ahlâkî kurallar ile haramlılığı hususunda özel nas bulunan çalgı âletlerine zaruret halinde cevaz verildiği gibi[360]; çalışma azmini artıracak ya da hayra teşvik edecek özellikte olduğu zaman meşru hatta mendub[361] olduğu da kabul edilmiştir.
Bununla beraber müziğin mübah olanlarıyla fazla meşgul olmanın sakıncaları üzerinde durulmuş, gerekçe olarak ta, mubahlarl a aşırı meşgul olmanın küçük günah; küçük günahlarda ısrar etmenin de büyük günah olduğuna dikkat çekilmiştir.[362]
Şâfii mezhebind e, İmam Sübkî’nin değindiği önemli bir ayrıntı da, müzik konusunda, mezhep kaynaklarında geçen “Haram” tabirinin “Küçük Günah” manasına[363] gelmiş olmasıdır.
3-Zâhiriye Mezhebi
Müziğin temelde mübahlar arasında yer aldığını ve yasak olduğu hususunda hiçbir nassın bulunmadığını savunan İbn Hazm’ın müziğin bu mubahlık sınırından çıkması için ileri sürdüğü şartlar şöyledir:
“Ameller niyetlere göredir. Kim müziği Allah’a isyan etmek için dinlerse o fasıktır. Bu kural müzikten başka şeyler için de geçerlidir. ibâdetini daha rahat edâ edebilmek ve hayır işlerinde daha faal olabilmek için dinlenme maksadıyla müziği dinleyen kişi ise bununla Allah’a ihsan üzere itaat etmiş sayılır. Bu gibi kişilerin müzik dinlemesi ise haktır doğru bir iştir. Kim de ne ibâdet ne de günah maksadı olmaksızın müzik dinlerse o da fayda ya da zararı olmayan bir işle (lağv) meşgul olduğundan Allah tarafından bağışlanır. Bu çeşit müzik dinleme, dinlenmek için bahçeye çıkma veya kapısının önüne oturma, elbiseler i çeşitli renklere boyama gibi bir şeydir.[364]
İbn Hazm temelde “O Allah yeryüzündeki herşeyi sizin için yaratmıştır.”[365] âyetini esas almış[366]; müziği yasakladığı ileri sürülen âyetleri yanlış yorumlama, hadisleri de uydurma, zayıf olma veya yanlış yorumlama gerekçesiyle dikkate almamış; bu hususda ki fıkhî sonucun, kişilerin niyyetler i ile yaptıkları müziklerin söz veya icrasındaki duruma göre değişeceğini belirtmiştir.[367]
——————————————————————————–
[1]- Milliyet, Büyük Ansiklope di, Müzik md.
[2]- H.G.Farme r, “Mûsiki” md,İA.
[3]- Mehmet Lâdikî, Zeynü’l-Elhân, ist, Ünv., Ktp, Yzm., nr., 4380, vr., 128b.
[4]- Tanrıkorur, Cinuçen, Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler, ist., 1998, s., 13-14.
[5]- Ünkan, Emin-Ünkan, Bedia-Ünkan, Hakan; Türk Sanat Musikisin de Temel Bilgiler, ist., 1984; s. 7
[6]- Din dışı büyük formlu güfteli eserler. (Ünkan, a.g.e., s., 38)
[7]- Kâr’ların kısa ve terennümleri daha az olanları. Klasik fasıllarda yeri kârdan sonra bestelerd en evvel ve
kâr yoksa peşrevden sonre bestelerd en evveldir. (Ünkan, a.g.e., s., 38)
[8]- Müzik yapıtını oluşturan ezgilerin tümü. (Ünkan, a.g.e., s., 20)
[9]- Sözlü musikimiz de bir form. Küçük usuller kullanılarak 4, 5, 6, 7 mısralı güftelerden oluşan eserler.
(Ünkan, a.g.e., s., 55)
[10]- Sanat mûsikisi ile Türk halk musikisi arasında yer alan, güfteleri hece vezinli veya vezinsiz olan eserlerin oluşturduğu musiki türü. (Ünkan, a.g.e., s., 60)
[11]- Dini musikinin cami musikisin de bir form. “Lâ ilâhe illallah” cümlesinin fevkalade günlerde ve olay­larda makam ile minareden okunması. (Ünkan, a.g.e., s., 57)
[12]- Dini musikimiz in cami musikisin den bir form. Kutsal gecelerde namazdan sonra cami içindeki tesbih me­rasiminde okunan temcid. “Sübhânellah” kelimeler inin tekrarından ibarettir . (Ünkan, a.g.e., s., 58)
[13]- Dini musikimiz in cami musikisi formu. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Allah Teâlâdan rahmet ve selâ­mını bil­diren arapça sözlü eser. Nedenleri ne göre ayrı ayrı isimlendi rilir. Bayram Salât’ı, Cenaze Sa­lât’ı, Cuma Salât’ı ve Salât-ı Ümmiyye. (Ünkan, a.g.e., s., 52)
[14]- Dini musikinin cami musikisin de bir form. Bayramlar da, mevlidler de, cenaze namazlarında ve çeşitli ne­denlerle “Allâhu Ekber” kelimesin in tekrarı. (Ünkan, a.g.e., s., 57)
[15]- Dini musikinin cami musikisin e ait form. Kutsal günlerde ve belirli zamanlard a minareden okunan arapça güfteli tesbih. (Temcid, Tesbih, Tehlil ve Mahfel sürmesi arasında belirgin bir fark yoktur.) (Ünkan, a.g.e., s., 58)
[16]- Aslında “S-M-A” kökünden, “Sam’” ve “Sim’” gibi, bir masdar olup, “işitme, duyma, dinleme, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma, şarkı dinleme, mecâzen şarkı, nağme, raks,vecd, üns meclisi ve yarı dinî mâhiyette çalgılı ve şarkılı ziyâfet gibi türlü manalara gelmekted ir. Daha sonraları tasavvufî bir terim ola­rak “mevlevî dervişlerinin kudûm, ney, nısfiye gibi çalgıların eşliğinde özel giysileri yle dö­nerek yaptıkları toplu ayin” manasında kullanılmaya başlanmıştır. (Tahsin Yazıcı, İA., ist., 1993, X, 464; Büyük Larousse, XVII, 10328)
[17]- Daha çok alevi şairlerin tarikatla rıyla ilgili konularını işleyen şiirlerine kendileri nce verilen ad. (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Ank, 1988, I, 351)
[18]- Camide okunan Naat, Mevlid ve Miraciye okunurken arada okunan eserler. (Ünkan, a.g.e., s., 58)
[19]- Arapça güfteli ilahiler. (Ünkan, a.g.e., s., 56)
[20]- Dini musikimiz de Durakevfe ri usulü ile bestelenm iş ilahilerd ir. Terennüm bulunmaz ve ilâhilerden daha itinalı eserlerdi r. Tasavvufi duyguları ve düşünceleri kesinlikl e vurgulaya n güftelerden oluşur. (Ünkan, a.g.e., s., 28)
[21]- Cami ve tekkelerd e okunan dini mûsiki. Güfteler koşma tarzındadır. (Ünkan, a.g.e., s., 36)
[22]- Dini musikimiz in tekke musiki bölümünde bir form. Bektaşi tekkeleri nde okunan ilahiler olup genel­likle hece vezinli eserlerde n seçilmiş güfteli ve bestecile ri bilinmeye n eserlerdi r. ilâhilerde Türk Sanat musiki­sinin, Nefeslerd e Türk halk musikisin in şekli ve kuralları uygulanır. (Ünkan, a.g.e., s., 46)
[23]- Cami musikisin de bir form. Kaside türü şiirlerden beztelene n ve bağışlaması için tanrıya yakarış. (Ünkan, a.g.e., s., 45)
[24]- Dini musikimiz de bir form Konusunu Hz. Muhammed (s.a.v.)’in medhi oluşturur. Tekkelerd e yaygın­dır. Mevlevî hânelerde âyîn-i şerîften önce bir kişi tarafından okunur. (Ünkan, a.g.e., s., 46)
[25]- Tekkelerd e tasavvufî bir lirizme bürünerek, insanı raks etmeye teşvik eden musiki eşliğinde zikr ve özel rakslar. Sözlük anlamı “müzik eşliğinde dinsel tören.” demektir. (Ünkan, a.g.e., s., 20)
[26]- Tanzimat dönemine kadar Osmanlılarda asker musikisi. (Ünkan, a.g.e., s., 42)
[27]- Genellikl e yürüyüşlerde çalınmak ve söylenmek için hazırlanmış musiki parçaları. Yürüyüşler hari­cindeki nedenlerl e de belirli anlamları vurgulama k için yapılanları da vardır. (Ünkan, a.g.e., s., 42)
[28]- Ünkan, a.g.e., s., 7-8.
[29]- Genellikl e dört dizeden oluşan ve hecenin yedili ölçüsüyle söylenen bir halk edebiyatı nazım biçimi. (Milliyet, Büyük Ansiklope di, X, 3763)
[30]- Onbirli hece vezni ve özel bir uyak düzeniyle yazılan, dörtlüklerden oluşan, aşık edebiyatında ençok kul­lanılan nazım biçimi. (Milliyet, Büyük Ansiklope di, IX, 3284)
[31]- Güfteleri aruz vezninin (failatün failatün failatün failün) kalıbına uyan parçalardan seçilmiştir. Şarkı for­munda basit ve samimi eserlerdi r. (Ünkan, a.g.e., s., 27)
[32]- Orta ve Güney Anadolu’da yaygın bir halk türküsü makamı ve bu makamla okunan uzun hava. (Milliyet, Büyük Ansiklope di, III, 883)
[33]- Türk Halk Müziğinde belirli bir karakteri olmayan, bölgesel öğelerin etkisi altında gelişerek özellik ka­zanmış türkü. (Türkçe Sözlük, TDK., II, 1528)
[34]- Olağanüstü kahramanlıklar ve olayları anlatan büyük koşuk eser. (Milliyet, Büyük Ansiklope di, IV, 1353)
[35]- Farabi, Kitabu’l-Mûsiki’l-Kebir, (Nşr., Eckhard Neubauer), intitute for the History of Arabic-İslamic Science, Frankfurt, 1998, s., 8-9.
[36]- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, XV, 136.
[37]- İbn Manzur, a.g.e., X, 136; İbnü’l-Esîr, Nihâye, III, 391.
[38]- İbn Manzur, a.g.e., X, 139.
[39]- İbn Manzur, a.g.e., X, 140.
[40]- Ehad Arpad, Gına md, İA.
[41]- Ebu’l-Bekâ, Külliyyât, Beyrut, 1993, s., 670
[42]- Nevevî, Şerh-u Müslim, Beyrut, 1990, VI, 182-183; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, V, 115; Aynî, Umdetü’l-Kârî, V, 370.
[43]- İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddü’l-Muhtâr, V, 305.
[44]- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, X, 140.
[45]- Şemseddin Sâmî, Kâmus-i Türkî, ist., 1317, s., 970.
[46]- Ehad Arpad, Gına md, İA.
[47]- Fîruzâbâdî, Kamus, s. 411.
[48]- Çetin, Nihad M., “Şiir” md., İA, XI, 534; Brockelma nn, “Arabistan (Edebiyat)” md., İA., I, 525.
[49]- H. G. Farmer, “Gına” md., İA., IV, 773.
[50]- Fîruzâbâdî, Kâmûs, s. 1643; İbn Manzur, Lisan, XIV, 168.
[51]- Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, V, 52; Philip K. Hitti, İslâm Tarihi. II, 420
[52]- C. H. Farmer, “Gına” md., İA.
[53]- Türâbî, A. Hakkı, ilk Dönem İslâm Dünyasında Mûsikî Çalışmalarına Bakış, s., 227.
[54]- İbn Manzûr, Lisan, I, 761-762.
[55]- Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46; Beyhakî, Sünen, X, 225; Zehebî, Siyer, I, 354; II, 502; Abdurrazz ak, Musannef, II, 5.
[56]- Fîruzâbâdî, Kâmûs, s., 314.
[57]- Heysemî, Mecma’, III, 13.
[58]- Uludağ, Süleyman, “Ağıt” md., DİA, I, 470.
[59]- Fîrûzâbâdî, Kâmûs, s., 1082; İbnü’l-Esîr, Nihâye, III, 230.
[60]- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, IX, 244
[61]- Zebidi, Tâcü’l-Arûs, VI, 196; İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, IX, 244
[62]- H. G. Farmer, “Mi’zef” md, İA.
[63]- H.G.Farme r, “Mizmar” md., İA.
[64]- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, IV, 328
[65]- Beğavî, Şerhu’s-Sünne, VIII, 23.
[66]- Buhârî, ideyn, 2, Müslim, Salâtü’l-Îdeyn, 4.
[67]- Ahmet Nâim, Tecrîd-i Sarîh Terceme ve Şerhi, Ank., 1981, III, 156.
[68]- Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 34; Nesâî, iftitâh, 83.
[69]- “Melâhî” kelime olarak “Lehv” kökünden gelir. “Lehv”, “Oyun”; “Melâhî”de “oyun aletleri” demektir. (Fîruzâbâdî, Kâmûs, s., 1717)
[70]- Farukî, Lois L., İslâm’a Göre Müzik ve Müzisyenler, (Trc., Ü. Taha Yardım), ist., 1985, s, 12-13; Fârûkî, ismail R.-Fârûkî, Lois L., İslâm Kültür Atlası, ist., 1991, s., 467
[71]- İbnü’l-Cevzî, Telbîs-ü iblîs, Mısır, ts.,s., 222
[72]- İbnü’l-Cevzî, Telbîs, s., 222.
[73]- İbnü’l-Cevzî, a.g.e., 220.
[74]- İbnü’l-Cevzî, a.g.e., 218.
[75]- Fîruzâbâdî, Kâmûs, Beyrut, 1987, 583.
[76]- İbnü’l-Cevzî, Telbîs-ü iblîs, Mısır, ts.,s., 222.
[77]- Fîruzâbâdî, Kâmûs, 943.
[78]- Pakalın, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, ist., 1993, III, 162.
[79]- Pakalın, M. Zeki, Pakalın, a.g.e, II, 499; Yazıcı, Tahsin, İA, ist., 1993, X, 464; Büyük Larousse, XVII, 10328.
[80]- Yılmaz, Hasan Kâmil, Aziz Mahmud Hüdâyî’nin “Sem⒠Risâlesi”, MÜiF Dergisi, yıl, 1986, sayı, 4, sh., 273.
[81]- Îdâhu’d-Delâlât fî Semâ’i'l-Âlât, Süleymaniye Ktp., Esat Ef., nr, 1712/1, vr., 24a-b.
[82]- H.G.Farme r, “Mûsikî” md., İA.
[83]- Abdülkadir Merâğî, Câmiü’l-Elhân, Nuruosman iye Ktp., nr., 3644, vr., 2a.
[84]- ihvân-ı Safâ, Resâil, Hindistan, 1305, I, 87.
[85]- Fîrûzâbâdî, Kâmûs, s., 1587.
[86]- Şemseddin Sâmî, Kamûs-i Türkî, s., 1237.
[87]- Fîrûzâbâdî, Kâmûs, s., 1587.
[88]- Büyük Larousse, VI, 3528; Ünkan, a.g.e., s., 28.
[89]- Lokman (31), 6
[90]- Tirmizî, Buy’u, 51; Beyhakî, Sünen, IV, 14; Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, ts, 260.
Tirmizî, hadisin râvîlerinden Ali b. Yezid’i bazı hadisçilerin tenkit edip zayıf kabul ettikleri ni ve bu zatın Şamlı olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla hadis zayıftır.
[91]- Âcurrî, Tahrîmü’n-Nerd ve’ş-Şatranç ve’l-Melâhî, (Thk., Ömer Garâme el-Amravî) Cezayir, 1407, s., 368-377; Buharî, el-Edebu’l-Müfred, s. 326; Taberi, Câmiü’l-Beyân, Beyrut, 1992, X, 202-204; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VIII, 409; İbn Arabî, Ahkâmü’l-Kurân, Beyrut, 1972, VII, 1493-1494; Beyhakî, Sünen, X, 223; İbni Hazm, Muhallâ, IX, 60, 72, 73; İbn Cevzi, Telbîsu iblîs, s., 231; Hâkim, Müstedrek (Kitabu’t-Tefsir), II, 202, 411; İbn Ebi’d-Dünyâ, Zemmü’l-Melâhî, s., 73; Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s., 259-260.
[92]- Taberî, Câmiü’l-Beyân, X, 204.
[93]- Ahkâmu’l-Kur’ân, XIV, 53
[94]- Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 1481-1482
[95]- Heytemi, Zevâcir, II, 175.
[96]- İbn Kudâme, Muğnî, XII, 43.
[97]- Reddü’l-Muhtâr, V, 46.
[98]- Hak Dini Kur’ân Dili, V, 3839
[99]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 164
[100]- Necm (53), 59-61
[101]- Taberî, Câmiü’l-Beyân, XI, 541-543
[102]- Taberî, a.g.e., XI, 541; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, X, 29.
[103]- Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 48
[104]- İhyâ, VI, 165
[105]- Furkân (25), 72
[106]- Taberî, Câmiu’l-Beyân, IX, 420.
[107]- Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VIII, 132.
[108]- İbn Kudâme, Muğnî, XII, 43; İbn Kayyım, a.g.e., s., 6
[109]- Kasas (28), 55.
[110]- İbn Kayyım, Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 2
[111]- isrâ (17), 81
[112]- Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 28; İbn Ebiddünya, Zemmü’l-Melâhî, s., 74.
[113]- Nâziât (79), 40-41
[114]- Âcurrî, Tahrîm, 219
[115]- Enfâl (Karizmatik, 35
[116]- el-Câmi li Ahkãmi’l-Kur’an, VII, 254.
[117]- Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 29-30
[118]- isrâ (17), 64
[119]- Taberî, Câmiü’l-Beyân, VIII, 108; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VII, 79; Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi’l-Kurân, Beyrut, 1988, X, 187;
[120]- Ebu Hayyân, a.g.e., VII, 79.
[121]- Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 46-47
[122]- Heytemi, Zevâcir, II, 175.
[123]- Zümer (39), 23
[124]- İbn Teymiyye, Mecmûatü’l-Fetâvâ, XI, 533
[125]- Hadîd (57), 20.
[126]- İbn Manzur, Lisan, III, 219.
[127]- Furkan (25) 52.
[128]- Buhârî, Edeb, 91
[129]- Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, III, 2155.
[130]- Hâkim, Müstedrek, el-Fiten ve’l-Melâhim, 280/ 8572; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 259; Beyhakî, Şuab, 5614.
[131]- Hâkim, Müstedrek, el-Fiten ve’l-Melâhim, IV, 560-561; Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmi’l-Gınâ, s., 112-115.
[132]- Zeylaî,Tebyîn, VI, 13-14.
[133]- Beyhakî, Sünen, VI, 126; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, VIII, 22-23.
[134]- Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 51
[135]- Beğavî, Şerhu’s-Sünne, VIII, 23.
[136]- Buhârî, Eşribe, 7; Beyhakî, Sünen, X, 221
[137]- Tebyîn, VI, 13.
[138]- Ebû Dâvûd, Edeb, 60, Beyhakî, Sünen, X, 222; Şuab, 5120.
[139]- Bezlü’l-Mechûd, Beyrut, ts., XIX, 166.
[140]- İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddü’l-Muhtâr, V, 306
[141]- Muğnî, XII, 41.
[142]- el-Muğnî, XII, 40-41; Şevkânî, Neyl, VIII, 113-119.
[143]- Sehârenfûrî, Bezlü’l-Mechûd, XIX, 165-166, 167.
[144]- Ebû Dâvûd, Eşribe, 7; Beyhakî, Sünen, X, 221; Şuab, 5116; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 274.
[145]- Ahâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 45.
[146]- Beyhakî, Sünen, X, 221.
[147]- Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 46.
[148]- Beyhakî, Sünen, X, 222.
[149]- Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 43.
[150]- Müslim, Libas ve Zînet, 27; Ebû Dâvûd, Cihad, 51; Beyhakî, Sünen, V, 253; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XI, 26
[151]- Nevevî, Şerh-u Müslim, XIV, 95.
[152]- Müslim, Libas ve Zinet, 27; Tirmizî, Cihâd, 25; Ebû Dâvûd, Cihad, 51; Dârimî, isti’zân, 44; Beyhakî, Sünen, V, 254; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XI, 25; Heysemî, Mecma’, V, 175. Hadisin bazı rivâyetlerinde “Lâ teshabenn e” yerine “Lâ tettebi’ ” ifâdesi kullanılmıştır.
[153]-Mâlik b. Enes, el-Muvatta, (Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî Rivâyeti), Siyer, nr., 903; Dârimî, isti’zân, 44; Heysemî, Mecma’, V, 175.
[154]- Mecma’, V, 175.
[155]- İmam Ebu Hanîfe, Müsned, (Aliyyü’l-Kârî şerhi ile beraber), Beyrut, 1985, s. 461.
[156]- Ebu Hanife, Müsned, s., 461.
[157]- Tirmizî, Cenâiz, 25.
[158]- Tirmizî, Cenâiz, 25.
[159]- Heysemî, Mecma’, III, 13; Beyhakî, Sünen, IV, 63.
[160]- Mecma’, III, 13.
[161]- Müslim, Cenâiz, 10; Nesâî, Cenâiz, 15; İbn Mâce, Cenâiz, 51; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 29; Beyhakî, Sünen, IV, 62.
[162]- Müslim, Cenâiz, 10; Tirmizî, Cenâiz, 23; İbn Mâce, Cenâiz, 51; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, V, 437
[163]- Müslim, iman, 30; Beyhakî, Sünen, IV, 63
[164]-
[165]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 142-144; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadir, VI, 482; Nablusî, Îdâhû’d-Delâlât, Süleymaniye Ktp., Esat Ef., nr., 1762/1, vr., 7a-b, 8a-b, 9a, 11a, 27a, 28a; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, V, 305, 307; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VIII, 113-119; Sübkî,Tekmile, XX, 230; Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, VIII, 298; Muhallâ, VII, 567.
[166]- Mergînânî, Hidâye, Mısır, ts., IV, 80; Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik Şerh-u Kenzü’d-Dekâik, Mısır, 1313, VI, 13; ibrahim Halebî, Mültekâ, ist., 1315; s., 158; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr Şerh-u Tenvîrü’l-Ebsâr, (İbn Abidin Haşiyesiyle), ist., 1260; V, 305
[167]- el-islâh ve’l-Îzâh’tan naklen, Îdâhu’d-Delâlât fî Semâi’l-Âlât, vr., 7a.
[168]- Birgivî, Tarîkat-ı Muhammedi yye, ist., 1317, s., 140
[169]- İbn Tahir, Sem’â, s., 46
[170]- el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, IV, 421.
[171]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 221.
[172]- el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, IV, 421.
[173]- Gazzâlî, ihya, VI, 138
[174]- Gazzâlî, İmam Şâfiî’nin bu görüşlerini şu şekilde yorumlama ktadır: “İmam Şâfii’nin “Bâtıl’e Benzer” ve “Mekrûh” ifadeleri haramlılık ifade etmezler. Eğer doğrudan “Bâtıl” demiş olsaydı o zaman bu “haram” manasına gelirdi. “Bâtıl’a benzer” ifadesi içi boş, faydasız demektir. “Mekruh” tabiri de bu manadadır, en fazla “tenzîhen mekrûhluk” ifade eder. (ihyâ, VI, 163.)
[175]- Aşırı sevinç ve aşırı öfke sonucu, kişiyi akıl ve din kurallarına aykırı davranmay a sebep olan hafiflikt ir. (Cürcânî, Ta’rîfât, ist, 1275, s., 48)
[176]- Deyyûs: Namusunu kıskanmayan kimse demektir. (Ahterî, Ahterî Kebîr, I, 322)
[177]- el-Ümm, Kahire, 1968, VI, 214-215
[178]- Kelime manası “değiştirmek” demektir. Terim olarak Ebu Mansur el-Ezherî şöyle tarif etmiştir: “Muğayyire, Allah’a dua ve yakarış ile insanları değiştiren topluluk demekir. Allah Teâlâ’yı şiirlerle anınca, müzik makamlarının verdiği coşku ile kendileri nden geçerek raks etmeleri sebebiyle de bu müziğe “Tağyîr” adını vermişlerdir.” Zeccâc da “insanları dünyadan uzaklaştırarak ahirete yönlendirmeleri dolayısıyla kendileri ne “Muğayyirîn” adını verdikler ini ifade etmektedi r. (İbn Cevzî, Telbîs, s., 222)
[179]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 222.
[180]- İbn Kudâme, Muğnî, XII, 43
[181]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43.
[182]- İbn Kudâme, Muğnî, 1986, XII, 43; İbn Cevzi, Telbîs, 228.
[183]- İbn Cevzi, a.g.e., s., 201-202.
[184]- İbn Cevzî, a.g.e., s., 203.
[185]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 42.
[186]- İbn Kayyım, Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s, 28-29.
[187]- Rûm (30), 15.
[188]- Taberî, Câmi’u'l-Beyân, X, 173; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VIII, 380.
[189]- Medârikü’t-Tenzîl, (Mecmûatü’n Mine’t-Tefâsîr içerisinde), ist., 1319, V, 214.
[190]- Bakara (2), 29.
[191]- En’am (6), 119.
[192]- İbn Hazm, Muhallâ, VII, 559.
[193]- İbn Hazm, a.g.e., VII, 567.
[194]- Muhallâ, VII, 559-569.
[195]- Muhallâ, VII, 570-571.
[196] – Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480
[197] – Buhari, Menakıb, 46
[198] – Buhari, İdeyn, 3; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1479; İbn Mace, Nikah, 1888
[199] – Buhari, İdeyn, 2; el-Cihad ve’s-Siyer, 81; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480
[200] – Buhari, Menakıb, 46
[201] – Buhari, İdeyn, 3
[202] – Buhari, Menakıb, 46
[203] – Buhari, İdeyn, 2; el-Cihad ve’s-Siyer, 81; Menakıb, 46 ; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480
[204] – Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25
[205] – Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1479
[206] – Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480
[207] – Nesai, Salatü’l-İdeyn, 1579
[208] – Buhari, Menakibu’l-Ensar, 46.
[209] – Buhari, İdeyn, 3; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1479
[210] – el-Cihad ve’s-Siyer, 81.
[211] – Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480; Nesai, Salatü’l-İdeyn, 1579
[212] – Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25
[213] – Buhari, İdeyn, 3; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1479
[214] – Buhari, İdeyn, 3
[215] – Buhari, İdeyn, 2; el-Cihad ve’s-Siyer, 81; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480
[216] – Buhari, Menakıb, 46
[217]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 153; İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 41-42.
[218]- Gazzâlî, a.g.e., VI, 151- 154.
[219]- Nevevî, Şerh-u Müslim, VI, 182.
[220]- İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, V, 115; Aynî, Umdetü’l-Kârî, V, 370.
[221]- Buhârî, Nikâh, 63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 269; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, IX, 49.
[222]- Hâkim, Müstedrek, II, 200, nr. 2749; Beyhakî, Sünen, VII, 288.
[223]- Hâkim, Müstedrek, II, 200.
[224]- Hâkim, Müstedrek, II, 201-22; Heysemî, Mecma’, IV, 289-290; Beyhakî, Sünen, VII, 289.
[225]- Hâkim, Müstedrek, nr. 2753; Heysemî, Mecma’, IV, 289-290.
[226]- Nesâî, Nikah, 80; Tahâvî, Şerhu Meânî’l-Âsâr, IV, 294; Beyhakî, Sünen, VII, 289; İbn Hacer, el-Metâlibü’l-Aliyye, II, 54.
[227]- İbn Hacer, Metâlib, II, 54; Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 50.
[228]- Buhârî, Nikâh, 48, Meğâzî, 12;Tirmizî, Nikâh, 6; İbn Mâce, Nikâh, 21; Ebu Dâvûd, Edeb, 59; Beyhakî, Sünen, VII, 288-289.
[229]- Tirmizî, Nikah, 6.
[230]- Tirmizî, Nikah, 6.
[231]- Hakim, Müstedrek, Nikah, 77/2748
[232]- Hakim, Müstedrek, II, 200.
[233]- Tirmizî, Nikah, 6; İbn Mâce, Nikah, 20; Nesâî, Nikah, 72; Beyhakî, Sünen, VII, 289; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, IX, 48.
[234]- Tirmizî, Nikah, 6.
[235]- Fethu’l-Bârî, XIX, 244.
[236]- Umdetü’l-Kârî, XVI, 330.
[237]- Umdetü’l-Kârî, XVI, 345.
[238]- Şerhu’s-Sünne, IX, 47, 49.
[239]- Muğnî, XII, 42.
[240]- Buhârî, Edeb, 90; Müslim, Fedâil, 70, 73; Beyhakî, Sünen, X, 227.
[241]- Buhârî, Meğâzî, 38; Edeb, 90; Diyât, 17; Müslim, Cihad ve Siyer, 123; Beyhakî, Sünen, X, 227.
[242]- Fethu’l-Bârî, XXII, 349.
[243]- Beyhakî, Sünen, X, 227-228.
[244]- el-Ümm, Kahire, 1968, VI, 214-215
[245]- Nevevî, Şerh-u Müslim, XV, 81; Sübkî,Tekmiletü’l-Mecmû, XX, 230-231; İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 44.
[246]- Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 449; Heysemî, Mecma’, VIII, 130.
[247]- Heysemî, Mecma’, VIII, 130; Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 51.
[248]- Beyhakî, Şuab, 5112.
[249]- Heysemî, Mecma’, VIII, 131.
[250]- Heysemî, Mecma’, VIII, 131.
[251]- İbn Mâce, Nikah, 21.
[252]- İbn Mâce, Nikah, 21.
[253]- Zeylaî, a.g.e., IV, 222; VI, 14; Molla Hüsrev, a.g.e., II, 380; Dâmâd, a.g.e., II, 190; Haskefî, a.g.e., IV, 591; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592; Kâsânî, Bedâ’î, VI, 269.
[254]- İbn Abidin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr, V, 46.
[255]- Şerhu’z-Zurkânî alâ Muhtasar-ı Seydî Halil, Beyrut, ts., VII, 159.
[256]- Tekmiletü’l-Mecmû’, XX, 230.
[257]- Nihâyetü’l-Muhtâc, VIII, 298.
[258]- ihyâ, VI, 199.
[259]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 151- 154.
[260]- İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, V, 115; Aynî, Umdetü’l-Kârî, V, 370.
[261]- Leknevî, Sibâhetü’l-Fikr fi’l-Cehr-i bi’z-Zikr, (Hzr., Abdülfettâh Ebu Gudde), Beyrut, 1989, s., 79.
[262]- Hanımlara Özel Fetvâlar, istanbul, 1992, s., 62-66.
[263]- Zeylaî, a.g.e., IV, 222; Dâmâd, a.g.e., II, 190; Haskefî, a.g.e., IV, 592
[264]- Gazzâlî, a.g.e., VI, 199.
[265]- İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 42.
[266]- Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, Mısır, 1310, V, 351; Şilebî, Hâşiyet-ü Tebyîn, VI, 13; Aynî, Umde, V, 369.
[267]- Zeylaî, Tebyîn, IV, 222; Dâmâd, Mecma’, II, 190; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 592; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, IV, 592; V, 305.
[268]- İbn Âbidin, a.g.e., V, 305
[269]- İbn Âbidîn, a.g.e., V, 306.
[270]- İbn Tahir, Sem’â, s., 46
[271]- Şerhu’z-Zurkânî alâ Muhtasar Seyyidî Halîl, Beyrut, ts., VII, 159.
[272]- Şerhu’z-Zurkânî, VII, 20-21.
[273]- Şerhu’z-Zurkânî, IV, 54-55.
[274]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 199.
[275]- İbn Kudâme, Muğnî, 1986, XII, 43; İbn Cevzi, Telbîs, 228.
[276]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43.
[277]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 213.
[278]- Zeylaî, a.g.e., IV, 222; VI, 14; Molla Hüsrev, a.g.e., II, 380; Dâmâd, a.g.e., II, 190; Haskefî, a.g.e., IV, 591; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592; Kâsânî, Bedâ’î, VI, 269.
[279]- Zeyla’î, a.g.e., IV, 222; VI, 14; Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, V, 351-352; Dâmâd, a.g.e., II, 190; İbn Âbidin, a.g.e., IV, 592; V, 305
[280]- Haskefî, a.g.e., IV, 591-592
[281]- Dâmâd, a.g.e., II, 190; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592.
[282]- Tebyîn, IV, 222; VI, 14.
[283]- Fetâvây-ı Hayriye’den naklen İbn Âbidîn, a.g.e.,V, 306.
[284]- İbn Âbidîn, a.g.e., V, 305
[285]- Zeylaî, Tebyîn, IV, 222; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 592
[286]- İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592.
[287]- Kâsânî, a.g.e., VI, 269;
[288]- Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 591.
[289]- İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr, V, 46
[290]- İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, VI, 482; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 305.
[291]- Îdâh, vr., 7a-b, 8a-b. 9a, 11a, 27a-28a.
[292]- İbn-i Abidin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr, V, 307
[293]- Zeylaî, Tebyîn, IV, 222; VI, 14; Molla Hüsrev, Dürer, II, 380; Dâmâd, Mecma’, II, 190; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 591; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, IV, 591-592; V, 306; Kâsânî, Bedâ’î, VI, 269; Nablusî, Îdâh, vr., 7a-b, 8a-b. 9a, 11a, 27a-28a; Şilebî, Hâşiyet-ü Tebyîn, (Tebyînü’l-Hakâik’in kenarında), IV, 421; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, VI, 481.
[294]- Serahsî, Mebsut, XVI, 132; Kâsânî, a.g.e., VI, 269; Zeylaî, a.g.e., VI, 13
[295]- Fetâvây-ı Hayriye’den naklen İbn Âbidîn, a.g.e., V, 306.
[296]- İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, VI, 482; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 305, 307.
[297]- İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592.
[298]- Molla Hüsrev, a.g.e., II, 380.
[299]- Kâsânî, a.g.e., VI, 269
[300]- Lokman (31), 6; En’âm (6), 68; Ayetlerin değerlendirmesi için bk., s., 56-57.
[301]- Hadisler için bk., s., 113-114.
[302]- Ebu’l-Bekâ, Külliyyât, 778, 799; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VII, 415
[303]- Aliyyülkârî, Şerh alâ Nuhbetü’l-Fiker, ist., 137, s., 52-53.
[304]- Kâsânî, Bedâî, VI, 269
[305]- Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, V, 351; Şilebî, Hâşiyet-ü Tebyîn, VI, 13; Aynî, Umde, V, 369.
[306]- Dürer, II, 380.
[307]- Tahâvî, Muhtasar Tahâvî, s., 435; Kudûrî, (Mukayyed), s., 177; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 591-592; Serahsî, Mebsût, XVI, 132; Zeyla’î, Tebyîn, IV, 221-222; Mergînânî, Hidâye, III, 123; Molla Hüsrev, Dürer, II, 380; ibrahim Halebî, Mültekâ, s, 112; Âlemgîr, a.g.e., V, 351; Şilebî, a.g.e., VI, 13; Aynî, a.g.e., V, 369.
[308]- İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 42.
[309]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 213.
[310]- İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 42.
[311]- İbn Tahir, Sem’â, s., 47; Gazzâlî, a.g.e., VI, 139; İbn Kudâme, Muğnî, XII, 42; İbn Cevzî, Telbîs., s., 201-202, 235.
[312]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43; İbn Cevzi, a.g.e., 228
[313]- İbn Cevzî, a.g.e., s., 203.
[314]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43.
[315]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 42.
[316]- İbn Kayyım bu husustaki görüşlerine “iğâsetü’l-Lehfân” adlı eserinde geniş olarak yer vermiş, daha sonra bunlar “Hükmü’l-İslâm fi’l-Gin┠adıyla ayrı bir eser olarak Kahire Mektebetü’l-Kayyime tarafından h. 1398 yılında neşredilmiştir.
[317]- Enfal (Karizmatik, 35; isrâ (17), 64, 81; Hac Suresi (22), 30; Furkan (25), 72; Kasas (28), 5; Lukman (31), 6; Necm (53), 59-61; Ayetlerin değerlendirmesi için bk., s., 56-57.
[318]- Hadisler için bk., s., 117.
[319]- İbn Kudâme, Muğnî, XII, 40, 44.
[320]- el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, IV, 421.
[321]- Şerhu’z-Zurkânî alâ Muhtasar Seyyidî Halîl, Beyrut, ts., VII, 159.
[322]- el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, IV, 421
[323]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 221.
[324]- Müdevvene, IV, 421; İbn Cevzî, Telbîs, s, 221; Gazzâlî, ihyâ, VI, 138.
[325]- İbn Cevzî, a.g.e., s, 221; Gazzâlî, ia.g.e., VI, 138.
[326]- Müdevvene, IV, 421; İbn Cevzî, a.g.e., s, 221; Gazzâlî, a.g.e., VI, 138; Zehebi, Siyer A’lâmi’n-Nübelâ, VIII, 372.
[327]- Müdevvene, IV, 421.
[328]- Gazzâlî, İmam Şâfiî’nin bu görüşlerini şu şekilde yorumlama ktadır: “İmam Şâfii’nin “Bâtıl’e Benzer” ve “Mekrûh” ifadeleri haramlılık ifade etmezler. Eğer doğrudan “Bâtıl” demiş olsaydı o zaman bu “haram” manasına gelirdi. “Bâtıl’a benzer” ifadesi içi boş, faydasız demektir. “Mekruh” tabiri de bu manadadır, en fazla “tenzîhen mekrûhluk” ifade eder. (ihyâ, VI, 163.)
[329]- Aşırı sevinç ve aşırı öfke sonucu, kişiyi akıl ve din kurallarına aykırı davranmay a sebep olan hafiflikt ir. (Cürcânî, Ta’rîfât, ist, 1275, s., 48)
[330]- Deyyûs: Namusunu kıskanmayan kimse demektir. (Ahterî, Ahterî Kebîr, I, 322)
[331]- el-Ümm, Kahire, 1968, VI, 214-215
[332]- Kelime manası “değiştirmek” demektir. Terim olarak Ebu Mansur el-Ezherî şöyle tarif etmiştir: “Muğayyire, Allah’a dua ve yakarış ile insanları değiştiren topluluk demekir. Allah Teâlâ’yı şiirlerle anınca, müzik makamlarının verdiği coşku ile kendileri nden geçerek raks etmeleri sebebiyle de bu müziğe “Tağyîr” adını vermişlerdir.” Zeccâc da “insanları dünyadan uzaklaştırarak ahirete yönlendirmeleri dolayısıyla kendileri ne “Muğayyirîn” adını verdikler ini ifade etmektedi r. (İbn Cevzî, Telbîs, s., 222)
[333]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 222.
[334]- Fâtır (35) 1.
[335]- Lukman (31) 19.
[336]- ihyâ, VI, 140-144.
[337]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 199.
[338]- Muhannes: Kadınsı davranışlarda bulunan erkek. (İbn Manzur, Lisan, II, 145). Kadınlara özenti ile kırıtarak konuşan, toplum nezdinde küçük düşüren işlerle meşgul olan kişi. (Zeylaî,Tebyîn, IV, 222)
[339]- Gazzâlî, a.g.e., VI, 158-163, 199.
[340]- ihyâ, VI, 143
[341]- Sübkî,Tekmiletü’l-Mecmû, XX, 230.
[342]- Sübkî, a.g.e., XX, 230-231.
[343]- Sübkî, Tekmile, XX, 230.
[344]- Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, VIII, 298; Sübkî, Tekmiletü’l-Mecmû, Mecm’û, XX, 229.
[345]- Sübkî, Tekmile, XX, 230.
[346]- Remlî, Nihâye, VIII, 298
[347]- Sübkî, a.g.e., XX, 230.
[348]- Remlî, a.g.e., VIII, 298; Sübkî, a.g.e., XX, 230.
[349]- Remlî, a.g.e., VIII, 298.
[350]- Remlî, a.g.e., VIII, 298.
[351]- Remlî, Nihâye, VIII, 298.
[352]- el-Ümm, VI, 214-215
[353]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 140-144
[354]- Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, VIII, 298; Sübkî, Tekmile, XX, 229, 230.
[355]- Gazzâlî, a.g.e., VI, 143; Sübkî, a.g.e., XX, 230; Remlî, a.g.e., VIII, 298;
[356]- Sübkî, a.g.e., XX, 230; İbn Cevzî, Telbîs, s., 222
[357]- Sübkî, a.g.e., XX, 230.
[358]- isrâ (17), 64; Lukman (31), 6, 19; Fâtır (35) 1; Ayetlerin değerlendirmesi için bk., s., 56-57.
[359]- Hadisler için bk., s., 114-117.
[360]- Remlî, Nihâye, VIII, 298.
[361]- Remlî, a.g.e., VIII, 298
[362]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 158-163
[363]- Sübkî, a.g.e., XX, 230
[364]- İbn Hazm, a.g.e., VII, 567.
[365]- Bakara (2), 29.
[366]- İbn Hazm, Muhallâ, VII, 559.
[367]- İbn Hazm, a.g.e., VII, 559-571.



 
İBADET VE MÜZİK

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=13584


TEGANNİ VE MÜZİK

Tegannini n mubah olması için şartlar nelerdir
CEVAP
Büyük İslam âlimi Seyyid Abdullah-i Dehlevî hazretler i buyuruyor ki :
Sima ancak, Allahü teâlâya müteveccih olanlara caizdir. Aletsiz, çalgısız olan sese sima [teganni] denir. Yalnız çalgı ile veya çalgı ile birlikte olan insan sesine gına [müzik] denir. (İlk teganni eden şeytandır) ve (Gına, kalbde nifak hâsıl eder) hadis-i şerifleri de gınanın [müziğin] haram olduğunu göstermektedir. Âlimler, simanın haram olmasında ihtilaf etti. Gınanın haram olduğunda ihtilaf yoktur. Kadın sesi gınaya dâhildir. Simaya helal diyen âlimler de, bazı şartlar bildirdi. Bu şartlar bulunmaya n sima da haram olur. (Dürr-ül-mearif)

Tegannini n mubah olması için şu beş şartı gözetmek gerekir:
1- Yabancı kadın sesini, yanında dinlemek haramdır. Bunları görünce, temiz kalb sıkılır, hasta olur. Nefs ise, zevk alır, kuvvetlen ir, azar. Böylece kuvvetlen en nefs, haramları, kalbe yaptırır. Çünkü her aza kalbin emrindedi r. Kadınların okuduğu ilahileri, mevlidler i erkekleri n dinlemesi haramdır. [Kasetten, radyodan dinlemek ise mekruhtur .] Şehveti harekete getiren şiirleri teganni ile okumak haramdır.

2- Çalgı bulunmama lıdır. Çünkü keyif için, eğlence için, her çalgıyı çalmak ve dinlemek haramdır.

3- Çalgısız olsa da, günah olan şarkı ve türküleri dinlememe lidir.

4- Dinleyici ler arasında yabancı kadın bulunmama lıdır.

5- Nefsinde şehvet hissi olmayan kimseleri n, zevk için, güzel ses dinlemele ri caiz ise de, devamlı olmamalıdır. Bazı mubahları sık sık işlemek, abes olur, boş yere zaman öldürmek olur. Bunlar ise haramdır. (Dürr-ül-mearif, Hadika, K. Saadet)

İmam-ı Gazalî hazretler i buyuruyor ki:
İnsanların yüreğinde kalb [gönül] denilen bir kuvvet vardır. Çelik, taşa sürtülünce ateş çıktığı gibi, ahenkli ses de, gönlü harekete getirir. Kalbde, Allah sevgisi varsa, güzel ses, bu sevgiyi arttırır. Çalgı ve her günah nefsi kuvvetlen dirir, zararlı olur.

Temiz kalb müzikten zevk alamaz. Güzel ses, kalbe, dışarıdan bir şey getirmez. Sağlam kalbdeki helal olan bağı harekete getirir. Hasta olmayan kalbin teganni dinlemesi helal olur. Kalbde bir bağlılık yoksa, güzel sesten lezzet alması, kuş sesi dinlemek, yeşillik, akarsu seyretmek gibi olur. Bunları seyir, göze lezzet verdiği gibi, güzel koku, burna hoş geldiği gibi, güzel ses de, kulağa lezzet verir ve mubah olur.

Kalbi hasta olanın [Allah’tan başka şeye bağlananın] nefsi azar, çalgı dinleyinc e, haram işleme arzusu artar. Musikiden ruh değil, Allahü teâlânın düşmanı olan nefs lezzet alır. Zavallı ruh, nefsin elinde esir olduğu için, kendi lezzeti sanır.

Musikinin tadı, zehirli bala, yaldızlanmış pisliğe benzer. Hasta olmayan kalbin, helal şeylere olan sevgisini arttıran ve nefsi zayıflatan sesleri dinlemek de, bazı şartlarla mubah olur.

Hacca gidecek olanın Kâbe, hac, Mekke, Medine şarkılarını dinlemesi, askerleri n harb, kahramanlık şarkılarını dinlemesi mubah, hatta sevap olur. Düğün, ziyafet, bayram, sefer dönüşü gibi sevinmesi gereken yerlerde helal olan ses ile neşelenmek mubahtır. Bu sesler, nefse değil, kalbe kuvvet verir. (İhya)

Raks nedir
Sual: Raks, sima ve teganni nedir, haram mıdır
CEVAP
Raks, eli, ayakları tempo ile oynatmak ve dans etmek demektir. Eskiden raks eden erkeğe rakkas, kadına da rakkase denirdi. İhtiyari olmayan, yani kendi elinden olmadan raksa vecd denir. Vecde gelmek, kendi elinde olmadığı için günah değildir.

Sima, nağmeli ses demektir. Nağmeli sesin de, mubah ve haram olanı vardır.

Aletsiz, çalgısız olan insan sesine, sima [teganni] denir. Çalgılı veya çalgıyla birlikte olan insan sesine gına [müzik] denir.

Büyük İslam âlimi Seyyid Abdullah-i Dehlevî hazretler i buyuruyor ki:
Sima kalbi öldürür ve kalbde nifak hâsıl eder. (Mekatib-i şerife m.99)

Tegannini n bir sünnet olan kısmı, bir de haram olan kısmı vardır:
Sünnet olan teganni, Kur'an-ı kerimi tecvide uyarak okumaktır. Teganni, kelimenin manasını değiştirmezse ve harfler, iki harf kadar uzamazsa, yalnız sesi güzelleştirip okumayı süslerse, caiz olur. Hatta namaz içinde de, namaz dışında da, müstehab olur.

Haram olan teganni, ırlamaktır, sesini hançeresinde tekrarlayıp türlü sesler çıkarmaktır. Harfleri, kelimeler i bozarak türlü sesler çıkarmak demektir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İlk teganni eden şeytandır.) [Taberanî]

Teganni yaparken harfler bozulursa haram, harfler bozulmazs a mekruh olur. Burada kelimeler bozuluyor . Kur'an-ı kerimi teganni ederek, yani kelimeler i bozarak okumak, caiz değildir.

Kalbde helal olan şeyin sevgisi [mesela Allah sevgisi] varsa, sima [ilahi, kaside gibi nağmeli sesler] onu artırıyorsa o kimsenin teganni dinlemesi helal olur. Kalbinde, dinimizin yasak ettiği bir şey olanın, teganni dinlemesi günah olur. (K. Saadet s.322)

Sima ancak, Allahü teâlâya müteveccih olanlara caizdir. (Dürr-ül mearif s.4)

Teganni ile okuyan bir imam arkasında kılınan namazın iadesi gerekir. (Halebi)

İmam-ı Rabbanî hazretler i buyuruyor ki: İlahi ve kasideler i teganni ile okumak ve dinlemek, bizim yolumuzda yasaktır. (1/266 ve 3/7)

İmam, amel-i kesir olacak kadar teganni ederse namaz bozulur. (Ebussuud efendi fetvası)

Kur’an-ı kerimi, zikri, duayı, teganni ile okumanın haram olduğu, Bezzaziyy e’de yazılıdır. (Berîka)

Teganni ile okunan ezanı, Kur’an-ı kerimi ve mevlidler i dinlemek de günahtır. Kelimeler i bozmadan teganni etmek, yani sesi güzelleştirmek caizdir ve iyidir. (S. Ebediyye)

Teganni haramdır. (Tıbb-ün-nebevi)

Kur’an-ı kerimi teganni ile okumak ve dinlemek haramdır. Burhanedd in-i Mergınânî buyurdu ki:
Kur’an-ı kerimi teganni ile okuyan hâfıza, ne güzel okudun demek, küfür olur. Tecdid-i iman gerekir. Kuhistânî de böyle yazmaktadır. (Dürr-ül-müntekâ)

Musiki ile okunan şeyleri dinlememe li. Cahil tarikatçılar teganni ile ilahi okuyorlar . Musikiden hâsıl olan şehvet lezzetler ine, ibadette lezzet hâsıl olduğunu, feyiz geldiğini sanıyorlar. Böyle sapıklar, Deccal’ın askeridir . Kur’an-ı kerimi, zikri ve duayı teganni ile okuyanları dinlememe k gerekir. Tatarhani yye fetva kitabı, bunları teganni ile okumanın haram olduğunda sözbirliği bulunduğunu yazmaktadır.(Birgivî vasiyetna mesi şerhi)

Kur’an-ı kerimi teganni ile okumak haramdır. (K. Saadet) [Tecvide uygun olarak teganni edilirse mahzuru olmaz.]

Mescitler de Kur’an-ı kerimi teganni ile okuyanları nehyetmek farzdır. (İhya 2/823)

Tekkelerd e ilahiler okuyarak raks etmek, oynamak, dönmek haramdır. (Hindiyye)

Sima esnasında raks günahtır. (Merec-ül-bahreyn)

Hiçbir âlim, hiçbir zamanda, tegannini n mubah olduğunu söylememiştir. (Mültekıt)

Hak sevgisi ile sima dinleyen sıddık, nefse uyup dinleyen zındık olur. (Siyerül-aktab)

Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabî hazretler i, zamanındaki sofileri sima ve rakstan men etmişti. (Mektubat-ı Masumiye 4/29)

Tasavvuf ehlinde meşhur olan sima ve raks iki türlüdür:
Birincisi, kalbin ve nefsin fani olmasından sonra, cemal veya celal sıfatlarının tecellisi nde hâsıl olur ki, bunda aklın ve nefsin müdahalesi yoktur. Mevlana Celaleddi n-i Rumi’nin ve Sünbül Sinan efendinin zikir ve simaları böyleydi. Şah-ı Nakşibend hazretler i, (Biz, bunları yapmayız, büyük zatların yaptıklarına da günah demeyiz) buyurdu.

İkincisi, bazı cahil ve gafil tarikatçıların, noksan akıllarına ve azgın nefisleri ne uyarak, bağırmaları ve zıplamalarıdır. (Makamat-i Mazheriyy e m.11)

Kur’an-ı kerim okumaya, namaz kılmaya vakit bırakmayan her mubah iş mekruhtur . Tarikatçıların raks etmeleri, dönmeleri haramdır. Onları seyretmek de haramdır. Her çeşit çalgı çalmak haramdır. (Fetâvâ-yı Hindiyye)

Eğlence veya para kazanmak için başkalarına şarkı söylemek haramdır. Çalgıyla raks etmek büyük günahtır. Sıkıntısını gidermek için, kendi kendine şarkı söylemek günah değildir. Çalgı olarak, yalnız kadınların düğünlerde def çalması caizdir. (Redd-ül-Muhtar)

Mevlidde, salihlerl e salevat okumak, her zaman sevabdır; fakat buna haram karıştırmak, mesela çalgı, şarkı, raks gibi şeyler yapmak büyük günah olur. (Allame Zahirüddin bin Cafer)

Büyük âlim İbni Arabi hazretler i Fütuhat-ı Mekkiyye kitabında, raks ile ve dönerek olan simanın yasak olduğunu bildirmiştir. (Mektubat-ı Rabbanî)

Raksla, sözle [şarkıyla, çalgıyla] başkalarını eğlendirenin şahitliği kabul edilmez. (Mecelle m. 1705)

Ney de, diğer çalgılar gibi, asla caiz değildir. Eğlence ve para kazanmak için şarkı söylemek haramdır. Her çalgıyı çalmak ve dinlemek, raks etmek caiz değildir. (Redd-ül-muhtar)

Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş, evliyanın büyüklerinden olan Mevlana Celaleddi n-i Rumi hazretler i, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Musiki dinlemedi ve raks etmedi. Zikrin kalble, sessiz olacağını Mesnevi’de bildirmek tedir. (S. Ebediyye)

İbadet, eğlence ve müzik
Sual: Ramazan eğlenceleri, ramazan konserler i düzenleniyor. Bir de, tasavvuf müziği eşliğinde iftarlar veriliyor . Bunlar dine uygun mu
CEVAP
Hiçbirinin dinde yeri yoktur. İslam âlimleri buyuruyor ki:
Çağıranın yemeği şüpheliyse veya İslamiyet’in yasak ettiği şey varsa, mesela çalgı çalınıyorsa, oyun, kumar gibi şeyler varsa, o çağrılan yere gidilmez. (İhya)

Gıybet, oyun, şarkı bulunan yemeğe gidilmez. (Muhit, Metalib-ül-müminin)

Ramazan ayı, eğlence ayı değil, ibadet ve fırsat zamanıdır. Ramazan ayında, çeşitli çalgılı programla r, konserler düzenlenmesi dine aykırıdır. En tehlikeli si de, bunların bir kısmı, tasavvuf müziği, semah gösterisi vs. adı altında yapılarak, ibadet olarak sunulmakt adır. Hâlbuki dinimizde, her çeşit çalgı haramdır. İbadete haram karıştırmak ve bundan daha da kötüsü, bizzat ibadet olarak sunmak, küfre kadar götürür, fakat maalesef, bugün Müslümanların çoğu bu gaflet içindedir. Çalgının haram olduğunu bilen azalmıştır. Bu durumu mucize olarak, sevgili Peygamber imiz şöyle bildiriyo r:
(Bir zaman gelecek, ümmetimden bazıları, mizmarı [çalgıyı] helâl sayacaktır.) [Buharî]

(Şarkıcı kadın ve çalgı aletleriy le eğlenenleri, Allahü teâlâ, yerin dibine batırır.) [İbni Mace]

(Şu beş şey zuhur ederse, ümmetimin helaki hak olur: Lanetleşme, içki içme, erkekleri n ipekli giymesi, çalgılar ve erkeğin erkekle, kadının kadınla iktifa etmesi.) [Deylemî, Hâkim]

(Ben, mizmarları [çalgıları] ve putları yasaklama k için de gönderildim.) [İ. Ahmed, Ebu Nuaym]

(İblis’e, senin müezzinin mizmarlar [çalgılar] denildi.) [Taberanî]

(Nimete kavuşunca çalgıyla eğlenmek lanetlenm iştir.) [Bezzar]

(Resululla h, çalgı aletleriy le para kazanmayı yasakladı.) [Begavî]

İncil’in yasakladığı müziği, sonradan papazlar, Hristiyan lığa soktu. (Mevahib-i ledünniyye şerhi)

Müzik, çalgı diğer dinlerde de büyük günahtı. (Dürr-ül-münteka)

Çalgısız da olsa, tegannili sesleri çok dinlemekt en sakınmalı, çünkü sima, kalbi öldürür. Kalbde nifak hâsıl olur. (Mekatib-i şerife, m. 90, 99)

İbni Âbidin hazretler i de buyuruyor ki: Tarikatçıların yaptığı gibi, ölçülü hareketle rle sallanıp oynamaya raks denir. Fıkıh âlimleri, (Raksı helâl sayıp, bilhassa tefle oynayarak teganni eden kimse kâfir olur) demişlerdir. Bezzaziyy e kitabının sahibi Kurtubî’den, (Çalgının ve raksın haram olduğu hususunda müctehid imamların icma’ı vardır) diye nakledip, (Şeyhülislam Kirmani’nin, “Raksı helâl gören kâfir olur” fetvasını gördüm) demiştir. Raksı helâl sayanların, fâsık olacağını bildiren âlimler de olmuştur. Bütün bunlar, kâfirlerin âdetidir. Her çalgı haramdır. Eğer ansızın kulağına gelirse, mazur sayılır. Dinlememe k için, bütün gücünü sarf etmek farzdır. (Redd-ül-muhtar)

İbadete haram karıştırmak
Sual: Çalgı çalmak ve dinlemek haram olduğu gibi, mevlidi ve ilahileri çalgı eşliğinde okumak da haram mı
Mevlid-i şerifi halk müziği yerine tasavvuf müziği ile mi okumalı
CEVAP
İlahi ve mevlid okumak ibadettir . Adına "tasavvuf müziği" de dense, çalgının her çeşidi haramdır. İbadet etmeye, Kur’an okumaya, namaz kılmaya, zikir çekmeye, mevlit okutmaya haram karıştırmak küfür olur. Çünkü İmam-ı Gazâlî hazretler i buyuruyor ki: Resululla h’ın geldiği bir evde, küçük zenci kızlar [cariyeler] tef çalıp şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı bırakıp, Resululla h’ı övmeye başladılar. Resululla h, (Onu bırakın, oyun arasında beni övmeyin! Beni övmek [mevlid, ilahi okumak]ibadettir . Eğlence, oyun arasında ibadet caiz değildir) buyurdu. Bazıları, bu hadis-i şerife istinaden kadınların şarkı söylemesinin ve çalgının caiz olduğunu söylüyorlar. Hâlbuki şarkı söyleyen kızlar cariyeydi . Cariyenin statüsü farklıdır. Sesi de avret değildir. (İhya)

(Çalgıya helâl diyen âlimler var, çalgılı ilahi küfür olmaz) diyen türedilere itibar etmemeli.

Defle zikir çekmek
Sual: Zikretmek için Avrupa’dan zilli def istediler . Defin zilli olup olmaması fark eder mi
CEVAP
Zilli olup olmaması fark etmez. Defle veya ney gibi başka çalgı aletiyle zikir çekilmez, ilahi söylenmez. Çünkü zikir de, ilahi de ibadettir . İbadete çalgı karıştırılmaz. Tasavvuf müziğinin dinde yeri yoktur. Bir evde, küçük zenci kızları [cariyeler] def çalıp şarkı söylüyorlardı. Resululla h efendimiz gelince, şarkıyı bırakıp, Resululla h'ı övmeye başladılar. Resululla h efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Onu bırakın, oyun arasında beni övmeyin! Beni övmek [mevlid, ilahi] ibadettir . Eğlence, oyun arasında ibadet caiz değildir) buyurdu. (K. Saadet)

Resululla h efendimiz, Rübeyyi binti Muavviz’in düğününde, def çalarak Bedir savaşıyla ilgili kahramanlık türküleri söyleyen iki küçük kızı dinlemiştir. Bu esnada şarkı söyleyenlerden birinin, (Aranızda, yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var) demesi üzerine, Resululla h Efendimiz, (Bırak o sözü, önceki söylediklerine devam et, gaybı ancak Allah bilir) buyurmuştur. (İbni Mace)

(Beni övmeyi bırak, önceki sözlerine devam et!) buyurması haram işleyerek ibadet yapılamayacağını göstermektedir. Bunun küfür olduğu bildirilm iştir.

Kadınların düğünde kendi aralarında def çalıp oynamaları caizdir. (Redd-ül-muhtar)

İmam-ı Münavî hazretler i, (Mescitler de def çalınmaz, yalnız nikâh yapılır) buyuruyor . (Hadika)

Bazı tarikatçıların yaptıkları gibi, dönmek, dümbelek, ney, saz çalmak haramdır. (Tahtâvî şerhi)

Musikiden hâsıl olan şehvet lezzetler ini, ibadetten lezzet hâsıl oldu, feyiz geldi sanan kimse, sapıktır, Deccal’ın askeridir . Kur'an-ı kerimi, zikri ve duayı teganniyl e okuyanları dinlememe k gerekir. Tatarhani yye fetva kitabında, (Bunları teganniyl e okumak sözbirliğiyle haramdır) buyuruluy or. (Birgivî vasiyetna mesi şerhi)

Hazret-i Ebu Bekir, def için (Şeytanın düdüğüdür) buyurmuştur. (Buharî, Müslim)

Ney denilen çalgıyla veya başka çalgılarla Kur’an, salevat, ezan ve ilahi okumak ve böyle zikir yapmak da bidattir, büyük günahtır. Bazı bidatler, küfre sebep olur. (M. Nasihat)

Şu hâlde defle veya başka çalgılarla ilahi söylemek ve zikretmek ten çok sakınmalı. İbadete, bir çalgı aleti olan defin zillisini de, zilsizini de karıştırmamalıdır.

İlahi dinlemek
Sual: Çalgısız ilahi dinlemekt e mahzur var mıdır
CEVAP
Ara sıra, uygun ilahileri dinlemekt e mahzur olmaz. Her zaman dinlememe li. Çünkü bazı mübahları, sık sık işlemek, zamanı boşa harcamak olur. Bu ise caiz olmaz. Günahları, kusurları, azapları anlatan ilahileri ara sıra dinleyere k, üzülmek, tevbeye sebep olmak sevabdır, ama ölüme, kaza kadere karşı üzülmeye sebep olan ilahileri dinleyere k üzülmek haram olur. Bunun için, mevlidler de vefat bahsi okunmamalıdır. (S. Ebediyye)

Çalgı ile ibadet
Sual: Fıkıh kitaplarında, fısk meclisler inde, çalgı çalınan yerlerde, tesbih, zikir, çekmek, hatta din kitabı okumanın bid’at ve haram olduğu, çünkü Peygamber efendimiz in böyle okumaları yasak ettiği bildirili yor. Minibüslerde kadın erkek karışık olduğuna göre fısk meclisi olmuyor mu? Bir de çalgı çalınıyor. Böyle minibüslerde giderken Kur’an okumak, zikir ve tesbih çekmek haram değil mi?
CEVAP
Çalgı çalarak zikretmek le, bir yerde çalgı çalınırken zikretmek ayrıdır. Görmekle bakmak ayrı olduğu gibi dinlemekl e duymak da ayrıdır.

Minibüslerde biz çalgı eşliğinde zikir etmiyoruz . Biz istemeden kulağımıza geliyor. Herkes gaflette iken, zikir çekmek günah olmaz aksine çok iyi olur.

Böyle bir durum olmadan çalgı ile zikir çekmek elbette büyük günahtır. Din kitaplarında deniyor ki:
Musiki ile okunan şeyleri dinlememe li. Cahil tarikatçılar teganni ile ilahi okuyorlar . Musikiden hâsıl olan şehvet lezzetler ine, ibadette lezzet hâsıl olduğunu, feyiz geldiğini sanıyorlar. Böyle sapıklar, Deccal’ın askeridir . Kur'an-ı kerimi, zikri ve duayı teganni ile okuyanları dinlememe k gerekir. Tatarhani yye fetva kitabı, bunları teganni ile okumanın haram olduğunda sözbirliği bulunduğunu yazmaktadır.(Birgivî vasiyetna mesi şerhi)

Kilisede org çalarak İncillerden parçalar okunduğu gibi, Kur'an-ı kerimi çalgı çalarak okumak küfürdür. (S. Ebediyye)

Ney çalgısı
Sual: Dini yayınlarda fon müziği olarak kullanılan ney, diğer çalgılardan farklı mıdır
CEVAP
Farklı değildir. Ney de diğer çalgılar gibidir. Çalgı ve diğer günahları ibadete karıştırmak daha büyük günah olur. Tasavvuf müziğinin dinde yeri yoktur. Tabiîn’in büyüklerinden Hazret-i Nâfi anlatır: Sahabeden Abdullah bin Ömer’le beraber gidiyordu k. Ney sesi işittik. Kulaklarını parmaklarıyla kapadı. Oradan hızla uzaklaştık. (Ney sesi daha işitiliyor mu) dedi. (Hayır, işitilmiyor) dedim. Parmaklarını kulaklarından ayırdı. (Resululla h da böyle yapmıştı) dedi. Ben o zaman çocuktum.

Çocuğa günah olmayacağı için, ona da kulaklarını kapat dememiştir. Hazret-i Nâfi, (Abdullah bin Ömer takvası sebebiyle kulaklarını kapattı) denmemesi için çocuk olduğunu özellikle bildirdi. (Eşiat-ül-lemeat)

Ney çalgısı
Sual: Mesnevi’de, (Dinle neyden…) deniyor. Buradaki ney’den maksat çalgı mıdır, yoksa bir benzetme mi yapılmıştır?
CEVAP
Ney çalgıdır; fakat buradaki ney çalgı değildir. Çalgının her çeşidi haramdır. Mevlana Cami hazretler i buyuruyor ki:
Mesnevini n birinci beytinde, (Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor) deniyor. Burada neyden maksat, İslam dininde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. Bunlar, kendileri ni ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, Allahü teâlânın rızasını aramaktadır. Ney, Farsça’da, yok demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hâsıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendileri nden, Allahü teâlânın ahlakı, sıfatları ve kemalatı zahir olmaktadır. Neyin üçüncü manası, kamış, kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kâmil kastedilm ektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketle ri ve sözleri de, hep Allahü teâlânın ilhamı iledir. (Mesnevi şerhi)

Fon müziği
Sual: Bazı belgesel programla rında, dini filmlerde ve dini şiirlerde, fon müziği kullanılabiliyor. Bunları izlemek, dinlemek günah olmaz mı
CEVAP
Faydalı belgesel veya uygun dini film izlerken, uygun olan dini şiir dinlerken, fon müziği, elde olmadan kulağa gelebiliy or. Elde olmadan kulağa gelen şeyler, duyan için günah olmaz; fakat piyasada, fon müziği olmaktan çıkıp, müzik sesinin ön planda olduğu programla r da mevcuttur . Böyle yayınları izlemek, müzik dinlemek olup, günah olur. Bir başka husus da, bunlar dinlemek içindir; zaruretsi z fon müziği çalmak caiz olmaz.

Çirkin istek
Sual: Bazı radyolard a, Peygamber efendimiz için şarkı, türkü veya çalgılı ilahiler söylenmesini istiyorla r. Radyo da, (Bu şarkıyı Peygamber imiz için yayımlıyoruz) diyor. Böyle bir istek uygun mudur
CEVAP
Hiç uygun değildir. Peygamber imizin ismini günaha bulaştırmak, çok çirkin olur. Mubah olan bir şey olsa bile, yine uygun olmaz.

Çalgılı ilahi
Sual: (Ebüssüûd Efendi, çalgılı ilahinin küfür olduğuna fetva vermiş) deniyor. O fetva nasıldır
CEVAP
Fetva şöyledir: Sual: Ney çalıp, tevhid ve salevat okumanın ve işitip lezzet duymanın hükmü nedir? Cevap: Bu iş, tevhidi ve salevâtı hafife almak ve alay olacağı için küfür olur.

NOT: İşitip lezzet duymak demek, kendi isteğiyle severek dinlemek demektir. Yoksa kulağına gelse, bu işi beğenmese küfür olmaz. Tevhid ve salevat okumak ibadettir . İbadetin arasına haram olan çalgı karıştırılmaz. Çünkü Resululla h efendimiz, Rübeyyi binti Muavviz’in düğününde, def çalarak Bedir savaşıyla ilgili kahramanlık türküleri söyleyen iki küçük kızdan birinin, şarkı arasında, (Aranızda, yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var) demesi üzerine, Resululla h Efendimiz, hemen müdahale edip, (Bırak o sözü, önceki söylediklerine devam et!) buyurmuştur. (İbni Mace)

Resululla h'ı övmek, mevlit okumak, ibadettir . (Beni övmeyi bırak, önceki sözlerine devam et!) buyurması haram işleyerek ibadet yapılamayacağını göstermektedir. Ebüssüûd Efendi de, bunun küfür olduğunu bildirmiştir.

Yunus Emre’nin, ilahi mahiyetin deki şiirlerini de, böyle çalgı çalarak okumanın küfür olduğunu, yine Ebüssüûd Efendi bildiriyo r. Bazı cahiller, Ebüssüûd efendinin, Yunus Emre’nin şiirlerine küfür dediğini sanıyorlar. Hâlbuki o, bunları çalgı ile okumaya küfür diyor.

Teganni ile okumak ne demektir
Sual: Teganni ne demektir ve Kur’an-ı kerimi, ezanı teganni ile okumak niçin uygun görülmemektedir
Cevap: Teganni, güzel, hoşa gidecek sesle okumak demektir. Kur’ân-ı kerimi, ezanı, mevlidi, ilahileri teganni ile okumak iki türlü olur:
1- Sünnet, sevap olan tegannidi r. Tecvit ilmine uygun okumaktır. Böyle teganni, kalplere, ruhlara kuvvet vermekted ir.

2- Haram olan tegannidi r ki, musiki perdeleri ne uyarak okumaktır. Böyle teganni, harfleri, kelimeler i bozuyor, manayı değiştiriyor. Böyle okuyanların nağmeleri, nefse hoş, tatlı geliyor. Nefisleri ne mağlup kimseleri ağlatıyor. Bunların manalarından haberleri olmuyor, kalpleri, gafletten, hastalıktan kurtulamıyor.

Kur’an-ı kerimi ve ezanı teganni ile okurken, mana değişir veya harf tekerrür ederse, haram olur. El-fıkhu alel mezâhibde diyor ki:
“Teganni ile ezan okumak haramdır. Bunu dinlemek caiz değildir.”

Her türlü oyunu oynamak
Sual: Her türlü oyunu kumarsız olarak oynamanın, çalgılı şarkılar dinlemeni n dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Fetâvâ-yı Hindiyyed e deniyor ki:
“Her türlü teganni, yani çalgı ile şarkı söylemek ve dinlemek haramdır. Ansızın işitir ve oradan kaçarsa günah olmaz. Günah olmayan şeyleri böyle olmayan seslerle dinlemek caiz olur. İlim, ahlak bulunan şiir yazmak, söylemek caizdir. Kur’an-ı kerim okumaya, namaz kılmaya vakit bırakmayan her mubah iş mekruhtur . Tekkelerd e ilahiler okuyarak raks etmek, oynamak, dönmek haramdır. Bu tekkelere gitmek, oturmak da haramdır. Şimdi, dinden haberi olmayan fasıklar, böyle tarikatçılık yapıyorlar. Düğünlerde ve küçük çocuğu eğlendirmek için kadının def çalması caizdir. Günah şey söylemeden ve başkalarını güldürmek için olmayan mizah, latife söylemek caizdir. Kuvvetlen mek için güreşmek caizdir. Oyun ve eğlence için mekruhtur . Tavla, onaltı taş, iskambil, briç ve bilardo, bezik gibi oyunlar, kumarsız da olsalar, mala-yanidir. İlim öğrenmeye, namaz kılmaya mani olan her şey haramdır.”

Sual: Neşeli zamanlard a anlamı güzel olan şiirleri söylemenin, okumanın dinen bir mahzuru var mıdır
Cevap: Düğün, ziyafet, sünnet, bayram, sefer dönüşü gibi sevinmesi lazım olan yerlerde helal olan ses ile neşelenmek mübahtır. Bu sesler, nefse değil, kalbe kuvvet verir. Mevâhib-i ledünniyyede deniyor ki:
“Resûlullah efendimiz Mekke’ye girdiği zaman, önünde ibni Revaha beyitler okuyarak gidiyordu . Hazret-i Ömer bunu görünce;
-Resûlullah efendimiz in önünde şiir okunur mu? diyerek darıldı. Resûlullah efendimiz de;
-Bırak ya Ömer, mâni olma! Bu beyitler kâfirlere, ok atmaktan daha çok tesirlidi r buyurdu. Buradan anlaşılıyor ki, nefsi azdıran şiirleri okumak caiz olmayıp, harpte kafirlere zarar verici, onları üzücü şiirleri okumak caizdir.”

Günahları, kusurları, azapları anlatan kasideler i, ilahileri dinleyere k, üzülmek, tevbeye sebep olmak sevaptır.

Sual: Başkalarını kötüleyen, ahlaksızlık anlatan şiirleri okumak mahzurlu mudur
Cevap: Bu konuda Hadîkada deniyor ki:
“Tâtârhâniyye fetva kitabında; başkalarını hicveden, kötüleyen ve fuhuş, içki anlatan, şehveti harekete getiren şiirleri teganni yani ses dalgaları ile okumak, her dinde haramdır. Harama sebep olan şeyler de haram olur demektedi r.”

Kur’ân-ı kerimi, teganni ederek okumak
Sual: Kur’ân-ı kerimi, mevlidi ve ezanı, şarkı kalıplarına uyarak okumanın dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır
Cevap: Kur’ân-ı kerimi, mevlidi ve ezanı musiki ile, teganni ederek okumak, manasını bozuyor ve zararlı oluyor. Mesela, Allahü ekber, Allahü teâlâ büyüktür, demektir. Sesi uzatarak, mesela Aaaallahü ekber, şeklinde okunursa, Allah, acaba büyük müdür demek olur ki, böyle söyleyenlerin imanlarının gideceği meydandadır. Bütün fıkıh kitaplarında ve mesela, Halebî-yi sagîrde, konu ile alakalı olarak buyuruluy or ki:
“Kur’ân-ı kerimi nağme ile, yani sesi musiki perdeleri ne uydurarak okumak, harfleri bozmaz ise, âlimler mekruh demiştir. Zira fasıkların nağmelerine teşebbühtür, benzemekt ir. Eğer harfler değişir ise, haramdır. Okuması mekruh olan bir şeyi dinlemek de mekruhtur . Okuması haram olan şeyi, dinlemek de haramdır. Kur’ân-ı kerimi teganni ile okuyan hafızlara emr-i ma'rûf yapmak vaciptir. İnatlarına, düşmanlıklarına sebep olacak ise, bunları dinlememe li, orayı terk etmelidir . Teganni ile okuyan bir imam arkasında kılınan namazın iadesi, tekrar kılınması lazımdır . "







 2 
 : Nisan 21, 2018, 10:26:08 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin
İNGİLİZCE VE HAKİKAT  

NİHAT FARUK EKİNCİOĞULLARI

FORUM İSLAMALATURKA İSTANBUL  2007

İngilizce dil eğitimi konulu
aşağıdaki
yazıyı okumanız için alıntıladık
Ancak aşağıdaki yazıyı okumadan önce
Benim bilimsel konularda
İngilizce isimleri ve kavramları orjinal haliyle kullanara k yazı yazdığım için
Eleştirildiğimi görüyorum
Allah razı olsun sizlerden
Demekki avrupadak i şehir isimlerin i
veya bilimsel terimleri orjinal hali olan İngilizce ile yazarak
sizin dikkatini zi çekmeyi başarmışım
sizlerde dikkatini zi çektiği için tüm yazdıklarımı okumuşsunuz
Ve eleştirdiğinize göre
demekki bizler amacımıza ulaşmışız
Ve düşüncenin gelişmesine katkıda bulunmayı başarmışız
teşekkür ederim hepinize
Önce Osmanlının ve islamın yıkılması için çabalayan
Bazı İngilizleri ve ( Siyonistl erin dünya dili ) ingilizce okuyup yazmayı
sevmediğimi belirtere k
Asıl amacımızın Osmanlı ve Türk-islam kültürünü yaymak olduğunu
belirtere k
Dikkatini zi çekmek istediğim
( Forumda daha önce yazılan
"İngilizce bilmenin önemi "  ile ilgili )
bir kaç şey yazmak istiyorum
İngilizce bir sömürgeci lisanıdır
İngiltere , dünyayı sömüren ülkelerden birisidir
Ayrıca siyonistl erin ortak dilide İngilizcedir
Osmanlıyı yıkmak için çalışan siyonistl erin kullandığı lisan ise
önce Osmanlıca idi
İslam ve Osmanlı Türk gençliği
kendisi gibi Osmanlıca konuşan siyonistl erce
Zehirlenm işlerdir
Daha sonra ise Osmanlıca yok edilerek
İngilizce ile zehirleme devam etmeye başlamıştır  
Siyonizm dünyayı kan gölüne çeviırmiştir
Yılan zehrine karşı en etkili ilaç
Yılan kanından yapılan panzehird ir
İngilizce ile zehirlenm eye devam edilen gençliği tedavi etmek içinde
Önce yılanın dilini tanımak lazımdır
Yılanın dili ingilizce dir
Türkiye gibi bir islam ülkesinde
İngilizce ile zehirlene ni Türkçe ile tedavi edemezsin iz
Gitar ve Rock ile zehirlene ni
Ney ve İlahilerle tedavi edemeyeceğiniz gibi
Konuya bu perspekti ften bakarak inceleyip araştırdıktan sonra
İngilizce okuyup yazarak
Osmanlı Türk ve islam kültürünü
Küresel anlamda İngilizlere ( sömürgeci olan her ülkeye )  
ve ingilizce konuşanlara
( Siyonistl erin ingilizce ile zehirlediği toplumlar a )
anlatmanız daha kolay olacaktır diye düşünüyorum
Çünkü dünyada ingilizce okuyup yazan insanların içinde
Farklı ırk veya dinlere mensup olup  
iyi niyetli ,temiz kalpli ve hakikatle ri görmeye çalışan insanlar
mutlaka vardır
Onlara hakikatle ri ancak bir dünya dili haline gelmiş olan
İngilizce ile anlatabil irsiniz
Dünyada kan ve gözyaşını durdurmak için
Bunu yapmak aslında her müslümanın görevidir
Eğer Osmanlı bir sömürgeci devlet olsaydı
Bugün ne ingiliz kalırdı ne Amerikalı
nede ingilizce diye bir dil kalırdı
Osmanlının içindeki siyonistl er ve vatan hainleri
Osmanlıca konuşarak
Müslümanlık ve islamdan bahsedere k
Türk'üm diyerek
Osmanlının önce bilim ve teknoloji de geri kalmasını
Sonrada yıkılmasını sağlamışlardır
Endülüs'te  Aristonun Yunanca felsefesi ni anlamak için  
O çağlardaki bilim dili Arapça'yı okumak yazmak gerekliyd i
Ancak Endülüsü ortadan kaldırmak isteyenle r
Önce Arapça yazılmış bilimsel kitapların tümünü batı dillerine çevirdiler
Çeviri bittiğinde
Endülüse
ve Arapçanın varlığına gerek kalmadığı için
Endülüs islam kültürü ve Arapça eserler ortadan kaldırıldı
Arkasından zaten müslümanlar soykırımla katledile rek yok edildi
Batının çağdaş medeniyet e ulaşmasının
Ve Rönesansın temelinde ki yapı taşları işte bu yok edilen Endülüstür
Batı kültürü ( siyonizm ) sizden alacağını alır
Sonra sizin yaşamanıza fırsat vermez ve yok eder
Osmanlı'dan alacağını alan Batı
Osmanlıyı aynı şekilde yok etmiştir
Bu hakikatle ri dünyaya anlatmanız içinde
Öncelikle İngilizceyi okumak yazmak gerekmekt edir  
Hakikatle ri öğrenenler
elbette önce Endülüsü
sonra Osmanlı ve Türk-islam kültürünü anlayabil mek için
mutlaka sizin dilinizi öğrenmeye çalışacaklardır
Dünyaya islamı ve barışı yaymak için
Büyük bir devlet olmanız gereklidi r
Amacınız buysa eğer önce kendinizi dünyaya anlatmanız gerekecek tir
Bunun ilk aşamasıda zaten sizi anlayabil ecekleri dillerde
Onlara kendinizi anlatabil meniz gerekmekt edir
Kaldıki bazılarının iyi niyetli olarak ifade etmeye çalıştığı
Türkçe konuşup yazmak derken şunuda ilave edelim
Bir dil bilimcisi nin dediği dibi
" Türkçe konuşmak isteyen
hiç bir şey konuşamaz
Çünkü hiç Farsça'dır
Şey Arapça " şeklindedir
Osmanlıyı yok etmeye çalışanların ve Jön-Türkler gibilerin kullandıkları argümanlardan biride
Sözde amaç Türkçe konuşup yazmaktır
Ama daha sonra amacın bu olmadığı ortaya çıkmıştır
Aslında Jön-Türkleri kullananl arın amaçlarından biri
Türkçeyi Osmanlıca ( Batı Türkçesi ) gibi bir zengin dilden ayrıştırarak
Arapça-Farsça kelimeler den arındırmak maskesi altında
İslami kavramları anlaşılmaz hale getirmek
Ve islamiyet ile bağı koparmak
Osmanlıya bağlı olan coğrafyayı sömürmek için
Arap ve islam toplumlarıyla bağlantıyı koparmak  
Arapça-Farsça kelimeler yerinede  
Fransızça kelimeler den devşirme
Latin kültürüne benzer bir dil ve kültür oluşturmaktır
Asıl amaç Türk'lerin Osmanlı ile birlikte zirveye taşıdıkları
Türk-islam kültür ve medeniyet ini yok etmektir
Dil ortadan kalkınca
Osmanlı Türk-islam kültür ve medeniyet ini araştırma imkanıda
ortadan kalkmıştır
Irak ve Suriye Türkleri Arap alfabesiy le yazıyor
Uygur Türkleri Sogd alfabesiy le yazıyor
Kazakista n ve Kırgızistan Kril alfabesiy le yazıyor
Türkiye ise yıllardır Latin alfabesiy le yazıyor
Dünyada Türk alfabesin i kullanan bir ülke yok
Çinlilerin resim gibi zor bir alfabesi var
Ama yazıyorlar
Türkler ise Türk alfabesiy le yazamıyorlar
Latin alfabesiy le yazıyorlar
Kısacası bizler zaten Türkçe konuşmuyoruz ve yazmıyoruz
Sovyetler Birliğinin sömürdüğü bir sürü Türk bölgeleri var
Ama Azerbayca n dışında hiç biriyle Türkçe anlaşamıyorsunuz
Çünkü nasıl Türkiye'de latin kültür ve emperyali zmi ile
Türkçe dil ve kültür yok edilmeye çalışılıyorsa
Türk bölgelerinde ise Rus kültür ve emperyali zminin etkisi var
Bu hakikatle ri dünyaya anlatmanız sizin görevinizdir
Bunu ancak
Dünyanın en çok kullandığı ortak dil olan ingilizce ile yapabilir siniz
İngilizce bilmiyors anız eğer
Türk-islam coğrafyasına ve dünya ile insanlığa
Kurulan tuzakları öğrenemezsiniz
ve
Tuzaklard an korunmak için birlik oluşturmayı
dünyaya öğretemezsiniz


İNGİLİZCE VE HAKİKAT  

NİHAT FARUK EKİNCİOĞULLARI

FORUM İSLAMALATURKA İSTANBUL  2007


 3 
 : Aralık 29, 2017, 01:21:07 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin



İSTİKLAL MARŞI  VE PROZODİ

ISLAMGREE N34 NEW WORLD  

İstiklal Marşı deyince bu milli marş ile ilgili
Çok farklı kişilerce şiirler yazılmış ve besteler yapılmıştır
Ve Zeki Üngörün bestesi olan marş
Milli marş olarak kabul edilmiştir  
Bu konuyla ilgili bir kaç önemli anektod aktarmak istiyoruz

1 - İngiliz milli marşının içinde
Herhalde Arap musıkısı geçkilerinin olması düşünülemez ise
Bir çok marş içinden seçilen
Kanun ile kabul edilen İstiklal Marşı
Türk Milletini n öz ve öz malı bir marş olarak
Ve elbette Türk milli marşı olduğundan
Gelenekse l Türk Alaturka Musıkisinin bariz özelliklerini taşıması gerekir
Diye düşünüyoruz
Fakat , batısal bir yapıda hazırlanan beste ile oluşturulan marş'ın
Gelenekse l Türk Alaturka Musikisi ile ilgi ve alakasının olmadığını görüyoruz

2 - Milli marş olarak takdim edilen marşın
Asıl kök melodisin in
Carmen Slyvıa isimli  esere ( 3/4  Vals )
Ion ( Josef ) Ivonovici isimli Romen bestekarın eserine benzediğini
Ve orkestra uyarlamasının Edgar Manas isimli
Ermeni Müzisyene ait olduğunu görüyoruz

3 - Batisal anlamda hazırlanan bu milli marş bestesind e
Bariz Prozodi hataları mevcut
Bu hataları dünyanın herhangi bir ülkesinden gelip
Türk Müziği Prozodi eğitimi alan herkesin gördüğünüde biliyoruz
İlk etapta prozodi hatalarının olduğu yerler
"dir o benim "
"larda yüzen al sancak"
"mun üstünde"
"cak o be"
 "nim milletimi n"
 "dir o benim milletimi n "
Şeklinde sıralanabilir

4 - Beste tekniğinde izlenecek yol hakkında kısa bir anektod aktaralım
 
A - Mevcut şiir üzerindeki
Şiirin hece ölçüsüne kafiye-redif düzenine göre
Ve eserin temasına uygun tarzda
Nota tartımlarını düzenleyerek
Prozodi kurallarına uyarak bir müzik monte edilir

B- Mevcut bir müziğin nota tartımlarına göre
Ve eserin temasına uygun tarzda bir şiir seçip
Anlam bütünlüğüne ve hece-kafiye-redif düzeninede uyarak
Şiiri düzenleyerek şarkı sözü haline getirerek eser tamamlanır

C - Düşünülen temadaki eser ile ilgisi alakası olmayan
Farklı türde bir şiir ile farklı türde bir müziği bir araya getirerek
Şiire yeni bir hece ölçüsü kafiye-redif düzeni kurarak
Nota tartımlarına ve Prozodi kurallarına uyarak
Müzikten yada şiirden eklemeler veya kısaltmalar yaparak eser üretilir

İstiklal marışı besteleni rken mevcut şiirin üstüne müzik monte edilmiştir
Ancak temayla ilgisi alakası olmayan bir müzik monte edilirken
Prozodi hatalarına dikkat edilmemiş ve müzikte düzenlemeler yapılmamıştır
Marşın bestecisi olarak belirtile n Osman Zeki Üngör
Bu tür bir hatayı görmeyecek birisi değildir
Çok yönlü bir müzik eğitimi alan
Sanatında takdire değer bir müzisyendir
Bu eserin bu şekilde ortaya çıkmasında
Osman Zeki Üngörün dışında  kalan farklı etkenler olduğunu düşünmekteyiz


PROZODİ VE MÜZİK

https://ferahnak.wordpress.com/2010/02/07/prozodi-dedigin-nedir-ki-maksat-sarki-soylemek-olsun%E2%80%A6/

Etimoloji si itibariyl e Eski Yunanca’ ya kadar ki döneme dayanan ve Fransızcası Prosodie olan terim lügâtlerde ; “ Müziğin sözlere, veya sözlerin müziğe uygulanma sı “olarak tarif edilir.

 Eski Yunan müziğinde prozodi,  biri enstrümanlara eşlik, diğeri ise konuşma esnasında seslerin taşıdığı özel vurgulama lar, konuşma sesinin perdeleri ndeki değişik tonlamala rı olarak, iki farklı anlamda kullanılırdı. Bu gün bizim müziğimizde, bunun ikinci anlamını kullanmak tayız. Yani prozodi denilince, “ şiir hecesi ile  müzik hecesinin (nota) ile uyumu “aklımıza geliyor.

Edebiyatın da kendi içinde zaten özel bir prozodisi vardır. Düz Yazı, Manzum Eser, Hitabet gibi türlerin yazım ve okunuşlarında, edebiyatın genel kuralları çerçevesinde oldukça önem taşıyan  prozodi vardır ki, bu da “ Edebî Prozodi ” olarak tanımlanmaktadır

Söz ve müziğin, ikisinin de, beste diksiyonu, anlam ve âhenk bakımından hatasız bir şekilde sentezi müzikolojide “Mûsikî Prozodisi” olarak adlandırılmıştır

Dilin en hızlı bir şekilde müzik yoluyla yozlaştığı, ilk önce 18. y.y. Fransa’ sında farkedilm iştir. Bunu önlemek için de , bilimsel anlamda , ilk olarak bu ülkede, daha sonra da  İtalya’da prozodi kuralları belirlene rek, bir statüye bağlanmıştır

Ülkemize  ise prozodiye el atan ilk müzikolog, Hüseyin Sadeddin Arel(1880-1955) dir. 1940’ lı yıllarda “Aruz-u Musiki” başlığıyla kaleme aldığı notları,  uzun yıllar sonra Murat Bardakçı tarafından “ Prozodi Dersleri” adı altında yayımlanır.[1]                  

Günümüzde ise, uzun yıllar bu konu üzerinde kafa yoran sayın Türkolog Saadet Güldaş, ders notlarından yola çıkarak, 2003 yılında yayımladığı kitabında, konuyu akademik olarak inceler ve önemli tesbitler de bulunur.[2]

Kitabını tanıttığı bir röportajında Gültaş Hoca, prozodi konusunda özetle şunları söyler :

“Bestede eğer güfte varsa, kısaca dilin malzemesi varsa, besteci, gönlünün istediğince hür hareket edemez.” dedim. Nağme, müzik öyle gerektiri yor diyerek, kelimeler i ezip büzemez, onları keyfince uzatıp kısaltamaz, kelimeler i melodinin emrinde kullanara k, heceleri birbirind en ayırarak, onları sağa sola yerleştiremez; kendine sınırsız hürriyet tanıyan bestekârın hem beste diksiyonu, hem de mânâ güzelliği yok olur. Şarkısı bir azınlık diline benzer dedim. Sonunda da “Sözlü eser yapan bestecile rin, hem edebî, hem de mûsikî prozodisi ni çok iyi bilmesi şarttır…

… Bir sözlü eserde, şiiri ilgilendi ren her mesele, bestekârı da ilgilendi rir. Temaları, vezinleri, durgu ve durakları, kafiye ve nakaratla rı, çeşitli edebi sanatları, noktalama işaretlerinin hemen hepsi, imlâ titizliği, kompozisy on bütünlüğü, nazım şekilleri, çeşitli duygu ve düşünceleriyle bestekâr, nağmeden ayrı olarak bütün bunları da bilmek zorundadır. Eserlerin deki prozodik mükemmellikleri ancak bu bilgilerl e yakalayab ilir. Prozodi ilmi, bu iki sanat dalının müştereken ilgilendi kleri bir mihenk taşıdır…” [3]

Sayın Güldaş’ ın : “Prozodi, Türkçe’yi sevenleri n mükemmellik ölçüsüdür” derken,  kasdettiği de zaten şiir ile musıkî de uyumun sağlanmasıdır

Bu ön bilgilerd en yola çıkarak, günümüz Türkiyesi’ nin müzik dünyasında, bu kurallara ne kadar uyulduğunu gözlemlediğimizde durumun ne kadar vahim bir hal arzettiğini kolaylıkla görürüz.

Güfte ve beste arasındaki uyumu sağlamak için, bestekârların, besteleye cekleri şiirin hece kalıpları ile, o bestede kullandıkları usul kalıplarının örtüşmesine dikkat etmelidir . Bu sadece bestekârların dikkat edecekler i bir kural olmayıp, mükemmel bir prozodiye sahip bir eseri seslendir en yorumcula rın da uymaları gerekecek bir ilkedir

Yani açık heceleri küçük, kapalı heceleri büyük müzik notlarıyla besteler ya da icra ederseniz ortaya prozodik özürlü bir müzik eseri çıkar. Ayrıca, kuvvetli ve vurgulu heceler, bestelene n eserde kullanılan  usulün   kuvvetli darblarına, güftenin sessiz ve kısa heceleri ise usulün zayıf darblarına denk düşmelidir

Müzik cümlelerindeki  “es “ ler, bunların ölçü ve zamanları rasgele kullanılmamalı,bir anlam ifade edecek şekilde belirlenm elidir

Yani özet olarak, bir eserin söz ve müziğinde, hecelerin uzunluğu, kısalığı,  kelime ve notların vurgu yerleri ile, cümlelerin vurgu ve durgu yerlerind eki uyum, prozodisi hakkında olumsuz bir eleştiriye fırsat vermeyece ktir

Aksi halde, ortaya, hiç de hoş olmayan ,anlamsız ses garabetle ri çıkacaktır. Bu hem dinleyenl eri rahatsız edecek, hem de müzik eleştirmenlerinin acımasız eleştirilerine hedef olacaktır

Bunların dışında, her müzik türünün kendine özgü bir diksiyon ve üslûbunun olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bunu örneklersek, Halk Musıkîmizin bilinen özelliği, bölgesel oluşuna, yani her türkünün doğduğu ve geliştiği coğrafyanın ağzı ile söylenmesine bağlı olmasıdır. Oysa gelenekse l musıkimizde durum hiç de böyle değildir. Bu müzik sistemind e, beste yapan ve besteyi yorumlaya n kişilerin yaşadıkları bölge neresi olursa olsun, mutlak anlamda besteyi “ İstanbul Ağzı “ denilen bir üslûpta ortaya koymaları gerekir. Yoksa Ağrılı, Urfalı, Kayserili, Edirneli’ nin ağız, vurgu ve tonlamala rıyla yapılacak beste ve icralar komik olmaktan öteye bir anlam taşımayacaklardır. Zaten Türk Edebiyatının müşterek özelliği de bazı istisnala r dışında “ İstanbul Türkçesi”eksenli oluşudur

Bizim müziğimizde, prozodik anlamda en büyük gaflar, maalesef İstiklâl Marşımızın bestesind e ortaya çıkmış, bu da başlangıcından günümüze kadar  acımasızca alay ve eleştiri konusu olmuştur

Marş söylenirken, müziğinden dolayı, sözleri sanki Türkçe dışında bir dili çağrıştırmaktadır ki, bu da mevcut bir müziğin üstüne, sipariş kabilinde n güfte monte edilmesin den kaynaklan dığını apaçık ortaya çıkarmaktadır

 “ Kooork – maaa- sööön- meez- buuu- şa- faaak- ES – laaar –daaa-  yüüü- zen al sancak –

Sön-me-den yuuur- du-mu-  nüs- tün-de tü- ten- en sooo- no- caak – o- bee- ES- nim-mil-le-ti-min…”

şeklinde  devam edip giden bir  cümle bozukluğunu farketmek için de, ne edebiyatçı, ne de müzikolog olmamıza ihtiyaç vardır

Bunun dışında gerek arabesk ve gerekse pop müziğin şarkıları, içlerinde çok az bir istisna dışında, karakteri stikleri itibariyl e zaten prozodi bozuklukl arıyla mâlul olarak üretilmekte ve söylenmektedir

Bizim için en acı gerçek ise gelenekse l musıkimizde görülen beste ve özellikle de bu besteleri n icraları sırasında yapılan prozodi hatalarıdır

TRT’ nin kuruluşundan bu yana, denetimin den geçen ve repertuva rına giren eserlerin de teorik olarak dikkate değer büyük bir prozodi hatasına rastlayam ayız. Bunun yanında , TRT sanatçılarımızın büyük bir çoğunluğu da, icralarında bu notalara azami olarak dikkat etmektele rse de, ne var ki içlerinde çok az da olsa bir grup sanatçı maalesef, eseri sanki yeniden bestelerc esine icra etmektedi r

Sözüm ona kibarlaşmak adına, Osmanlı döneminde bestelenm iş eserlerin sözlerindeki “tehammül” ler “tahammül” , “hev┠lar “ hava”, “feryâd” lar “feryat”,“câânım” lar “ canımm”, “aceb” ler, “acep”, “vücûd” lar “vücut”, v.b. bir çok kelime hem manâ, hem de şekil açısından rahatlıkla ters yüz edilmekte dir

Bırakalım Osmanlı döneminde bestelene nleri, meselâ Alaeddin Yavaşca Hocamızın hicaz eseri “ Kimseyi böyle perişân etme Allah’ım yeter “ in son nakaratındaki “ dönderdi” kelimesi bile, bazılarınca âdeta, bir yanlışlık düzetilirmişcesine ve cüretkâr şekilde “ döndürdü” ye rahatlıkla çevrilmektedir

Pop sanatçılarımız, en seçkin klâsiklerimizi bir Amerikalı veya Fransız şarkıcısının diksiyonu yla icra etmekte, bu da başta “TRT” miz olmak üzere, bir çok yayın kuruluşunda, oldukça tantanalı bir şekilde müzik severleri n “ beğeni” lerine sunulmakt adır

Konunun en vahim tarafı da, özellikle son üç-beş yıldır başlayan ve gittikçe artan bir deformasy on furyasıdır. Yine TRT dahil, yayın kuruluşlarında, Türk Musıkisi icra eden bazı”  allâme” solistler, İbrahim Tatlıses’ in arabesk türkülerinin finalinde yaptığı varyasyon ları, aynen musıkimize uygulamak ta her hangi bir sakınca görmemektedirler.

Yani, bir bakıyorsunuz  “Dönülmez akşamın ufku” nu okuyan solistimi z, şarkının son nakaratında cümle, kelime, es, mes ne varsa bir Amerikan sakızı çiğnercesine, eziyor, büzüyor, sündürüyor velhasıl posasını çıkardıktan sonra, dinleyici den marifetle rinin karşılığı olarak çok “ büyük” bir alkış istiyor

1  Hüseyin  Sadettin AREL, Prozodi Dersleri, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1997

2  Saadet  GÜLDAŞ, “ Türk Dilinin Diksiyonu – Prozodisi Vurgu ve Vurgulama ları İle Türk Musiksind e Prozodi “ Kendi yayını, İstanbul, 2003

3  Mehmet Nuri YARDIM, “ Saadet Güldaş’ la Sohbet http://www.mehmetnuriyardim.com

İSTİKLAL MARŞI BESTESİCİ ZEKİ ÜNGÖR

Osman Zeki Üngör ( d. 1880, İstanbul - ö. 28 Şubat 1958, İstanbul )
 besteci, orkestra şefi, keman virtüözu.

Türkiye Cumhuriye ti'nin ulusal marşının bestecisi olarak tanınmış bir sanatçıdır. Osmanlı sarayında ilk Türk kemancısı olarak yetiştirilmiş olan müzisyen[1]; birçok klasik batı müziği bestecisi nin keman konçertolarını Türkiye'de çalan ilk Türk kemancıdır.
Bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın temelini oluşturan Osmanlı saray orkestrasını yönetmiş; orkestranın ilk defa İstanbul’da halka açık konserler vermesini ve cumhuriye tin ilanından sonra yeni başkent Ankara'daki ilk senfonik konserler in gerçekleşmesini sağlamıştır.
Cumhuriye tin ilk önemli öğrenim kurumlarından Musiki Muallim Mektebi’nin kuruluşunda büyük emeği geçmiş bir eğitimcidir. Besteci Ekrem Zeki Ün'ün babasıdır.
1880 yılında Üsküdar'da dünyaya geldi[1] . Dedesi, Osmanlı Devleti'nin saray orkestrası olan Mızıka-yı Hümayun bünyesinde "Fasl'ı Cedid"'i (batı enstrümanlarını da içeren fasıl topluluğu) tertip eden Santuri Hilmi Bey; babası Şekerci Hacı Bekir ailesinde n Hüseyin Bey'dir.[2]
Öğrenim hayatı
Beşiktaş Askeri Rüştiyesi'ndeki askeri eğitimin ardından 1891'de Osmanlı saray bandosu olan Mızıka-yı Hümayun'a girerek müzik öğrenimi gördü. Yeteneğiyle II. Abdülhamid'in dikkatini çekince konser kemancısı olarak yetiştirildi. Kemancı Vondra Bey'den keman, Aranda Paşa'dan da müzik nazariyatı dersleri aldı.
Mızıka-ı Hümayun
Mızıka-yı Hümayun bünyesinde Saffet Bey tarafından kurulmuş olan Makam-ı Hilâfet Filarmoni Muzikası'nda başkemancı olarak atandı. Yalnızca askeri marşlar çalan mızıkanın, bir senfoni orkestrasına dönüşmesi için emek verdi. Birçok ünlü bestecile rin keman konçertolarını Türkiye'de çalan ilk Türk kemancı oldu. Sultan Abdülhamit’e sık sık konserler verdi. Konserler inin çok beğenilmesi nedeniyle ödüllendirilip rütbesi genç yaşta binbaşılığa kadar yükseltildi[1].
1908'de, Meşturiyetin ilanı’ndan sonra rütbesi mülazimliğe (teğmenlik) indirildi; Saffet Bey’in yönetimindeki orkestrad a başkemancılığa devam etti. Bir süre Mızıka-yı Hümayun'da yaylı sazlar bölümünde öğretmenlik de yaptı. Ek olarak Darülmuallimin'nde (İstanbul Erkek Muallim Mektebi) dersler verdi.
I. Dünya Savaşı sırasında Mızıka-ı Hümayun ile Avrupa şehirlerinde konserler verdi. 17 Aralık 1917- 31 Ocak 1918 tarihleri arasında gerçekleşen ve Viyana, Berlin, Dresden, Münih, Peşte, Sofya’yı kapsayan bu turne, bir Türk orkestrasının çıktığı ilk Avrupa turnesi idi[1].
Saffet Bey’in istifası üzerine 1917’de saray orkestrasının şefliğine atanan Osman Zeki Bey, Avrupa turnesi dönüşünde orkestrayı bağımsız bir kadroya kavuşturdu ve ilk defa saray dışında halka yönelik konserler verdi. Orkestra, haftalık halk konserler ini Tepebaşı'ndaki Union Française Salonu'nda vermektey di.
İstiklâl Marşı’nın bestelenm esi
Besteci asıl ününü Mehmet Âkif Ersoy'un İstiklâl Marşını besteleye rek elde etti. Osman Zeki Bey, 1921 yılında Mehmet Akif’in şiirinin ulusal marş güftesi olarak seçilmesinden sonra 1922’de Maarif Bakanlığı tarafından düzenlenen beste yarışmasına davet edilen 24 bestecide n birisiydi . Kimi anekdotla ra göre İstiklâl Marşı’nı, İzmir’in Yunan işgalinden kurtuluşundan sonra bestelemişti[3] . Yarışma seçici kurulu tarafından Osman Zeki Bey'in eseri beşinci seçilirken[4] ; Ali Rıfat Bey’in alaturka usuldeki bestesi birinci seçildi. Ancak 1930 yılında Maarif Bakanlığı'nın resmi kurumlara gönderdiği bir genelge ile uygulamad a değişiklik yapıldı ve o güne kadar Ali Rıfat Bey'in bestesi ile seslendir ilen güfte; Osman Zeki Bey’in batı tarzı bestesi ile seslendir ilmeye başladı; devletin resmi marşı haline geldi.
Ankara’ya taşınma
Osman Zeki Bey, Cumhuriye t'in ilanı'ndan sonra orkestrası ile Ankara’ya gidip 11 Mart 1924 günü şehrin tarihinde ki ilk senfonik konseri verdi. Orkestra, Ankara’daki ikinci konserind en sonra “Riyaseticumhur Musiki Heyeti” adı altında cumhurbaşkanlığına bağlandı. Osman Zeki Bey, sonradan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na dönüşen topluluğun orkestra şefliğini yaptı.
Musiki Muallim Mektebi
Osman Zeki Bey, ülkenin müzik öğretmeni ihtiyacını karşılamak için Musiki Muallim Mektebi'nin kurulmasında önemli rol oynadı. Bu kurum, Ankara Konservat uarı’nın temelini oluşturmuştur. Kendisi, okulun ilk öğretim üyesi ve ilk müdürü idi. Okul müdürlüğünü 1924-1934 seneleri arasında 10 yıl boyunca sürdürdü.
Avrupa turnesi
7 Haziran-5 Eylül 1926'da Karadeniz adlı gemide düzenlenen Yerli Malı Sergisi nedeniyle dört ay boyunca Güney ve Kuzey Avrupa limanlarını dolaştı ve Cumhurbaşkanlğı Senfoni Orkestrası ile konserler verdi[1]. Bu, Cumhuriye t döneminde bir Türk orkestranın çıktığı ilk yurtdışı turne idi.
Son yılları
1934 senesinde sağlık nedeniyle emekliliğe ayrılan Üngör; emeklilik günlerinde İstanbul’da yaşadı Soyadı Kanunu çıktığında “Üngör” soyadını aldı (oğlu Ekrem Zeki Bey, “Ün” soyadını almıştır)
1958'de İstanbul'da Moda'daki evinde hayatını kaybetti. Cenaze töreninde askeri bir bando tarafından İstiklâl Marşı çalındı[5]. Mehmet Akif Ersoy’dan sonra cenazesin de İstiklal Marşı çalınan ikinci kişidir[kaynak belirtilm eli]. Cenazesi, Karacaahm et mezarlığı’na defnedilm iştir


http://www.eksd.org.tr/wp/muzikte-prozodi/



MÜZİKTE PROZODİ

Müzikle doğrudan ilgisi olmasalar bile, pek çok vatandaşımız gibi okuyucula rımız da İstiklal Marşı’mızın halkımız tarafından 64 yıldır neden bir türlü gerektiği gibi söylenemediğini herhalde merak etmişlerdir. Nitekim yıllar önce Ankara Odalar Birliği’nde, Akif’in bir ölüm yıldönümü münasebetiyle düzenlenen panelde yaptığım “İstiklal Marşımısın Çeşitli Besteleri* Dolayısıyla Marş Besteciliğinde Prozodi” konulu konuşmanın sonunda , emekli bir müzik öğretmeni bana : “Okullarda 40 yıl müzik hocalığı yaptım, ama bu marşı çocuklarıma bir türlü doğru-dürüst söyletemedim; nedir bunun sebebi?” diye sormuştu.
 

Müzikte daha çok beste ile uğraşanların aşina olduğu prozodi diye bir konu vardır. Dilimizde tevcid terimi veya “bir dili doğru vurgularl a güzel konuşma bilgisi” tarifiyle karşılanabilecek olan Yunan asıllı “prosodia”nın konumuz olan müzikteki anlamı, “sözle müzik arasındaki, öğrenme ve icrayı kolaylaştıran uyum ve dengedir. Teknik detaylara girmeden, kabaca “açık (kısa) hecelerin kısa ezgilerle, kapalı (uzun) hecelerin uzun ezgilerle bestelenm esi” diye de tarif edilebili r. Bir misal verelim: “Dün yine günümüz geçti beraber” sözünü, açık ve kapalı hecelerin durumunu bozmadan bestelers ek, ortaya Refik Fersan’ın ünlü Mahur şarkısında olduğu gibi hem doğru, hem güzel bir ezgi çıkar. Ama bu sözü bestelerk en , “Dünyiii-negünüüü-müzgeeeeeç-tibeeeraber” haline sokarsak, belki yine bir melodi söyleyebiliriz, ama bunun Türkçe olup olmadığı çok su götürür hale gelir. Azınlık şarkıcılarının söylediği kantolara veya üzerine sonradan Türkçe sözler giydirilm iş yabancı müzik parçalarına benzer. İşte İstiklal Marşımızın bestesind eki, “Carmen Silva” valsinden etkilenmiş, daha önce padişah için bestelenm iş ve Edgar Manasyan Efendiye düzelttirilmiş olmasından çok daha önemli olan problem budur.

Türkler “buuşafak; lardaa-yüüzee-naalsancak; sönmedenyur-duumu-nüüstün-deetü-teenen-soono- CAAKOBE!” diye konuşmazlar. Konuşmadıkları için şarkı da söylemezler. Sözlü müzik besteciliğinde sözün besteye zamanda önceliği olduğu, yani bestenin “söze göre” yapılması gerektiği, başka amaçla başka bir müziğe konfeksiy on elbise usulü söz giydirile meyeceği gibi çok basit bir bestecili k kuralının bilinmeme sinden doğan yukarıki garip parçalanmalara, müzikte “prozodi hatası” denir ve dilin ses yapısını iyi bilmemekt en kaynaklarınır. Dilimizde emir kipinde kullanılan fiillerin, iki heceliyse ilk, üç heceliyse ikinci hecesi belirgin vurguyla söylenir. “Korkma!” sözünün ilk hecesi vurgulu (tiz), ikinci hecesi zayıf (pest) tonludur. Bu söz “Korkmaa” diye ikinci hecesi vurgulandırılarak söylenemez. Prozodi, başta meslekler i doğru ve güzel konuşmak olan spikerler olmak üzere, her okumuşun mutlaka bilmesi gereken bir konudur. Hele milli marş besteleme ye niyetlene nlerin, ilk öğrenecekleri şeydir. Şiirdeki mananın canına okuyup “buu celal SANA!”, “sonraaa helalakkıdır!” diyebilme k içinse, hiç Türkçe bilmemeni n ötesinde, bir şart daha vardır: kendini besteci zannedip, bir milletin kanıyla yazdığı en mukaddes şiiriyle alay etme cür’etini gösterebilmek! (11 Şubat 1995)

Akif’in “Kahraman Ordumuza” başlıklı detanı 1921’de milli marş olarak kabul edilince, içlerinde Rauf Yekta Bey, H.S.Arel ve S.Kaynak’ın da bulunduğu 30 kadar besteci 1924’de açılan yarışmaya katılmış , A.R.Çağatay’ın bestesi yarışma dışı birinci gösterilerek 1930’a kadar okunmuş, bu tarihte bugünkü marş olan Z.Üngör’ün bestesi Viyana’dan icazetnam e getirilip oldu bittiyle eskisinin yerine kabul edilmiştir



İSTİKLAL MARŞI VE EDGAR MANAS
 
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/928073-istiklal-marsini-orkestraya-bir-ermeni-vatandasin-uyarladigini-bilir-misiniz

İstiklâl Marşı'nın kabulünün 93. yıldönümü ve millî marşımızın pek bilinmeye n bir tarafı: Sözleri millî şairimiz Mehmed Akif'in, bestesi de Zeki Üngör'ün olan marşın ilk orkestra düzenlemesi, Edgar Manas adında bir ermeni vatandaşımıza aittir.

Önümüzdeki çarşamba günü, İstiklâl Marşı'nın Meclis'te kabulünün 93. yıldönümü... Marş ile ilgili olarak bundan senelerce önce başlayan tartışmalar hâlâ devam ediyor ama bestenin orkestray a kimin tarafından uyarlandığının üzerinde pek durulmuyo r. İşte, İstiklâl Marşı'nın beste macerası ve ilk orkestra düzenlemesini yapan Ermeni vatandaşımız Edgar Manas'ın öyküsü...

BU hafta millî marşımızın, yani İstiklâl Marşı'nın kabulünün 93. yıldönümü...
Türkiye'de senelerde n buyana devam eden bir tartışma vardır: İstiklâl Marşı'nın doğru şekilde okunmasının güç olduğu söylenir, bir kesim marşın bestesini n değiştirilmesini ister, karşı taraf marşın anayasal koruma altında olduğunu ve dolayısı ile değiştirilmesinin bile teklif edilemeye ceğini söyler ama millî marşımızın başka özellikleri, meselâ orkestray a kimin tarafından uyarlandığı pek bilinmez ve dolayısı ile bu konuda birşeyler yazılıp çizilmez...

Zaten, millî marşımızın bestelenm e macerası da tuhaftır:
Büyük Millet Meclisi, 1920'de bir marş yarışması açtı. Kurtuluş Savaşı bütün şiddeti ile devam ediyordu ve herkesin hep bir ağızdan, heyecan duyarak okuyabile ceği bir marşa ihtiyaç vardı...
Önce güfte, yani marşın sözleri belirlene cek; sonra bir başka yarışma daha açılacak ve beste üzerinde karar kılınacaktı...

PARİS'TE YARIŞMA HAYALİ

Bir ara beste seçiminin musiki konusunda çok daha tecrübe sahibi olunan bir başka memlekett e, meselâ Fransa'da yapılması ve Paris'te yabancı üstadların da yeralacağı bir jüri oluşturulması gibisinde n fikirler de gündeme geldi. Ama, savaş içerisindeki bir memleketi n müzik seçimi için tâââ Paris'te jüri toplamaya kalkışması biraz tuhaf kaçacağı için Fransa hayâlinden vazgeçildi.

Sonrasını kısaca hatırlatayım: Meclis'in açtığı yarışmaya 700'den fazla eser gönderildi. Müsabakaya cephelerd e savaşan paşalar, meselâ Kâzım Karabekir bile katıldı ve neticede Mehmed Akif'in "kazandığı takdirde ödülü almamak" şartı ile gönderdiği manzume birinci seçildi ve Meclis'in 12 Mart 1921 günü yaptığı toplantıda alkışlar arasında defalarca okundu...

DEVLET, JÜRİ KURAMADI

Sırada sözlerin üzerine müzik giydirilm esi, yani Akif'in şiirinin bestelenm esi vardı; seneler önce ortaya çıkan ve bugünlere kadar gelen beste tartışmaları da işte o zaman başladı...
Memleket hâlâ savaş içerisinde olduğu için, Akif'in şiirinin bestelenm esi iki sene ertelendi, 1923'e sarktı ve 1923'ün 12 Şubat'ında İstanbul Maarif Müdürlüğü'ne beste yarışması açma vazifesi verildi.
Yarışmaya 55 besteci katıldı. Sadeddin Kaynak'tan Lemi Atlı'ya, Kapdanizâde Ali Rıfat Bey'den Ali Rıfat Çağatay'a, Rauf Yekta Bey'den Muallim İsmail Hakkı Bey'e kadar Türkiye'de o günlerin önde gelen müzisyenlerinin neredeyse tamamı Mehmed Akif'in şiirini bestelemiş ve müsabakaya göndermişlerdi. Asıl zorluk işte o zaman ortaya çıktı ve devlet bir jüri teşkil edemedi! Zira bu işi yapabilec ek, yani en güzel besteyi seçebilecek kim varsa yarışmaya aday olarak katılmıştı ve jüri teşkiline imkân yoktu.

YEDİ YIL LİSTE BAŞI OLDU

Bestelene n marşlar içerisinde hangisini n resmî marş olabileceği konusunda işte bu yüzden bir karar verilemey ince, bestecile r kendi marşlarını kendileri tanıtma yolunu seçtiler ve bu işte en başarılısı Ali Rıfat Bey veya son senelerin deki ismi ile Ali Rıfat Çağatay oldu.

Ali Rıfat Bey, başta "Tereddüd" olmak üzere, dillerden düş­meyen birçok Türk Müziği par­çasının bestecisi ydi. Acemaşiran makamında, mehteri andıran bir tavırda bestelediği marşı İstan­bul'un Asya yakasında ve Batı Anadolu'nun İzmir dışında ka­lan yerlerind e okunur oldu. Rumeli yaka­sında Zati Arca'nın, Edirne'de Ahmet Yek­ta Madran'ın, İzmir'de İsmail Zühdü'nün marşları; Ankara'da ise sonraki yıllarda Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası hâlini alacak olan "Riyaset-i Cumhur Orkestrası"nın şefi Osman Zeki Bey'in bestesi hâkimdi.

Ali Rıfat Bey'in marşı yedi yıl boyunca listebaşı oldu ve hattâ devletten tolerans gördüğü bile söylendi. Diğer bestecile rden bazıları "Devlet sanki onun bestesine sahip çıkmayacak da bizimkile ri mi icra ettirecek? Kardeşi Samih Rıfat hem milletvek ili, hem de Maarif Vekâleti'ne istediği her kararı aldırabilecek güce sahip. Tabii ki ağabe­yinin marşını okutturac ak..." diyorlardı.

MİLLİ EĞİTİMİN TALİMATI

Ama 1930'lara gelindiğinde, Ali Rıfat Bey'in eseri aşağı sıralara indi ve bu defa Riyaset-i Cum­hur Orkestrası'nın şefi Zeki Bey listebaşı oldu! Devlet bu marş kargaşasına daha sonra bir düzen vermeye karar verdi ve Maarif Vekâleti'nden o sene okullara ve devlet daireleri ne bir tamim yollandı. Tamimde "Resmî marşımız artık Zeki Bey'in bestesidi r, bundan böyle diğer marşlar icra edilmeyec ektir" deniyordu .

İstiklâl Marşı'nın o tarihten itibaren icra edilen bestesi işte bu şekilde, yani bir yarışma ile değil, emirle millî marş olmuştur ama "okunması zordur", "Türk gırtlağına uygun değildir", "Güfte-beste uyumu bozuktur" ve hattâ "Batı Müziği'nin filânca eserinden alınmıştır" şeklindeki tartışmalar hâlâ devam etmektedi r.

Peki, 1920'li senelerde bestelene n diğer marşların âkıbetleri ne mi oldu?

BİRÇOĞU HİÇ BİLİNMİYOR

Hemen hemen tamamı unutuldu, sadece bir-ikisinin nağmesi musiki meraklılarının hafızalarında kaldı, o kadar... Musiki toplantılarında arada bir çalınırlar, birkaçı İstiklâl Marşı konusunda yapılan CD'lere kaydedilm iştir ama 1923 Şubat'ında açılan yarışmaya gönderilen ve yayınlanmış olanlar dışındakilerin notaları büyük ihtimalle hâlen Meclis'in arşivinde muhafaza edilen diğer marşlar incelenme dikleri için kimin nasıl bir beste yaptığı konusunda elimizde bilgi yoktur.

FAVORİM İSMAİL HAKKI BEY'DİR

Daha önceki İstiklâl Marşları arasında benim favorim, Mu­allim İsmail Hakkı Bey'in Rast makamında yaptığı bestedir. Eski kayıtlarından birini dinleyebi lir yahut notasını temin ederek çaldır­abildiğiniz takdirde, büyük ihtimalle siz de beğenirsiniz.

Zeki Üngör'in bestesini n pek bilinmeye n bir başka özelliği daha vardır: Armonisi, yani orkestra düzenlemesi Edgar Manas adındaErmeni bir vatandaşımız tarafından yapılmıştır ve ilk bando düzenlemesi de İhsan Künçer'e aittir.

Senelerde n buyana okuduğumuz ve orkestral ardan dinlediğimiz millî marşımızı orkestray a uyarlayan ama isminden ve mevcudiye tinden sadece konunun meraklılarının haberdar bulunduğu Edgar Manas'ın kim olduğunu merak ediyorsanız, bu sayfadaki kutuyu okuyun...

KİLİSE KOROLARIN I İDARE EDERKEN MARŞIN ORKESTRAS YONUNU YAPTI

İSTİKLÂL Marşı'nın ilk orkestra uyarlamasını yapan Edgar Manas 1875'te İstanbul'da doğdu, babası Aleksi'nin ölümü üzerine 13 yaşında iken İtalya'ya gitti ve Venedik'teki Murad-Rafaelyan Kolleji'nde beş sene okudu.
Podova Konservat uvarı'ndan füg ve kontrpuan öğrenerek mezun olan Manas 1905'te İstanbul'a döndü, Gallia Korosu'nun şefliğine getirildi ve 1912'den 1933'e kadar İstanbul Konservat uvarı'nda hocalık yaptı, konservat uvarın orkestrasını ve kadınlar korosunu idare etti. 1937'de Patrikhan e'nin Meryemana Kilisesi'ndeki Koğtan Korosu'nun şefliğine tayin edildi, yirmi sene boyunca bu koroyu yönetti ve Ermeni okullarında da solfej dersleri verdi.

Musiki hayatının 60. yılı Beyoğlu'ndaki Atlas Sineması'nda 1954'te bir jübile ile kutlanan Edgar Manas 1964'te İstanbul'da öldü ve Pangaltı'daki Ermeni Katolik Mezarlığı'na defnedild i.

Türk Müziği'nin bazı meşhur bestecile rine de batı müziği dersleri vermiş olan Edgar Manas bir senfoni ile bir oratoryon un yanısıra çok sayıda başka besteler de yapmış ve bazı halk müziği eserlerin i de çokseslendirmişti (Kevork Pamukciya n'ın "Biyografi leriyle Ermeniler"inden).

MİLLİ MARŞIMIZIN OLMADIĞI YILLARDA MARŞ DİYE TEKBİR GETİRİP TÜRKÜ OKURDUK

OSMANLI Devleti'nin millî marşı yoktu...
Osmanlı tarihinde ilk defa bir bando teşkil eden İkinci Mahmud'dan itibaren her padişah için ayrı bir marş bestelenm iş, bestelere "Mahmudiye", "Azîziye" yahut "Hamidiye" denmiş, yani hükümdarların isimleri verilmiş ve törenlerde bu marşlar icra edilmişti.
Hükümdar marşlarının sözleri yoktu ve sadece bando ile icra edilmeler i için bestelenm işlerdi...
Padişah marşı geleneğini Sultan Vahideddi n bozmuş, "Memleket ateş içerisinde iken yeni bir beste yapılmasına gerek yoktur" diyerek adına marş besteletm emiş ve tahtta bulunduğu dört sene boyunca büyükbabası İkinci Mahmud'un marşını çaldırmıştı.

TUHAFLIKL AR YAŞANDI

Ama devletin bir millî marşa sahip bulunmama sı, uluslarar ası toplantılarda bazı tuhaflıklara sebep oluyordu. Millî marşların karşılıklı okunmaları gerektiği durumlard a Türk tarafı sıkıntıya giriyor ve marş ile hiçbir alâkası olmayan güfteli eserleri hep bir ağızdan okumak zorunda kalıyorlardı.

DEVRİMDEN KALAN MARŞ

Meselâ, 20. yüzyılın ilk senelerin de Paris'te Osmanlı ve Fransız askerî heyetleri nin yaptıkları bir toplantıdan sonra Fransızlar 1789'daki devrimden kalma millî marşları "La Marseilla ise"i hep bir ağızdan okumuşlar, sıra Türk tarafına gelince askerleri miz marş niyetine tekbir getirmişlerdi!

ENTARİSİ ALA BENZİYOR

Benzer bir garipliği Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde sipariş ettiğimiz bazı gemileri teslim almak için Almanya'ya giden bahriye heyetimiz yaşamıştı. Törende şampanyalar patlatılmış, konuşmalar yapılmış, uzun uzun Türk-Alman dostluğundan bahsedilm iş ve sıra millî marşların okunmasına gelmişti. Alman tarafı Joseph Haydn'ın bir Hırvat halk şarkısından esinlener ek bestelediği "Deutschla nd, Deutschla nd über alles" sözleri ile başlayan millî marşlarını okumuş, sıra bizimkile re gelince bir şaşkınlık yaşanmış ama sıkıntı hemen halledilm iş ve subaylarımız millî marş niyetine "Entarisi ala benziyor, Sultan Reşad bana benziyor" türküsünü icra etmişlerdi

ISTİKLAL MARŞI  MUAMMASI

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/579227-istiklal-marsi-muammasi

ALMANYA'daki GEMA isimli kuruluşun İstiklâl Marşı'ndan telif hakkı istediği ortaya çıkınca, Bakanlar Kurulu bundan 80 sene önce yapılması gereken işi yapmaya soyundu ve marşın kamulaştırılması kararını imzaya açtı.
Ama, bir Alman kuruluşunun İstiklâl Marşı ile ne alâkası olduğu pek sorgulanm adı...
Söyleyeyim: GEMA, bir telif hakları kuruluşu, yani bestecile rin ve müzisyenlerin haklarını koruyan bir meslek birliğidir ve bu konuda faaliyet gösteren müesseselerin en eskilerin dendir. Türkiye'de gerçek anlamda bir telif hakları kanununun mevcut olmadığı senelerde birçok Türk besteci, Almanlar'ın GEMA'sı ile Fransızlar'ın SACEM'ine üye olmuşlar ve hakları bu meslek birlikler i tarafından korunmuştur.
GEMA'nın haklarının korunması için kendisine vekâlet vermeyen bestecile rin eserlerin e müdahalede bulunması ve her çalınıştan sonra telif hakkı istemesi sözkonusu değildir, böyle bir hak ancak bestecini n yahut vârislerin yetkilend irmesi ile mümkündür. Dolayısı ile GEMA'nın böyle bir işe kalkışması, Osman Zeki Üngör'ün vârislerinden yetki belgesi almış olduğu anlamına gelir. Yani, İstiklâl Marşımızın bestekârının hakları, şu anda bir Alman meslek birliğinin himayesin dedir!
Bu yazdıklarımdan, millî marşımızın bestecisi ne ait hakların bir Alman telif kuruluşuna verilmiş olduğunu eleştirdiğim mânâsını çıkartmayın! Vârisler, bana sorarsanız en doğrusunu yapmışlardır, zira Türkiye'de "telif hakkı" meselesi, özellikle de musiki alanındaki telifler konusu hâlâ karmakarışıktır. Kanuna göre oluşturulmuş meslek birlikler i arasında işbirliği falan hakgetire dir; üstelik bu meslek kuruluşlarından biri yönetiminden, harcamala rından ve ödemelerinden kaynaklan an şikâyetler sebebiyle kayyuma devredilm iştir.
UNUTULAN BİR TARTIŞMA
İstiklâl Marşı'nın bestesini n Bakanlar Kurulu kararıyla kamulaştırılması çalışmalarına başlandığını öğrendiğimde, 1940'lı senelerde uzun uzun tartışılmış olan bir iddiayı hatırladım: Marşın melodisin deki ana temanın özgün olup olmadığını...
İddiaya göre, ana tema 1845 ile 1902 seneleri arasında yaşayan ve "Tuna Dalgaları", "Çardaş", "İki Gitar" gibi meşhur olan çok sayıda eserin sahibi lon Ivanovici adındaki bir Romen besteciye aitti! Ivanovici'nin "Carmen Silva" isimli valsinden alınmış, bu iş yapılırken vals temposu bir dörtlük ilâve edilerek marşa dönüştürülmüştü!
Cemal Reşid Rey'in "Onuncu Yıl Marşı" hakkında ortaya atılan söylentiler gibi...
18. yüzyılın meşhur Fransız filozofu Jean-Jacques Rousseau, 1750'lerde "Le Devin de Village" yani "Köy Kâhini" ismini verdiği kısa bir opera bestelemişti. Eserin içerisinde, oyunun kahramanl arından Colette'in okuduğu, "Saadetimi kaybettim, hizmetkârımı kaybettim" sözleriyle başlayan bir şarkı vardı. 1950'li senelerde, bu şarkının bizde "Çıktık açık alınlaaaa!" hâlini aldığı ileri sürülmüş ve bu benzerlik yüzünden Onuncu Yıl Marşı'nın bestesini n değiştirilmesi bile teklif edilmişti...
KOLAYCA BULABİLİRSİNİZ
İstiklâl Marşı hakkında bir başka iddia daha vardı: Eserin bestecisi olan viyolonis t Osman Zeki Üngör, Ankara'da o zamanki ismi "Riyâset-i Cumhur Musiki Heyeti" olan bugünün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestra-sı'nın başına geçmeden önce, Sultan Vahi-deddin'in sarayındaki orkestranın başında idi. Hükümdara "Şeh-i âlem mâh-ı envâr ...sultânım" sözleriyle başlayan bir "medhiye" sunmasının yanısıra, padişahın tahta çıkması münasebetiyle bir de marş bestelemiş ama Sultan Vahideddi n marşı çaldırmamıştı. Mehmed Akif'in şiiri daha sonra işte bu marşın üzerine yerleştirilip "İstiklâl Marşı" yapılmıştı ve prozodini n bozuk olmasının, yani güfte ile bestenin uyumsuzluğunun sebebi de buydu!
Bir zamanlar temin edilmeler i zor olan iki eser, yani Ion Ivanovici'nin "Carmen Sylva"sı ile Jean-Jacques Rousseau'nun "Le Devin de Village"ı arandıklarında artık internett e bile hemen bulunabil iyorlar. Dolayısı ile bu her iki marşımız hakkında hiçbir yorum yapmayayım, Ivanovici ile Rousseau'nun eserlerin i dinleyin ve kararı kendiniz verin

İSTİKLAL MARŞI TÜRK  DEĞİLDİR
https://www.facebook.com/GizlenmisGercek/posts/182978235160767
İstiklal Marşı Gerçeği: Bestecisi Türk Değil!
Kitabı amcamın kütüphanesinde,Osmanlı ve tasavvuf kitapları arasında buldum. Açtım baktım ki orjinal ve imzalı kitap:
Biraz okumaya başladım ve bir bölüm var; İstiklal Marşı Üzerine (sayfa 31) okudukça kan beynime sıçradı,vatana ihanet dediğin böyle olur,Mehmet Akif Ersoy'a hainlik budur dedim. Yazar güzel bir noktaya değinmiş ve yazıyı aynen aktarıyorum kardeşlerime...
...
İstiklal Marşı bestecisi kim? Hemen Zeki Üngör diyeceksi niz. Değilmiş... Zülfü Livaneli, batı müzik ansiklope dilerinde n ilginç bir bilgi aktarıyor. Meğer bizim İstiklal Marşının bestecisi Vittorio Radaklia imiş? Kimdir bu milli kahraman diye düşünün bakalım...
Murat Bardakçı'dan alıntı yapan Livaneli konu ile ilgili olarak ayrıca şu bilgileri veriyor: "Murat Bardakçı'nın yazdığına göre 1940 yılında İstiklal Marşı'ının müziği mecliste tartışılmış ve CARMEN SİLVA adlı Fransız halk şarkısından alındığı, orkestra uyarlamasının EDGAR MANAS adlı bir Ermeni müzisyen tarafından yapıldığı öne sürülmüştür...
Ah Türkiyem. İyi mi milli marşımızı dinleyen bir Fransız içinden ne geçiriyordur acaba. Üstelik Fransızlara karşı verilen bir savaşta azanılan destansı bir zaferin hikayesin i, Fransız ezgisi ile seslendir mek olacak iş değil.
Ama burası Türkiye.
Araştırmacı Muhiddin Nalbantoğlu'nun elinde önemli bilgi ve belgeler var. Akif, bu marşı MEHTER müziğini düşünerek kaleme almıştır ve ilk olarak da buna uygun şekilde bestelenm iş. Marşın bestelenm esi için açılan yarışmaya gönderilen eserlerin büyük bir bölümünü bu temel espiri ile hazırlanmıştı. Ancak aniden bir gecede ne olup bittiyse kapalı kapılar arkasında verilen bir kararla, skandal nitelikli bir oyunla, bir milletin İstiklal Marşının seslendir ilmesinde hafifimeşrep türden, kendileri ne karşı savaşarak bağımsızlığımızı elde ettiğimiz bir ülkenin ezgileri bu sözlerin üzerine döşenmiştir

KAYNAK: Abdurrahm an Dilipak - Laik Demokrati k Cumhuriye t İlkelerine Bağlı Kalacağıma 19.3.93
KAYNAK: Ayşe Hür - ‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik - 20.04.200 8 ( Taraf Gazetesi )







İSTİKLAL MARŞI MİLLİ MARŞMIDIR


http://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=23787

İstiklal Marşının bestesi gercekte kime aittir? İsterseniz gelin bu konu üzerinde tarihi bir yoklayalım ve asıl bestecini n kim olduğunu, nasıl yoğrulduğunu ve gercekten MİLLİ olup OLMADIĞINI görelim.

Mehmet Akif'in şiirine kısaca değinmek gerekirse;

İstiklal marşının bir an önce hazırlanması için güfte yarışması açılmıştır. Yarışmaya gönderilen 724 şiiri beğenmeyen "Türkçü" Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Mehmet Akif'e bir mektup yazar ve kendisini n bu yarışmaya katılımı için ricada bulunur.D aha önceleri "Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini" söyleyen Akif, fikir değiştirip uzun bir çabanın ardından şirini yazar.

Oturum başkanlığını M.Kemal'in yaptığı tartışmada diğer 6 şiirle birlikte Akif'in şiiri de okunur.Çok beğenilmiştir ve birinci olur.

Sonra Akif ödül parasını çok yoksulluk çekmesine rağmen bir hayır kurumuna bağışlar.

Beste Çalıntı mı

İstiklal Marşının bestesi uzun süre hazırlanamamıştı.Bu sorunu gidermek gerekiyor du.Bunun üzerine bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası şefi Osman Zeki (üngör)ün batılı tarzdaki bestesini n "milli marş olarak kabul edildiği" memleketi n dört bir yanında duyrulur.

O yıllarda TBMM'de Bursa Milletvek ili olarak görev yapan akeri tabip Osman Şevki (Uludağ) Bey'e göre "Osman Zeki Bey'in bestesi Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlener ek yapılmış,özgün olmayan bir eser olup ilk şekli Padişah Vahdettin e takdim edilmiştir.Marşın orkestray a uyarlamasını da Ermeni Edgar Manas Efendi yapmıştır! "


Osman Zeki Bey,kendisi için talihsiz olan bu tesbiti yalanlaya mamış ve üç hususun da "olumsuz" faktörler olduğunu söylemiştir.

Yani beste çalıntıdır, Cumhuriye t öncesi bir döneme aittir ve hamurunda bir Ermeni'nin katkısı vardır!! O halde milli de olamaz...


Osman zeki Bey'in daha önce başkasına ait "Papatyala r" adlı şarkıyı da sahiplend iği ve bestecisi gibi imza attığı da Osman Şvki Bey tarafından defalarca dile getirilmiş, fakat yetkilile r ve besteci tarafından tatmin edici bir cevap alınamamıştır.Konuyu TBMM gündemine getiren Maarif Vekili Hasan Ali Yücel kendisine şu cevabı vererek adeta iddaları doğrulamıştır :

"Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de,Karmen Silva diye bir vals varmış,revaçta imiş,onun bilmem kaç batutası benziyorm uş. Zeki Bey bunun orkestras yonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır..."

Tüm ısrarlı sorulara rağmen besteci Osman Zeki Üngör,eserini kısmen Karmen Silva adlı sokak şarkısından kopya ettiği yolundaki iddalara karşı suskun kalmıştır.

Bu konuda detaylı açıklama ve diğer kaynaklar a ilişkin 18 Şubat 2011 tarihli Agos Gazetesin e bakılabilir


İSTİKLAL MARŞI  

http://muzikdersinotlari.blogspot.com.tr/2014/02/istiklal-mars.html


  İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriye ti'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriye ti'nin milli marşıdır.
 
            Milli mücadele döneminde işgal altında olan topraklarımızı geri almak için, Türk ordusu ve Türk halkının yeniden doğması, içinde bulunduğu durumdan silkelenm esi gerekliliği adına, Türk halkına cesaret vermek için, 1921 yılında Milli Eğitim Bakanlığı, para ödüllü bir şiir yarışması düzenleme kararı almıştır. Bu şiir yarışmasına toplam 724 tane şiir gönderilmiştir. Mehmet Akif Ersoy ise yarışmaya para ödülü konduğu için katılmak istememiştir. Fakat bu durumu bilen dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Akif Ersoy'a ısrar ederek katılmasını istemiştir. Mehmet Akif Ersoy'un ise katılması için sunduğu tek şart, para ödülünün kaldırılmasıdır. Böylelikle Mehmet Akif Ersoy, "Kahraman Ordumuza" ithafı taşıyan şiiriyle yarışmaya katılmış ve 12 Mart 1921 yılında resmi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından İstiklal Marşı kabul görmüştür.
 
 
Besteleniş Hikayesi
 
 ***1 Güfte 12 Beste Belgeseli***
 
          
 
            Beste yarışması ise güfte kadar ilgi görmedi. Bu da memleketi n o zamanki musiki durumunu yansıtmaktadır. Yarışmaya katılan bestecile rden bazıları şunlardır:
 
            Ahmet Cemaletti n Çinkılıç, Ahmet Yekta Madran, Ali Rifat Çağatay, Asım Bey, Bedri Zabaç, Hasan Basri Çantay, H. Saadettin Arel, İsmail Hakkı Bey, İsmail Zühdü, Kazım Uz, Lemi Atlı, Mehmet Baha Pars, Mustafa Sunar, Rauf Yekta, Saadettin Kaynak, Zati Arca, Zeki Üngör.
 
            Güfte yarışması sonuçlandırıldıktan sonra Anadolu’daki savaş iyice kızıştığı sıralarda beste yarışması ilgisini tabii olarak kaybetmiştir. Buna rağmen muhiti olan bestekârlar faaliyett en geri durmamışlar ve kendi besteleri ni yaymaya uğraşmışlardır.
 
            O sıralarda Edirne’de müzik öğretmeni bulunan Ahmet Yekta Madran, kendi marşını Edirne ve havalisin de yaymaya ve söyletmeye başlamıştır. İzmir’de müzik öğretmeni bulunan İsmail Zühdü de kendi marşını İzmir ve havalisi ile Eskişehir’de yaymakta idi. Ankara’da da Zeki Üngör’ün marşı söylenmekte olup İstanbul’da ise iki marş söylenip yayınlanmaktaydı. Bunlar da İstanbul tarafında birçok mektepler de öğretmenlik yapan Zati Arca’nın, Kadıköy tarafında ise Ali Rifat Çağatay’ın bestesi söylenmekteydi.
 
 
            Bu durum birkaç yıl böylece devam etmiş ve 1924’te Ankara’da maârif vekâletinde toplanan bir kurul, Ali Rifat Çağatay’ın marşını resmi marş olarak kabul ederek ilgili kurullar ile bütün okullara bildirmiştir.
 
 
                                          
 
            Bu marş, 1924’ten 1930 yıllarına kadar söylenip çalındıktan sonra 1930 sıralarında yeni bir emirle Riyaseti Cumhur Orkestrası şefi Zeki Üngör’ün bestesi milli marş bestesi olarak kabul edilmiştir.
 
            Ekim 2013 itibariyl e Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül'ün talimatıyla  Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Rengim Gökmen yönetiminde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası tarafından İstiklal Marşı’nın yeni kaydı yapılmıştır. 170 sanatçıyla yapılan kayıtta, enstrüman sayısı arttırılmış ve son teknoloji ses sistemler i kullanılmıştır.
 
 
 
 
            Zeki Üngör, İstiklâl Marşı’nın besteleniş hikâyesini şöyle anlatmıştır:
 
            "İstiklâl savaşının devam ettiği sıralarda ben, Muzika-i Humayun muallimi idim. Yani doğrudan doğruya Saray’a ve Vahdettin’e bağlıydık. Bando, Fasıl Takımı ve Orkestra benim emrimde idi.
 
Şişli’de Uğurlu Han’ın 4 numarasında oturuyord um. Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir’e girdikler inden iki veya üç gün sonra evimde, Talim-Terbiye Heyeti azası ve terbiye mütehassısı dostum Haydar merhumla oturuyord uk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir heyecan içinde, süvarilerin İzmir’e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz coşmuştuk. Hemen kalkıp piyano başına geçtim. Ve derhal içimde doğan parçayı çalmaya koyuldum.
 
            İlk etapta marşın giriş kısmındaki akoru oluşturdum. Bu şekilde iki, üç mezür yaptım. Arkadaşlarım: "Aman dediler, bu çok güzel bir şey olacak." Bunun üzerine İhsan’a İzmir’in kurtuluşunu ve büyük zaferi bütün teferruatı ile anlatmasını rica ettim. O anlattı, ben çaldım. Böylece kısa zamanda eserin taslağı ortaya çıktı. Ertesi gün de çalıştım. İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim. Kıymeti hakkında daha kat’i bir fikir edinmek maksadıyla da besteyi Viyana Konservat uarı direktörüne gönderdim. On gün sonra direktörden gelen mektupta, eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisin in Türk milletini n ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtile rek tebrik ediliyord um.
 
            Bu mektup geldikten on beş gün sonra beni Ankara’dan çağırdılar, gittim. Bana Muzika-i Humayun’u bütün kadrosu ile Ankara’ya nakletmek vazifesi verildi. Bunun üzerine tekrar İstanbul’a döndüm. Ve Ankara’ya ilk olarak başlarında piyanist Sabri’nin bulunduğu beş kişilik bir heyet yolladım. Vahdettin henüz padişah olduğu için bu işleri gizli yapıyorduk. Bir ay sonra da kimseye bir şey söylemeden Ankara’ya gittim. Ve hemen İstanbul’daki arkadaşları bir telgrafla çağırdım. Üç gün sonra geldiler. Böylece milli marşı bu heyete ilk defa Ankara’da verilen o baloda Atatürk’ün huzurunda çaldık. İşte milli marş böyle bestelend i.”
 
            Bestekârın bu anlatışından, eseri önce sözsüz olarak bestelediği ve daha sonra Mehmet Akif’in şiirini besteye giydirdiği anlaşılmaktadır. Bu sebepten meydana gelen prozodi hataları, eser hakkında sonradan yapılan tenkitler in başında gelmekted ir. Bestekâr yukarıdaki beyanatının bir yerinde her ne kadar, "Bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim" diyorsa da, eserdeki ses sahasını halk tabakasını nazara almadan kullanması bestenin milli marş olarak bestelenm ediğini meydana çıkarmaktadır. Marştaki bu teknik hatalarda n başka ses ritminden ağır çalınıp söylenmesinde bestekârın kusuru başta gelmekted ir. Besteci bu durumu şöyle anlatmıştır:
 
            “Ben İstiklal Marşı’nı bestelerk en kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı. Eserin başında metronomu (1 dörtlük=80) olan bir eser hiçbir vakit cenaze marşına benzemez.
 
            Plaklarda ki ağır tempolu çalınışı ise; "Sahibi’nin Sesi" stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyen ler, bunun çok süratli bir marş olduğunu ve dolayısıyla plağın ancak yarısını doldurduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim . O anda aklıma bir şey geldi: "Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter" dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimizi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonu n hızlıya ayarlanma sı icap ettiğini kim bilebilir di?”
 
 
 
          
            İstiklal Marşının bestesi uzun süre hazırlanamamıştı. Bu sorunu gidermek gerekiyor du. Bunun üzerine bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası şefi Osman Zeki Üngör’ün batılı tarzdaki bestesini n "milli marş olarak kabul edildiği" memleketi n dört bir yanında duyurulur .

            O yıllarda TBMM'de Bursa Milletvek ili olarak görev yapan askeri tabip Osman Şevki (Uludağ) Bey'e göre "Osman Zeki Bey'in bestesi Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlener ek yapılmış, özgün olmayan bir eser olup ilk şekli Padişah Vahdettin’e takdim edilmiştir. Marşın orkestray a uyarlamasını da Ermeni Edgar Manas Efendi yapmıştır! "

            İşte çalındığı iddia edilen J. Ivanovici’ nin Carmen Sylva’ sı…
 
https://www.youtube.com/watch?v=dEiYllMbh40
 
 
 
            Marşın çalıntı olduğu iddiaları, prozodi hataları ve hızındaki sorun nedeniyle daha sonraları değiştirilmesi tezi ortaya atılarak yetkili yetkisiz türlü şahıslar tarafından türlü fikirler ileri sürülmüşse de değiştirilmesi fikri tutmamıştır. Bu konudaki makul olan umumi kanaat; her ne kadar yeniden daha iyisini yapmak imkânsız değilse de eskisinin artık tarih olmuşluğu hakikati nazara alınarak, bunun üzerinde gerekli rötuşlarla mevcudu onarmaktır.
 
 
 
 
 
 
             Şef Saim Akçıl yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası’nın, Türkiye Cumhuriye ti’nin 85. yıldönümü dolayısıyla düzenlediği “Cumhuriyet Konseri”, 1921 yılında İstiklal Marşımız için düzenlenen beste yarışmasına katılan eserleri tekrar yıllar sonra izleyici ile buluşturmak amacını taşıyordu. Yarışmaya katılmış olan besteleri n sayıları bilinmeme kte idi. Tekfen Vakfı katkısı ile Mehmet Altun ve arkadaşları tarafından çalışılan araştırmalar sonucunda bu bestelerd en 11’inin notaları bulunmuştu. Bu eserler aynı tarihlerd e Kâzım Karabekir Paşa tarafından yazılmış bir beste ile birlikte, Cumhuriye timizin 85. yılını kutlamak üzere Tekfen Filarmoni Orkestrası tarafından ilk kez seslendir ilmiş oldu.
 
            İşte o bestelerd en bazıları:
http://www.youtube.com/watch?v=wA7_IfqvoXY#t=41
 
 Ahmet Yekta Madran Bestesi
 
Kazım Karabekir Bestesi
 
Halid Lemi Atlı Bestesi
 
Mustafa Sunar Bestesi

Devlet Çoksesli Korosu - Mi Minör
(Sözlü)


Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Mi Minör
(Sözsüz)



Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Sol Minör
(Sözsüz)


Yakup Kıvrak Düzenlemesiyle Re Minör
(Sözsüz)

 
         ''Ti Sesi'nin kökenini merak ettiniz mi bilemem. Ben merak ettim. Merakımı, bir önceki Amerika Birleşik Devletler i(ABD) Başkanı Buş'un Türkiye'ye geldiği zaman söylediği söz artırdı. Buş, İstiklal Marşı'ndan önceki saygı duruşunda Ti Sesi'ni duyunca çok memnun olmuş, kültürümüz buraya kadar gelmiş demiş.
 
           Konuyu biraz araştırdım. Anılan Ti Sesi'nin önce, 1953 yılı ABD yapımı "From Here To Eternity"adlı ve Türkçe'ye "İnsanlar Yaşadıkça" olarak çevrilen filimdeki müzik parçalarından biri olan "Military Taps" olduğunu öğrendim. Müziğin bestekarı ise Daniel Butterfie ld idi
 
 
 
              İlk başlangıçta, Ti Sesi'nin "İnsanlar Yaşadıkça" filminden alındığı sanılabilir. Ancak, araştırmayı biraz derinleştirdikçe, müziğin bestekarı Daniel Butterfie ld (1831-1901)'in Amerikan İç Savaşı'nda generalliğe kadar yükselmiş bir iş adamı olduğu ortaya çıkıyor. Bu müziğin de, iç savaş sırasında savaşın yıkımlarına karşı yakılmış bir ağıt olduğu söylenebilir.''


                                                                                                      Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı
                                                                                                                     Odatv.com


 4 
 : Aralık 18, 2017, 03:13:52 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

SANAL ALEM FACEBOOK VE İSLAM İLE İSRAİL

26.09.201 6

http://www.haber7.com/internet/haber/2140581-facebooktan-tepki-ceken-filistin-uygulamasi

Sosyal paylaşım platformu Facebook
skandal bir işe imza atarak milyonlar ca takipçisi olan
Filistinl i gazetecil erin sosyal medya hesaplarını engelledi .

Geçtiğimiz hafta, İsrail ablukası altındaki Batı Şeria'da yayın yapan Shebab haber ajansının
toplam 6.3 milyondan fazla takipçisi olan dört editörünün
Quds Haber Ağı'nın ise
toplam yaklaşık 5.1 milyon takipçisi olan üç yöneticisinin kişisel hesapları engellend i.

İSRAİL İLE FACEBOOK ANLAŞTI

Quds Haber Ağı'ndan Nisreen al-Khatib
Facebook'un bu ay başında İsrail ile vardığı
anlaşma üzerine hesapları engellediğine inandıklarını söyledi.

İsrail ve Facebook yöneticileri arasında Eylül 2016'da
yapılan görüşmede platformd aki 'kışkırtıcı' içeriklere karşı
ortak mücadele kararı çıkmıştı

KAZA' DEDİLER

Khatib, editörleri hesaplarının yanısıra Quds Haber Ajansı'nın
Facebook'taki politik olmayan haberleri ne dahi erişimin engellend iğini
şirketin bu haberlere yönelik engeli daha sonra kaldırdığını söyledi:

"Facebook standartl arını ihlâl edecek yada herhangi bir yönetimi rahatsız edecek
içerikler paylaşmamamıza rağmen hedef seçildik."  

Facebook, Quds Haber Ajansı'nın başvurusuna gönderdiği yanıtta
özür dileyerek engelleme leri 'kaza' olarak nitelendi rdi
Quds Haber Ajansı'nın üç gazetecis inin hesaplarındaki engel
Cumartesi günü kaldırıldı.

'KANITLARI SAKLAMAK İSTİYORLAR'

Haber ajansı Shebab'ın yöneticisi Remah Mubarak ise
hesaplarının Facebook tarafından herhangi bir uyarı yapılmaksızın
ve gerekçe gösterilmeksizin sansürlendiğini ifade etti.

Facebook, Shebab'ın üç yöneticisinin hesaplarındanda engeli kaldırdı
bir yöneticinin hesabı ise hâlâ engelli.

İsrail'in Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nden haberler yapılmasını istemediğini
söyleyen Mubarak
 "Sosyal medyadaki varlığımız onların işlerini zorlaştırıyor
özellikle son günlerde infazların yapıldığı
Batı Şeria'dan haberler paylaşmamızı istemiyor lar
kanıtları saklamak için de bu sayfaları kapattırıyorlar" diye konuştu.

Al Jazeera
Filistinl i gazetecil erin hesaplarının engellenm esinin gerekçesini öğrenmek için
Facebook'a ulaştı
Fakat, bu haberin yazıldığı ana kadar şirketten herhangi bir yanıt alınamadı.

'BU İLK DEĞİL'

Khatib'e göre Facebook
Filistinl i gazetecil erin kişisel hesaplarını ilk kez engellemi yor:

"Daha önce de başka haber ajanslarında çalışan
arkadaşlarımızın hesapları Facebook tarafından engellend i
Bu şekilde sansürlenen en az beş sayfa biliyorum ."

İsrail ordusu, Pazar günü yaptığı açıklamada
145 Filistinl i hakkında sosyal medyadaki paylaşımları nedeniyle
dava açıldığını açıkladı.

Facebook ve İsrail yönetimi arasında varılan anlaşmanın
açıklanmasından kısa bir süre sonra
İsrail Adalet Bakanı Ayelet Shaked
158 hesabın kapatılması için Facebook'a başvurduklarını açıklamıştı
Facebook, İsrail'in talepleri nin %95'ini yerine getirmişti.

Al Jazeera

FACEBOOK VE İSRAİL

israil Polisi Filistinl i bir çocuğu
Boğarak öldürüyor ve bu video bizlere yollanıyor
Ve hızlı bir şekilde paylaşılarak dağıtılması isteniyor
Bu öldürme olayını gerçekleştiren bir İsrail Polisi
Ve aslında bu videoyu çekende başka bir İsrail Polisi
Bunu ilk çeken sosyal paylaşım ağına ilettiği için
Bunun paylaşılmasını ve yayılmasını isteyende İsrail Polisi
Çünkü bu olayın olduğu alana
O sırada İsrail Polsinden başkası girerek görüntü alamaz
Şimdi düşünüyorum bunu bize izleten ve yayılmasını isteyen
Bunu ne amaçla yapıyor
İsrail Polisinin çocukları silahla öldürmesi
İsrailde gayet normal bir hadise
Peki eskiden bu tür videoların böyle acilen servis edilip
Paylaşılması ve dağıtılması istenmiyo rdu
Burada İsrailin Müslümanlara vermek istediği mesaj
Nedir diye düşünmek lazım
Ve işin tuhaf tarafı Müslümanlarda bu oyuna ortak olmuşlar
Ve videoyu paylaşıp yayıyorlar
Ve videonun ekindeki notta özetle
Videonun Youtube'a yüklenmeye çalışıldığı
fakat başarılı olunamadığı
Ve silinmeye çalışıldığı
Google ve Facebook'tada barındırılmasına izin verilmediği ve silindiği
Şeklinde bir not var
Peki silindiys e bu video nasıl paylaşılabiliyor
Silinse video ortada kalırmıydı
Peki diyelimki bu video silinmeye çalışılıyor
Google Facebook ve Youtube kimin Yahudinin değilmi
Peki bizler sürekli Türk Sitelerin i kullanın diyoruz
Google yerine TurTc Türk arama motorunu
Youtube yerine İzleseneTürk sitesini
Facebook ve Twitter ile Instagram yerine
Freelysho ut ve Finkafe Kullanılsın diyoruz
Demekki Youtube Google Facebook olmadanda
Bu İsrail videosu ve üst yazısı farklı yollarla insanların kullanımına sunulabil iyor
İlla yangından mal kaçırır gibi Youtube ve Facebook üzerinden acilen paylaşılması gerekmiyo r
Ve şunu söylemek istiyoruz
1 - Bu videoyu servis edenler Müslüman değil
2 - Servis edilmesi için tek seçenek Facebook veya Youtube değil
3 - Siyonistl erin bu tür oyunları bitmez
4 - Müslümanların sosyal ağlarda bazı algı operasyon larını görmeleri lazım
Ayrıca Facebook ile İsrail makamları bazı konularda anlaşma yaptı
Ben bu tür konuları paylaştığım zaman Müslümanlar tarafından şikayet ediliyoru m
Facebook beni engelleme se bile
Müslümanlar gerçekleri görmediği için beni engeller
Bu yüzdende Müslümanların sosyal medyada İsraili boykot etmeleri
Hiç gerçekçi değil
Çünkü Facebook İsrail gemisidir ve rotası Tel-Avivdir
Bu geminin içinde İslam'dan bahsedils ede geminin varacağı liman bellidir

ISLAMGREE N34 NEW WORLD








 5 
 : Aralık 03, 2017, 05:01:21 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


İKİ PİRAMİT SİSTEMİ

FORUM YILDIZLIB AHAR İSTANBUL 2016

AHMET YILMAZ SALİHOĞLU

Selamün Aleyküm Kardeşlerim
Bugün forum sitemizde farklı bir konu hakkında
Toparlaya bildiğim bazı doneleri aktaracağım İnşallah
Konumuz " Siyonizm " illetidir
" Hakikati bilen yalnızca Allah'tır "
Sultan Abdülhamid Han ve Prof.Dr Necmeddin Erbakan hocamız
Siyonizmi n varlığı hakkında çok detaylı bilgiler vermiştir
Hoca deyince toplumumu zun genel olarak algıladığı şey " Cami Hocası "
Yada İlahiyatçı türünden Zat-ı muhterem kişilerdir
Ancak bizim hocadan kastımız , bunların hiç birisi değildir
İslamiyeti bildiğini yaşadığını iddia eden müslümanlarıda kastetmiy oruz
Ancak bazı müslümanların zerre kadar anlamadığı 
Bilim adamı ve öğretmenden bahsediyo ruz
Prof.Dr Necmeddin Erbakan , böyle bir bilim adamıdır ve öğretmendir
Aynı zamanda hoca efendi diye nitelenen lerden çok daha fazla
İslamiyete ve insanlığa hizmet etmiş biridir
" Two Pyramid Systems " konusu ise
Prof.Dr Necmeddin Erbakan hocanın
Siyonizm hakkında müslümanlara anlatmaya çalıştığı bazı ayrıntılardan
Bizim eksik kapasitem izle acizane anlayabil diğimiz
Anlayabil diğimizide aktarırken koyduğumuz konu başlığıdır
" Two Pyramid Systems "
Yoksa biz Hocamızın her anlattığını
Doğru anlayabil ecek ve dogru anlatabil ecek kapasited e olduğumuzu sanmıyoruz
" Two Pyramid Systems " dediğimizde iki farklı piramitte n bahsedebi liriz
Görünüşte ikiside aynı kuzey buz denizinde seyir halinde olan iki ayrı aysberg
Aralarındaki fark nedir
Birinci aysbergin deniz yüzeyindeki buz tabakası görülüyor
Görülüyordan kastımız herkesin gördüğü değil
Görülmesine müsaade edilen kısmı , bazıları tarafından görülebiliyor
Diğerinin ise kendisini bir tarafa bırakıın
Denizin yüzeyindeki tabakası bile görünmüyor
Görünen ile görünmeyeni anlatmaya çalışan nadir insanlar var
Bu iki piramit ise
Dünyadaki bütün ülkelerin kendi tarihleri ndeki
Kendileri nin bile izah edemedikl eri olayları çözerek
Tarihleri ni yeniden yazmalarını gerektire n sebepler yekünüdür

Mavi turnusol kağıdı
Hidroklor ik asit dolu bir kaba batırılırsa
Elbette kırmızı renge dönüşecektir
Ve bu kağıdın renk değiştirmek dışında asite karşı bir hükmü olmayacak tır
Domuz kanı emdirilmiş bir kağıdı
Hidroklor ik asite daldırırsak
Yine renk bakımından bir değişiklik olmayacak tır
Ancak renk değişikliği dışında olan şey
Bu kan asitin içeriğini bozacaktır

Mavi turnusol kağıdı ile Kan bulaşmış kağıt aslında aynı materyal
Kağıtlar ve piramitle rin bir adı var " Siyonizm "
Şimdi Aysbergin görünen yüzü ile ilgili bir yazı aktaralım 
Siyonizm, Filistin'de Yahudiler için yeniden bir vatan kurulmasına destek veren uluslarar ası Yahudi siyasi hareketid ir. Söz konusu alan, Tevrat'ta bahsi geçen ve İsrail Diyarı (İbranice: Eretz Yisra'el) adı verilen topraklar dır. İsrail'in kurulmasından bu yana, Siyonist hareket de şekil değiştirerek öncelikle Modern İsrail devletini n desteklen mesi amacı ile varlığını sürdürmektedir.[1]

Siyonizm esas olarak Yahudi ulusu kavramının MÖ 1200 ile İkinci Tapınak döneminin sonları (MS 70 yılına kadar) arasında ilk olarak geliştiği İsrail Diyarı ile Yahudiler i ilişkilendiren tarihi bağlar ve dini gelenekle r kavramına dayanmakt adır.[2][3] Büyük ölçüde Avrupa Yahudiler inin kıtanın dört bir yanında yükselen antisemit izme verdiği bir tepki şeklinde başlayan çağımızdaki hareketin kurucuları çoğunlukla laik Yahudiler den oluşmaktadır.[4] Siyonizm, modern milliyetçilik görüngüsünün bir koludur.[5] Başlangıçta, asimilasy ona ve Yahudiler in Avrupa'daki durumuna karşı alternati f tepkiler sunan çok sayıdaki Yahudi siyasi hareketin den biri olan Siyonizm, hızla büyümüş, Holokost'un (Yahudi Soykırımı) ardından da Yahudi siyasi hareketle ri arasında hakim güç halini almıştır.

Siyasi hareket, Avusturya-Macar gazeteci Theodor Herzl tarafından, Der Judenstaa t (Yahudi Devleti) adlı eserinin yayımlanmasının ardından, 19. yüzyılın sonlarında resmen kurulmuştur.[6] "İsrail Diyarı"na Yahudi göçünü teşvik etmeyi amaçlayan hareket, sonunda Yahudiler için bir anavatan olarak İsrail'i kurma hedefine 1948 yılında ulaşmıştır. Savunucul arı, Siyonizmi n amacını Yahudi ulusu için kendi kaderini tayin olarak görmektedir.[7] İsrail'de yaşayan Yahudiler in dünya üzerindeki Yahudiler içindeki payı hareketin hayata geçirilmesinden bu yana sürekli olarak artmıştır. Bugün, dünyadaki Yahudiler in yaklaşık yüzde 40'ı İsrail'de yaşamaktadır. Amerika Birleşik Devletler i'nde de benzer sayıda Yahudi yaşamaktadır (bakınız Amerikan Yahudiler i), ancak bu rakamın İsrail'e oranla azalmaya devam etmesi beklenmek tedir

Genel Siyonizm
Bütün Siyonistl erin buluştuğu ortak payda, İsrail diyarının Yahudiler için millî yurt olarak tanımlanmasıdır [8]. Bu tanımlama ve anlayış, tarihi bağların ve dini gelenekle rin Yahudiler i İsrail’e bağlamasından doğar [9]. Siyonizm standart bir ideolojiy e dayanmaz ve birçok ideoloji arasındaki dialoglar a dönmüştür: Genel Siyonizm, Dini Siyonizm, İşçi Siyonizmi, Revizyoni st Siyonizm, Yeşil Siyonizm, v.b.

Millî bir devletler i olmaksızın, Yahudi diasporasının iki milenyum süren varlığından sonra, Siyonist hareket; 19. Yüzyılda Laik Yahudiler tarafından kuruldu. Dreyfus meselesi ve Rusya İmparatorluğu’ndaki Yahudi pogromlarında da görülen, Avrupa’daki artan anti semitizme cevap olarak Aşkenaz Yahudiler in çoğunlukla destekled iği bir tepki olarak ortaya çıktı[10]. Resmi olarak, hareket, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’lı gazeteci Theodor Herzl tarafından 1897 yılında bastığı Der Judenstaa t (Yahudi Devleti) kitaptan sonra kurulmuştur [11]. O zamanlar, hareket, Yahudiler in Osmanlı’nın bir parçası olan Filistine gitmeleri ni destekled i.

Başta diğer birçok Yahudi asimilasy onu ve antisemit izme tepki olan hareketle r içinde yer almasına rağmen, Siyonizm hızlı bir şekilde büyüdü ve Yahudi politikal arında dominant bir güç haline geldi. Hareket sonunda başarılı oldu ve 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti Yahudiler in ülkesi olarak kuruldu. İsrail’de yaşayan Yahudiler in oranı da daimi bi şekilde arttı ve hareketin oluşmasından günümüze kadar gerçekleşen göçlerle, dünyadaki Yahudiler in yaklaşık %40'ı, İsrail’de yaşamaktadır. Bu oranı dünyadaki diğer bütün ülkelerden fazladır. Bu iki sonuç Siyonizm’in diğer Yahudi politik hareketle rden daha başarılı olduğunu gösterir. Bazı akademik çalışmalarda, hem diaspora politikal arı altında işlenir hem de millî kurtuluş hareketle rine örnek olarak üzerinde çalışılır[5].

Siyonizm aynı zamanda, modern dünyayla Yahudiler in ilişkilerine yönelik de tutum aldı. Diaspora’dan dolayı, birçok Yahudi dışlanmış kaldı ve modern çağ hakkında pek fikre sahip değillerdi. Birçok Yahudi tamamen asimile olup, inançlarını geride bırakıp modern dünyaya entegre olmak istiyorla rdı. Asimilasy onu destekley en radikal grup, Yahudiler in Avrupa toplumuna tamamen entegre olmalarını istedi. Böylece, Yahudiler ve Yahudi olmayanla r arasındaki fark ortadan kalkacaktı. Bu grup homojen bir topluma kendi kimlikler inden vazgeçerek ulaşmayı amaçladı. Başka bir asimilasy on yöntemi olarak kültürel sentez, Yahudiliğe ait gelenekle ri korurken, modern dünyayı kabule edip ona göre davranmayı öne sürdü. Bu fikri öne sürenler daha korumacı oldular, böylece bir yandan gelenekle ri kaybetmey ip, öte yandan modern çağa ayak uydurabil eceklerdi .[12].

Terminolo ji
"Siyonizm" kelimesi, Siyon (İbranice: Tzi-yon ציון) kelimesin den türetilmiştir. İsim esas olarak, Kudüs yakınlarında bulunan Siyon Dağı ile bu dağ üzerindeki Siyon Kalesi'ni belirtmek için kullanılmaktaydı. Sonraları, Kral Davud döneminde, "Siyon" tüm Kudüs şehrine ve İsrail Diyarı'na atıfta bulunan bir kapsamlam a haline geldi. Tevrat'taki birçok ayette, İsrailoğullarından Siyon halkı, Siyon'un oğulları ya da kızları olarak bahsedili r.

Yahudi milliyetçiliğini tanımlamak için kullanılan bir terim olarak "Siyonizm," ilk milliyetçi Yahudi öğrenci hareketi Kadimah'ın kurucusu Avusturya lı Yahudi yayımcı Nathan Birnbaum tarafından, kendi çıkarttığı Selbstema nzipation adlı gazetede, 1890 yılında ortaya atılmıştır. (Birnbaum bir süre sonra siyasi Siyonizme sırtını dönerek ilk Haredi hareketi olan Agudat Israel'in genel sekreteri olmuştur.)[13]

Siyonizm, Yahudi anavatanını sadece ve sadece Eretz Israel'de kurmayı tasarlaya n bir Yahudi milliyetçi hareketi olması ile Toprakçılıktan (Tertoryal izm) ayırılabilir. Siyonizmi n ilk dönemlerinde, Yahudiler in Avrupa dışına yerleştirilmesine yönelik bir dizi teklif getirilmişse de, bunlar eninde sonunda ya reddedilm iş ya da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu teklifler in yarattığı tartışmalar ise Siyonist hareketin niteliği ve odağının tanımlanmasına katkıda bulunmuştur.

Örgütlenme
1939 Ziyonist Kongresi'nde ülkelere göre (Siyonizm Rusya'da yasaklanmıştı) üye ve delegeler . 70.000 Polonya Yahudisi, burada temsil edilmeyen Revizyoni st Siyonizmi destekliy ordu.[14]
Ülke   Üyeler   Delegeler
Polonya   299.165   109
ABD   263.741   114
Filistin   167.562   134
Romanya   60.013   28
Birleşik Krallık   23.513   15
Güney Afrika   22.343   14
Kanada   15.220   8
Dünya çapındaki çok uluslu Siyonist hareket bir temsili demokrasi şeklinde yapılandırılmıştır. Dört yılda bir kongreler düzenlenmekte (İkinci Dünya Savaşı'ndan önce iki yılda bir düzenlenmekteydiler) ve kongreye katılan delegeler üyeler tarafından seçilmektedir. Üyelerin, şekel adı verilen üyelik aidatını ödemesi gerekir. Kongrede, delegeler 30 kişilik icra kurulunu, bu kurul da hareketin liderini seçerdi. Kuruluşundan itibaren demokrati k bir yapıya sahip olan harekette kadınlar da oy hakkını, Birleşik Krallık'ta oy hakkını kazanmada n da önce, elde etmişlerdir. 1917 yılına kadar, Dünya Siyonist Örgütü devamlı küçük ölçekli göç ve Yahudi Ulusal Fonu (1901 – Yahudiler in yerleşimi için toprak satın alan bir yardım derneği) ve İngiliz-Filistin Bankası (1903 – Yahudi işletmelerine ve çiftçilere kredi sağlayan bir kuruluş) gibi oluşumların kurulması yoluyla bir anavatan kurma stratejis ini izlemiştir. 1942 yılında düzenlenen Biltmore Konferansı'nda, Siyonistl er programla rını değiştirerek hareketin amacı olarak bir Yahudi devleti kurulmasını talep ettiler.

1968 yılında Kudüs'te bir araya gelen 28. Siyonist Kongresi, "Kudüs Programı"nda belirtile n beş noktayı Siyonizmi n günümüzdeki amaçları olarak kabul etmiştir. Bu noktalar şöyledir:[15]

Yahudi Halkının birliği ve İsrail'in Yahudi yaşamında sahip olduğu merkezi önem;
Yahudi Halkının, tüm ülkelerden yapılacak göçler (Aliyah) yoluyla, tarihi anavatanı olan Eretz Israel'de bir araya gelmesi;
Adalet ve barış vizyonu üzerine kurulu olan İsrail Devleti'nin güçlendirilmesi;
Yahudi ve İbrani dili eğitiminin ve Yahudi ruhani ve kültürel değerlerinin teşvik edilmesi yoluyla Yahudi Halkının kimliğinin korunması;
Yahudi haklarının her yerde korunması.
İsrail'in kurulmasından bu yana, hareketin rolü önemini çok büyük ölçüde yitirmiş olsa da, hareket içindeki ideolojik farklılıklar gerek İsrail'de gerekse Yahudiler arasında yapılan siyasi tartışmaların çok önemli bir parçası olmayı sürdürmektedir.

İşçi Siyonizmi
İşçi Siyonizmi Doğu Avrupa'da doğmuştur. Sosyalist Siyonistl ere göre, yüzyıllar boyunca Yahudi düşmanı toplumlar içinde gördükleri baskı yüzünden Yahudiler süklüm püklüm, aciz, umutsuz bir hale düşmüşler, bu da Antisemit izmin daha da şiddetlenmesine davetiye çıkartmıştı. Bu grup, Yahudi ruhu ve toplumund a bir devrimin gerekli olduğunu, bu devrimin de kısmen İsrail'e göç ederek, kendileri ne ait bir ülkede çiftçilik, işçilik ve askerlik yapan Yahudiler tarafından gerçekleştirilebileceğini savunuyor lardı. Çoğu Sosyalist Siyonist, gelenekse l dine dayalı Yahudiliğin uygulanma sına Yahudi halkı arasında "Diyaspora zihniyeti"ni devam ettirdiği gerekçesiyle karşı çıkmış ve İsrail'de "kibbutzim" adı verilen kırsal toplulukl ar oluşturmuştur. Her ne kadar Sosyalist Siyonizm Yahudiliğin temel değerleri ve ruhaniliğinden esinlenmiş ve felsefi olarak bu esaslar üzerine kurulmuşsa da, Yahudiliğin ifade edilmesin de benimsediği ilerici yaklaşım Ortodoks Yahudilik ile arasında karşıtlığa dayalı bir ilişkiyi beslemiştir.

Filistin'deki İngiliz Manda Yönetimi sırasında, İşçi Siyonizmi Filistin'deki Yahudi yerleşimi Yişuv'un siyasi ve ekonomik hayatında baskın güç haline gelmiş ve İşçi Partisi'nin yenilgisi ile sonuçlanan 1977 seçimlerine kadar da İsrail'deki siyasi yapının hakim ideolojis i olmayı sürdürmüştür. Gelenek (zayıflamış olmakla birlikte) İşçi Partisi tarafından halen sürdürmekte, parti son yıllarda Batı Şeria ve Gazze'de bir Filistin Devleti'nin kurulmasının savunucul uğunu yapmaktadır.

Liberal Siyonizm
Genel Siyonizm (ya da Liberal Siyonizm), başlangıçta 1897 yılında toplanan Birinci Siyonist Kongresi'nden I. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde Siyonist hareket içindeki hakim eğilim olmuştu. Genel Siyonistl er kendileri ni Herzl ve Chaim Weizmann gibi Siyonist liderleri n gıpta ile baktığı liberal Avrupa orta sınıfı ile özdeşleştirmiştir. Liberal Siyonizm günümüzde İsrail'deki herhangi bir parti ile ilişkilendirilemese de, İsrail siyasetin de serbest piyasa ilkelerin i, demokrasi yi ve insan haklarına bağlılığı savunan güçlü bir eğilim olarak varlığına devam edip sürdürmektedir.

Milliyetçi Siyonizm
Milliyetçi Siyonizm, Jabotinsk i'nin önderliğindeki Revizyoni st Siyonistl erin içinden çıkmıştır. Revizyoni stler, bir Yahudi devleti kurulmasının Siyonizmi n amaçlarından biri olduğunu beyan etmeyi reddedere k 1935 yılında Dünya Siyonist Örgütü'nden ayrıldılar. Revizyoni stler, Arap nüfusunu Yahudiler in kitlesel göçünü kabul etmeye zorlamak ve bölgedeki İngiliz çıkarlarını savunmak üzere Filistin'de bir Yahudi Ordusu kurulması fikrini savunuyor lardı. Revizyoni st Siyonizm zaman içinde evrilerek İsrail'de 1977 yılından bu yana birçok hükümetin ana ortağı olan Likud Partisi'ne dönüşmüştür. Pati, İsrail'in Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki kontrolünü sürdürmesini savunmakt a ve Arap-İsrail anlaşmazlığında sert bir çizgi izlemekte dir. 2005 yılında, Likud işgal altındaki topraklar üzerinde bir Filistin Devleti kurulması konusunda bölünmüş ve barış görüşmelerinden yana tavır koyan parti üyeleri Kadima Partisi'ni kurmuştur.

Dini Siyonizm
1920'li ve 1930'lu yıllarda, Haham Abraham Izak Kook (ilk Filistin Hahambaşısı) ve oğlu Haham Zevi Judah Kook, din karşıtlığını ima eden unsurlarını reddettik leri Siyonizmi n birçok idealinde muazzam bir dini ve gelenekse l değer gördüler. Siyonizmi n pozitif idealleri ni uygun şekilde kucaklaya cak ve Ortodoks ve laik Yahudiler arasında bir köprü vazifesi yapacak bir Ortodoks Yahudilik kolu kurmayı amaçladılar.

Her ne kadar diğer Siyonist gruplar zaman içinde milliyetçiliklerinde yumuşamaya gitmişlerse de, Altı Gün Savaşı'nın kazanımları, dini Siyonizmi İsrail siyasi yaşamında önemli bir konuma getirmiştir. Günümüzde Ulusal Dini Parti ve Gush Emunim ile ilişkilendirilen Dini Siyonistl er, Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimleri konusunda ve Kudüs'ün Eski Şehir olarak adlandırılan bölümünün Yahudiler in kontrolü altına alınmasına yönelik çabalarda ön plana çıkmıştır.

Büyük ölçüde Modern Ortodoksl arı barındıran Dini Siyonizm, artan sayıda (daha gelenekse l) Ultra-Ortodoks Yahudiyi de içine almaktadır. Sefarad partisi Şas Siyonist hareket ile doğrudan ilişkili olmamakla birlikte genel olarak bir Ultra-Ortodoks gündem izlemekte dir.

Yeşil Siyonizm
Yeşil Siyonizm, Siyonizm’in İsrail’in doğasıyla ilgilenen bir dalıdır. Çevresel tek Siyonist parti Yeşil Siyonist İttifakıdır.

Neo-Siyonizm ve Post-Siyonizm
20. yüzyılın son çeyreğinde, İsrail’deki klasik milliyetçilik azalmaya başladı. Bu, diğer iki muhalif hareketin doğuşuna sebep oldu: Neo-Siyonizm ve Post-Siyonizm. Bu iki hareket dünya çapındaki iki fenomenin İsrail versiyonl arı anlamına geldi:

Globalleşmenin ortaya çıkması, market toplumu ve liberal kültür
Yerel ters tepki [16].
Neo-Siyonizm ve Post-Siyonizm, Klasik Siyonizm’le aynı özellikleri paylaşırlar fakat, hissettir ilen duruş ve çap ayrımları ortaya koyar. Neo-Siyonizm, Siyonist milliyetçiliğin dini ve çıkarcı yönlerini ortaya koyar, öte yandan Post-Siyonizm, daha normalleşme ve evrensell iğe yönelik bir yaklaşımda bulunur [17]. Post-Siyonizm’e göre İsrail “Yahudiler için devlet” olmaktan çıkmalı ve bütün vatandaşları için bir devlet olmalı[18] ya da Arap ve Yahudiler in eşit güce sahip olduğu, çift-milliyetçi bir yapıya bürünmelidir.

Siyonizm ve Haredi Yahudilik
Haredi Ortodoksl arın birçoğu Siyonist hareketin parçası değildir. Siyonizmi laik görüp, milliyetçiliği doktrin olarak kabul etmemekte ler. Yahudiliği ilk ve en önde gelen din olarak görmektedirler. Buna rağmen, Shas gibi bazı Haredi hareketle r, açıkça Siyonist hareketle bağını ortaya koymaktadır.

Haredi hahamlar İsrail’i Yahudiliğin temelleri ne uyan, Yahudiler e özgü bir devlet olarak görmemektedir. Bunun sebebi ülkeyi laik bulmalarıdır. Bununla birlikte, kendileri ni, Yahudiler in dini bilince ulaşmalarında onlara yardımcı olması gereken kesim olarak görmektedirler. İki Haredi politik parti İsraildeki seçimlere girmekted ir. Bazen, bu partiler, milliyetçi ya da Siyonist fikirleri n pararleli nde bulunur, bunun temel sebebi bu partileri n İsrailin Yahudiliğini güçlendirmek istemeler idir.

Shas Partisi Siyonist hareketle ilişkisi olduğunu kabul etmese de 2010 yılında, Dünya Siyonist Örgütüne katıldı. Partiye oy verenler kendileri ni genelde Siyonist olarak görürler ve partileri n Knesset’teki üyeleri Siyonist denilebil ecek politikal arı savunmakt adır. Hasidik olmayan Litvanyal i Haredi Aşkenazlar, Aşkenaz Agudat İsrail partisi tarafından temsil edilmekte ve bu parti Siyonist hareketle aralarında bir ilişki kurmaktan hep kaçınmıştır. Partinin en büyük amacı İsrail ve İsrail kanunlarının Halaha’ya uymasıdır.

Siyonist inançların özellikleri
Siyonizm, bir Yahudi devleti kurma amacıyla oluşmuştur. İlerki dönemde Siyonist liderler İsrail topraklarında Yahudi devletini kurmayı amaçlamalarına rağmen, Theodor Herzl, Amerika Birleşik Devletler i’ne Kuzey Afrikada’ki koloniler den birinde Yahudi yerleşim birimi kurmak için yaklaştı [19]. İsrail topraklarına Aliyah (göç) Yahudi ibadetler inde daima tekrarlan an konudur. Diaspora’da yaşamayı reddetmek, Siyonizmi n merkezind e yer alır[20]. Fikre göre diaspora, bir Yahudinin ve Yahudi millî bilincini n tamamıyla gelişmesini engelleme ktedir.

Siyonistl er genelde İbranice konuşur. Bu dil Sami dillerind en olup, antik Yehuda’nın özgür koşullarında geliştirildi. Birçok Siyonist, Avrupa dillerind en etkilenmiş Yiddiş dilini konuşmayı reddeder. İsrail’e göçtükten sonra diasporad a kullandıkları dillerden ve isimlerde n vazgeçerler. İbranice sadece ideolojik olarak tercih edilmedi, dil ayrıca bütün İsraillilerin ve yeni devletin ortak dili oldu. Bu Siyonistl er arasında kültürel ve politik bağları güçlendirdi.

Siyonist düşüncenin ana hatları İsrail Özgürlük Bildirges inde gösterilir:

    « 'İsrail toprakları Yahudiler in doğum yeridir. Bu topraklar da Yahudiler in manevi, dini ve politik kimlikler i şekillenmiştir. Bu topraklar da ilk devletler ini kurdular ve kültürel değerlerini yarattırlar ve bu topraklar Dünyaya kitapların en mukkadesi ni verdi. '
Topraklarından güçle kovuldukt an sonra Yahudiler topraklarına geri dönme ümitlerini hiç kaybetmed iler ve daima eve dönüp politik özgürlüklerine kavuşmak için dua ettiler.

Bu tarihi ve gelenekse l bağlarla, Yahudiler, kendileri ni antik evlerine tekrar entegre etmek için çaba gösterdiler ve yakın tarihlerd e kitleler halinde geri döndüler[21]. »
    
Siyonizm, anti-semitizmle savaşmaya adamıştır kendisini . Bazı Siyonistl er anti-semitizmin hiçbir zaman yok olmayacağına inanır[22] öte yandan bazıları Siyonizmi n ant-semitizmi bitirecek araç olduğuna inanır.

Tarihçe
Her ne kadar İsrail Diyarı'nda (Eretz Yisra'el) her zaman bir Yahudi cemaati bulunmuşsa da, MS 1. yüzyıldan itibaren, Yahudiler in çoğunluğu sürgünde yaşamıştır. Yahudilik inanışına göre, Eretz Yisra'el ya da diğer adıyla Siyon, Tevrat'ta Tanrı tarafından Yahudiler e vadedilmiş bir ülkedir. İkinci yüzyıldaki Bar Kokhba ayaklanma sının ardından, Romalılar Yahudiler i Filistin'den sürmüş, Yahudi diyaspora sı da bu şekilde ortaya çıkmıştır.

On dokuzuncu yüzyılda, Yahudilik içinde Filistin'e dönüşe destek veren akımın popülerliği de artmıştır. Siyonizm öncesi Aliyah ile, Yahudiler, Siyonizmi n fiilen başladığı yıl olarak kabul edilen 1897 yılından önce de Filistin'e göç ediyorlar dı.[23] Aktif Siyonizm'in başlangıcı kabul edilen 1897 yılından önce dahi Yahudiler in Filistin topraklarına göç ettiği görülmüştür.[24].

Filistin'e ciddi Yahudi göçü 1882 yılında başlamıştır. Göçmenlerin çoğu, sık sık gerçekleştirilen pogromlar dan ve devlet yönetimindeki baskılardan kaçtıkları Rusya'dan geliyordu . Bu gruplar, Batı Avrupa'daki Yahudi hayırseverlerden gelen mali destek ile bir dizi tarımsal yerleşim alanı oluşturdular. Rus Devrimi ve Nazi rejiminin başlaması ile de yeni Aliyahlar gerçekleştirilmiştir.

1890'lı yıllarda, Theodor Herzl Siyonizme yeni bir ideoloji ve fiili aciliyet katarak, Dünya Siyonist Örgütü'nün (WZO) oluşturulduğu 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde düzenlenen ilk kongrenin toplanmasını sağladı.[25] Herzl'in amacı, Yahudi devleti hedefinin elde edilmesi için gerekli hazırlık niteliğindeki adımları başlatmaktı. Herzl'in Filistin'i hakimiyet i altında tutan Osmanlı yöneticileri ile bir siyasi anlaşma yapma teşebbüslerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine başka hükümetlerin desteği arandı. Filistin'de küçük ölçekli yerleşimlere destek veren WZO, Yahudilik duygusu ve bilincini güçlendirmeye ve dünya çapında bir federasyo n kurmaya odaklandı.

Dinlere göre Filistin nüfusu[26]
Yıl   Müslümanlar   Yahudiler   Hıristiyanlar   Diğerleri
1922   486.177   83.790   71.464   7.617
1931   493.147   174.606   88.907   10.101
1941   906.551   474.102   125.413   12.881
1946   1.076.783   608.225   145.063   15.488
Uzun bir devlet yönetiminde soykırım ve etnik temizleme ("pogromlar") siciline sahip olan Rus İmparatorluğu, yaygın şekilde Yahudi halkının tarihi düşmanı olarak kabul edilmekte ydi. Lider kadrosunu n büyük bölümü Almanca konuşanlardan oluştuğu için, Siyonist hareketin merkezi de Berlin'de bulunuyor du. I. Dünya Savaşı'nın başlangıcında, Yahudiler in (ve Siyonistl erin) büyük bölümü Rusya'ya karşı verdiği savaşta Almanya'nın safında yer aldı.

Rusya'dan gelen Yahudi göçmen Chaim Weizmann'ın yürüttüğü lobicilik çalışmaları ve Amerikan Yahudiler inin Amerika Birleşik Devletler i'ni Almanya'ya destek vermeye teşvik edeceği endişesi Britanya hükümetini 1917 yılında Balfour Deklarasy onu'nu kaleme almaya sevk etti. Deklarasy on, Filistin'de bir Yahudi anavatanı kurulmasını onaylıyordu. Ayrıca, Britanya saflarında Filistin'de savaşmak üzere de Siyonistl erden oluşan Jabotinsk i komutasında bir askeri birlik kuruldu. 1922 yılında, Milletler Cemiyeti, Britanya'ya verdiği mandada söz konusu deklerasy onu kabul etti:

Manda (…) önsözde de belirtild iği gibi, Yahudiler için bir ulusal vatan kurulmasını ve kendi kendini yöneten kurumların oluşturulmasını ve ırkı ve dini ne olursa olsun, Filistin'de yaşayan herkesin medeni ve dini haklarını güvence altına alacaktır.[27]

Balfour Deklarasy onu'nun çıkarılmasında oynadığı rol, Weizmann'ın hareketin lideri olarak seçilmesinin de önünü açtı. Weizmann, 1948 yılına kadar bu görevde kaldı.

Britanya Manda Yönetimi Filistin'e daha yüksek sayıda Yahudinin göç etmesine ve Yahudiler tarafından bölgedeki toprak ağalarından daha fazla arazi satın alınmasına yol açtı. Bunun sonucunda, yerel halkın topraksız kalması bölgedeki (çoğu zaman bizzat araziyi satan toprak ağalarının önderliğinde gelişen) huzursuzl uğu körükledi. 1920, 1921 ve 1929 yıllarında yaşanan ayaklanma lara kimi zaman Yahudiler e yönelik katliamla r da eşlik etti. Kurbanlar çoğunlukla Siyonist olmayan Ortodoks Yahudiler di. Britanya ilkesel düzeyde Yahudiler in göçünü desteklem ekle birlikte, Arapların çıkarttığı şiddet olaylarından ötürü Yahudi göçüne kısıtlamalar getirmiştir.

Hitler'in 1933 yılında Almanya'da iktidara gelmesini n ardından, 1935 yılında kabul edilen Nürnberg Yasaları Almanya Yahudiler ini (daha sonraları da Avusturya ve Çek Yahudiler ini) ülkesiz mülteciler haline getirdi. Benzer kurallar, Nazilerin Avrupa'daki müttefikleri tarafından da uygulanmıştır. Zaman içinde Yahudi göçünde yaşanan artış ve Arap dünyasına yönelik Nazi propagand asının etkisi ile Filistin'de 1936-1939 Arap ayaklanma sı yaşandı. Britanya durumu araştırmak için Peel Komisyonu'nu kurdu. Avrupa'daki Yahudiler in durumunu dikkate almayan komisyon, iki devletli bir çözüm ve halkların zorunlu transferi yönünde bir çağrıda bulundu. Ancak, Britanya bu çözümü reddedere k yerine 1939 tarihli Beyaz Kitap'ı uygulamay a koydu. Beyaz Kitap, Yahudi göçüne 1944 yılı itibarıyla son verilmesi ni ve Yahudi göçmenlerin sayısının 75.000 ile sınırlandırılmasını planlıyordu. İngilizler, Manda yönetiminin sonuna kadar bu politikayı sürdürdüler.

Filistin'deki Yahudi cemaatini n büyümesi ve Avrupa'daki Yahudi varlığının muazzam bir yıkıma uğraması, Dünya Siyonist Örgütü'nün de devredışı kalmasına neden oldu. Amerikalı Siyonistl erin para yardımı ve Washingto n'daki nüfuzları ile destek verdiği, David Ben-Gurion'un liderliğindeki Filistin için Yahudi Ajansı, kendi politikal arını giderek artan şekilde dikte ettirmeye başladı.

İkinci Dünya Savaşı ve Holokost'un (Yahudi Soykırımı) ardından, başta Holokost'tan kurtulmuş olanlar olmak üzere, ülkesiz Yahudiler den oluşan muazzam bir dalga Britanya'nın belirlediği kurallara meydan okuyarak küçük teknelerl e Filistin'e göç etmeye başladı. İngilizler, (aralarında çok sayıda öksüz kalmış çocuğun da bulunduğu) bu Yahudiler i ya Kıbrıs'ta hapsetmiş ya da Britanya kontrolü altındaki Almanya'daki Müttefik İşgal Bölgeleri'ne göndermiştir. Bu ise, Siyonizmi n tüm Yahudiler den destek bulması ve Amerikan Kongresi'nin Britanya'ya ekonomik yardım verilmesi ni reddetmes i ile sonuçlandı. Siyonist grupların Filistin'de İngilizlere yönelik saldırılarına ek olarak, imparator luğu iflasın eşiğine gelmiş olan Britanya konuyu yeni kurulan Birleşmiş Milletler'e havale etmek zorunda kaldı.


 
Birleşmiş Milletler Paylaşım Planı (1947)
1947 yılında, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi (UNSCOP) Filistin'in batısının bir Yahudi devleti, bir Arap devleti ve Kudüs'ü çevreleyen BM kontrolü altındaki bir bölge (Coprus separatum) olmak üzere üçe bölünmesini yönünde tavsiyede bulundu.[28] Bu taksim planı, 29 Kasım 1947 tarihinde, 181 Sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı ile, 33 lehte, 13 aleyhte ve 10 çekimser oy ile kabul edildi. Oylamanın sonucu, Yahudiler in çoğunlukta olduğu şehirlerin sokaklarında kutlandı.[29]

Filistinl i Araplar ve Arap devletler i BM kararını reddedere k tek bir devlet oluşturulmasını ve Yahudi göçmenlerin Filistin'den çıkartılmasını talep ettiler. 14 Mayıs 1948 tarihinde, Britanya mandasının sona ermesinin hemen ardından, Ben-Gurion'un liderliğindeki Yahudi Ajansı İsrail Devleti'nin kuruluşunu ilan etti ve aynı gün yedi Arap ülkesinin orduları İsrail'i istila etti. Savaş yüzünden yaklaşık 711.000 Filistinl i Arap[30] yaşadıkları toprakları terk etmek, 850.000 Yahudi de Arap dünyasından büyük çoğunlukla İsrail'e göç etmek zorunda kaldı.

İsrail Devleti'nin kuruluşundan bu yana, Dünya Siyonist Örgütü genellikl e Yahudiler in İsrail'e göç etmeye teşvik edilmesi ve yardımcı olunmasına adanmış bir örgüt olarak işlev görmüştür. Örgüt, diğer ülkelerde İsrail'e siyasi destek sağlamış olsa da, İsrail'in iç politikasında küçük bir rol oynamıştır.

Hareketin 1948 yılından bu yana kaydettiği önemli başarılar arasında, göç eden Yahudiler e lojistik destek sağlanması ve en önemlisi, Sovyetler Birliği'ni terk etme ve dinlerini özgür bir şekilde uygulama hakkı konusunda ki mücadelelerinde Sovyet Yahudiler ine yardım edilmesi de vardır.

Balfour İlanı ve Filistin Mandası
1903 yılında, Siyonist kongresi, İngilizler tarafından Uganda’da bir vatan oluşturulması teklifini reddetti. 1917 yılında İngiliz hükümeti Balfour Deklarasy onu ile Filistin’de bir Yahudi ülkesi kurma kararını verdi:

    « Majestele rinin hükümeti Filistind e Yahudiler için bir millî bir vatan kurma fikrini desteklem ekte ve bu fikrin gerçekleşmesi için gereken desteği verecekti r. Bu amaç gerçekleşirken, şu an o topraklar da bulunan Yahudi olmayan kişilerin sivil ve dini hakları korunacak tır[31]. »
    
1922 yılında, Milletler Cemiyeti, deklarasy onunu kabul etti ve İngilizlere Filistin himayesin i verdi:

    « Himaye, Yahudi millî vatanın oluşturulmasını garanti altına alacak, kurulan devlette kendini yönetebilme organları kurulacak ve orada yaşayan Yahudi ve Yahudi olmayan herkesin hakları koruma altına alınacaktır[32]. »
    
Rusya'ya göç etmiş olan Yahudi Chaim Weizmann Balfour Deklarasy onun’daki katkılarindan dolayı hareketin başı olarak 1948 yılına kadar kaldı ve Devlet kurulduğunda İsrail’in ilk Başkanı oldu.

Yahudiler in Filistine göç etmesi ve feodal toprak sahipleri nden alınan geniş topraklar, topraksızlığa ve giderek artan hoşnutsuzluğa sebep oldu. 1920, 1921 ve 1929 yıllarında ayaklanma lar gerçekleşti ve zaman zaman Yahudiler in katledilm esiyle sonuçlandı[33]. Kurbanlar genelde Siyonist olmayan, dört kutsal dört şehirdeki Haredi Yahudiler oldu.

Hitler'in yükselişi
1933 yılında Hitler Almanya’da yönetimi ele geçirdi ve 1935 Nürnberg Kanunları ile Alman Yahudiler i (ve daha sonra Avusturya ve Çek Yahudiler i) vatansız göçmen oldular. Benzer kanunlar Avrupa’daki diğer Nazi müttefikleri tarafından uygulandı. Bu durumu takip eden Yahudi göçü ve Arap dünyayı hedef alan Nazi propagand ası, 1936-1939 Filistin Arap ayaklanma sına neden oldu. İngiltere, Filistin Kraliyet Komisyonu nu durumu incelemek için kurdu. Komisyon, Avrupa’daki Yahudiler in durumunu değerlendirmedi ama iki-devlet çözümü savunarak zorunlu nüfus değişimi önerdi. İngiltere bu çözümü geri çevirdi ve bunun yerine 1939 White Paper (Malcolm Mac Donald) çözümünü öne sürdü. Bu çözüm 1944 yılına varıldığında Yahudi göçünü tamamlama yı planladı ve bu döneme kadar 75.000 Yahudinin göçünü sağlamayı amaçladı. Bu Avrupa’daki şiddetli ayrıma uğrayan ve gidecek yerleri olmayan Yahudiler için faciaydı. Bu politikayı İngilizler himayenin sonuna kadar yürütebildi.

Filistin’deki Yahudiler in sayısının artması ve Avrupa’daki Yahudiler in kötü durumu Dünya Siyonist Organizas yonunun güçlenmesini sağladı. David Ben-Gurion liderliğindeki Filistin Yahudi Kurumu Yahudiler in göçünü artırmak için Amerika’dan destek sağladı. Destek veren kurumlar arasında Amerika Filistin Komitesi’de vardı.

İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’tan sonra, çoğunluğunun Holokost’tan kurtulanl ar olduğu ülkesiz çok sayıda Yahudi küçük botlarla İsrail’e göç etti. Holokost, Siyonist projesiyl e dünyadaki Yahudiler arasında büyük bağlar kurdu[34]. İngilizler Yahudiler i ya Kıbrıs’ta tutukladı ya da Almanya’da müttefiklere ait alanlara gönderdi. Bu durum Yahudiler in Siyonizmi daha çok desteklem elerini sağladı. Siyonist gruplar Filistin’deki İngilizlere saldırdı ve İngilizler ise, karşılaştıkları iflasla, durumu Birleşmiş Milletler e götürdü.

1947 yılında Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komisyonu, Batı Filistin’in Yahudi ve Arap devletler ve Birleşmiş Milletler tarafından kontrol edilen Küdus olarak bölünmesini önerdi[35]. 181 nolu çözüm önergesi 1947 yılı Kasımında 33 kabul, 13 ret ve 10 nötr oyla kabul edildi. Karar Yahudi şehirlerde kutlamala rla karşılandı[36]. Buna rağmen Filistinl i Araplar ve Arap Devletler BM kararını reddetti ve Yahudi göçmenlerin geri gönderilmesini istedi. Bu durum 1948 Arap-İsrail Savaşıyla sonuçlandı.

Mayıs 1948’de, İngiliz Himayesi sona erdi ve David Ben-Gurion İsrail devletini n kurulduğunu ilan etti ve aynı gün yedi Arap ülkesi İsrail’i işgal etti. Çatışmalar 711.000 Filistinl i Arabın yaşadıkları yerden göçmesine neden oldu[37]. Bu Filistinl iler tarafından Al Akba (Felaket) olarak adlandırıldı ve Arap ülkelerindeki 850.000 Yahudi İsrail’e göçtü. Birçok kanunla, İsrail, göçen Filistinl ilerin geri dönmesini engelledi . İsrail Devletini n kurulmasından itibaren, Dünya Siyonist Örgütü, Yahudiler i İsraile göçmek için destekley en bir kurum olarak çalışmalarına devam etti. İsrail iç politikasına karışmazken, İsraile politik destek verdi. En büyük başarıları arasında göçen Yahudiler için Lojistik destek vermek, Yahudiler in SSCB’den ayrılmalarını sağlayacak yasal zemini hazırlamak ve SSCB’de kalan Yahudiler in dinlerini özgürce yaşamalarını desktekle mekti.

Herzl'in II. Abdülhamid'e teklifi
Theodor Herzl, dönemin sultanı II. Abdülhamid'e Kont Nevlinski (bir Leh soylusu, II. Abdülhamit'in şahsi dostu) aracılığla Filistin'e özerklik ve Musevi ikametliği ister. Buna karşılık şu taahhütlerde bulunur:

Osmanlı Devleti’nin 33 milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödeyelim.
İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın Frank’a mal olacak deniz filosu yaptıralım.
Devletin mali durumunu canlandırmak için 35 milyon altın lira faizsiz borç verelim.
Ancak, II. Abdülhamit teklifi kabul etmez ve şu yanıtı verir:

"...Bu meselede (Theodor Herzl) ikinci bir adım daha atmasın. Ben bir karış toprağı dahi satmam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsûldar kılmıştır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz..."[kaynak belirtilm eli]
Tarih araştırmalarında Prof. Dr. Vahdettin Ergin tarafından ortaya çıkarılan yeni belgeler ışığında Abdülhamid ve yakın çevresi ile Siyonizm'in en önemli ismi olan Herzl arasında 1896'dan başlayarak altı sene boyunca yoğun temaslar yaşandığı kanıtlanmıştır. Theodore Herzl, Osmanlı Arşivleri'ndeki belgelere göre, Sultan Abdülhamid ile görüşmüş ama bu görüşme sırasında Herzl'in Filistin'de bir Yahudi Osmanlı Arşivleri'nden 19 Nisan 1900 tarihli bir belge Yahudi göçüne izin verilmiyo r (İ.HUS.81/1317Z.48)

Prof. Dr. Vahdettin Engin vatanı kurulması, dolayısıyla da Abdülhamid'in bu talebi tek bir cümleyle reddetmes i gibisinde n bir olay yaşanmamış; Abdülhamid, aksine, "Filistin'e değil, Mezopotam ya'ya yerleşin" demiştir.[kaynak belirtilm eli] Herzl, Sultan Abdülhamid'e daha sonra, 16 Şubat 1902'de gönderdiği bir mektupta bu görüşmenin ayrıntılarını hatırlatıyordu. Herzl, "Majestele ri, memleketi nde yaşayan Yahudiler'e gösterdiği âlicenaplığı mazlum ve mağdur durumda bulunan diğer Yahudiler'e de göstermekte, onları bir peder gibi himaye altına almakta ama toplu olarak bir yerde yaşamaları yerine, değişik bölgelerde bulunmala rına izin vermekted irler" diye yazmaktay dı.[kaynak belirtilm eli]

Prof. Dr. Vahdettin Engin'in ortaya çıkardığı belgelerd e, bu görüşmenin ve diğer temasların ayrıntıları açıkça görülüyor: Herzl, Yahudiler için "toprak" istemiyor, toprak satın almak gibi bir talepte de bulunmuyo r, aksine Filistin'de "özerk" bir Yahudi devletine izin verilmesi ni istiyor. Abdülhamid ise, Yahudiler'in Filistin yerine Mezopotam ya'ya yerleşmelerini ama tek bir yerde değil, değişik bölgelerde yaşamalarına sıcak bakabilec eğini söylüyor.[kaynak belirtilm eli]

Siyonizme yönelik muhalefet ve eleştiriler
1920'li yıllarda, Siyonist hareketin giderek daha laik bir kimliğe bürünmesi, bazı Ortodoks Yahudi gruplarının da muhalefet ini çekmiştir. Harekete, İslami kuruluşlar ve milliyetçi Arap örgütlerinin yanı sıra, kimi asimile olmuş Yahudiler ve Siyonizmi n Britanya'nın Hindistan'daki kalabalık Müslüman tebaası ile ilişkilerine zarar vereceği endişesini taşıyan İngiliz emperyali stlerinin de muhalefet i ile karşılaştı. Zaman zaman Marksist örgütler de çeşitli nedenlerd en ötürü Siyonizme karşı çıkmışlardır.

İsrail'de, 1930'lu ve 1940'lı yıllarda başını şair Yonatan Ratoş'un çektiği Kenancı hareket, "İsraillilik"in etnik kimlikler üstü bir milliyet olması gerektiği fikrini savunmuştur.

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, İsrail'deki klasik milliyetçilikte bir düşüş yaşandı. Bu ise, neo-Siyonizm ve post-Siyonizm gibi iki karşıt hareketin yükselmesine yol açtı. Her iki hareket de, aslında dünya çapında rastlanan bir görüngünün İsrail'e uyarlanmış haliydi: (1) küreselleşmenin, bir pazar toplumunu n ve liberal kültürün yükselişi ve (2) yerel bir tepki.[38] Neo-Siyonizm ve post-Siyonizm, bir yandan "klasik" Siyonizm ile belirli özellikleri paylaşırken, diğer yandan da halihazırda Siyonizmd e mevcut olan birbirine muhalif ve taban tabana zıt kutupları vurgulama ları ile birbirind en ayrılmaktadır. "Neo-Siyonizm, Siyonist milliyetçiliğin kurtarıcılık ve adanmışlık boyutlarına vurgu yaparken, post-Siyonizm ise normalleşme ve evrenselc ilik boyutlarının altını çizer."[17]

Marcus Garvey ve Siyah Siyonizm
Siyonistl erin, Filistin'de Yahudiler için bir Ulusal Anavatan oluşturulmasına Britanya'nın desteğini kazanmaya yönelik çabalarının başarı ile sonuçlanmasından etkilenen Jamaikalı milliyetçi Marcus Garvey, Afrika asıllı Amerikalıların Afrika'ya dönmesine adanmış bir hareket başlattı. 1920 yılında, Harlem'de yaptığı bir konuşmada, Garvey şunları söylüyordu: "diğer ırklar —Yahudiler Siyonist hareket, İrlandalılar ise İrlanda hareketi yoluyla— davalarını başarıya ulaştırmak için uğraştılar ve ben de bedeli ne olursa olsun, Zencileri n menfaatle rinin gözetilmesini sağlamak için uygun şartları yaratmaya karar verdim."[39]Garvey, Amerikalı Siyahların Afrika'ya göç etmesi için uygun şartları yaratmak amacıyla, Black Star Line adlı bir gemicilik şirketi kurduysa da, çeşitli sebeplerd en ötürü bu girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Ortaya attığı fikirler, Jamaika'da Rastafary anizme, Siyah Yahudiler e ve[40] İsrail'e yerleşmeden önce Liberya'ya taşınan Kudüs'ün Afrikalı İbrani İsrailoğulları'na esin kaynağı oldu.

Yahudi olmayanla rdan Siyonizme verilen destek
Yahudiler in İsrail Diyarı'na dönüşüne verilen siyasi destek, Yahudi Siyonizmi nin bir siyasi hareket olarak resmen örgütlenmesinden de eskiye dayanır. On dokuzuncu yüzyılda, Yahudiler in Kutsal Topraklar a Döndürülmesi'nin savunucul arına Restorasy oncular adı verilmekt eydi. Yahudiler in Kutsal Topraklar a geri dönmesi, Kraliçe Victoria, Kral VII. Edward, ABD Başkanı John Adams, Güney Afrika Başbakanı General Smuts, Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Masaryk, İtalyan filozof ve tarihçi Benedetto Croce, Kızılhaç'ın kurucusu ve Cenevre Konvansiy onları'nın yazarı Henry Dunant ve Norveçli bilimadamı ve hayırsever Fridtjof Nansen gibi önde gelen isimler tarafından da yaygın olarak desteklen miştir.

Bakan M. Cambon'un şahsında, Fransız hükümeti de resmen, "İsrailoğullarının yüzyıllar önce sürgün edilerek çıkarıldıkları topraklar da Yahudi milliyeti nin yeniden doğuşunu" sağlamayı taahhüt etmiştir.

Çin'de, aralarında Sun Yat-Sen'in de bulunduğu Milliyetçi hükümetin önde gelen isimleri Yahudiler in bir Ulusal Anavatan kurma arzularına sempati ile baktıklarını ifade etmişlerdir.[41]

Siyonizmi destekley en Hıristiyanlar
Siyonizm öncesinde, Yahudiler in Kutsal Topraklar a dönüşü fikrinin Hıristiyanlar tarafından desteklen işi uzun bir tarihe sahiptir. Siyonizme destek veren ilk ünlü isimler arasında, Britanya Başbakanları David Lloyd George ve Arthur Balfour, ABD Başkanı Woodrow Wilson ve Siyonizme destek vermeye yönelik faaliyetl eri yüzünden Britanya Ordusu tarafından Filistin'de görev yapması süresiz olarak yasaklana n Orde Wingate de bulunmakt adır. Carleton Üniversitesi'nden Charles Merkley'e göre, Hıristiyan Siyonizmi 1967'deki Altı Gün Savaşı'nın ardından kayda değer ölçüde güç kazanmıştır ve başta Amerika Birleşik Devletler i'ndekiler olmak üzere, birçok dönemselci Hıristiyan, bugün Siyonizme güçlü destek vermekted ir.

Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi'nin kurucusu Joseph Smith, yaşamının son yıllarında, "Yahudiler için İsrail diyarına dönme zamanı[nın] şimdi" olduğunu ilan etmiştir. 1842 yılında, Smith, Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi'nin Havariler inden Orson Hyde'ı, toprakları Yahudiler in dönüşüne adamak için Kudüs'e göndermiştir.

İsrail'e açık destek veren Hıristiyan Araplar arasında, her ikisi de Mısır doğumlu olan, İsrail'i Savunan Araplar adlı Web sitesinin kurucusu Amerikalı yazar Nonie Darwish ve Viva Israele adlı kitabın yazarı, eski Müslüman Magdi Allam da bulunmakt adır. Lübnan doğumlu Amerikalı Hıristiyan gazeteci ve Gerçek için Amerikan Kongresi'nin kurucusu Brigitte Gabriel, Amerikalıları "Amerika, İsrail ve Batı medeniyet ini savunmak için korkusuzc a seslerini duyurmaya" çağırmaktadır.[42]

Siyonizme destek veren Müslümanlar
1873 yılında, İran Şahı Nasıreddin Şah, gerçekleştirdiği Avrupa seyahati sırasında aralarında Sir Moses Montefior e'nin de bulunduğu Britanyalı Yahudi liderleri ile bir araya geldi. Görüşme sırasında, İran şahı Yahudiler in toprak satın alarak burada Yahudi halkı için bir devlet kurmalarını tavsiye etmişti.[43]

Bugünkü Ürdün kraliyet ailesinin atalarından ve Osmanlı Türklerine karşı Arap direnişinin lideri (Osmanlı karşıtı Yahudi direnişi ile birlikte) Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali, I. Dünya Savaşı sırasında, "Bu ülkenin kaynakları bakir topraklar dır ve bu Yahudi göçmenler tarafından [Avrupa'dan getirecek leri teknoloji ile] işlenecektir" demiş, Yahudiler e abna'ihelasliy in (toprakların "öz evlatları") olarak adlandırmıştır.[44] Hiçbir zaman hayata geçirilmeyen 1919 tarihli, Faysal-Weizmann Anlaşması'nda, oğlu Emir Faysal, "Onların [Siyonist] ulusal arzularını gerçekleştirilmesinin en emin yolu, Arap devletler inin ve Filistin'in gelişmesinde mümkün olan en yakın işbirliği yoluyladır" diyen bir bildiriye imza atmıştır. Faysal'ın 1919 yılında şunları söylediği Araplar tarafından aktarılır: "Araplar, özellikle de aramızdaki eğitimli kişiler, Siyonist harekete en derin sempati ile bakarlar… Yahudiler e evlerine kalpten bir hoş geldin diyeceğiz… Hep birlikte ıslah edilmiş ve gözden geçirilmiş bir Yakın Doğu için çalışıyoruz ve iki hareket birbirini tamamlıyor. Yahudi hareketi emperyali st olmayan, milliyetçi bir hareketti r… Nitekim, bu iki harekette n hiçbirinin diğeri olmadan gerçek bir başarıya ulaşabileceğine inanmıyorum." (örneğin. Birleşik Krallık'ın Filistin Kraliyet Komisyonu Raporu'nda, Faysal'ın yaşamında sıtmanın yaygın olduğu (örn. s. 233, s. 259) ve Yahudi göçmenlerin bataklıkları kurutarak sıtmayı yayan sivrisine kleri öldürdüklerinin altı çizilir.)[45] Günümüzde halen yayınlanmakta olan El-Ahram gazetesin in editörünün bu konuda yazdıkları Faysal'ın sözlerinden pek farklı değildi: "Siyonistl er ülke için gereklidi r: Beraberle rinde getirecek leri para, bilgi ve zeka ve belirleyi ci özelliklerinden olan çalışkanlıkları ile hiç şüphesiz ülkenin yeniden canlanmasına katkıda bulunacak lardır."[46]

İtalyan Müslüman Meclisi lideri ve İslam-İsrail Derneği eş kurucusu Şeyh Abdul Hadi Palazzi ve Kanadalı İmam Halil Muhammed, Kur'an'ın Siyonizmi destekled iğini belirtir.[47] Siyonizmi destekley en diğer Müslümanlar arasında, Pakistanlı gazeteci Tashbih Sayyed ve Bangladeşli gazeteci Salah Choudhury de bulunmakt adır. 2003 yılından bu yana hapiste olan Choudhury ölüm cezası ile karşı karşıyadır.[48]

Dönem dönem, Kürtler ve Berberile r gibi kimi Arap olmayan Müslümanlar da Siyonizm'e destek verdikler ini belirtmişlerdir.[49][50]  [51]

 Siyonizme destek veren Hindu'lar

İsrail'in 1948 yılında kurulmasından sonra, Hindistan Millî Kongresi hükümeti Siyonizm’e karşı çıktı. Bazı yazarlar, bu karşı çıkışın daha çok Müslüman oy vereni kazanmak için olduğunu iddia etti (o dönemde Müslümanlar 30 milyon üzerindeydi) [52]. Buna rağmen, Sangh Parivar’ın liderliğini yaptığı tutucu hindu milliyetçiler açıkça Siyonizmi savundu. Ayrıca Vinayak Damodar Savarkar ve Sita Ram Goel gibi milliyetçi entelektüel isimler de Siyonizmi savundu[53]. Yahudiler i atalarının vatanına geri getirme hareketi birçok Hindu Milliyetçi için ilgi çekici geldi çünkü İngiliz yönetiminden kurtulma ve Hindistanın bölünmesi, uzun yıllardca ezilen Hindular için benzer tecrübelerdi.

Uluslarar ası anketlere göre, Hindistan dünyadaki İsrail-Devletini en çok savunan ülkelerdendir[54][55][56][57]. Yakın dönemlerde tutucu Hindistan partileri ve kurumları Siyonizmi desteklem ektedir[53][58]. Birçok Hindistan solu üyesi Hinduları bu nedenle, Yahudi lobisiyle işbirliği yapmakla suçlamıştır[59].

Marcus Garvey ve Siyahi Siyonizm
Siyonistl erin bir Yahudi Millî Vatanı oluşturmak için İngilizlerin desteğini almaları, Jamaikalı milliyetçi Marcus Garvey’e ilham verdi ve Amerika’da yaşayan Afrika kökenlileri Afrika’ya geri getirecek hareketi kurmasını sağladı. 1920 yılında Harlem’de verdiği bir konuşmada, GarNecmed din Erbakan hoca vey, “diğer ırklar kendi gelecekle rine kendileri karar verdi-Yahudiler Siyonist hareketle, İrlandalılar, İrlanda hareketle riyle… ve bende Negroların kendi gelecekle rine karar vermeleri ni istiyorum [60]. Garvey bir gemi nakliye şirketi kurdu (Black Star). Bu gemilerle siyahi Amerikalıların Afrika’ya göçmelerine yardımcı olacaktı fakat birçok nedenle çabaları sonuç vermedi ve hareket başarısız kaldı.

Garvey, Jamaika'da Rastafari Hareketin e ilham verdi
Siyahi Yahudiler in ve Afrika’daki İbranilerin İsrail’den önce göç ettikleri yer Liberya

Yukarıdaki aktarılan yazı
Siyonizmi n kendisini tanıttığı ve görülmesini istediği kadarıyla tarif edilebile n
Aysbergin deniz yüzeyinde kalan kısmıdır
Bir ülke yada devlet olarak bu simgelene cekse eğer
Bu devlete israil devleti diyebilir iz
Prof.Dr Necmeddin Erbakan hocanın anlattığı Siyonizm ise
Bu Aysbergde n çok daha farklı bir yapıdır
Ve Aynı zamanda siyonizmi n ifşa ettiği bir piramit ile
İfşa etmediği bir ikinci piramitin var olduğu ortaya çıkmaktadır
Bu bakımdan bu sisteme biz " Two Pyramid Systems " demekteyi z
Prof.Dr.N ecmeddin Erbakan hoca
Bazen akademik bir dil ile 
Bazende müslümanların daha rahat anlayabil mesi için
Halk diliyle anlattığı ve aslında böyle anlatmasına rağmen
Bazı müslümanların hiç anlayamadığı
Siyonizm
Anlatılanların dışında kalan yanlarıdır
Siyonizm kendini tarif ederken soykırımdan bahsediyo r
Konunun gerçeği şudurki :
Soyu Yahudi olan Hitler
Siyonist Yahudiler le anlaşarak
Dolayısıyla Muharref Tevratın emirlerin e itaat ederek
İsrail Devletini n kurulması için
Almanya'daki Yahudiler in Filistine göçünü sağladı
Muharref Tevrat'ın emrine uymayan
Ve kenan diyarına göç etmeyi reddeden
İsrailin kurulmasını geciktirm eye çalışan Yahudiler i ise
Yine ordusunda bulunan Yahudi Subayların denetimin de
Ve Siyonist Yahudiler in emirlerin e uyarak
cezalandırdı
Dünyayı  yöneten ve şu an en fazla etkisini Amerika ile İsrailde gösteren
Yahudiler in " New Zionist Block " grubu
İsrailin gerekirse yıkılmasını , çünkü İsrail mevcut olmasada   
Dünyayı kendileri nin yönettiğini
İsrailin ise Aysbergin üstünü ifşa ettiğini ve gereksiz olduğunu düşünüyor
Bu bakımdan bu grup
İsraildeki Radikal Yahudiler le aynı düşünceye sahip değil
Radikal yahudiler ise
İsrailin tamamıyla Filistin topraklarına hakim olmasını istiyor
Bunların dışında Yahudiler in birde Natorei Charta grubu var
Ancak Natorei Charta grubu bir dini cemaat ve bu iki gruptanda değil
Natorei Charta grubu aynı zamanda Anti-Siyonist bir grup
Ancak sayıları oldukça az
Ve bu coğrafyada etkileri yok denecek güçsüz ve zayıf bir grup 
İsraildeki Radikal grup ve İsrail Soft Yahudi grubu fikir çatışması içinde
Soft Yahudiler İsrailin yayılmacılığını istemiyor
Ve Yahudiler dışındakilerlede barış içinde yaşanabileceğini düşünüyor
İsraildeki Radikal grup
Orta-Doğunun hakimiyet inin Yahudiler e ait olmasını istiyor
Orta-Doğuda ayrıca Türkiyenin güçlü bir devlet olduğunu
Ve bu hakimiyet in önündeki engelin Türkiye olduğunu düşünüyor
Ve ileride Türkiye ile İsrail arasında ( Armagedon ) bir savaş olabileceği 
Yadudiler in olduğu kadar herkesin düşündüğü bir gerçek
Siyonizmi anlamak aslında bir bilim dalıdır
Biz siyonizmi tarif ederken 
Turnusol örneğini verdik
Mavi turnusol kağıdı
Hidrokror ik asit dolu bir kaba batırılırsa
Elbette kırmızı renge dönüşecektir
Ve bu kağıdın renk değiştirmek dışında
asite karşı bir hükmü olmayacak tır
Domuz kanı emdirilmiş bir kağıdı bu asite daldırırsak
Yine renk bakımından bir değişiklik olmayacak tır
Ancak renk değişikliği dışında olan şey
Bu kan asitin içeriğini bozacaktır
Siyonizm önce mavi turnusol kağıdı şeklindeydi
Asitin içinde renk değiştiriyordu
Kırmızıya dönüşüyordu
Bukalemun gibi renk değiştiren bu kağıdın
Önceki rengini tesbit edebilen bir Abdülhamid Han vardı
Müslümanlar onu zerre kadar anlayamadığı için
Osmanlı yıkıldı gitti ve İslamiyet yıkıldı
Abdülhamitten sonraki dönemde ise
Siyonizm domuz kanıdır artık
Dolayısıyla bu kanın rengi ile asitin rengi aynı olsada
Artık asitin eski özelliğinden eser kalmamıştır
Siyonizmi n olduğu asitte kan bulaşıktır artık
Buradaki asitten kasıt İslamiyettir
Osmanlıdan sonraki dönemde ise bunu görebilen
ProfDr. Necmeddin Erbakan hoca çok anlatmıştır
Siyonizm öyle bir mikroptur ki
Girdiği her yeri mahveder ve kendine benzetir
Siyonizmi n ne olduğunu bilmeyenl er
Elbet bir gün onun tuzağına düşebilir
Düştüğü tuzaktan kurtulması zordur
Çünkü tuzağa düştüğünün farkında bile değildir
Zarar verdiği ya kendisidi r yada vatanı
Profesör olsa bile , bir bilim dalında uzman bile olsa
İlahiyatçı olabilir , tarihçi olabilir hiç fark etmez
Kürt olabilir ,Türk olabilir hiç fark etmez
Müslüman olabilir veya hristyan olabilir, hiç fark etmez
Siyonizm nerede görülürse
Orada islamiyet in özelliği değişmiş demektir
Hakiki manada islamiyet yerine 
Siyonizmi n çerçevesini çizdiği , farklı bir islamiyet vardır artık
Siyonizmi n ne olduğunu bilmediği için , tuzağa düşen müslüman
Beş vakit alnı secdede olsa bile
Tarikat ehli olsa bile hiç fark etmez
Siyonizmi bilmiyors a eğer
Gerçek İslamiyeti bilmeside yaşamasıda mümkün değildir artık
Siyonizmi bilmeyenl er onun tuzağına düşerse
İslamiyete ve insanlığa zerre kadar  faydası olamaz
Lawrence gibi çölde namaz kılanlardan
Tekin Alp gibi Türk olanlarda
İslamiyeti ve Türklüğü öğrenirim diye yola çıkanlar
Siyonizmi n oyuncağı olmuştur artık
Ebu Cehil gibi olduktan sonra
Seyyid olmanın ne hükmü vardır 
Ebu Cehil ise , Peygamber imizin soyundandır ama yolundan değildir artık
Bizim burada anlatmak istediğimiz şey
Prof.Dr.N ecmeddin Erbakan hocamızı anlamak içinde
Siyonizmi n ne olduğunu anlayabil memiz gerekmekt edir
Bu akıl ile mümkündür
Bazı müslümanlar aklı bir tarafa bırakmışlardır
Aklı bir tarafa bıraktıkları içinde
Dünyadaki olan bitenleri anlayamay acak hale gelmişlerdir
Kendi cehaletle rini örtmek içinde
" Peygamber imizde cahildi " demektedi rler 
Peygamber imize cahil diyenler bunu neye dayanarak diyorlar 
Hz.Cebrai l as " İkra Bismi Rabbike " dediğinde
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
" Bilmiyoru m " diye cevap verdiği için
Cahil diye nitelendi riyorlar
Bu konu ile ilgili bir alıntı yapalım

http://www.haksozhaber.net/ummi-peygamberin-okur-yazarligi-28709yy.htm
Lisanu’l-Arab’ta Ümminin kitabî bir eğitim almamış halde yani anasından doğduğu gibi olan kimse olduğu ifade edilir. Ümmi yaz(a)mayan kişidir. Yazma sonradan kazanılan bir şeydir (İbn Manzur, XII: 34). Kur’an’ın Hz. Peygamber (s)’in ümmiliğinden söz etmesi (Araf, 7: 157) ile sözlükteki bu tanım birleştirilerek -biraz da Kur’an’ın mucize oluşu bağlamında- Rasululla h’ın okur-yazarlıktan uzak bir kişi olduğu ifade edilmekte dir. Bu yazıda onun ve toplumunu n “ümmi” oluşunun okur-yazarlıktan uzak olup olmamakla ilişkisi üzerinde duracağız.
Ümmiler semavi bir kitabı olmayan toplulukl ara mensup kimseler tanımlamak için de kullanılmaktadır. Isfahani de Ferra’dan naklen Arapları böyle nitelemek tedir. Buna benzer genelleme lere tarihten şu örnekleri verebilir iz: Romalılara göre, kendileri nin dışındaki toplulukl ar vahşi insanlar anlamında barbar idi. Araplar Arap olmayanla ra; konuşma bilmeyen, dili anlaşılmaz, derdini anlatamaz kimse anlamında acem derlerdi. Yahudiler de kendileri dışındakilere, “kendilerine Allah’tan kitap indirilme miş kimseler” anlamında “ümem” demişlerdir (Câbirî, 2011: 92, 106, 94).
İbn İshak’ın aktarımına göre, Peygamber’in büyük dedesi Kusayy b. Kilâb ve ilk kuşak dedesi Abdülmuttalip b. Hişam da okur-yazardır. Abdülmuttalip delikanlılık çağına gelen on çocuğundan birini Kâbe’nin önünde kurban edeceği sözünü vermesini n ardından ona bu nasip olunca durumu çocuklarına anlatır ve kura çekmek için onlara, “Her biriniz birer çubuk alın ve üzerine isminizi yazıp bana getirin.” der. Bu olay gerçekten yaşanmış ise Peygamber (s)’in dedesi zamanında bile insanların okur-yazarlığın olduğu söylenebilir. Hz. Muhammed’in Hatice’nin ticaretin i yürütürken okuma yazma bilmemesi olacak gibi değildir (Câbirî, 2011: 96, 97). Uluslarar ası bir ticaret sözlü taahhütlerle bir yere kadar devam eder.
Buhari’de mevcut Hz. Ayşe rivayetin de Rasululla h’a ilk vahiy geldiğinde onun vahiy meleği Cebrail’e “Ben okuyan değilim.”  (مَا أَنَا بِقَارِئٍ‏) dediği aktarılmaktadır (h. 1422, I: 7). Bu rivayet, vahyin “yazılı inmediği” dikkate alındığında pek anlamlı görünmemektedir. Çünkü onun vahyi ezberden okuması istenmekt edir. Bu tür bir nakli okur-yazar olmayan birisi de kendisine/insanlara okuyabili r.
Yukarıdaki “Ben okuyan değilim.” şeklindeki nakilden farklı olarak Taberi’nin Tarihü’l-Ümem adlı eserinde Hz. Peygamber (s)’in Cebrail’e “Ne okuyayım?” (Mâ aqra?) ve yine “Neyi okuyayım?” (Mâzâ aqra?) dediği de belirtilm ektedir. Mâzâ aqra ifadesini soru anlamı dışına çekmek olanaksızdır. Buna göre Peygamber (s)’in Cebrail’e verdiği yanıt okuma bilmediğini ifade etmeye değil, neyi okuması gerektiğini bilmeye yönelik bir sorudur (Câbirî, 2011: 88-89, 90). Taberi’nin Hz. Peygamber’in Cebrail’e sorduğuna dair iki aktarımının -Buhari’ninkine kıyasla- Hz. Muhammed-Cebrail diyaloğunda geçme ihtimali daha yüksektir.
Peygamber (s) döneminde okur-yazarlığa işaret eden başka bir nakle göre, Hz. Peygamber Hz. Ömer’i görür ve ‘Nedir o (elindeki)?’ diye sorar. O da, ‘Tevrat’ın bir bölümü.’ diye cevap verir. Yine diğer bir nakle göre, Hz. Ömer Kur’an okuduğunu duyduğu kız kardeşi ve eşinin yanına geldiğinde kız kardeşi Fatıma, yazılı sayfayı alıp koynuna gizler (Câbirî, 2011: 96). Buhari’nin İbn Abbas’tan yaptığı nakle göre Peygamber (s) vefatı sırasında bir şeyler yazmak için kâğıt kalem istemişti (h. 1422, VII: 120).
Yukarıda söz ettikleri mizden anlaşıldığı kadarıyla Mekke’de sözlü kültüre göre daha zayıf olan okur-yazarlık Rasululla h döneminde ve hatta öncesinde Mekke toplumu tarafından bilinmeye n bir şey değildi. Ayrıca vahiy geldikten sonra Peygamber (s)’in okur-yazar olmadığına ilişkin kesin bir delil yoktur (Ankebut, 29: 48). Peki, bu durumda şu iki ayeti nasıl anlamalıyız: “Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı buldukları o ümmî nebi olan peygamber e tâbi olanlardır. O (peygamber), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten sakındırır. De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ki ben sizin hepinize, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan, kendisind en başka hiç bir ilâh olmayan, hayat veren ve öldüren Allah’ın gönderilmiş elçisiyim. O halde Allah’a iman edin. Allah’a ve kelimeler ine iman eden ümmî nebi olan elçisine de iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız.”(Araf, 7: 157-158). Rasululla h dönemi öncesi ve sırasında okur-yazarlığın varlığını gösteren nakilleri miz doğrultusunda bu iki ayetten anlaşılan, Peygamber (s)’in okur-yazar olmadığı değil Kur’an inmeden önce onun Tevrat ve İncil türü Allah’tan indirilen herhangi bir kitap okuma-yazma etkinliği içinde olmadığıdır. Benzer şekilde “Kitaplı bir toplum” denecek kadar Mekkelile rde –içlerinde kendileri ni Hz. İbrahim’e atfedenle r olsa da- vahyin izine rastlanma maktadır.
En doğrusunu Allah bilir.
Buhari, İsmail Ebu Abdillah (ö. h. 256), Sahihu’l-Buhari, 9 c., Daru Tavki’n-Necat, Beyrut, h. 1422.
Câbirî, Muhammed Âbid, Kur’an’a Giriş, (çev: Muhammed Coşkun), 2. bs., Mana Yay., İstanbul, 2011.
İbnu Manzur, Ebu’l-Fadl Cemâluddîn, Lisânu’l-Arab, 15 c., Daru Sadır, Beyrut, h. 1414.
Kaynak : Ümmi Peygamber in Okur-Yazarlığı - MURAT KAYACAN

Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
Bir konuda fikir ileri sürmeden önce
Karşısındakinin bilgisini kendisiyl e paylaşmasını sağladığı bilinmekt edir
Bunun sebebi cahil olduğundan değildir
Peygamber imiz mütevazi ve alçak gönüllüdür
Bilgiçlik taslamaya n bir yapısı vardır
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
Ticaretle meşgul olduğu için
Aldığı ve sattığı mal ile birlikte
Borçlu olduğu kişileri ve alacaklıları not ettiği bilinmekt edir
Arkadaşları olan Hz.Ebubek ir ve Hz.Ömer kadar kadar yazı biliyor olması doğaldır
bir eğitim görmemiş olan o insanlar da
Hz. Muhammed ile aynı ortam içinde yetişmişlerdi
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
Mu'âviye'ye
Akra ve Uyeyne için
ta'lîmât yazmasını emretmiş
Uyeyne, bu yazılan ta'lîmatı "Götüreyim mi?" diye sorunca
Allah'ın Elçisi yazılan sahîfeyi alıp bakmış
ve: "Sana emredilen leri yazmış" demiş.
Bu rivayeti aktaran Yunus:
"Bize göre Allah'ın Elçisi
kendisine vahiy geldikten sonra yazı yazmıştır" demiştir
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz ile cehalet bir arada olabilirm i
Bazıları kendi cehaletle rinin hoş görülmesi ve savunulma sı için
Peygamber imize cahil demektedi rler
Bu nasıl bir mantıktır anlamak mümkün değildir
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz için
" Ümmi " denilmekt edir
Ümmi kelimesi Arapçada sadece okur-yazarlık için kullanılmaz
Bir kaç farklı manası vardır
" Anasından doğduğu gibi kalan "
" yeni bir bilgi edinmemiş olan "
"Ümm" kelimesin in ism-i mensubu "ümm"e mensup olan
Arap dilinde "ümm" kelimesi Anne demektir
Bir şeyin aslı gibi anlamlara gelir
( Firûzâbâdî, el-Kamûsu'l-Muhît, Beyrut 1987, 1891)
Sözlük' anlamının yanında mecazı bazı anlamları da vardır
Kur'ân-ı Kerîm'de anne, asıl ( kaynak )
dönülecek yer ve süt emziren anlamlarında kullanılmıştır
( Abdurrahm an İbnu'l-Cevzî
Nüzhetu'l A'yuni'n-Nevazır fî İlmi'l-Vücûh ve'n-Nezâir Beyrut,1985,141-142 )
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz e
Neden " Ümmi " sıfatı verilmiş olduğuna dair
İslam alimlerin in ittifak ettiği bir kaç husus vardır
1- Bu kelime ile Anneye nisbet kastedilm iştir
Sanki doğduğu hal üzere kalmış
Yeni bilgiler elde ederek asli fıtratının değişmediği kastedilm iştir
2- Arap milletine mensup olduğu işaret edilmiştir
Bir dönem Ümmi sıfatı bu millet için kullanılmıştır
3- Mekkeli anlamında kullanılmıştır
Çünkü Mekkenin isimlerin den birisi Ümmü'l-Kura idi
( Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'ân; Beyrut, 1965, VII, 298-299
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dinî Kur'n Dili, İstanbul, 1979, IV, 2297 )
Allah aklını kullanlar dan eylesin İnşallah
Allaha emanet olun

İKİ PİRAMİT SİSTEMİ

FORUM YILDIZLIB AHAR İSTANBUL 2016

AHMET YILMAZ SALİHOĞLU


 6 
 : Kasım 22, 2017, 05:53:01 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


OSMANLI VE AVRUPADA MONARŞİ

TARİHTE BUGÜN

22 - 11 - 1975

İSPANYA'YA MONARŞİ GERİ DÖNDÜ

CARLOS İSPANYA KRALI OLDU

OSMANLI MONARŞİSİ YERLE BİR EDİLDİ

YETMEDİ

TARİHTEKİ VARLIĞI BİLE SUÇ SAYILDI


Tarihte Bugün  22 - 11 - 1975

İspanya monarşiye geri dönüyor

Osmanlı monarşisi ise

Çağ dışı olarak nitelendi rilimişti

İlerlemiş gelişmiş Avrupa ise

Osmanlıyı monarşi var diyerek yıkmıştı

Ancak Avrupada monarşi devam ediyor

Osmanlı evet bir monarşik yapıydı

Ancak Avrupa gibi tutucu ve çok katı değildi

Osmanlı monarşik yapısı özgürlüğe ve gelişmeye açıktı

Egerki Osmanlı monarşisi katı ve çok tutucu olsaydı

Bugün böyle bir dünya haritası ve devletler olamazdı

Dünyada Osmanlıyı eleştirecek insanlar doğamazdı

Bu konuda aslında yazılacak çok şey var

Anlayacak yürek olmadıktan sonra yazılsa ne olacak demeyelim

22 milyon km2 toprak elden gittikden sonra

Osmanlıyı anlasak ne olacak demeyelim

Tarih tekerrürden ibarettir

Geçmişini bilmeyeni n geleceği olamaz

Osmanlıya her türlü zulmü layık görenler

Layık gördükleri zulmün muhatabıda olabilirl er

Çünkü Allah hak edene

Hak ettiği neyse elbet bir gün yaşatır


ISLAMGREE N34 NEW WORLD



AVRUPANIN MONARŞİ HARİTASI

http://tr.euronews.com/2013/04/30/avrupa-nin-monarsi-haritasi


Demokrasi nin beşiği olarak kabul edilen Avrupa

köklü bir monarşi tarihine sahip.

Dünyadaki 29 monarşiden 10’u Avrupa’da yer alıyor.

Tarihteki güçlerini kaybeden krallar ve kraliçeler günümüzde

sadece sembolik bir misyon ifa ediyor.

Hollanda Krallığı’nda 75 yaşındaki Kraliçe Beatrix

1983’te çıktığı tahtı 46 yaşındaki oğlu Willem-Alexander’a bıraktı.

Ülkede her yıl Kraliçe Günü, yapılan etkinlikl erle kutlanıyor.

1952 yılından bu yana Britanya’da tahta oturan

87 yaşındaki Kraliçe 2. Elizabeth’in varisi olarak

64 yaşındaki oğlu Prens Charles bulunuyor .

İngiltere tahtının ikinci varisi Prens William ve Kate Middleton

2011 yılında Londra’da düzenlenen görkemli bir törenle evlendi.

Tüm dünyanın yakından izlediği tören

ülkedeki gelenekle rin gücünü bir kez daha göstermiş oldu.

İspanya’da 1969’da Francisco Franco tarafından

veliaht prens ilan edilen Kral Juan Carlos

diktatörün 1975’te ölmesinin sonra tahta çıktı.

Carlos, sağlık durumu bozulana kadar görevi bırakmayacağını söylüyor.

75 yaşındaki Carlos’un tek varisi 45 yaşındaki oğlu Felipe.

Ülkedeki uygulanan yasaya göre tahtın varisleri erkekler

ancak Felipe’nin iki kızı bulunuyor .

Belçika’da Kral 2. Albert, 20 yıldır bu görevi yürütüyor.

Kral olmadan önceki ünvanı Liege Prensi’ydi Yetkileri arasında

yasaları onaylamak da bulunuyor . 78 yaşındaki kralın varisi

53 yaşındaki oğlu Philippe. Belçika Veliaht Prensi Philippe

ve eşi Prenses Mathilde’in de dört çocuğu bulunuyor .

Monarşi geleneğinin sürdüğü yerlerden İskandinavya’da

İsveç Kralı 16’ncı Carl Gustav, 1973 yılından

bu yana aynı koltuğa oturuyor. Hakkında çıkan skandal haberlerl e

ülkede kendisine olan güven azaldı.

67 yaşındaki Gustav’ın varisi ise 35 yaşındaki kızı Prenses Victoria

Norveç‘te 1991 yılından bu yana krallık tahtında V. Harald bulunuyor

Kral, Norveç Kilisesi’nin resmi lideri ve ülkenin başkomutanı.

76 yaşındaki V. Harald’ın yerine geçecek isim şimdi

39 yaşındaki oğlu Hakoon. Avrupa’nın en uzun süredir

monarşiyle yönetilen ülkesi

Danimarka’da tahtın sahibi Kraliçe 2. Margrethe .

73 yaşındaki kraliçe 1972 yılında bu göreve geldi.

Ülkede yapılan anketler halkın yüzde 70’inden fazlasının

monarşiden memnun olduğunu ortaya koyuyor.




DİRİLİŞ POSTASI

OSMANLI  

İSMAİL ERDOĞAN

http://dirilispostasi.com/a-7170-ne-yapti-bu-osmanli.html



Cemil Meriç bir yerde Osmanlı'dan bahsederk en

hiç bir medeniyet in başaramadığını başardığını yazar.

Ve onun insanı gerçekleştirdiğinin

kelimenin tam anlamıyla insanı inşa ettiğinin altını çizer.

Bilge-mimar Turgut Cansever de, Osmanlı şehrinden bahsederk en

" insanlık tarihinin en yüksek çözümlemesi ifadesini kullanır.

Biri insandan bahsederk en yüksek standartl ara vurgu yapar

diğeri yüksek standartl arın sahibi insanın ürettiği

âlî çözümlemelere.

Neden yazdım bunları

Yoksa ben de bir Neo-Osmanlıcı mıyım

Veya bu yazı hamasi söylemler etrafında

şekillenecek bir nutuk mu olacak

Ne Neo-Osmanlıcıyım ne de hamasi söylemlere

saplanaca k kadar nitelikte n uzağım.

Ben, Osmanlı'yı anlamakta n çok uzakta

seyrettiğimizi düşünenlerdenim.

Dilimize dolasak da aklımız

ve kalbimizi n fersah fersah uzak olduğunu da.

Bunu anlamak için ürettiğimiz

politikal ara bakmamız yeterli sanırım.

Bunu anlamak için

islami(sözde) hassasiye tlerle imza attığımız yerleşim yerlerine

(özellikle Başakşehir'e) bakmamız yeterli sanırım.

Bu acı cümleleri yazmamın ve şedid gibi görünen

eleştrimin sebebi son

Bosna seyahatim di.

Bilindiği üzere Saraybosn a Osmanlı bakiyesi bir coğrafya.

Avrupa'nın tam ortasında bir İslam beldesi.

Gidenleri derinden etkileyen

ve insana masum günlerini hatırlatan bir say mekanı

Bosna.

Her gidişimde benzer hislerle dolduğum

Bosna bu sefer bir başka etkiledi beni.  

Bu sefer daha derinden yakaladı beni

Neden böyle oldu bilmiyoru m.

Sanırım şehre daha bi alıcı gözle baktım bu sefer.

Bosna'da insanı fıtratına çağıran bir şeyler var

Bozulmamış şeyler. Korunmuş şeyler.

Üzerlerinden silindir gibi geçmiş komünizm tecrübesi

ve Tito gerçekliğine rağmen kalmayı başarmış değerler.

Burada değerlerden bahsederk en insandan bahsediyo rum

İnsanı insan yapan şeylerden.

Onların başında da şehirden

diyecek şimdi belki birileri. Ne alaka

şehirle insanı insan yapan değerlerin bağlantısı ne

Burada sözü Turgut Hoca'ya vermek gerekiyor .

Turgut Hoca, mimariden sanata değer üretme adına

insanın ortaya koyduğu faaliyetl erin varlık telakkisi nin

yansımasıyla gerçekleştiğini ve komolojik idrak anlayışından

bağımsız bir değer üretiminin söz konusu olmayacağı söyler.

Bu bağlamda ev inşa etmekten şehir kurmaya

her faaliyet değerlerle ilgilidir ve insanı inşa etmek için vardır

insanı inşa ederken şehri

şehri inşa ederken de insanı inşa edersiniz .

Çünkü insanı inşa eden değerlerle

bir şehri inşa eden değerler aynıdır.

Değer sahibi olmak noktasında insanla şehir benzerdir

ama değerleri muhafaza noktasında farklılık arz ederler.

İnsanın yitmesi

şehirlerin yitmesine göre daha kolaydır

İnsan bozulsa da şehirler yaşamaya devam ederler.

Bahusus, şehirler değerleri

insana nazaran daha fazla muhafaza ederler.

Değerler daha uzun süre mündemiç olarak yaşar şehirlerde.

Bunu Bosna'da çok iyi gördüm

İnsan da bir şekilde korunmuş ama asıl şehir korunmuş.            

Şehir derken kastım, elbetteki Başçarşı.

Yoksa Sırp bölgesinden ya da Hasburgla rın kurduğu

kentten bahsetmiy orum.

İnsanla bina arasındaki uyumun doruğa çıktığı

ve hiçbir arıziliğe imkan tanımayan

Başçarşı'dan bahsediyo rum. Bin yıldır orada varmış

ve kıyamete kadar da var olacakmış izlenimi veren

dükkanların olduğu çarşıdan

söz ediyorum. Sıra sıra dizilmiş mütevazi mekanlard an

Hüsrev Begova'dan, Morica Han'dan, Sebil'den

Bedestend en söz ediyorum.

Hangi sokağa girerseni z girin

sokağın aksına paralel uzanan yamaçlarda

evler, ağaçlar ve çatılarla tezyin edilmiş bir acem halısını

andıran görüntüden

bahsediyo rum. Ne yana bakarsanız bakın gözünüzü bozacak

ve Allah'ın yaratışındaki armoniye ihanet etmiş

bir görüntünün olmamasından

bahsediyo rum

Dinlerin ve kültürlerin, mozayiği andıran bileşkesinin

canlı vücudundan bahsediyo rum. Aliya'dan bahsediyo rum.

Gökyüzünün öğrencisi olup

yeryüzünün öğretmeni olmuş adamı yetiştiren

yüce bir yaşama kültüründen. *

Bu cümleler uzar da gider ve Bosna'nın bana söyledikleri bitmez.

Ama ne buna gerek var ne de yer.

Okuyana romantik çağrışımlar yapan bu cümlelere sebep olan

Bosna seyahatim

doğal olarak Osmanlı'ya götürdü beni.

Osmanlı'nın gücüne ve icra ettiği şeyin güzelliğine.

Neyi başardığını daha iyi gördüm.

Diğer medeniyet lerden farkını ve üstünlüğünü.

Onca Avrupa şehrine gitmeme rağmen görmediğim

hissetmed iğim şeyleri hissetme sebebimi.

Bir İslam şehri olan Tahran'da da hissetmed iğim şeyleri.

Hem içimde hem de dışımda huzurun neden var olduğunu.

Kendimi neden kendi şehrimden bile

daha çok Bosna'ya ait hissettiğimi.

Orada sadece gezme değil kalma duygusunu bana neden aşıladığını.

Ümitle doldum açıkçası.

Çünkü değerlerinizi muhafaza eden şehirleriniz yaşıyorsa

o şehirler o değerleri yaşatacak insanları mutlaka üretecektir.

Ve bir hikmet olarak Avrupa'nın tam ortasında

bu değerlerin mündemiç olduğu bir şehir yaşıyor.

O şehirde güzel insanlar yaşıyor

O şehirde güzel bir kültür yaşatılıyor.

Bunu iyi okumalı

Bunu bir şans olarak görüp iyi değerlendirmeli.

Benden söylemesi..

Baki selamlar. .

* Yazıyı yazıp demlenmey e  bıraktığım süre içinde

İlber Ortaylı'nın şu sözleriyle karşılaştım.

Belli ki İlber Hoca'da benzer düşünüyor benimle.

Hoca diyor ki : “İslamiyetin en hoş yaşandığı yer Bosna.

Kazan da öyledir ama fazla kozmopoli t.

Saraybosn a'da müslümanlık

Osmanlılık ve medeniyet birleşmiş.

Sade insan sesiyle ezan okunur orada. Güzeldir.

Dünya hakkında ümidinizi yitirirse niz Bosna'ya gidin.”


http://www.islam-medine06.tr.gg


 7 
 : Kasım 05, 2017, 09:44:39 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


DUA VE İSLAM

http://www.nurludualar-com.tr.gg

Dua , Allaha kendimiz veya başkası adına
Yalvarmamız anlamına geldiği gibi
Aynı zamanda Dua , bir arzuhaldi r bir dilekçedir
Nasılki resmi bir kuruma dilekçe verirken
Matbu olan bir şekli varsa , onu doldururu z
Veya yoksa bir dilekçe örneğine göre doldururu z
Ve elbette dilekçe yazarken verilecek makama
" Saygılarımla arz ederim " diye ifade kullanırız
Allaha verilen dilekçeninde bir adabı olacaktır mutlaka
Allah c.c bizi yaratandır ve kuluyuz
Ona yalvarırkende halimizi arz ederkende
Kulluğumuzdan ve saygımızdan asla kusur edemeyiz
Boynumuzu büker halimizi yaradana arz ederiz

Dua etmek için , nerede olursak olalım
Ellerimiz i Allaha açarak duaya başladığımız an
Allah c.c yarattığı tüm mahlukatın ettiği duayı duyar
Duanın gereğini , ya bu dünyada yada ahirette nasip eder
Müminin mümine edeceği dua
Allah katında makbul ve mübarektir
Müminlerin içinde ve dua edenlerin içinde
Allaha yakın olan ve Allaha dost olan birileri olabilir
Kimin Allaha daha yakın olduğunu bizler bilemeyiz
Allah cc. herşeyi bilen ve görendir

DUANIN MAKBUL OLANI BAŞKASI ADINA EDİLEN DUADIR

Allahtan bir şey isteyecek sek
Dua ederek istiyoruz ve Dua bir dilekçedir
Duanın makbul olanı kişinin başkasına ettiği duadır
" Günahsız bir ağızla Dua ediniz " buyurulmuştur
Günahsız ağızdan kasıt ise şudur :
Herkes başkası için Dua ederse
Kendisi içinde Dua edenler olacaktır mutlaka
Ve kişi başkası adına günah işleyemeyeceği için
Başkası adına ettiği Dua
İşte günahsız ağızla edilen Duadır
Bazen Rabbimizi n katında sizin duanız değil
Başkasının sizin için ettiği dua daha makbuldür
Rabbim kimin adına edilen ve kimin ettiği duayı kabul eder
Bunu biz bilemeyiz Rabbimiz bilir
Rabbim tüm dualarımızı ve dilekleri nizi kabul eylesin inşallah

Dua , kaderde yazılan ve niyetimiz le eylemleri mizle
Husule gelen her türlü hadiseye karşı tedbirdir
Dua deyince , dua zaten iki türlüdür kavli dua ve fiili dua
Kavli dua zikirdir ve Allaha verilen dilekçedir
Müslümanın düşüncesidir
Ancak fiili dua olmadan yani duanın gereği olan eylem olmadan
Düşünce eyleme dönüşmeden
Kavli duanın gereği fiiliyata dönüşmeden
Duanın gereği için çaba sarfedilm eden hiç bir şey olmaz

Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz zikir çekmeyi bilmiyorm uyduDua etmeyi bilmiyorm uyduda Hudeybiye Uhud Bedir'de savaştı
Fatih Sultan Mehmed niye döktürdü şahin toplarını madem
Akşemseddin ve Molla Gürani birer dua okurdu İstanbulu alırdık
Demekki dua dışındada çalşmak üretmek emek harcamak gerekiyor değilmi
Fakat bazı zikirmati k ehlinin bunlardan haberi yoktur veya işine gelmiyord ur

Osmanlı varken ve dünyaya hükmederken sadece zikirmati k olabilird i
Çünkü müslümanları ayakta tutan ve islamiyet in sancaktarı Osmanlı vardı
Ama artık Osmanlı yok ve dünyayı siyonizm yönetiyor
Sadece zikirmati k ile siyonizm yenilgiye uğratılamaz
Bazı tarikat ehli ise siyonizmi n bilim ve teknoloji k olarak
Silah gücünün çok yüksek olduğunu ifade ederek
Rabbimizd en yardım istemek için tesbihat tavsiye etmektedi rler
Akan müslüman kanının böyle durdurula cağını düşünmektedirler
Allah c.c Kuran-ı kerimde sürekli ayet-i kerimeler de
" Ey akıl sahipleri " demektedi r
Siyonistl er akıllarını kullanara k silah üretiyorlarsa
Allah c.c aynı aklı müslümanlarada vermiştir
Müslümanlarda silah üretmek zorundadırlar
Siyonistl erden daha üstün silah teknoloji si mutlaka müslümanlarda olmalıdır
O zaman işte siyonizm müslümanlarla savaşmak ve kan dökmek yerine
Farklı yöntemler kullanmak zorunda kalır
Ancak silah üretmek içinde bilim ve teknoloji ehli müslümana ihtiyaç vardır
Dua tüm tedbirler alındıktan sonra
Takdiri Allah'tan beklemekd ir
Duanın kavli olanını ve fiili duanın gereğinide yerine getirmek için çabalamalıyız


DUA VE KADER

https://www.ahmedhulusi.org/tr/kitap/dua-ve-zikir/dua-ve-kader
DUA söz konusu olduğu zaman, hemen pek çoğumuz yanlış bilgiyle şartlanmak yüzünden, “Aman canım kaderde ne varsa o olacak, DUA’ya ne gerek var ” deyiverir iz.

Oysa, bu tamamıyla yanlış bir görüştür

Kader konusunda gerçek bilgileri, Kur’ân-ı Kerîm âyetlerine ve tamamıyla Hz. Rasûlullâh (s.a.v.)’in buyruklarına dayanan biçimde “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabın kader konusuyla ilgili bölümünde okurlarımıza açıkladık. KADER kesindir ve hiç kimse bunun dışına asla çıkamaz. Nitekim, Hazreti Rasûlullâh(s.a.v.) açıklamalarında, bunu en dar anlayışlıların dahi fark edebileceği bir biçimde vurguluyo r. Ne yazık ki, bu gerçeği yansıtan hadîs-î şerîfi, hadis kitapları hariç, hiçbir kitapta bulamıyorsunuz. Yazamıyorlar!.. Ama gerçek, yazılmasa da, söylenmese de gerçektir. Hele Rasûlullâh (s.a.v.) tarafından da en yalın bir biçimde açıklanmışsa

Burada çok önemli olan husus şudur: KADER’in tekniği!..

KADER-DUA ilişkisini izaha girmeden önce, bu konudaki Rasûlullâh’ın birkaç buyruğunu nakletmey e çalışalım size...

“KADER'i ancak DUA değiştirir. Ömrü ise ancak iyilik uzatır. Şüphesiz ki, kişi işlemiş olduğu günah sebebiyle rızıktan mahrum edilir.”

“KAZA’yı ancak DUA geri çevirir... Ömrü ise iyilik uzatır.”

“Tedbirin kadere faydası olmaz; DUA’nın ise gelmiş ve gelmemiş musîbetlere faydası vardır; şüphesiz ki belâ iner, DUA onu karşılar ve kıyamete kadar çarpışırlar.”

Evet, bir yandan, kaderin değişmeyeceği belirtili yor; diğer yandan DUA’nın kaderi, kazayı geri çevireceğiaçıklanıyor. Bu iki hususu nasıl birleştirip, nasıl bir sonuç elde edeceğiz

Bilelimki .İnsanların kaderi takdir edilmiştir. her şey gibi... Ne var ki, DUA faktörü de bu KADER sistemi içinde yer alan bir faktördür; DUA ederseniz, kaderdeki olayı geri çevirebilirsiniz, kazayı reddedebi lirsiniz; ancak bu DUA’yı yapmak, gene kaderiniz in elvermesi yle mümkün... Yani, kaderiniz müsaitse DUA edebilirs iniz ve böylece de o gelecek olan olayı geri çevirebilirsiniz.

Kaderiniz de kolaylaştırılmışsa DUA etmek, size o belâ veya musîbet gelmeden önce DUA edersiniz ve o olayın zararından korunmuş olursunuz .

Dolayısıyladır ki, tedbirle takdiri değiştiremezsiniz; fakat, takdirde varsa tedbir alır ve böylece de kazayı geri çevirmiş olursunuz .

Bu hususta Halife Ömer (r.a.), bize bir uygulamasıyla son derece önemli bir uyarıda bulunmuştu… Orduyla Şam’a giden Halife Ömer (r.a.) şehre yaklaştığı zaman, veba salgını olduğunu haber alınca orduya geri dönülmesi talimatını verir. Bu durum üzerine, kader kavramını anlayamay an ve işin şeklinde kalanlar şaşırırlar ve sorarlar:

— Allâh’ın kaderinde n mi kaçıyorsun yâ Ömer

Kaderin tekniğini anlamış olan Hazreti Ömer (r.a.)’ın cevabı hepimize bir derstir:

— Allâh’ın kazasından Allâh’ın kaderine kaçıyorum!..

İşte yukarıda anlatılan cevap, bu kader konusunun “püf noktası”dır.

Kader mutlak ve kesindir!..

İnsan ise, kendisind en meydana gelenleri n neticesin i görecektir.

“...İNSAN İÇİN YANLIZCA ÇALIŞMALARININ (kendisind en açığa çıkanların) SONUCU OLUŞACAKTIR!” (53.Necm: 39) âyetini hatırlayalım

İşte bu sebepledi r ki, siz ne yapabiliy orsanız, elinizden ne geliyorsa onu yapmak zorundasınız... DUA edebiliyo rsanız, hemen ediniz Bir çalışma yapma imkânına sahipseni z, hemen yapınız Korunmak için elinizden gelen bir şey varsa, hemen tatbik ediniz.

Biliniz ki; yapabildiğiniz, kaderiniz in müsaade ettiğidir ve yaptığınızın sonucunu da mutlaka görürsünüz.

Bu yüzden denilmiştir; “DUA kazayı reddeder”, diye... Yani, o kazanın reddi sizin duanıza bağlıdır!.. O musîbetin size isâbet etmemesi, sizin o hususta dua etmenize bağlıdır. Dolayısıyla, dua edersiniz ve o kaza veya hoşlanmadığınız olay size isâbet etmez; ya da umduğunuz, olmasını istediğiniz olay o duanız vesilesiy le gerçekleşir.

Hazreti Rasûlullâh (s.a.v.) “keşke” demeyi şeytan ameli olarak nitelemiştir. Bunun mânâsını çok düşünmek ve bu hususu iyi anlamak mecburiye tindeyiz
Niçin, “keşke” demek yasaklanmıştır

Bilelim ki DUA, kader sistemi içinde yer alan çok önemli bir unsurdur

DUA edebiliyo rsanız, edebildiğiniz kadar DUA ediniz; hepsinin de faydasını, dünya hayatında anlayamay acağınız kadar fazlasıyla göreceksiniz. Zira, Allâh, kulunda ortaya çıkartacağı pek çok özelliği DUAşartına bağlamış; takdir ettiği pek çok şeye DUA’yı vesile kılmıştır. Bu yüzdendir ki, “DUA müminin silahı”olmuştur.

DUA, takdirin tüm güzelliklerinin size ulaşmasına vesile olan en değerli nimettir. Onu elden geldiğince çok ve güçlü olarak kullanan, en büyük nimetlere kavuşacak olandır.

Kaderi anlamayan cahil ise, DUA’yı terk eder; tüm mahrumiye t ve çileler de onu bekler!..

Konuyu Rasûlullâh AleyhisSe lâm’ın şu açıklamasıyla bağlayalım :

“İçinizden her kime DUA KAPISI AÇILMIŞ ise, muhakkak ona rahmet kapıları açılmıştır ve Allâh’tan, kendisind en âfiyet istenilme sinden daha sevimli bir şey istenmemiştir.”

“DUA, inen belâya ve inmeyen belâya karşı faydalıdır. Ey Allâh’ın kulları, DUAYA SIMSIKI SARILINIZ ”

https://www.ahmedhulusi.org/tr/kitap/dua-ve-zikir/dua-ve-kader


 

DUA  NEDİR

http://www.enfal.de/dua.htm
 
HAZIRLAYA N : FAMİLY ARSLANER
Ibrahim Ates'in konferans indan notlar

Dua ibadetin özü, inanan insanin her an hakka yönelen sözüdür, yakarisid ir.
Dua ibadetin beynidir ya da iligidir
Özlü ibadet istiyorsa n duaya yönel ve duanin kabul olmasi için en yakin
yer secdedir.
"Duaniz olmasaydi Allah size ne diye deger verirdi" ( Furkan Suresi 77. Ayet )
"Allahim, beni sana fakir olmakla zengin kil ve senden müstagni olmakla
fakirlest irme ya Rabbi." (Hadis)
"Kullarin sana beni sorarlars a bilsinler ki ben onlara yakinim.I steyenin istedigin i kabul ederim. Artik bana yönelsinler, benden istesinle r." (Bakara 186)
"Kul, kötü bir istekte bulunmadi gi, istegi aile bagini koparmaya yönelik
olmadigi ve acele olmadigi sürece duasi kabul olur." (Hadis)
"Dua ederken ümidi kesmeden sürekli istemek.
Kim israrli olarak kapiyi çalarsa içeri girer." (Hadis)
Duada kararli ve israrli olmak gerekir.
"Rabbimiz, biz ve bizden önce imanla göçenleri de bagisla." (Ayet-i Kerime)
Itikadin dogru olmasi, haramdan sakinmak ve ihlasli olmak
1. Duadan önce iyi is yapmak.
2. Temiz olmak.
3. Abdestli olmak.
4. Kibleye yönelmek.
5. Dua basinda Allah'a hamdetmek, Resullull ah'a salavat getirmek.
6. Elleri açip yalvarmak .
7. Azalari hareketsi z sükun içinde ve boynu bükük, mütevazi,kalbi korku içinde       olmali.
8. Alçak sesle ve gizlice dua etmek.
9. Resululla htan intikal eden, Kuran'da geçen dualarla niyaz etmek.
10. Resulu ve salih kullari vesile etmek.
11. Dua ederken kalbinden ne geliyorsa o sekilde dua etmek.
12. Kalbi baska düsünceden temizleme k.
13. Herkese dua etmek ve üç defa tekrarlam ak.
14. Duanin kabulünün ümidi içinde olmak.
15. Kötü dilekte bulunmama k.
16. Salavat getirmek.
"Ey Rabbimiz, bizi dogru yola ilettikte n sonra kalplerim izi (Haktan)
saptirma. Bize kendi cânibinden bir rahmet ver. Süphesiz bagisi en çok
olan Sensin Sen."
"Ey Rabbimiz muhakkak ki Sen, hiçbir süphe olmayan bir günde insanlari
toplayaca k olansin. Süphesiz Allah sözünden caymaz."





DUA ADABI
http://ibadettakvimi.org/dua-adabi/

Hz. Peygamber’in (s.a.v) mescitte oturdukla rı bir gün adamın biri içeri girerek namaza durdu. Namaz içerisinde “Rabbiğfirlî ve’rhamnî (Eyl Beni bağışla ve bana merhamet eyle)!” diye dua etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v)  ona:

“Ey namaz kılan kişi! Acele ettin. Namazını tamamlayıp oturduğunda, Allah Teâlâ (c.c)’ya şanına yakışır bir şekilde hamd edip bana da salât u selam getirdikt en sonra Allah (c.c)’tan iste” buyurdula r. Daha sonra bir başkası gelip namaz kıldı. Namazı bitirdikt en sonra Allah’a hamd edip Hz. Peygamber (s.a.v) ‘e de salât ü selam getirdi. Hz. Peygamber (s.a.v)  bu kişiye: “Ey namaz kılan kişi! Allah (c.c)’tan iste. O senin duanı kabul edecektir!” buyurdula r.            (M. Yusuf Kandehlev i, Hayatü’s-Sahabe, 4.c., 85-86.s.)

Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre duâ etmek müstâhabdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rabbınız buyurdu ki, bana duâ edip isteyin, kabul edip size vereyim.” (Mü’min s. 60)

Yine Allah Teâl⠓Yalvararak ve gizlice Rabbinize duâ edin” (A’raf s. 55 ) buyurmuştur.

İmâm-ı Gazali Hazretler i şöyle demiştir: Allah’ın takdir ettiği hüküm geri çevrilmeyeceğine göre, duânın faydası nedir? Sorusuna; “Belâyı duâ ile geri çevirmek de kader cümlesindendir. Duâ, belânın geri çevrilmesi için ve rahmetin bulunması için bir sebeptir. Kalkanın, silâhı geri çevirmeye, su­yun, yeryüzünde nebatîn çıkmasına sebeb olması gibi. Duâ ile belâ da böy­ledir. Silâhı taşımamak, kaza ve kaderi itiraf etmenin şartından değildir” cevabı verilir.

Duâdan maksat kalbin huzurudur .  Ebû Hûreyre (r.a.)’dan yapılan rivâyette Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdula r: “Kabul edileceğine inanarak Allah’a duâ edin. Biliniz ki Allah Teâlâ gafil olan dalgın bir kalbden duâyı kabul etmez.”

Ebu’d-Derdâ (r.a.)’dan yapılan rivâyete göre, Resû­lullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini dinledi: “Herhangi bir Müslümân kul, gıyabında kardeşine duâ ederse, muhakkak (görevli) me­lek: Ettiğin duâ kadar sana da var, der.”

Hz. Ömer (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre şöyle demişlerdir: “Hz. Ömer (r.a.) hacc yapmak için Peygamber (s.a.v.)’den izin istedim. İzin verip şöyle dediler: “Ey kardeşciğim, du­anda bizi unutma.” Peygamber (s.a.v.) (bana) bir söz söyledi ki, onun karşılığın­da dünyâ bana verilse, beni bu kadar sevindirm ezdi. Bir rivâyette de şöyle demiştir: “Ey kardeşciğim, bizi duana ortak yap.”

Ebû Hûreyre (r.a.)’dan yapılan rivâyette Peygam­berimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Sizden biriniz acele edip: Duâ ettim de, duâm kabul edilmedi, demedikçe, onun duâsı kabul edilir.”
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kullarım sana benden sorunca, ben rahmetiml e yakınım duâ edenin duasını bana duâ yapınca kabul ederim.”

 

Âişe (r.a) validemiz şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) bir gün bana “Ey Âişe! (r.a) Sen, Allah Teâlâ (c.c)‘nın bana, kendisiyl e dua edildiğinde kabul edileceği ve istenilen lerin verileceği ism-i a’zamı öğrettiğini biliyor musun?” buyurdula r. Bunun üzerine “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü (s.a.v), bunu bana da öğretir misiniz?” dedim. Hz. Peygamber “Ey Âişe! (r.a) Bu senin için uygun değildir!” buyurdula r. Böylece onun yanından ayrıldım. Ancak bir saat kadar sonra yine gelerek mübarek başlarını öptüm ve “Ey Allah (c.c)’ın Rasûlü! (s.a.v) Ne olursunuz bana da öğretin!” diye yalvardım. “Hayır, ey Âişe! (r.a) onu sana öğretmem doğru olmaz. Çünkü onunla herhangi bir dünyalık isteyebil irsin!” buyurdula r. O zaman kalkıp abdest aldım ve iki rekat namaz kılarak “Allâhümme ed’ük’allah, ve ed’ûke’r-Rahmân, ve ed’ûke’l-Berri’r-Rahîm ve ed’ûke biesmâike’l-hüsnâ küllihâ mâ alimtü minha vemâ lem a’lemü en tağfir lî ve terhamnî (Ey Allah (c.c)’ım! Senden Allah (c.c), Rahman, Berr ve Rahim isimlerin le, bilmediğim ve bildiğim tüm güzel isimlerin le beni bağışlamanı ve bana merhamet etmeni istiyorum)” diye dua ettim. Bunları işiten. Peygamber (s.a.v) gülümseyerek “Ey Âişe! (r.a) İsm-i a’zam işte bu söylediğin kelimeler in arasındadır” buyurdula r.

Resululla h (s.a.v.) buyurdula r ki: “Ezanla kâmet arasında yapılan duâ reddedilm ez (mutlaka kabule mazhar olur).” “Öyleyse,” dendi, “ey Allah’ın Resulü, nasıl dua edelim?” “Allah’tan,” dedi, “Dünya ve ahiret için afiyet isteyin!”

(M. Yusuf Kandehlev i, Hayatü’s-Sahabe, 4.c., 85-86.s.;  İmam Nevevi, Dualar ve Zikirler)

"Bana (halis kalb ile) dua ediniz. Duanıza icabet ederim." (Mü'min sûresi: 60)
"Mü'minin din kardeşi için, arkasından yaptığı hayır dua kabûl olur. Bir melek, "Allahü teâlâ, bu iyiliği sana da versin! Âmin" der. Meleğin duası red edilmez." (Hadîs-i şerîf-Riyâz-üs-Sâlihîn)

DUA "bir kimsenin kendisi veya başkası hakkında bir dileğine bir arzusuna kavuşması için Allah'a yalvarması" olarak tanımlanabilir
 
http://www.nurludualar-com.tr.gg


 8 
 : Ekim 21, 2017, 07:17:00 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


YAHUDİ EVLADI HİTLER VE SOYKIRIM YALANI

Soyu Yahudi olan Hitler
Siyonist Yahudiler le anlaşarak
Dolayısıyla Muharref Tevratın emirlerin e itaat ederek
İsrail Devletini n kurulması için
Almanya'daki Yahudiler in Filistine göçünü sağladı
Muharref Tevrat'ın emrine uymayan
Ve kenan diyarına göç etmeyi reddeden
İsrailin kurulmasını geciktirm eye çalışan Yahudiler i ise
Yine ordusunda bulunan Yahudi Subayların denetimin de
Ve Siyonist Yahudiler in emirlerin e uyarak
cezalandırdı

ISLAMGREE N34 NEW WORLD

YAHUDİ HİTLER

http://www.haberturk.com/dunya/haber/545115-hitler-yahudiymis

Belçika’da yayınlanan Knack Dergisi, Nazi lideri Adolf Hitler’in genetik olarak Kuzey Afrikalılar ve Yahudiler le akraba olduğunu öne sürdü. Hitler’in Avusturya ve ABD’de yaşayan akrabalarının babadan oğula geçen ‘Y’ kromozoml arını inceleyen gazeteci Jean-Paul Mulders, Hitler’in ‘E1b1b’ haplo grubuna dahil olduğunu, bu grubun da Almanya ve Batı Avrupa’da çok az bulunduğunu yazdı.

ARİ IRKTAN GELMİYORMUŞ

Bu grubun özellikle Afrika’nın kuzeydoğusunda ve Ortadoğu’da görüldüğünü vurgulaya n dergi, Yunanların ve Sicilyalıların yüzde 25’inin de ‘E1b1b’e dahil olduklarını belirtti. Haberde, bu grubun en fazla Afrika’da yaşayan Berberi toplumund a görüldüğüne de ayrıca dikkat çekildi. Diğer yandan ‘E1b1b’ haplo grubunun Doğu Avrupa’daki Aşkenazi Yahudiler inde de çok görüldüğü kaydedild i. Hitler’in ari ırktan geldiği iddialarının gerçeği yansıtmadığını söyleyen Mulders, “Hitler’in belki de nefret ettiği insanlarl a akraba olduğunu söyleyebiliriz” diye yazdı. 2008 yılında Hitler’in ‘çocuğu’ olduğunu iddia eden Jean-Marie Loret’in iddiasını araştıran Belçikalı gazeteci, Hitler’in hayatta olan erkek akrabalarının izini sürerek DNA örneklerini almıştı

HİTLER YAHUDİ'Mİ  -   11 Mayıs 2005  
Güneri CIVAOĞLU     -   Milliyet Gazetesi  

http://www.milliyet.com.tr/hitler-yahudi-miydi-/guneri-civaoglu/siyaset/yazardetayarsiv/11.05.2005/115439/default.htm

"Nazi Almanya'sının lideri ve 6 milyon Yahudi'nin öldürülmesinden sorumlu Hitler, çeyrek kan Yahudi mi"
ABD gizli servisler ini II. Dünya Savaşı'nda yaptırdıkları araştırmaya göre, Hitler'in babaannes i Maria Anna Schicklgr uber Viyana'da yaşıyordu. Musevi kökenli Rothschil d'lerin evinde hizmetkâr olarak çalışıyordu. Rothschil d Ailesi onun hamile olduğunu anlar anlamaz, doğduğu Spiteal'deki evine geri göndermişti.Bu durumda dönemin gelenekle rine göre Maria Anna Schicklgr uber, Rothschil d'lerden birinden hamile kalmış ve oğlu (Hitler'in babası) Alois'in gerçek/biyolojik babası olabilir. Dünyaya dehşet veren Adolf Hitler'in babası Alois Hitler, gayri meşru çocuk olarak doğdu. 40 yaşına kadar nesebi belirsiz yaşadı. Annesinin soyadını taşıdı. Annesinin sonradan evlendiği Johann Georg Hiedler, ölüm döşeğinde yumuşamış ve gayri meşru çocuğunu kabul etmişti ama Alois soyadı olarak Hiedler'i değil, anneannes inin soyadı olan Hitler'i almıştı. Peki Hitler'in çeyrek Yahudi kanı taşıdığı iddiasını kuvvetlen direcek başka bir işaret var mı?Sorunun cevabı, "galiba evet..."Babası Alois Hitler, sonraları dünyaya dehşet vererek 6 milyon Yahudi'nin ölümüne neden olacak oğlu Adolf Hitler'in vaftiz babası olarak Prinz adında Viyanalı bir Yahudi'yi seçmişti. Alois Hitler, o sıralarda Braunau'da bir gümrük memuru olarak çalışıyordu. Biyolojik babasının bir Yahudi olduğunu hissetmes e ya da annesinde n böyle bir izlenim almasa herhalde oğluna vaftiz babası olarak bir Yahudi'yi seçmezdi.Gene ABD gizli servisler inin araştırmasına göre, şansölye Dollfuss, "Adolf Hitler'in çeyrek Yahudi olduğu" yolunda bazı kayıtlara belki de sahipti. Dollfuss öldürüldü. Hitler, o evrakın peşindeydi ancak erişip erişemediği belli değil
Bu satırları "Öteki Hitler" adlı kitaptan yansıtıyorum.
(Öteki Hitler-Walter C. Langer- Bir harf Yayınları. İstanbul/ Nisan 2005.)
Kitap, II. Dünya Savaşı sırasında ABD gizli servisler inin
(Stratejik Hizmetler Dairesi) bir psikanali z uzmanlar grubuna hazırlattığı rapordan sayfalarl a oluşuyor. Hitler'in psikoloji k yapısını, kendisini n ve tüm ailesinin yaşamını araştıran bir rapor.Amaç, Hitler'in savaş boyunca hangi kararlar alabileceğini ve yenildiği zaman neler yapabilec eğini öngörebilmek
Bu araştırma, Hitler'in yorumu için ipuçları vermekte.
Örneğin..."Babasının Yahudi kanından gelen bir erkeğin piçi olması ihtimali onun iç dünyasında büyük fırtınalar yaratmış olabilir. Yahudi kıyımının kökeninde bu tepki ve nefret aranabili r."Babası Alois Hitler'in biyolojik babası Rothschil d Ailesi'nden bir erkek değil de, sonraları dile getirildiği gibi bir değirmenci çırağı olan Johann Georg Hiedler olsa bile Adolf Hitler'in içinde "çeyrek kan Yahudilik ve babasının Rothschil d'lerin piçi olduğu" yolunda küçük bir kuşku bile yıllar içinde çığ gibi yığılan tepki seli oluşturabilir.Belki de Yahudi kıyımının arkasında bu müthiş kuşku var.Herha lde Adolf Hitler, vaftiz babasının da Viyanalı bir Yahudi olduğunu biliyordu .
Hitler'in siyaset tutkusu da belki babasından geliyor olabilir. Babası Alois Hitler, gümrük memurluğundan emekli olduktan sonra köye yerleşmişti.Ama her zaman üniformasıyla geziyor ve kendisine "sayın memur Hitler" diye hitap edilmesin i istiyordu . Çevresindekilere üstünlük taslamayı seviyor ve köy meyhanesi nde oturup sürekli siyaset konuşuyordu.Babası sürekli içip, eve ulaştığında ayırım gözetmeden karısını, çocuklarını ve köpeğini dövüyordu. Bir keresinde oğlu Adolf Hitler'i öylesine dövmüştü ki, onu öldü sanmışlardı. Hitler'in şiddet tutkusund a bu çocukluk yaşamının izleri de olabilir. Hitler'in "sağlıklı ırk" tutkusu için de geçmişinden iki iz yansıtayım.Aile doktoru Bloch'a göre, Adolf'un ablası kesinlikl e bir embesil (aptal) idi. Kız kardeşi Paula'nın da belki ileri derecede "geri zekâlı" olabileceği söyleniyordu
Böyle arızalı bir kişiliğe karşı kazanılan zafer mi büyük... Yoksa böyle arızalı bir kişiliğe büyük güçler veren yerküre mi küçük


YAHUDİ HİTLER VE SOYKIRIM YALANI

http://www.bilgiustam.com/adolf-hitler-ve-yahudi-soykirimi-gercegi/

2. Dünya Savaşı mimarlarından Hitler günümüzde hala konuşuluyor. Özellikle de gündeme gelişinin sebebi, ” Yahudi Soykırımı ”, diğer adıyla ” Holokost ” . 2. Dünya Savaşı esnasında 6 milyona yakın Yahudi’ nin öldürüldü. Bunun sorumlusu nun da, Almanların Führer olarak adlandırdıkları Hitler olduğu belirtili yor. Peki bu soykırımı Hitler neden yaptı? Çeşitli söylemlerin dışında, bu konu hakkında Hitler’ in kendi yazdığı kitapta da kendi ağzından bazı söylemleri bulunuyor . Main Kampf ( Kavgam ) adlı eserinde Hitler, Yahudiler in özellikle Alman ekonomik yapısına darbe vurduğunu savunuyor . Hatta savaşı da Yahudiler in yüzünden kaybettiğini söylüyor. Savaş döneminde silah fabrikala rının çoğu Yahudiler in elindeydi ve işçileri de Yahudi’ ydi. Bu fabrikala r en gerekli oldukları zamanda greve gitmeleri yle, Almanların savaş alanlarında mühimmat sıkıntısı yaşamasına sebep oldular. Hitler işte bu ihaneti asla affedemed iğini kitabında belirtiyo r. Bugüne kadar bu konu hakkında araştırma yapanların yaygın görüşüne göre ise Hitler, annesinin yaşadığı hastalıktan kurtarılamaması sonucu doktorları suçlu görüyordu. Bu doktorlar da Yahudi’ ydi. Ancak araştırmacılar bu konuda sınırlı verilere ulaşmadılar. Çok daha geniş alanlarda araştırma yaptılar ve ortaya koydukları sonuçlar akıllara farklı soruların gelmesine sebep oldu. Mesela akıllara, Hitler’ in ” Yahudi Soykırımı ” nı gerçekleştirmesinde gizli güçlerin olduğu veya bizzat Siyonizm temsilcil eriyle anlaştığı vb. düşüncelere ilişkin sorular geliyor. Bu sorulara cevap verebilme k için o dönemi iyi bilmek gerekir. O döneme ait tarafsız bilgileri yazacağım. Yer yer bazı iddiaların olası nedenleri ne de tarafsız bilgiler ışığında değineceğim. Kısaca o döneme ait verileri, araştırmaları, yaşanmış gerçekleri size sunacağım ve akla gelen soruları cevaplandırması sizin şahsi kanaatini ze kalacak. İşte o dönemin kısa bir panoraması ve o döneme ilişkin araştırma sonuçları:

 

Hitler’ in Almanya’ nın Başına Geçmesi ve Diktatörlüğe Giden Adımları: Akla gelen sorulara ışık tutabilec ek olayların başlangıcına inmekte fayda var. Bunun için de bu dönemde gerçekleşen olayların baş kahramanı Hitler’ in Almanya’ nın başına geçtiği dönemi irdelemek gerekir. Yani 2. Dünya Savaşı’ ndan 15 yıl öncesine gitmek gerekir. Bilindiği gibi Almanya, 1. Dünya Savaşı’ nda Osmanlı ile müttefikti. Bu savaşta Almanya’ nın bulunduğu taraf yenilince, çok ağır sonuçlara katlanmak zorunda kaldılar. Hatta Dünya tarihine göz atıldığında, belki de en yüklü savaş tazminatı ödeyen ülke Almanya olmuştur. Tam 132 milyarlık altın para tazminatı Versay Barış Antlaşması ile Almanlara dayatılmıştı. Bunun yanı sıra bir de Alman ordusu 100 bin sayısına kadar düşürülmek zorunda kalmıştı. Açığa çıkan onca asker de işsizler ordusuna katıldı. Bu savaşta kaybettiği Elsaß-Lothringen ( Alsas-Loren ) Bölgesi ile ekonomisi ne büyük bir darbe vurulmuştu. Bu bölge bilindiği gibi demir madenin çok fazla bulunduğu bir bölge. Zaten topraklarının da büyük çoğunluğunu kaybetmes iyle işlenebilir tarım arazisi de kısıtlanmış oldu. İmparator 2. Wielhelm de savaş yenilgisi nin hemen ardından ülkeden kaçtı ve siyasi bir boşluk ortaya çıktı. Bu esnada da Kasım Devrimi gerçekleşti. Kasım Devrimi’ nin akabinde seçimler oldu ve koalisyon hükümeti oluşturuldu. Bu hükümette sosyal demokratl ar ve başkan Freideric h Ebert etkiliydi ancak ellerinde n gelen hiçbir şey yoktu. Çünkü halkın içinde bulunduğu durum çok ağırdı


Toplum psikoloji k açıdan da çökmüştü. Çünkü Fransızlar, yani tarihi düşmanları onları Versay Antlaşması’ yla yerle bir etmişti. Almanlar bu yüzden ağır koşullardan çok hakaret olarak gördükleri bu antlaşmanın psikoloji k etkisinde ydiler. Dolayısıyla başlarına gelecek lider etkisiz kalmamalı ve eski Almanya ruhunu canlandırabilmeliydi. Bu dönemin parlayan yıldızı milliyetçilik akımı da, aldıkları ağır yenilgiyl e kırılan gururlarını eski günlere döndürmek isteyen Almanları derinden etkiledi. Hitler işte böyle bir ortamda sahneye çıktı. Hitler bu dönemde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ ne lider oldu. Hitler içinde bulundukl arı durumun ciddiyeti ni kavrayabi ldiğinden olsa gerek sürekli milliyetçi söylemlerle kitleleri etkiliyor du. Sürekli Versay Antlaşması’ nı asla tanımayacaklarını vurguluyo r ve Almanlar için ” yeni hayat sahası ” kavramını ortaya atıyordu. Partinin programında yer alan maddelerd e ise Yahudi aleyhtarlığı fark ediliyord u. İşte o programda ki maddelerd en birkaçı şöyle:
– Sadece bizim milletimi zden olanlar vatandaş olabilir. Sadece Alman soyundan gelenler, inancı ne olursa olsun, bizim milletimi zdendir. Bu yüzden hiçbir Yahudi bizim milletimi zin parçası olamaz.
-Halkımızın geçimi ve sayıları artan insanlarımızın yerleşmesi için toprak (koloni) istiyoruz .

Bu parti programı ve söylemleriyle Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi sadece 4 yılda ülke siyasetin de çok büyük bir güç haline geldi. 1924′ te mecliste 32 tane milletvek ili vardı. 1924′ ten itibaren Rotchilds adındaki ünlü Yahudi aile Amerika’ daki üyeleri aracılığıyla Almanlara destek sağlamaya başlamıştır. Bunun en açık örneği de Almanların borçlarını yapılandıran Dawes ve Young Planlarıdır. J.P Morgan aracılığıyla bu aile planlar üzerinde etkili olmuştur. Peki Almanlara yarar sağlayan bu planlar karşılıksız bir şekilde mi ortaya çıktı? Bu soruyla bağlantılı dönemin Filistin’ ine göz atalım:

1924 ve Sonrasında Filistin Toprakları: Almanya’ da bu yıllarda gerçekleşen durumlar böyleydi. Peki ya Filistin’ de? Filistin bu döneme kadar, Yahudi yerleşkesi olarak Dünya Siyonist Örgütü’ nün hayaliydi . Çok paralar akıtılıp bu bölgeden birçok toprak satın alınmıştı. Osmanlı’ nın son bulmasıyla da bu örgüt daha faal bir rol üstlenmiş ve emellerin e ulaşacak topraklar a kısmen ulaşmışlardı. Ancak sadece toprak yetmiyord u. Hayalini kurdukları Yahudi Devleti için Yahudiler in de bu topraklar a gelip yerleşmesi gerekiyor du. Bölgeyi elinde tutan İngilizler de bu örgüte destek veriyordu . Tüm propagand alara rağmen Osmanlı zamanındakilerle ve sonrasında gelen Yahudiler le birlikte Yahudi sayısı ancak 85 bine ulaştırılabilmişti. Çünkü Yahudiler in yaşam kaliteler i Avrupa’ da üst düzeydeydi. Yahudiler in bu isteksiz tavrı örgüt için bir handikaptı. Bir şekilde Yahudiler in bu topraklar a göçü sağlanmalıydı. Bu dönemde de en fazla Yahudi Alman toprakları içindeydi. Zaten Yahudi Katliamı’ nda 6 milyon gibi bir sayıdan söz edilmesi de bunu kanıtlıyor. Almanya’ da milliyetçilik söylemleriyle hızlı bir yükselişe geçen Hitler işte bu noktada farklı bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Milliyetçilik söylemleriyle halkın gururunu okşayan Hitler henüz bu dönemde gerekli mali kaynağa ulaşabilmiş değildi. Zaten halkın içinde bulunduğu durumda, siyasal söylemlerini bir şekilde ekonomik olarak da desteklem eliydi. Aksi durumda O da seçimi kazanamay acağının farkındaydı.

Hitler’ in Ekonomik Destekçileri: Seçim propagand alarında sürekli ön plana çıkan Hitler’ in mali destekçilerini duyduğunuzda şaşıracaksınız. O dönemde Almanya’ da sanayi devleri olan Thysen, Krupp, Kirdoff ve Rotchilds ailesinin Amerika’ da bulunan uzantılarına ait olan General Motors, Du Pond, Ford’ un yanı sıra Yahudi petrol şirketi Standard Oil ( Rockefell er Ailesi’ nin şirketi ) Hitler’ e mali açıdan çok fazla destek olmuşlardır. Bu desteği de arkasında bulan Hitler 1933 yılında Cumhurbaşkanı Paul von Hindenbur g tarafından iktidara getirildi . Bu hamleyle seçim de bir formalite ye dönüştü. Çünkü hem halkın hem de bu büyük şirketlerin baskısına cumhurbaşkanı dayanamamıştı. Hitler için her şey yeni başlıyor. Çünkü artık vaatlerin i gerçekleştirme aşamasına gelmişti. Öncelikle Alman ırkı için yeni hayat sahalarını gerçekleştirmeliydi. Ancak çökmüş Alman ekonomisi yle savaşa girmek son derece mantıksızdı. Seçimlerden önce etkin olan Yahudiler in mali desteğine yeniden ihtiyaç vardı. Bu destekler in organizas yon kısmında ise Dünya Siyonist Örgütü ( WZO ) vardı. Bunun kanıtı da 2. Dünya Savaşı boyunca Almanların kullandığı topların üretimini bir Yahudi şirketi olan SKF yapmıştır. Jacob Wallenber g şirketin sahibidir . Standard Oil de Nazilere ait askeri araçların petrol ihtiyacını karşılamıştır. Üstelik toplama kamplarında kullanılan gazların üretimi bile Yahudi kimya firması olan Farben şirketidir.

Savaş öncesinde üretilen 500 ton civarındaki kurşun Almanlara ulaştırılır ve bu kurşunların ödemesini gerçekleştiren Brown Bros Harriman’ dır. O da bir Yahudi’ dir. Bu ödeme, Harriman teminatı olarak gerçekleştirilmiş ve teminat tarihi de 21 Eylül 1938 olarak kayıtlara düşülmüştür. Ancak savaşa bir adım kala Alman borçlarının vadesi geliyordu ve bu durum büyük bir sıkıntıya sebep olacaktı. 1933′ te, Foster Dulles ( CFR üyesi, sonraki dönemde ABD Dışişleri Bakanı ) ve Allen Dulles ( CFR üyesi, sonraki dönemde CIA şefliği yaptı ) ile Hitler görüşme yaptılar ve bu borçların vadeleri uzatıldı. Ayrıca Yahudi ailelerin de Samuel ailesi de Hitler’ e 30 milyon pound mali destek sağlıyordu. Royal Dutch Shell adlı petrol firması bu aileye aitti. Bilinen bu gerçekleri Hitler de inkar etmemiştir. Hatta en yakın arkadaşlarından Herman Rauschnin g’ in yazdığı kitapta bunlara değinilmiştir. Hitler M’a Dit ( Hitler Bana Dedi ki ) ismini taşıyan kitapta, Hitler’ in mücadelesinde Yahudiler in çok önemli katkılarının olduğunu ve mali olarak çok destek verdikler ini belirtiyo r. Bu ifadeyi de Hitler’ in ağzından veriyor.

 

Akıllara yeni sorular gelmeye devam ediyor. Yahudi çevreleri bu mali desteği neden sağladılar? Üstelik bu desteği, parti programında açıkça Yahudi aleyhtarlığı yapan bir lidere veriyorla rdı. Seneler sonra ortaya çıkan Wilhelmst rasse gizli belgeleri ile bu olaya ilişkin fikirler oluştu. Bu belgelerd e Siyonist Örgütler ile Hitler’ in anlaşma yaptıkları ortaya çıktı. Yahudiler e yapılan baskıya, Yahudi liderleri n destek verdiği ve mali olarak Hitler’ i de bu baskıyı yapması için destekled ikleri bu belgelerd e yer alıyor. Özellikle de zengin Yahudi ailelere gözdağı vermek amaçlarıydı. Bu yüzden de toplama kamplarına sadece sakat, engelli, yoksul Yahudiler getiriliy ordu. Bunların yanında Romanlar ve Çingeneler de vardı. Bu korkutma ve baskıyla varlıklı Yahudiler satın alınan topraklar a göçe zorlanmış oluyordu. Üstelik Hitler, devlet politikası olarak Yahudiler e göçün önünü açıyordu. Soykırım amacı olan bir diktatör niçin böyle bir göçe izin versin? Üstelik neden devlet politikasıyla da destekles in? Göç etmek isteyen Yahudiler in göç organizas yonunu da Siyonistl erle birlikte yürütmüş ve sadece Filistin’ e göçe izin vermişlerdir. Nazi subaylarından olan Adolf Eichmann bu göç organizas yonunun başında yer almış ve Macarista n, Çekoslovakya ve Avusturya’ da göç büroları kurdurmuştur. 1941′ e kadar bu bürolar aracılığıyla Eichmann yasalar çerçevesinde Yahudi göçünü yürütmüş ve 250 bini aşkın Yahudi’ nin Filistin’e göçünü gerçekleştirmiştir. Hitler ilk olarak Romanya, Polonya, Avusturya ve Macarista n’ ı işgal etmiştir. Bunun sebebi de Yahudi nüfusunun bu ülkelerde daha çok olması olarak gösterilir


Bizim de özellikle 2. Abdulhami d ile görüşmelerinden tanıdığımız gazeteci siyonist Theodor Herlz bu konu hakkında şöyle diyor: Wilhelmst rasse’ nin gizli arşivleri, Hitler İmparatorluğu ile Yahudi Örgütleri arasında, Alman Yahudiler inin Filistin’ e göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir anlaşma imzaladığını ortaya koymaktadır

2. Dünya Savaşı 1945 yılında bitmiştir. Bundan sadece 3 yıl sonra da İsrail Devleti 1948′ de kurulmuştur


YAHUDİ NAZİ ASKERLERİ

http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=8078

Dolayısıyla mesele, siyah-beyaz olmak üzere iki renge bürünüyor: Naziler kasap, Yahudiler de kurban. Böylece Yahudiler e yapılan zulüm kutsanıyor ve kendisine önünden, arkasından hiçbir batılın ulaşamayacağı mutlak gerçeğe dönüşüyor. Sonuçta bu zulüm, başk
Bir meseleyi kendi medenî ve insanî boyutunda n çıkarıp, istedikle ri anlamı yükleyecekleri soyut bir olay veya bilgi haline getirmek, Batılıların analizler inde görülen en temel hilelerde n biridir.
 
Örneğin Batı, üçüncü dünya ülkelerindeki, özellikle de Afrika ve Arap dünyasındaki yolsuzluk meselesin i ele alırken, Batı devletler inin, üçüncü dünya ülkelerindeki hükümetlerin büyük bir bölümünü desteklem esini, yine Batı âleminin ve Batılı şirketlerin, söz konusu ülkelerde iktidarı ellerinde tutan seçkinlere rüşvet vermesini, bundan ayrı tutarlar. Böylece yolsuzluk, toplumsal bir mesele olmaktan çıkıyor ve oluşmasında Batı’nın büyük bir paya sahip olduğu siyasi bir mesele haline dönüşüyor. Sonuçta henüz Batılı demokrati k değerlere (!) ulaşamamış üçüncü dünya ülkelerinin büyük bir darboğaza girmeleri ne sebep oluyor.
 
Aynı şey “İslâmi terör” olarak isimlendi rilen durum için de geçerlidir. Çünkü bu durum, Batılıların bölgeye müdahale etmesi, Amerikan ordularının Irak ve Afganista n’ı yakıp yıkması, bozguncul uk yapan bazı Arap hükümetlerini desteklem esi ve Siyonist işgalin her gün Filistin halkına zulmetmes inden ayrı tutularak ele alınıyor ve değerlendiriliyor. Sonra da (İspanya ve İngiltere’de meydana gelen patlamala r gibi) yıkıcı bazı eylemler ortaya çıktığında, sanki bunlar şerli bir aklın ürünüymüş gibi ele alınıyor ve sanki terör, İslâm’ın ayrılmaz bir parçasıymış gibi sunuluyor .
 
Aynı şekilde bu yargı, Filistin, Irak veya Afganista n’daki meşru bütün direniş hareketle rini kapsayaca k şekilde genelleştiriliyor. Oysa terörle mücadele adı altında Arapların işlerine karışan Amerikan sömürgeciliğine ve onlarla müttefik olan fasit Arap rejimleri ne karşı verilen direniş, meşru bir niteliğe sahiptir.
 
İşte Batı dünyası, “holocaust (katliam/soykırım)” olarak isimlendi rdikleri Nazilerin Avrupalı Yahudiler e yaptığı zulüm konusunda da aynı tavrı sergilemiştir. Bu meseleyi Batı uygarlığı içindeki konumunda n tamamen çekip çıkarmışlar ve onu bir “ikona”ya dönüştürmüşlerdir. Yani Tanrının, içine girip yerleştiği bir put (heykel) haline getirmişlerdir. Dolayısıyla artık ona iman eden birinin, ne ondan şüphe etmesi, ne de onun anlamını sorgulama sı mümkündür. Aslında ikona, kendisini n dışında hiçbir şeye işaret etmiyor ve sadece kendi kendinin referansı oluyor.
 
Bu yüzden Batı dünyası, Nazilerin Yahudiler e yaptığı zulmü, Batı uygarlığı içinde çok geniş yer tutan benzer zulümlerin bir parçası olarak değerlendirmek yerine, tek başına sadece bu zulmü gündemine almakta ve bu zulümden bahsetmek tedir. Oysa Batı uygarlığının zulüm tarihine bir baktığımızda, Kuzey Amerika, Avustraly a ve Yeni Zelanda’daki milyonlar ca yerlinin ve köleleştirilen milyonlar ca Afrikalının aynı zulümlerle karşılaştığını görüyoruz. Yine Belçikalı sömürgeciler Kongo’daki yerlilere ve Fransız sömürgecileri de milyonlar ca Cezayirli ye aynı zulmü reva görmüşlerdir.
 
Dolayısıyla mesele, siyah-beyaz olmak üzere iki renge bürünüyor: Naziler kasap, Yahudiler de kurban. Böylece Yahudiler e yapılan zulüm kutsanıyor ve kendisine önünden, arkasından hiçbir batılın ulaşamayacağı mutlak gerçeğe dönüşüyor. Sonuçta bu zulüm, başka hiçbir benzeri olmayan ve hiçbir şeyle kıyaslanamaz bir zulüm olarak ortaya çıkıyor.
 
Buradan hareketle, bu zulümden şüphe edenleri cezalandıran kanunlar çıkartılıyor. (Buna karşılık Allah’ın varlığından şüphe edenleri, hatta mutlak ve sabit ahlaki değerlerden şüphe edenleri cezalandıran benzer kanunlar yok).
 
Bu zulmü, Batı’nın uygarlık ve siyasi çerçevesi içindeki konumuna yerleştirip, ona yüklenen kutsallığı ondan çekip almak suretiyle, zulüm olarak sadece onu gündeme getiren görüşün karşısına çıkmanın bir görev olduğuna inanıyorum. Yapmamız gereken, onun da, benzerler inden farkı olmayan, insanî ve tarihî bir olgu olduğunu ve iki renkli bir zulüm görüşünün geçerli olamayacağını açıklamaktır.
 
Bu konuda takip edilmesi gereken en önemli stratejil erden biri de, Siyonistl erin, bireysel,  kurumsal, gizli ya da aleni olmak üzere bütün seviyeler de Nazilerle gerçekleştirdikleri yardımlaşmanın hangi boyutlard a olduğunun açıklığa kavuşturulmasıdır.
 
Kasım 1996’da İngiliz Daily Telegraph gazetesin de “Hitler’in Yahudi Askerleri Hakkındaki Özel Sırrın Keşfi” başlığıyla bir makale yayımlandı. Başlıktaki yer alan “Hitler’in Yahudi askerleri” ibaresi, Batı’nın bu konudaki söylemini temelinde n yıkıyor. Çünkü bu ibare, bir taraftan Nazilerin, diğer taraftan da Siyonistl erin ve Yahudiler in nasıl iç içe girmiş olduklarını açığa çıkartıyor. Dolayısıyla bu meseleyi siyah-beyaz olarak ele almanın hiçbir sağlıklı temeli bulunmuyo r.
 
Makalede dile getirilen –daha önce dikkatler den kaçırılmış- bilgiler, bir basın organınca yapılmak istenen sansasyon niteliğinde değil. Aksine bu bilgiler, Oxford üniversitesinde bir tarih öğrencisi olan Bariani Richez’in yaptığı araştırmaların ürünüdür.
 
Makalede, Alman yasalarının, Nazilerin iktidara gelişinden, yani 1935 yılından itibaren melez olanlara ve Yahudi soyundan gelenlere vatandaşlık hakkı verilmesi ni yasakladığı belirtili yor. İşte Siyonistl er ve Batılılar tarafından yapılan analizler de, meselenin siyah-beyaz olarak sunulmasının sebebi budur.
 
Ancak gerçekler, bu indirgeme ci üsluba meydan okuyor. Çünkü makale, orduda görev yapan Yahudiler in ve yarı-Yahudilerin (melez Yahudiler in) üst düzey rütbelere yükselmemek şartıyla, ordudaki hizmetler ine devam etmelerin e izin verildiğini bildiriyo r. Ne var ki, bu şarta bile riayet edilmemiştir. “Alman Ordusunda Çalışanlar İşleri Bölümü”nün raporları, Yahudi asıllı melezlerd en veya Yahudiler le evli olanlarda n 77 yüksek rütbeli subayın Nazi ordusunda görev yaptığını ortaya koyuyor. Yine aynı raporlar, binlerce Yahudi melezin Nazi ordusunda görev yaptığını bildiriyo r.
 
Richez’in yaptığı çalışmalar bu kişilerin durumlarındaki farklılıkları da açıklık getiriyor . Bunlardan bazıları dindar Yahudiler, bazıları da –kanunların kendileri ne nasıl baktığını dikkate almadan- kendileri ni Yahudi olarak kabul etmeyenle rdir. Bazıları gerçek nesebini gizliyord u, bazılarınsa bunu yapmaya gücü yetmiyord u.
 
Richez yaptığı araştırmalarda şu durumu da keşfediyor: Yahudi askerler Nazi ordusunda görev yaparken, onların Yahudi akrabaları, tutuklu bulundukl arı askeri karargâhlarda öldürülüyorlardı. Richez, buralarda öldürülenlerden sayıları 2300’ü bulan kurbanın, birinci dereceden akrabası olan yaklaşık 1000 askerle karşılaşmış ve bunların 1200 tanesini belgelend irmiştir. Yine topladığı otuz bine yakın belgeden, Nazi ordusunda Yahudi asıllı 2 mareşal, 10 general, 14 albay ve 30 binbaşının bulunduğunu ispat etmiştir.
 
Belgeler bize, bazıları son derece garip olan çok farklı durumların yaşandığını da haber veriyor. Örneğin yüksek rütbeli Yahudi Nazi subaylarından biri, üzerinde resmi üniforması, girdiği çarpışmalarda aldığı madalyala r ve girdiği savaşlardan birinde görevini en işi şekilde yapmış olmasından dolayı aldığı Demir Haç (Iron Cross) nişanı olduğu halde, toplama kamplarından birinde bulunan babasını ziyaret ediyordu. Olay bize garip geliyorsa da, Nazi Almanya’sında bunların alışılagelen normal şeyler olduğu anlaşılıyor. Aslında belgeler, Yahudi Nazi subaylarının soyu konusunda tam bir bilgiye sahip olunduğunu gösteriyor. Örneğin 1982 yılında doğan ve babası bir Yahudi olan Mareşal Erhard Milch, Alman Hava Kuvvetler i komutanı olan ve Hitler’den sonra onun yerine gösterilen adaylarda n biri olan Hermann Goering’in şahsi dostuydu.
 
Erhard Milch, Luft Hansa şirketinin –ki bu şirketi geliştiren odur- ve uçak parçaları biriminin başkanıydı. Milch, Nazilerin yaptığı tarife göre yarı-Yahudi kabul ediliyord u. Ancak Hitler ve Goering, Milch’in soyuyla ilgili engeli aşmaya ve annesinin, Milch’in gerçek babası –soyu- olduğuna karar verdiler. Dolayısıyla Milch, temiz Alman kanı taşıyordu.
 
Böylece yarı-Yahudi Nazi mareşali Erhard Milch görevinde kalmaya devam etti ve Nazi rejimiyle olan dostluğunu sürdürdü. Milch savaş bittikten sonra savaş suçlusu olarak Nuernberg mahkemesi nde yargılandı ve 1945’ten 1955’e kadar on yıl hapiste kaldı. 1972 yılında da öldü.
 
Araştırma bunun gibi ilginç örneklerle dolu:
 
Edgar Chakopson: Ondan gerçek ismini gizlemesi istenmiştir; çünkü Yahudiliğe ait ibadetler i yerine getirmeme sine ve Yahudi olmayan bir kızla evlenmesi ne rağmen Nazilerin tarifine göre, halis bir Yahudi kabul ediliyord u. Edgar şu an halen hayattadır.
 
Edgar film yapımcısı olarak ve sonra da Paris’te (Nazi) basın bürosunda çalıştı. Birinci dereceden Demir Haç nişanı aldı. 1941 yılında kız kardeşi, üzerine Yahudi yıldızı takınmış olarak Nazi kongreler inden birine girmeye çalıştı. Kongreye girmesi engelleni nce, kardeşinin Nazi ordusunda binbaşı olduğunu söyleyerek, içeriye girişinin engellenm esini protesto etti.
 
Daha sonra Edgar tutuklanıp, kimlikte sahtecili k yapmaktan yargılandı ve toplam kamplarından birine gönderildi.
 
Helmut Wilberg: Alman saldırılarında Blitzkrie g (yıldırım savaş) stratejis ini geliştiren kişidir. Yine birinci dünya savaşında Alman topçularını desteklem ek için savaş uçağı kullanmıştır.
 
Wilberg’in babası Yahudi’dir. Ancak dosyasındaki 30 Nisan 1941 tarihli bir belge, Wilberg’in, kendi durumunu araştırdığını ve babasının Yahudi olmadığını keşfettiğini bildiriyo r. Wilberg uçağının düşmesi sonucu 1941 yılında ölmüştür.
 
Kool Volter: 1922 yılında Weimar Cumhuriye t ordusuna katıldı. Annesi Yahudi’dir. Ordu Personeli İşleri Ofisi’ndeki dosyasından, Berlin’de bulunan Subaylar Komutanlığı Merkezi’nin 1934 yılında “o, âri değildir” diyen bir mektup gönderdiği anlaşılıyor.
 
Ancak kendisi için iyi bir şans eseri olarak 1923 ve 1924 yıllarında komünistlere karşı savaşmış olduğundan, Ordu Personeli İşleri Ofisi, onun orduda kalması gerektiğini tavsiye etmiştir. Bununla birlikte aslının Yahudi olması, tayin edildiği Askeri Fakülte’deki arkadaşları için hep bir problem kaynağı olmuştur. Bu yüzden Çin’e tayin edilmiştir.
 

 
Hitler onu 1936 ve 1939 yıllarında üstün hizmet madalyası ile onura etmiştir. Sonra fotoğraflarını, dosyasını, evraklarını ve diplomala rını görünce, onun âri olduğu şeklinde bir açıklama yapmak suretiyle onu tekrar onura etmiştir. Kool Volter’in orduda çok üstün hizmetler i vardı. Polonya’nın bombalanm asında Grenadeth rower tümenine komuta etmesiyle Demir Haç nişanı aldı. Yine Mayıs 1943’te 21 Rus tankını yok etmesinde n dolayı kendisine Şövalye Haç (Chevalier's Cross ) nişanı verildi. Ancak aslının Yahudi olması, 1943 yılının sonunda, onun generalli k rütbesine yükselmesine engel oldu. Ekim 1944’te Ruslara esir düştü ve 12 yıl Rus hapishane lerinde kaldı.
 
Helmut Filberg: Birinci dünya savaşında Alman piyade birlikler ine desteklem ek için savaş uçağı kullandı. 1936 yılında Franco’yu desteklem ek için İspanya’ya gönderilen Alman uçak filosunun komutanlığını üstlendi ve kendisine Şövalye Haç nişanı verildi.
 
Helmut Filberg Uçak Fakültesi’nin idareciliğini de yapmıştır ve geldiği makamlard a sürekli yükselerek generalli k rütbesine kadar ulaşmıştır. Annesi Yahudi’dir. Ancak dosyasında bulunan bir belgede şöyle diyor: “Soyum ve atalarım hakkında yaptığım uzun araştırmalardan sonra Yahudi olmadığımı keşfettim.”
 
Yine Richez 76 yaşında olan ve Almanya’da yaşayan bir başka adamla karşılaşmıştır. Bu adam, o dönemde Almanya’nın işgali altında olan Fransa’ya gitmiş ve yeni bir isimle SS (Nazi) birlikler ine katılmıştır.
 
Savaşa katılan çok sayıda yarı-Yahudi, Todot Organizas yon hesabına çalışıyordu. Bu Organizas yon, toplama kamplarındaki Nazi İmar programla rından sorumluyd u. Kurtulan ve çalışabilecek durumda olan Yahudiler ücretsiz çalıştırılmak üzere buraya gönderiliyordu.
 
Nazi yönetimi, Yahudi bir anneden veya babadan olan –ve böyle olduğu bilinen- askerlere en büyük askerî nişan olan “Şövalye Haç” nişanını vermiştir.
 
Örneğin komutan Burkart, yarı-Yahudi olduğu için 1934 yılında askeri görevinden uzaklaştırılmış, ancak aynı yıl Hitler’den aldığı Alman kanı raporuyla görevine dönmüş ve Chiang Kai Shek’in ordusuna yardım etmek için Çin’e gönderilmiştir.
 
1941 yılında tank tümeninin komutanlığına getirilmiş ve aynı yıl Ağustos ayında Rusya’daki görevini en iyi şekilde yerine getirmiş olmasından dolayı kendisine Şövalye Haç nişanı verilmiştir. Daha sonra esir düşmüştür.
 
Burkart 1944’ün sonunda savaş esirlerin den biriyken kendisini, savaştan önce Almanya’dan kaçan Yahudi babasının kucağına atmıştır. 1946’da ise Almanya’ya döndü. Çünkü –eşinin söylediği gibi- ülkenin yeniden kurulması için birilerin in mutlaka geri dönmesi gerekiyor du.
 
1983’te ölümünden kısa bir süre önce, doğduğu yerdeki bazı öğrencilere şöyle demiştir: “Birinci dünya savaşına, hatta ikinci dünya savaşına katılan Alman Yahudiler inden ve yarı-Yahudilerden çoğu, savaşa katılmak suretiyle atalarının vatanını yüceltmek gerektiğine inanıyorlardı.” Yani o, Almanya’ya olan millî bağlılığına tam olarak inanmaya devam ediyordu.
 
Yukarıda aktardığımız örnekler, Siyonist ve Batılı tarihçilerin, aralarını kesin çizgilerle ayırmada ısrar ettikleri unsurlar arasında ne ölçüde bir iç içe girmişlik olduğunu gözler önüne seriyor. Nazi ordusunda görev yapan Yahudiler den biri, şu sözleriyle bu meseleye netlik kazandırıyor: “Alman güçlerinin bünyesinde olsaydım ve annemi Nazi fırınlarında kaybetsey dim, bu durumda kurbanlar dan biri mi, yoksa suçlulardan biri mi olurum?”
 
Richez, bu kişiler hakkında niçin hiçbir şey yazılmadı? Diye soruyor. Niçin hikayeler i anlatılmadı? Niçin hiç kimse bu işle ilgilenme di? Sonra da, hem Almanların hem de Yahudiler in, bu kişileri görmezden gelmesini şu şekilde yorumluyo r: “Almanlar suçluluk duydukları için, onlar hakkında konuşmak istemiyor lar. Yahudi toplumu da onların varlığını itiraf etmek istemiyor; çünkü bu durum, katliam/soykırım hakkında bildikler i her şeyle çelişiyor.”
 
Rizhez’in söyledikleri, Nazi devleti gerçeğini çok daha kompleks hale getiriyor . Bu yüzden söyledikleri, Yahudi kimliğini gizleyenl ere veya bu kimliğe göz yumulanla ra karşılık, Nazileri bu zulme sevk eden sebepler, Nazi fırınları uygulamasında Hitler’in rolü ve yakılanların sayıları etrafından dönen tartışmaların sınırlarını genişletecektir... Allah en iyisini bilendir

http://www.social-worlds.tr.gg






TÜRK'LER KILIÇ ZORUYLAMI MÜSLÜMAN OLDU

FORUM ALACAHİSARLIK İSTANBUL

AHMET TAHİR YILDIZLI

Bugün forumda yayınlamak istediğim
Farklı bir konu var
Son zamanlard a gündeme taşınan bir iddia var
Aslında,ara sıra siyonistl er tarafından
Geçmiş tarihlerd ede,bu iddia gündeme taşındı
" Türk'ler Araplarla savaşarak
Kılıç zoruyla müslüman oldu " iddiasına ilişkin
Vermek istediğimiz bir kaç cevap var
Bu konu ile ilgili yazıları,aşağıya sıra sıra alıntıladım
Bu arada,bir sitede okuduğum yazı,dikkatimi çekti,özetle aktarayım
Annesi fin,babası Oğuz Türkü olan birinin
Türkçü değil,turancı olabileceği iddiasına  karşı
Turancılığın,turan kavimleri nin ülküsü olduğu
Turancılıkla türkçülüğün ayrı düşünülemeyeceği 
Bu yapılırsa,müslüman türk ile hristiyan türkün ayrı düşünüleceği
Finlileri n Sami ve Fin-Ugor iken
Araplaşmaya dönüşmüş Oğuzlar gibi
Finlileri n,hristiyanlaşmış bir Türk kavmi olduğu belirtile rek
Türkçülük ve Turancılık akımında,aslında din kavramının önemli olmadığı
Irkçılığın önemli olduğu belirtilm
Bu arada,Oğuz Türklerine Araplaşmış iddiası oturtulmuş
Osmanlının kurucusu Osman bey,Oğuzların kayı boyundandır
Dolayısıyla bu söylem,Osmanlının Araplaştığını   
Müslüman olunca Türklerin,Arap olduğu iddiasını doğuruyor
Bu ne demektir,buradan hangi fikre ulaşılması düşünülüyor
Türk kalınması için,islamiyetin reddedilm esimi gerekiyor 
Müslüman olduktan sonra,İslamiyetin çizgisinde hareket edileceği için
Allah ve Resulü ile Kuran-ı kerimin hükümlerine uyulacağı için
İslamiyette ırkçılığın yeri olmadığına  göre
Türklerde,temelde ırkçılık,yüzyıllardır olmadığına göre
Osmanlının,bir Türk devleti olmasının yanında
Fatih Sultan Mehmed'den sonra,bir dünya devleti haline gelip
Genelde Türk olmayan devlet ve ulusların
İdare edilirken,Türkçülük ile idare edilmesin in zor olacağı için
Türk-İslam modeli seçildiğine göre
Irkçılığın 19. yüzyıl ideolojis i olup,Türklerin ürettiği bir fikir akımı olmayıp
Osmanlı devletini n yıkılması için,Arap-Türk düşmanlığıyla birlikte
Dünyadaki tüm ulusların,birbirlerine düşman edilmesi için
1. ve 2. dünya savaşıyla birlikte,ülkelerin paylaşılması amacıyla
Siyonistl er tarafından,ırkçılığın dünyaya yayıldığına göre
İslamiyete girşimizin bir savaş neticesin demi
Yoksa zorlamı olduğunun 
Yeniden hatırlatırmasındaki amaç nedir diye düşünüyoruz
Bu arada,hemen bir alıntı yaparak,konumuza devam edelim
Forum AlaturkaO smanlı İstanbul'da yayınlanan
Osmanlı ve Mehter Musikisi Konulu
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden
Vahit Necip Arslanoğlu'nun yazısında
Özellikle altını çizmek istediğimiz bir şey var
Vahit Necip şunu aktarıyor
" Osmanlınında dağılma sebepleri nden birisinin
19. yüzyıl siyonist-ırkçılığın yayılmasıyla olduğu
Bilinmekt edir
Bu çizgide ön plana çıkan Türkçülük
Osmanlı devleti döneminde
Jöntürk hareketi ile karşımıza çıkan,farklı bir Türkçülük'tür
Osmanlı devletini yıkmak için,Jöntürkler,batılılarla birlik olmuşlardır.
Günümüz siyasetin deki,Milliyetçi Hareket Partisi çizgisindeki
Türkçülük ise devletine milletine bayrağına ve ezanına sahip çıkan
Bir Türkçülük hareketid ir
Osmanlı döneminde eğer,Milliyetçi Hareket Partisi çizgisindeki
Türkçülük,ön planda ve Jöntürklerde olsaydı
Osmanlı bu kadar kolay yıkılmazdı
Osmanlı,kendi içindeki devletler arasında
Jöntürklerin çizgisindeki,ırkçılık veya aşırı türkçülüğün,yayılması halinde
Bünyesindeki devletler in,bir arada tutulamay acağını
Dağılma sürecine girileceğini bildiği için
Irkçılık veya aşırı türkçülükten kaçınmıştır " diyor
Şimdi,Arap düşmanlığının yayılarak
Türklerin islamiyet i bırakıp,yeniden Paganist veya Şaman olması
Şaman olduktan sonrada
Araplara " bizi zorla müslüman yaptınız " diyerek
Araplarla savaşılması ve Turan devletini n kurulmasımıdır amaç
Araplarda n önce,Turan devletini n kurulmasına engel olan
Rusya ve Çin'dir,Araplarıda kendimize düşman ederekmi
Rusya ve Çin ile savaşacağız
Alparslan,anadoluyu fethederk en,şaman değildi müslümandı
Fatih Sultan Mehmed,İstanbulu fethederk en,şaman değildi müslümandı
Türkler Çanakkalede," Allahu Ekber " nidalarıyla savaşıp
"  Eşhedü Enne La ilahe İllallah Ve Eşhedü Enne
Muhammede n Abdühü ve Resuluhü " diyerek
İslamiyetin şehadet mertebesi ne kavuşurken
Turancılıkla birlikte,islamiyetten çıkıp
Şaman olup,şehit olarakta ahirete gidemeyec eğinize göre
Bünyesinde 64 irili ufaklı devleti ve toplumu
20 milyon km2 lik bir coğrafyada,barış içinde
Adaletle yönetmesini bilen,Osmanlı devleti varken
Turancılık akımı ile turan devletini kuramamışken
Osmanlıdan sonra,parça parça edilen Türk devletler i ile
Araplarıda kendimize düşman ederek
Rusya ve Çin ile savaşarak
Turan devletini kuracağız fikri
Çok akıl ve mantık içerikli olmasa gerektir
Turanizm,türk devletler ini birleştirmek için
Teoriler üreten,bir fikir akımıdır
Bu akımı tüm Türk olanlar,elbette destekler
Bizlerde bir Türk olarak,bunu destekler iz 
Teoriler önce hayalcili k ile başlar
Ancak,tarihten bugüne ve dünya genelinde ki
Bazı gerçeklerinde,göz ardı edilmemes i gerekir
Turan devletini n kurulması için
Önce " Türk'ler Araplarla savaşarak
Kılıç zoruyla müslüman oldu " iddiası ile
Türk-Arap düşmanlığının yayılarakmı
Bu Turan devletini n kurulması düşünülüyor
Türklerin savaşçı bir kavim olduğunu,herkes ile savaştığını biliyoruz
Ve Araplarla da savaştığını biliyoruz
Türklerin ( Müslüman olmadan önce ) Çinlilere karşı
Araplarla birlikte ortak güç oluşturarak,savaştığınıda biliyoruz
Ancak,Türklerin,kendi ırkı olan Türklerlede savaştığını biliyoruz
Konuyla ilgili yazılara geçmeden önce şunu söyleyelim
Arapların,Türkleri zorla müslüman yaptığı söylemini desteklem ek
Siyonizmi n işine yarar
Türklerin veya Arapların hiç bir işine yaramaz
Bütün müslümanlar ve Türkler bu söylemden zarar görür
Araplarla Türklerin arasını açarak
Ve Osmanlı Devletini yıkarak
Moiz Kohen ve bazı vatan hainlerin in ve casusların
Irkçılığı,Türkler ve diğer milletler arasında yaymak için 
Nefret ve kan içerikli söylemleri,geliştirmek için çabaladığını biliyoruz
Türk Arap düşmanlığını körüklemek,yeni bir şey değildir
Bu daha önceki yüzyıllardada,siyonistler tarafından planlanmıştır
Ve uygulamay a konulmuş eski bir oyundur 
Araplarla Türkleri düşman etmek için
Arabistan lı Lawrence ve Osmanlı Paşası olan bir zatın
Karşılıklı olarak Arap ve Osmanlı-Türk düşmanlığını yayarak
İngilizlerin,Osmanlı toprağı olan Orta-Doğuyu ele geçirmeleri için
Ortak çalıştıklarınıda biliyoruz
Bu hain Osmanlı paşasının,Türk ismini kullanara k
Lawrence isimli yahudinin de,Arap ismini kullanara k bunu yaptığını biliyoruz
Ancak,Aziz Türk Milleti
Osmanlı Devletini yıkan
1. ve 2. dünya savaşlarıyla,dünyayı kutuplara bölen
Perde arkasında vahşet ve şiddet ile beslenen
Bütün devletler i,bu şekilde istediği gibi idare etmeye çalışan
Bu Siyonizmi n kirli oyunlarına gelmeyece ktir.
Türkler müslümandır
Ve bu saatten sonra,Araplara düşman olup
Allah'ı inkar edip,Şamanist olup
Kuran'ı ve Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz i
Kötüleyerek,siyonizmin kirli tuzaklarına düşmeyecektir 
Türkler zamanında nasıl ( Müslüman olmayan Karluk Türkleri )
Ortak düşmanı olan Çinlilere karşı
Araplarla birlikte hareket ederek savaştılarsa
Şimdide ortak düşmanımız olan
Siyonizm ile savaşmasını elbet bilecekti r
Arap Türk düşmanlığı oyununa gelmeyece ktir
Birlikten kuvvet doğar
Bu zamandan sonra
Zorla müslüman olduk diyerek,islamiyeti bırakıp
Araplarla düşman olmamız,hayra alamet olamaz
Türklerin,Çinlilere karşı,Arapların yanında yer aldığı gibi
Bu günde Arapların safında,siyonizme karşı savaşmayı bileceğiz
Yoksa,Arap Türk düşmanlığını körükleyerek
Elimize zarardan başka bir şey geçmeyeceği
Tarihten ders alınarak,açıkça görülmesi gereken bir gerçektir     
Türkler,İslamiyetin kılıncıdır ve halefidir
Bazı,Türk isimleriy le karşımıza çıkıp
Irkçılık yapan Moiz Kohen gibi siyonistl erden
Türklüğü öğrenecek değiliz
Osmanlı yıkıldıktan sonra
Rusya ve Çin
Türkleri boyunduru k altına almıştır
Doğu Türkistanda Türkler,zulüm görmektedir
Osmanlı varken,bu zulüm bu derece değildi
O halde,Osmanlıyı dışlamak yerine,sahip çıkmamız gerekmezm iydi
Türkler arasında,siyonizmin aşırı ırkçılığını yaymak
Arap düşmanlığını körüklemek
Ve Türkleri islamiyet ten kopararak
Şaman yapmak yerine
Rus ve Çin'in boyunduruğundaki Türklere
Farklı yollardan yardım etmemiz gerekmezm i


1 - Türkler,her zaman Türk'tür
İslamiyetten öncede Türktür
Sonrada Türktür ve Türk kalacakla rdır
Türkler İslamiyete geçince Arap olmadılar
Alman müslüman veya İngiliz müslüman İslamiyeti seçince
Nasılki Arap olmuyorsa
Türkler,İslamiyete geçince Arap olmadılar
İslamiyet sadece Arapların dini değildir
Tüm insanlığa gönderilmiştir
Evrensel bir dindir
Türkler,İslamiyeti Araplarınn dini olduğu için kabul etmemiştir
Türk adetlerin e,töre gelenek ve göreneklerine en uygun din olduğu için kabul etmiştir
Türkler hiç bir şeyi zorla kabul etmez
Türkler her şeyi anında kabul etmez,inceler araştırır ve öyle kabul eder   

https://t24.com.tr/haber/ilber-ortayli-turkler-oyle-bayilarak-din-kabul-etmez-son-derece-cakal-bir-millettir,336782

Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı 
" Türklerin, İslamiyet'i Araplarda n değil, İran'dan öğrendiğini " savunarak
 “ Bazı arkadaşlar uydurarak Kuteybe bin Müslim Orta Asya`yı fethetmiş
Türkler bunu görünce bayılmışlar ve İslami kabul etmişler " diyor.
" Zor fethetti bir kere o doğru değil. Türkler öyle bayılarak din kabul etmez.
Son derece çakal bir millettir
Düşünür, bakar ve işine gelirse " kabul edeceğini belirtiyo r.
Askerler çünkü, her şeyi öyle zart diye almazlar ve stratejik bir yapısı vardır.
Bizim ilk devletimi z onuncu asrın sonudur.” diyor.

2 - Türklerin İslamiyetten önceki inancı Tengraizm'dir
Yani tek tanrılı dine sahiptir ve islamiyet e yakın bir inanç sistemidi r
Bu yakınlık islamiyet e geçişte önemli bir faktördür
https://eodev.com/gorev/4332752
Eski Türk dini, Gök-Tanrı inancı adıyla bilinmekt edir.
Bu inanışa göre Türkler, İslâmiyet’teki gibi tek bir Allah’a inanıyor
Ve O’na Tanrı (Tengri) diyorlardı.
İslâmiyet’te Esmâ-i hüsnâ denilen
Allah’ın sıfatlarından bazıları,eski Türk inancında da mevcuttu.
Ahiret ve ruhun ölmezliği, her iki inançta da mevcuttu.
Türkler cennet için uçmağ (uçmak), cehennem için tamu sözünü kullanmak taydı.
İslâmiyet’te olduğu gibi Gök Tanrı inanışında da Tanrıya kurban sunuluyor du.
İslâmiyet’teki gaza ve cihât ile
Türklerin dünya üzerinde töreyi hâkim kılmak için yaptıkları savaşlar
benzer mahiyette dir.
İslâm anlayışına göre savaş sonunda elde edilen ganimet helâldir.
Türklerde ise aynı şekilde yağma geleneği vardır.İslâmiyet’in telkin ettiği ahlakî kurallar
Türk anlayışına da uygun düşmektedir.
“Din bilimcile rin “kitaplı dinler” olarak ifade ettiği semavi dinler
Eski dinlerin ve inançların etkisinde n kurtulama mışlardır.
Bu olgu İslam dini ve Şamanizm için de geçerlidir.
Türklerin Müslüman Olmasının Sebepleri :
Türkler İslâmiyet’i kılıç zoruyla değil, kendi rızalarıyla kabul etmişlerdir.
Şüphesiz bu dini seçmelerinin en önemli sebebi
eski Türk inancı ve anlayışı ile İslâmiyet arasında birçok benzerlik bulunmasıdır:
A - Eski Türk dini, Gök-Tanrı inancı adıyla bilinmekt edir.
Bu inanışa göre Türkler, İslâmiyet’teki gibi tek bir Allah’a inanıyor
Ve O’na Tanrı (Tengri) diyorlardı.
İslâmiyet’te Esmâ-i hüsnâ denilen Allah’ın sıfatlarından bazıları
Eski Türk inancında da mevcuttu.
B - Ahiret ve ruhun ölmezliği, her iki inançta da mevcuttu.
Türkler cennet için uçmağ (uçmak), cehennem için tamu sözünü kullanmak taydı.
C - İslâmiyet’te olduğu gibi Gök Tanrı inanışında da Tanrıya kurban sunuluyor du.
 
3 - Türkler savaşçıdır,herkesle savaşır
Türkler,Türk olan Şah İsmail,Uzun Hasan ve Timur ilede savaşmıştır
Araplarla da savaşmıştır,ancak savaşmak ayrı şeydir,islamiyeti kabul etmeleri ayrı şeydir
Şah İsmail etnik köken olarak Pers değildir,Şah İsmail bir Türk Komutanıdır

https://www.akademikkaynak.com/sah-ismailin-turk-olmasinin-ispati.html

Türkler savaşçı bir millettir
Türkler Türkler ilede savaştı,Araplarlada savaştı
Ancak,Türkler hiç bir şeyi zorla kabul edecek bir millet değildir
Bu gerçeği herkes biliyor
Türkler zorla müslüman yapılabilecek bir millet değildir

4 - Türklerin
Araplar tarafından,kılıç zoruyla müslüman yapıldığı iddiası
Türk-Arap düşmanlığının yayılması
Türklerin islamiyet i bırakıp
Şaman yapılması
Ve Araplarla savaştırılması için
Siyonistl erin hazırladığı bir plandır 
Bu plan ile Türklerin ve Arapların birbirini yok etmesi
Siyonizmi n dünyaya hakim olmasının önündeki
Engelleri n tamamen kaldırılması amaçlanmaktadır
Günümüzdeki siyasette,Milliyetçi Hareket Partisi
Vatan,Devlet,Millet,Bayrak ve Ezanına sahip çıkarak
Siyonistl erin bu oyununu bozacaktır


TÜRK'LER ZORLAMI MÜSLÜMAN OLDU

http://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/1776379-turkler-nasil-musluman-oldu


Bozkırda yayılan Türkler ile Arap çöllerinden büyüyen İslam ordularının karşılaşması çıkıyor Tufan Gündüz’ün kaleminde n. Türklerle Araplar sınır komşusu olduktan sonra savaştı mı
Mühim valilikle r niçin Türk kumandanl arına verildi. Hepsinin cevabı bu yazıda
Hz. Muhammed (sav) İslamı tebliğe başladığı ve müşriklerle mücadeleye giriştiği sıralarda (610) Orta Asya’da Türkler, Göktürklerin hâkimiyetinde toplanmışlardı. Ülkenin sınırları Baykal gölünden Kırım’a, Sibirya Bozkırlarından Maveraünnehir ve İpek Yolu’na kadar uzanıyordu. Türklerin kağanı İlig Kağan Ötüken’de oturuyord u ve Çin’le mücadele halindeyd i.



Türkler, Kağanlarının Gök Tanrı tarafından “yeryüzünün işlerini düzene koyması, Türk Milletini n perişan olmaması” için görevlendirildiğine, yani Tanrı tarafından “Kut” verilerek kağanlığa oturtulduğuna inanıyorlardı. Gökte olduğuna inandıkları Tanrı tekti. Herhangi bir şeye benzemiyo rdu; kendisi gibiydi. O aslında sadece Türklerin öz tanrısıydı.
 
 
 
 

 

Kuvvetli Direniş

Hz. Muhammed’in Mekke’nin fethine hazırlandığı günlerde Göktürk Kağanı olan İlig Kağan da babası ve dedesi gibi kılınmamış olacak ki Çin’e karşı ağır bir mağlubiyet aldı (630). Göktürk Devleti’nin Doğu yarısı Çin hâkimiyetine girdi. Batı kısmı ise ancak 28 yıl ayakta kalabildi . 658’de onlar da Çin’e tabi oldular. Türk kabileler inin bir kısmı etrafa dağılıp bağımsız hareket ederken çoğunluğu Çin’in idaresine girmek zorunda kaldı. Türkler devletsiz kaldılar.
Bu sırada Müslümanların fetihleri de çoktan başlamış; halifeler ordularının yönünü Kuzey Suriye, İran ve Mısır’a çevirmişlerdi bile. Müslümanlar o kadar yürekten savaşıyorlardı ki ne Bizans, ne de Sasani kuvvetler i onları durdurabi liyordu.



İslam ordularının girdiği bölgelerden biri de Kafkaslar dı ve bölgeyi kuzeyden kuşatan Hazarlarl a komşu olunmuştu. Türkler, her ne kadar Göktürk Kağanlığı gibi büyük bir imparator luktan yoksun kalmış olsalar da, ülkelerini fethe girişen İslam orduları karşısında pek de zayıf sayılmazlardı. Onların kuvvetli direnişi ve savaşçılıklarının fark edilmesi üzerine muhtemeld ir ki, “Türkler size ilişmedikçe, siz de onlara ilişmeyiniz” hadisi bu dönemlerde uydurulmuştu.
Kuteybe b. Müslim vali olduktan sonra yer yer Türklerle savaşsa da Buhara’ya çok güç girebilmiştir. Müslümanların Türklerle çatışma halinde oldukları bir başka bölge Kafkaslar dı. Halife Velid’in ünlü kumandanl arından Mesleme 710 yılında Demirkapı’ya (Derbend) kadar ilerlemişti. Sonraki yıllarda da en az iki sefer daha yapıldı. Ne var ki, bu savaşlar bir netice vermediği gibi çok sayıda Müslüman da Hazarlara esir düştü. 737’de Hazarlarl a yapılan savaşı İslam ordularının kazanması üzerine Hazarlar ülkelerinde İslamiyeti anlatmak üzere iki fakih görevlendirilmesini kabul ettiler.
 
 
 
 

 

Kılıç Zoru İşe Yaramadı

Uzun savaşlar sırasında Türkler arasında İslamiyetin yayılması neredeyse sıfır noktasında duruyordu . Uzun süren savaşlar, akınlar, yıldırma politikal arı ve nihayet geçici hâkimiyetler hiçbir işe yaramamış, iki taraf arasındaki rekabeti körüklemekten öteye geçememişti. Üstelik Emeviler gerek cizye vergisind e kayıp yaşanmamak, gerekse Arap olmayanla ra köle muamelesi yapmak gibi hevesler yüzünden İslamiyetin yayılması için çok da gayretli davranmıyorlardı. Açık söylemek gerekirse zaten dinamik bir hayat yaşayan; kılıç, ok, yay, mızrak gibi savaş aletlerin i kardeşi gibi yanında taşıyan Türkler için savaşlar, yenilgile r ve kılıç zoru hiçbir işe yaramamıştı.
Türklerin büyük bölümü, İslam ordularıyla zaten hiç karşılaşmamışlardı. Kırgızlar, Kıpçaklar, Kimekler, Tatarlar, Uygurlar ve Oğuzların İslam ile teması Emevilerd en ziyade Abbasiler dönemine tekabül eder. Göktürkler 745 yılına kadar hüküm sürmelerine rağmen Peçenekler, Uzlar, Tuna Bulgarları Karadeniz’in kuzeyinde n batıya göç ettikleri ve Hıristiyanlık âlemine karıştıkları için Müslümanlarla hiç karşılaşmadılar. Dolayısıyla şu kılıç meselesin i tam olarak izah etmekten aciz durumdayız.
 
 
 
 

 

Büyük Buluşma

Asıl buluşma Türklerin, Çin ile Arapların savaştığı Talas Savaşı’nda Müslüman Arapların yanında oluşuydu. Bundan sonra peyderpey İslamiyet’e dahil olan Türkler artık Müslümanlıkla bir anılır oldu.
11. yüzyılda Selçuklu ailesinin İslamiyeti benimseme si ise Oğuz/Türkmen gruplarının İslamlaşmasını hızlandırdı. Oğuzlardan en az 200 bin çadırlık bir grup İslamiyete girmişti bile. Ama bu yeni zümrenin de katılımıyla Oğuzlar, sadece dinin hizmetkârı değil, yeni savunucus u ve fatihleri oldular. Oğuzlar önce İran’ı, sonra Irak, Suriye ve Anadolu’yu fethettil er. Bizans baskısı altında geri çekilmeye başlayan İslam gücü yeni fatihler, yani Türkler sayesinde güçlü bir atılıma girdi.




 
ANKARA SAVAŞI
VİKİPEDİA
 
 

Ankara Muharebes i
Timur Anatolia campaign. jpg
Timur'un Anadolu Seferi (1400-1403)
Tarih   20 Temmuz 1402
Bölge   Ankara Çubuk Ovası
 
 
 
Sebep
    Timur'un Asya Seferi'ne çıkmadan önce arkasında bir güç bırakmak istememes i
Sonuç   Kesin Timur zaferi.
Taraflar
Timurid.s vg Timur İmparatorluğu   Osmanli-nisani.svg Osmanlı İmparatorluğu
Grb Lazarevic .jpg Sırbistan Prensliği
Komutanla r ve liderler
Emir Timur

Timurid.s vg Şahruh Mirza (Sol Kanat)
Timurid.s vgSultan Mahmut Han(Sol Kanat)
Timurid.s vgHalil Sultan(Sol Kanat)
Timurid.s vg Miranşah(Sağ Kanat)
Timurid.s vgEbu Bekir(Keşif Kolu)
Timurid.s vg Emir Celal el-İslam (Esas Kuvvet)
Timurid.s vg Cihanşah(Esas Kuvvet)
Timurid.s vg Muhammed Mirza (İhtiyat Kuvvetler i)
Timurid.s vgİsen Buga(Fil Birlikler i Komutanı)
Yıldırım Bayezid (Esir)

Osmanli-nisani.svg Çandarlı Ali Paşa (Esas Kuvvet)
Osmanli-nisani.svg Süleyman Çelebi (Sol Kanat)
Grb Lazarevic .jpg Stefan Lazarević (Sol Kanat)
Osmanli-nisani.svg Kara Timurtaş Paşa(Sağ Kanat)
Osmanli-nisani.svg Mehmet Çelebi (İhtiyat Kuvvetler i)
Güçler
Yaklaşık 140.000[Not 1]

Ağır Zırhlı Süvariler
Türk ve Moğol Atlı Okçular
 
 
 
 
Serbedâri Piyadeler
 
 
 
32
Savaş Fili
 

 

Başka kaynaklar a göre:

25.000[1]   
85.000 [2]

[3]

 

 

 

5.000
Yeniçeri[1]
 
 
 
10.000
SırpPiyade[4][5]
 
 
 
 
Tımarlı Sipahiler
 
 
 
 
 
Kara Tatarlar
 
 
 
 

Başka kaynaklar a göre:

20.000
Kayıplar
15,000-25,000 ölü veya yaralı   40,000-50,000 ölü veya yaralı[6]
Koordinat lar: 39°52′00″K 32°52′00″D / 39.8667°N 32.8667°E Ankara Muharebes i, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda 20 Temmuz 1402 tarihinde yapılan muharebe. Geç Orta Çağ tarihinin en kanlı çarpışmalarından olan ve Osmanlıların yenilgisi yle sonuçlanan Ankara Muharebes i, Fetret Devri (1402-1413) olarak bilinen bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına yol açmıştır.
 
Muharebe Öncesi Şartlar
Osman Gazi ve Orhan Gazi ile I. Murad'ın inşa ettikleri devlet, daha çok Balkanlar'da genişlediği gibi, henüz gevşek vâsallık bağlarına dayanıyordu. Bu dönemde Osmanlılar özellikle Anadolu'da hızlı ve kesin ilhaklara girişmişlerdi; aradaki çatışmalara karşın, Türk-İslam beylikler iyle daha yumuşak bir ilişkiyi gözetiyorlardı. Yıldırım Bayezid ise, İstanbul kuşatmasını sürdürürken, bir yandan da Anadolu birliğini sağlamak amacıyla çeşitli savaşlara girişmişti. Karamanlılara karşı kazanılan Akçay Muharebes i (1398) sonucu Konya, Niğde, Karaman ve Develi Osmanlıların eline geçti; Sivas hükümdarı Kadı Burhanedd in'in öldürülmesiyle Sivas, Tokat, Kayseri ve Aksaray Osmanlı egemenliğine girdi (1399). Aynı yıl Memluksul tanı Berkuk'un ölümünden ve yerine çocuk yaştaki Nasıreddin Ferec'in geçmesinden yararlana n Bayezid, Malatya'yı Memlukler den aldı. Dulkadiroğullarının elinde bulunan Kâhta, Divriği, Besni ve Darende kaleleri de Osmanlılara geçti. Osmanlı sınırları böylece Orta Fırat'a dayanmış oluyordu. Bütün bu fetihlerd en sonra Bayezid, yenilgiye uğrayan yerel hanedanla rı tasfiyeye yönelerek, sıkı bir merkezi yapı kurmaya girişti. Bu amaçla Balkanlar'ın Hıristiyan prenslikl erine ve aristokra sisineyas lanması ise, Türk beylerini n ve İslam ulemasının kendisine duyduğu tepkiyi artırıcı bir rol oynadı.
Nedenleri
Türkistan ve İran'da güçlü bir devlet kuran Timur, kendini İlhanlıların varisi sayarak Anadolu üzerinde hak ileri sürmekteydi. Bayezid döneminde Osmanlıların erken bir aşamada Ön Asya'ya dayanması Timur'un dikkatini çekti. Timur'un saldırılarıyla topraklarını yitiren Celayir sultanı Ahmed ile Karakoyun lu devletini n hükümdarı Kara Yusuf Osmanlılara sığınınca, Bayezid ile Timur arasında mektuplaşma başladı. Bayezid, Timur'un, Kara Yusuf ile Sultan Ahmed Celayiri'nin geri verilmesi yolundaki isteğini kabul etmedi. Osmanlılara gözdağı vermek isteyen Timur, Bayezid tarafından toprakları ellerinde n alınan ve Timur'un devletind e kendileri ne daha yakın bir sosyal düzen bulan Anadolu beylerini n de kışkırtmasıyla Sivas, Halep ve Şam'ı ele geçirdi. Timur'un Bağdat'a yönelmesi üzerine Bayezid de doğuya ilerleyer ek Timur'a bağlı Tahharten'in egemenliğindeki Erzincan ve Kemah'ı istila etti. Bu gelişme iki hükümdarın arasını iyice açtı. Bayezid'e bir elçi gönderen Timur, Kemah'ın Erzincan Emiri Tahharten'e Anadolu Beylikler inden alınan yerlerin de sahipleri ne geri verilmesi ni, Kara Yusuf'un teslim edilmesin i ve Osmanlıların kendisine bağlanmasını istedi. Bayezid'in bu talepleri reddetmes i savaşın gerekçesi oldu.
Timur'un Talepleri
Anadolu beylerind en aldığı toprakların geri verilmesi .
Kara Yusuf ve Ahmet Celayir'in kendisine teslim edilmesi.
I. Bayezid'in Timur hakimiyet ini tanıması.
Kemah Kalesi ve çevresinin geri verilmesi .
Şehzadelerden birinin rehin olarak verilmesi .
Timur Ordusunun Anadolu'daki İlerleyişi

 
 
Bursa'da toplanan, Osmanlı Ordusu'nun Timur üzerine yürüyüşü.[7]
Timur'un Osmanlı'ya karşı beslediği istilacı planlar, Bayezid için artık büyük bir tehdit oluşturmaya başlamıştı. Hem Anadolu'da, hem de Balkanlar'da yayılmış olan Osmanlıların harekat inisiyati fini kendi eline alan Timur, yeniden büyük bir ordu toplamış ve 12 Mart 1402'de Karabağ'dan Anadolu'ya hareket ederek Erzincan ve Kemah üzerinden Sivas'a kadar ilerlemiştir. Sivas'a vardığı sırada ordusunu denetleme den geçirir. Osmanlı elçilerinin de bulunduğu, bir gövde gösterisine dönüşen bu resmi geçit sabahtan öğleye kadar sürmüştür. Bir vakanüvise göre; bir kısım süvarinin bayrağı, zırhları, atlarının eğerleri, kalkanları ve gürzleri kızıldı. Diğer bir kısım süvari alayı sarı, başka bir süvari alayı da beyaz elbiseler ve takımlarla donatılmıştı. Orduya; Orta Asya, İran, Afganista n ve Kafkasya'dan 20 sultan katılmıştır. Ordu Hindistan'dan temin edilen savaş filleriyl e desteklen miştir. Timur'un ordusuyla birlikte Anadolu'ya girdiği haberini alan Bayezid, silah altına çağırdığı Sırplardan ve himayesi altına almış olduğu Türk Beylikler inden oluşturduğu ordusuyla, Bursa'dan hareket ederek Timur'u karşılamak üzere Doğu Anadolu'ya doğru yönelmiştir. Timur'un Sivas'ta olduğunu öğrenince savaşı, Akdağmadeni yöresinde yapmak istemiştir. Sivas'tan ayrılan Timur, Tokat'a yönelmiş ve burada bulunan kaleyi kuşatmıştır. Fakat kale surları çok yalçın ve sarp kayalık bir arazi üzerine kurulmuştur, alınabilmesi içinse uzun bir kuşatma gerektirm ektedir. Osmanlı ordusunun kendisine doğru yaklaştığı haberini Ebu Bekir komutasındaki keşif kollarından öğrenen Timur, kuşatmayı kaldırarak bu şehri es geçmiştir. (bu olayla birlikte Timur'un hayatı boyunca alamadığı tek yer Tokattır)
Ordusu çoğunlukla süvarilerden oluşan Timur, piyade birlikler inden oluşan Osmanlı ordusuyla bu bölgede bulunan dar geçitlerde savaşarak başarılı olma şansının az olduğunu fark etmiş ve ordusunun yüksek manevra kabiliyet ini kullanara k hızla güneye, Kayseri'ye doğru ilerlemiştir. Tokat ile Kayseri arasındaki mesafeyi ortalama 6 günlük bir zamanda katedip burada 4 gün mola veren Timur ordusu, bundan sonra Ankara'ya doğru hareket etmiş ve kenti kuşatmıştır. Tokat havalisin e doğru yaklaşan Bayezid ise, dağların geçitlerini kuvvetli olarak askerleri yle kapatarak zorunlu güvenlik önlemlerini almıştır. Kalan askerleri yle birlikte ormanlık bir arazide, neredeyse tamamı süvarilerden oluşan Timur ordusunu yenebilec eğini düşünmüştür. Ankara'nın kuşatılış haberini aldığında ise, stratejik bir manevra hatası yaparak, temmuz ayının acımasız sıcağı altında yürüyüş yapmış olan yorgun ordusuna tekrar yürüyüş emri vererek Ankara'ya, Timur orduları üzerine süratle harekete geçmiştir. Timur, Bayezid'in kendisine doğru varmakta olduğunu öğrenince, şaşırmış ve kuşatmayı kaldırarak kuzeye, Çubuk Ovası'na çekilmiştir. Osmanlı Ordusu gelene kadar aralarındaki su kuyularını zehirlemiş, çit, hendek, tuzak ve askerleri ni saklayabi lmek için tahkimat hazırlamıştır.[8]
Çubuk Ovasındaki Karşılaşma

 
 
Timurlu ve Osmanlı orduların savaş düzeni.
19 Temmuz 1402'de Bayezid adına yaraşır süratiyle kuzeydoğu yönünden geldiği Çubuk Ovasında, Timur'un ordusunu, atları besiye bırakılmış, askerleri dinlenmey e çekilmiş, dağınık ve emniyetsi z fakat en iyi mevkide, Çubuksu nehrini arkasına almış bir vaziyette bulur. Osmanlı ordusu ise yorgun ve su sıkıntısı çekmekteydi. Hiç gecikmede n divan'ı toplayan Bayezid, durum değerlendirmesi yapar. Yanında bulunan tüm paşaları, vezirleri ve oğulları hemen saldırıya geçip düşman ordusunu imha etmeyi teklif etmişlerse de, Bayezid bir hata daha yaparak, böyle bir saldırının mertçe olmadığını ifade etmiş ve yol yorgunu ordusunun savaş öncesi dinlenmey e ihtiyacı olduğunu belirtere k konaklama yı tercih etmiştir. Timur orduları sayı bakımında Osmanlı ordusuna üstün olmakla beraber Bayezid, Timur'a karşı gerçekleştirmiş olduğu bu savaşta muzaffer olmayı umut ediyordu. Bu umudu; Niğbolu'da, kendi ordusunun donanım ve teçhizatı bakımından üstün, Avrupa'nın en elit Haçlıordusuna karşı kazanmış olduğu zaferin vermiş olduğu güvenden doğuyordu. Timur ise bu savaşı kazanmakl a birlikte, sırtını sağlama aldıktan sonra kılıcını Çin'e doğru çevirebilecekti.
Osmanlı ordusunun Çubuk Ovasındaki savaş düzeni şöyledir; Azaplar, Yeniçeriler ve Tımarlı Sipahiler den oluşan merkez kuvvetler ine Bayezid kumanda ediyordu. Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi ve Musa Çelebi onun yanında yer alıyorlardı. Sol cenahta bulunan Rumeliden tedarik edilmiş birlikler e Süleyman Çelebi, sağ cenahta Osmanlı himayesi altında bulunan Anadoluda ki Türk Beylikler inden tedarik edilmiş birlikler e ise Vezir Kara Timurtaş Paşa kumanda ediyordu. Mehmed Çelebi de esas ordunun gerisinde Karakoyun lu Beyliğinden tedarik edilmiş olan ihtiyat kuvvetler inin başında bulunmakt aydı. Sol cenahın ihtiyat kuvvetler ini Sırbistan Despotu (Aynı zamanda Bayezid'in kayınbiraderi) Stefan Lazareviç'in kumandası altında 10 bin'e yakın zırhlı Sırp askerleri oluşturuyordu. Sağ cenahın ihtiyat kuvvetler inde ise Kara Tatarlard an oluşan süvari alayı bulunmakt aydı. Ayrıca Süleyman Çelebinin kumandası altında Akıncı kuvvetler i de vardı.
Timur ordularının Çubuk ovasındaki savaş düzeni ise şöyledir; Timur ordunun merkezind e yer alıyordu. Sağ cenahta Miranşah bulunurke n, sol cenaha ise Şahruh Mirza ve Halil Sultan kumanda ediyordu. Hindistan'dan getirilen zırhlı 32 savaş filiİsen Buga komutası altında ordunun önünde sıralanmıştı. Muhammed Mirza da ana ordunun gerisinde Harezm ve Maveraünnehirden tedarik edilmiş olan ağır zırhlı süvari alayından oluşan ihtiyat kuvvetler ine kumanda ediyordu. Pir Muhammed ve İskender Mirza onun yanında yer alıyorlardı. Timur, ikiye ayırmış olduğu merkez kuvvetini n sol kanadına Emir Celal el-İslam, sağ kanadına ise yeğeni Cihanşah kumanda ediyordu. Ayrıca daha önceden Timur'a sığınmış olan Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları gibi Anadolu Beylikler inden oluşan tümenler de Miran Şah komutası altında sağ cenahın gerisinde yerlerini almışlardı.
Muharebe

 
 
Ankara Savaşı[9]
20 Temmuz 1402'de iki ordu, sabah namazlarını kıldıktan sonra savaş düzeni aldılar. Bayezid, Niğbolu Savaşı'nda kullanmış olduğu hilal taktiğini uygulamak için ordusunun en ön safında yer alan Azaplara saldırı emrini verdi. Bu saldırı emriyle savaşı başlatmış oluyordu. Fakat Çubuk ovası düzlük bir arazi olmasıyla birlikte bodur çam ağaçlarıyla ve boyu aşan otlarla doluydu, bu durum Azapların saldırısını yavaşlatıyordu. Azapların saldırıya geçtiğini gören Timur, karşılık olarak merkezde bulunan Serbedâri piyadeler ini kullanara k Azapların üzerine ok yağdırmaya başladı. Okçuların yoğun ok yağmuruna hedef olan Azaplar, ağır zayiatlar vererek geri çekilmeye başladılar. Uyguladığı taktiğin işe yarayamadığını fark eden Bayezid, Yeniçerilere ve Sipahiler ine saldırmalarını emretti. Bu taarruza karşılık olarak Timur da, komutanı İsen Buga'ya saldırı emri vererek yüksek çam ağaçlarının içerisine gizlemiş olduğu ordusunun en önünde yer alan birbirler ine zincirler le bağlı savaş fillerini ileri sürmüştür. Bununla birlikte Miran Şah'ı, Süleyman Çelebi komutasındaki birlikler in üzerine saldırtarak Yeniçerilere takviye birlik gelmesini önlemeyi hedeflemiştir. Timur ordusunun ikiye ayrılmış olan merkez kuvvetler inin önünden sağlı sollu çıkan savaş filleri, Yeniçeriler ve Sipahiler in şaşırmasına neden olmuştur. Çünkü Osmanlılar, o zamana kadar yapılan hiçbir savaşta fillerle karşılaşılmamıştır. Yine de saldırıya devam eden Yeniçeriler, uygulayac akları sahte ricat'ı erken yaparak Sipahiler in fillerle karşı karşıya gelmeleri ne neden oldular. Savaşın en kanlı ve şiddetlisi olan bu çatışmada savaş filleri, Yeniçerilerin ok atışları ve Sipahiler in yapmış oldukları saldırılar sonucu etkisiz hale getirilmiştir, fakat Osmanlı askerleri de çok ağır kayıplar vermiştir.
Fil hücumunun ardından Timur, merkez kuvvetler inin Yeniçerilere saldırmalarını emretmiştir. Bunu gören I. Bayezid, Rumeli birlikler inin saldırı altında olmasından dolayı, ordusunun sağ cenahında bulunan Kara Timurtaş Paşa komutasındaki Anadolu askerleri ni ve Kara Tatarları, Yeniçerilere takviye olarak savaş meydanına sürmek için emir verdi. Fakat Timur ile daha önceden anlaşmış olan Kara Tatarlar, taarruz sırasında Bayezid'e ihanet ederek yön değiştirmişlerdir. Kara Tatarlar direkt olarak Rumeli ve Sırp askerleri nin arkasına sarkıp, onlara ok yağdırmak suretiyle saldırıda bulunurla r. Miranşah ile Süleyman Çelebi arasında geçen çatışma sırasında, Timur tarafında bulunan Anadolu Beylerini n kendi sancaklarını açması sonucu, bunları fark eden Osmanlı ordusunda ki Anadolu birlikler i de, kendi beylerini n yanında saf tutarak, Timur tarafına geçerler. Yeniçeriler ve Rumeli birlikler inin hiç beklemediği bu saldırı karşısında Osmanlı ordusu tam bir bozgun havasına girmiş olur. Bir tek Rumeli ve Sırp müttefikleriyle Yeniçeriler sırt çevirmeyerek Bayezid'in yanında sonuna kadar savaştılar.[10] Bu bozgun karşısında ordusuna genel taarruz emri veren Timur, I. Bayezid'in canlı olarak ele geçirilmesini emretmiştir. Şahruh Mirzakomu tasındaki birlikler in seri manevrasıyla iyice kuşatılan Osmanlı ordusunda ki Vezirler, İsa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi ve Mehmet Çelebi kuşatmayı yararak kaçmayı başarmışlardı.[11] Şehzadelerin kaçtığını fark eden Stefan Lazarević, Bayezid'e geri çekilmesi gerektiğini söylese de o bunu reddetmiş ve savaşmaya devam etmiştir. Ortalama 10 saat süren savaşın sonlarına doğru geri çekilmek zorunda kaldığı Çataltepe'de elinde kalan yaklaşık birkaç bin Yeniçeriyle atının üstünde çarpışmaya devam eden Bayezid sonunda gece çökmek üzereyken Minnet Bey tarafından kaçmaya ikna edildi. Yıldırım kuşatmayı yararak Çataltepe'den 16 km uzaklaşmayı başarsa da atı tökezleyip düşünce Han unvanına haiz Mahmut tarafından yakalanıp bağlandı. Çelebi Mustafa, beylerbey i Timurtaş ve Hoca Firuz da padişah ile birlikte esir düşmüştür.
Sonuçları

 
Timur tarafından hapsedile n I. Bayezid
(Çizen: Stanisław Chlebowsk i,1878)
Savaş sonrası Timur, esir alınan Yıldırım Bayezid'e esir gibi davranmamıştır. Her daim yanında bulunmasını sağlayarak tüm ihtiyaçlarını gidermiş, kendi çadırı yanında ona ve oğluna çadır kurdurmuş ve dostça davranmıştır.[kaynak belirtilm eli] Daha sonra emri altındaki komutanla r vasıtasıyla ordusunu Anadolu üzerine dağıtarak Bursa'ya kadar olan bölgeleri işgal ve istila etmiş ve kendi tabiiyeti ne bağlamıştır. Hristiyan Hospitali er Şövalyeleri denetimi altında bulunan İzmir'i fethedere k, bu bölgenin yönetimini Müslümanlara bırakmıştır. Ankara Muharebes i yenilgisi; Osmanlı Devleti'nin geçici süreliğine dağılarak, devletin imparator luk aşamasına geçmesinin ve İstanbul'un Fethi'nin 50 yıl kadar gecikmesi ne, Anadolu`daki Türk siyasal birliğinin bozularak Anadolu beylikler inin yeniden kurulmasına ve Osmanlı tarihinde Fetret Devri olarak bilinen 11 yıllık bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına neden oldu.
Kaynakça
^ a b Gustav Roloff: Die Schlacht bei Angora (1402). (Heinrich von Sybel: Historisc he Zeitschri ft, Cilt 161, Dergi 2, Oldenbour g, Münih 1940, sayfa 254-256)
^ Bury, J. B. (1923). The Cambridge Medieval History. vol. 4. Tanner, J. R., Previté-Orton, C. W., Brooke, Z. N. (eds.). Cambridge: Cambridge Universit y Press. s. 562. Birden fazla |author= ve |last= kullanıldı (yardım)
^ Prawdin, Michael, and Gérard Chaliand, The Mongol Empire, (Transacti on Publisher s, 2006), 495.
^ Prawdin, Michael, ve Gérard Chaliand, The Mongol empire, (Transacti on Publisher s, 2006), sayfa 495.
^ Bury, J. B. (1923). The Cambridge Medieval History. vol. 4. Tanner, J. R., Previté-Orton, C. W., Brooke, Z. N. (eds.). Cambridge: Cambridge Universit y Press. sayfa 562.
^ http://historyofislam.com/contents/the-post-mongol-period/the-battle-of-ankara
^ Necati Tacan (1936). "Batı Türklerinin (Osmanlılar) Teessüs ve İstila Devirleri nde Harb Güdemi Usulleri". Askeri Mecmua. İstanbul: Askeri Matbaa, 103.
^ David Nicole. "Age of Tamerlane". Ossprey. s. 20. 25 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ekim 2014.
^ Unknown. "Battle of Ankara". A Mughal book illustrat ion. 12 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi.
^ Alphonse de Lamartine (Eylül 2005) [1854]. Historie de la Turquie Aşiretten Devlete). Bilge Kültür Sanat. (Çeviren: Dr. Reşat Uzmen). ss. 120,126,154,159. ISBN 975-6316-54-3.
^ "Timur Bec". s. 253. 25 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ekim 2014
.
 
OTLUKBELİ SAVAŞI
VİKİPEDİA

 
Otlukbeli Muharebes i
Osmanlı İmparatorluğu'nun Yakın Doğu'daki savaşları
Tarih
11 Ağustos 1473
Bölge
Otlukbeli, Erzincan
Sonuç
Kesin Osmanlı zaferi
Taraflar
Osmanlı İmparatorluğu Osmanlılar
 Akkoyunlu lar
Komutanla r ve liderler
II. Mehmet
Şehzade Mustafa(şehzade)
II. Bayezid (şehzade)
Koca Davud Paşa
Uzun Hasan
Zeynel (şehzade)
Uğurlu Mehmet Bey(şehzade)
Güçler
70.000 - 100.000[1]
80.000 - 110.000 [1]
Kayıplar
1.000 [2]
20.000 - 34.000[2]
Otlukbeli Muharebes i, 11 Ağustos 1473 tarihinde Osmanlı padişahı II. Mehmed ile Akkoyunlu sultanı Uzun Hasan arasında yapılmış bir meydan muharebes i.
 
Savaş Öncesi
Osmanlı ve Akkoyunlu hanedanla rı arasındaki düşmanlık, Yıldırım Bayezid ve Kara Yölük Osman zamanına dek uzanıyordu. Osmanlılar Karakoyun lularla müttefikken Akkoyunlu lar da Timur'u desteklem işlerdi.
Uzun Hasan, 1458’de Trabzon İmparatoru IV. İoannis'in kızı Despina Hatun (Theodora Megale Komnini) ile evlenmiştir. Uzun Hasan, yeğeni Murad’ı İstanbul’a gönderdi. Osmanlı Sultanı II. Mehmed’ten, Trabzon İmparatorluğu vergisini n affedilme sinden başka, Despina Hatun'a çeyiz olarak verilmiş olan Kayseri bölgesini ve önceki hediyeler i istedi. Fatih, vergi işini bölgeye gelerek bizzat halledeceğini bildirdi. Fatih, Uzun Hasan ve müttefiki Trabzon İmparatorluğu ile Gürcülere karşı 1461’de harekete geçti. Uzun Hasan’ın, 1459’da zaptettiği Koyulhisa r’ı aldı. Akkoyunlu ordusu Erzincan’daki Munzur Dağlarında Osmanlılara yenildi. Uzun Hasan, annesini Fâtih’e gönderip, antlaşma sağlandı. Uzun Hasan tarafsız kaldı ve Fatih, 26 Ekim 1461’de Trabzon'u fethedip, bölgedeki Rum hâkimiyetine son verdi.
1466'dan itibaren Osmanlı kuvvetler i Orta Anadolu'ya girerek Karamanoğullarını takibe başladı. Karamanoğlu kuvvetler i doğuya kaçarken Akkoyunlu lar sınırı geçti ve 1472'de Osmanlı birlikler iyle çatışmalar yaşandı. Ertesi yıl II. Mehmed, bizzat ordunun başına geçerek doğuya yürüdü.
Ordular ve taktikler
Uzun Hasan'ın ordusu Karamanoğullarından arda kalanlarl a takviye edilmişti. Ordu, kalabalık fakat düzensiz bir Türkmen ordusuydu . Asıl gücünü hafif süvariler ve mızraklı piyadeler oluşturuyordu. Uzun Hasan'ın amacı Osmanlı sipahiler ini mızraklı yayalarla devirmek ve süvarileriyle de kıskaca sarıp yok etmekti.
Osmanlı ordusunda her ne kadar topçu yeniçeriler olsa da asıl çarpışmalar sipahiler arasında oldu. Meydan savaşında sonucu belirleye cek olan da sipahiler ile akıncıların hücumu idi. Ancak II. Mehmed, İstanbul'un fethi sırasında gücünü ispatlaya n topların meydan savaşında da kullanılmasını istiyordu . Bu amaçla ilk kez hafif havan topları üretildi ve bunlar, doğu seferine götürüldü.
Osmanlı ordusu Doğu Karadeniz dağları arasında ilerlerke n Uzun Hasan'ın birlikler i gizlice yaklaştı. Hasan, dağlarda baskın yapmayı planlamıştı. Osmanlı keşif birlikler i çok yakına sokulan düşmanı son anda fark etti ve II. Mehmed, derhal savaş düzeni alınmasını emretti.
İki ordunun karşılaştığı arazi, akarsu tarafından yarılmış bir vadiydi ve savaşa hiç müsait değildi. Kayalıklar ve engebe yüzünden atların kullanımı çok zordu. Osmanlı beyleri geri çekilip ova bulmayı önerdiyse de düşman bu kadar yakındayken geri çekilme manevrasının tehlikeli olacağını düşünen II. Mehmed savaşa girmeye karar verdi.
Savaş öncesinde Rumeli Beylerbey i Murat Paşa Uğurlu Mehmet Bey'in tuzağına düştü ve Fırat Nehri'nde boğuldu. Bu asker içinde büyük üzüntüye neden olduysa da asıl muharebel er Tercan Ovası'nda Otlukbeli'de yapıldı. Öncü birlikler le yapılan muharebed e Davut Paşa galip gelip Akkoyunlu öncü birlikler ini yenilgiye uğrattı. Sonra Akkoyunlu sağ cenah komutanı Zeynel Mirza'nın Davut Paşa'ya hücuma geçmesi üzerine Osmanlı sol cenah komutanı Karaman Valisi Şehzade Mustafa Akkoyunlu sağ cenahını bozguna uğratıp Zeynel Mirza'yı azapların içine çekip onu öldürdü. Böylece Akkoyunlu sağ cenahı bozguna uğrayıp dağıldı. Bu sırada Osmanlı sağ cenah komutanı Amasya Valisi Şehzade Bayezid önce Uğurlu Mehmet Bey'e saldırıp onun savaş alanından kaçmasına neden oldu. Uğurlu Mehmet Bey çekildikten sonra Akkoyunlu sol cenahını Mehmed Bakır komuta ediyordu. Şehzade Bayezid üzerine saldırıp Akkoyunlu sol cenahını bozguna uğratıp, kendisini esir aldıktan sonra Uzun Hasan'a saldırdı. Hem Şehzade Mustafa hem de Şehzade Bayezid'in hücumlarına karşı koyamayan Uzun Hasan yerine kendisine benzeyen bir askerini bırakıp savaş alanından kaçtı.
Savaş Sonrası
Zaferden sonra beyler düşmanı takibi önerse II. Mehmed ileri gitmedi. Arazi pusu kurmaya elverişliydi, keşif birlikler inin düşmanı fark etmede geç kalmasını da göz önünde bulundura n II. Mehmed, düşmanın gitmesine göz yumdu.
Ertesi yıl çatışmalar devam ettiyse de Akkoyunlu lar için çöküş dönemi başlamıştı. Savaştan sonra Fatih Sultan Mehmed pek çok ülkeye fetihnâmeler yollamıştır, bunlardan en dikkat çekici olanı Özbek hanına yollanan Uygurca fetihnâmedir. Otlukbeli Muharebes i birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılın en büyük savaşı olarak kabul edilir.
Kaynakça
^ a b Diyanet İslam Ansiklope disi, Otlukbeli Maddesi,Erhan Afyoncu c.34, s.5
^ a b Franz Babinger, Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı, çev. Dost Körpe, Oğlak Yayınları, İstanbul 2003

Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail ile ilginç diyalogla

http://gizlenentarihimiz.blogspot.com/2009/04/yavuz-sultan-selimin-sah-ismail-ile.html


 
24 Nisan 1512 I.Selim'in tahta çıktığı tarihtir. Tarih kitaplarında ve bazı kaynaklar da bu tarihin 26 Mayıs 1512 olarak belirtilm esinin sebebini bu yazıdan sonra yayınlanacak konuda bulabilir siniz.

***

Yavuz Sultan Selim, İran Seferi'ne çıkmak için 19 Mart 1514 tarihinde Edirne'den İstanbul'a hareket etmişti. Bir ay sonra Üsküdar'a geldiğinde, Şah İsmail'in halifeler inden olan Kılıç adında biri vasıtası ile Şah'a Farsça name gönderdi. Sultan Selim, İzmit'ten gönderdiği hicri takvime göre 920 Safer tarihli namesinde: Şah'ın Müslümanlığa uygun olmayan hareketle rinden, mezalimin den bahis ile kendisini n Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler nedeniyle katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslamiyeti kabul etmesi lazım geldiğini ve atlarının Safer ayında İstanbul'dan hareket ettiğini ve bizzat muharebey e hazır olacağını bildirmişti. Yavuz namesinde şöyle diyordu: "Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsun uz, bunun cezası katlidir, üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketl erini geri veriniz." Elçi Kılıç, Şah İsmail'i Hemedan'da bularak nameyi vermiş, o da muharebey e hazır olduğunu bildirmiştir. Şahın bu cevabı Osmanlı ordusu Erzincan'a geldiği sırada alınmıştır. Lütfi Paşa tarihine göre Şah İsmail, nameyi getiren Kılıç'ı öldürtmüştür.
Şah İsmail, muharebey e hazır olduğunu belirten namesinde: "Er isen meydana gelsin, biz de intizarda n kurtuluru z" demiş ve Yavuz'a bir kadın elbisesiy le, yaşmak yollamıştır. Yavuz bu nameye cevabını 920 Cemaziyel evvel sonunda Erzincan'dan yollamıştır. Yavuz bu namesinde Şah İsmail er meydanına davet ediliyor ve hala kendisind en bir eser olmadığı beyan ediliyord u. Şah İsmail bu nameye cevap olarak; gerek II. Bayezid zamanındaki ve gerek kendisini n Trabzon valiliğindeki dostlukla rından bahsedere k aradaki düşmanlığın neden ileri geldiğinin bilinmediğini, Osmanlı Hanedanıyla kadim dostlukla rından ötürü Timur zamanındaki gibi fena bir neticenin olmasını istemediğini beyan etmektedi r. Ayrıca Yavuz'un namesinde hakaretva ri tabirlerd en şikayet ile name yazan katipleri n yazılarını afyon tesiriyle yazdıkları için bir altın hokka ile afyon macunu yolladığını da namesinde belirtmiştir. Şah İsmail'in afyon macunu yollaması yoluyla, II. Bayezid'ın afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğu ima edilmekte dir.

Yavuz Sultan Selim bu ağır nameye yine ağır bir nameyle cevap vermiştir. Namesinde şöyle demiştir: "Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketi ne girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerinde ki memleket onların nikahlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisind en başkasının ona elini dokundurt mazlar; halbuki bunca gündür askerimle memlektin e girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmam ak için askerimde n 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vaz geçesin." Yavuz bu namesiyle beraber Şah İsmail'in gönderdiklerine karşılık kendisini n kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve şedden (kuşak) ibaret tarikat levazımı yollamıştır. Böylece Yavuz, Şah İsmail'in dervişlikten geldiğine gönderme yapmıştır.

(Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Büyük Osmanlı Tarihi,
Cilt II. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 7. baskı. s.233-248)




ÇALDIRAN SAVAŞI
VİKİPEDİA

Çaldıran Muharebes i
Osmanlı-İran Savaşları
Sekumname 1525 Chaldiran battle.jp g
Çaldıran Muharebes i
(1525 yılından bir resim)
Tarih   23 Ağustos 1514
Bölge   Çaldıran Ovası
 
 
 
Sonuç
    Kesin Osmanlı zaferi
Taraflar
Osmanlı İmparatorluğu Osmanlı İmparatorluğu    Safevîler
Komutanla r ve liderler
Osmanlı İmparatorluğu Yavuz Sultan Selim
Osmanlı İmparatorluğu Hersekzad e Ahmed Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Dükaginoğlu Ahmet Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Hadım Sinan Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Mustafa Paşa


 Osmanlı İmparatorluğu Karaman Beylerbey i Zeynel Paşa

Osmanlı İmparatorluğu Rumeli Beylerbey i Hasan Paşa †   
 Şah İsmail
 Ustaclu Muhammed Han †

 Mir Abdülbaki
 'Korçubaşı Saru Pire
 'Lala Hüseyin Bey
 'Pir Ömer Bey Şireci
 'Avsar Sultan Ali Mirza
 'Muhammed Kemune
 'Mir Abdülbaki
 'Mir Seyyid Şerif
 'Hulefa Bey
 'Korçu Köse Hamza Tekelü Yeğen Bey
 'Köse Hamza

  'Nur Ali Halife
Güçler
60,000 ya da 100,000

 

 

[1] ya da

212,000   
12,000[2] ya da 40.000

 

 

[1] ya da 55,000 ya da

80,000
Kayıplar
2,000'den az[kaynak belirtilm eli]   5-6 bin arası kadar atlıyla birlikte Kızılbaşileri gelenleri nin çoğu[1]
Başka kaynaklar da ordunun tamamına yakını
g
t
d
Osmanlı-İran Savaşları
 
 
 
Osmanlı-Safevî Savaşları
Çaldıran
1533-1536
1548-1549
1552–1554
1578–1590
1603–1618
1623–1639
1723–1727
1730–1732
Osmanlı-Afşar Savaşları

1735–1736
1742–1746
Sonraki çatışmalar

1775–1779
1821–1823
Çaldıran Muharebes i ya da Çaldıran Meydan Muharebes i, Osmanlı padişahı I. Selim ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasında 23 Ağustos 1514'te, günümüzde İran sınırları içinde olan Makuşehri yakınında yer alan[3][4][5][6][7][8][9][10][11][12][13] Çaldıran Ovası'nda yapılan savaş (Volker Eida'e göre Van Gölü'nün hemen kuzeyinde ki bir yer değil, bugün İran'ın sınırları içerisindeki Maku'ya biraz uzak bir yer.[14]) Muharebe Osmanlı Ordusu'nun kesin zaferiyle sonuçlandı.

 
Savaşın Nedenleri
Savaşın nedeni, özellikle uzun süredir Osmanlı Devleti'nin ve Safevi Tarikatı'nın arasında bulunan kötü ilişkilerden kaynaklan maktadır. Osmanlı padişahı II. Bayezid, Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar'ın ölüm (1488) haberini duyunca: "Haydar'ın ölümünü işitmiş olmak sevincimi kat kat artırdı." demiştir.[15] Şeyh Haydar'ın takipçileri olan Kızılbaşlar'a ise "Haydar'ın yolunu şaşırmış sürüsü, Allah onlara lânet etsin!" demiştir.[16]

Safevî şeyhlerinin Anadolu'da çok sayıda müritleri olduğu, bu müritlerin sıkça şeyhlerini ziyaret ettikleri, beraberin de hediyeler götürdükleri ve şeyhlerinnden eğitim almak için İran'a gittikler i bilinmekt eydi. Osmanlı Devleti Şah İsmail'in Kızılbaş inanışına sahip olmasını, Anadolu'da büyük bir taraftar kitlesine sahip olmasını ve üstelik komşu topraklar da yükselmesini büyük bir tehdit olarak görmüştür. Bu yüzden II. Bayezid, 1501 yılında Safevi Devleti'nin kurulmasıyla Kızılbaşlar'ın İran'a gitmesini engelleme ye çalışmıştır ve İran'a gittiği tespit edilen bütün Kızılbaşlar'ın idam edilmesin i emretmiştir.[17] Safevi hükümdarı Şah İsmail'in Kızılbaş inanışına sahip olması ve Anadolu'da büyük bir taraftar kitlesine sahip olması, Osmanlı Devleti tarafından bir tehlike olarak görülmüştür. Şii meşrebini sapıklık olarak görmüştür.[18] 1502 yılında II. Bayezid bu sebepten dolayı birçok Kızılbaşı Anadolu'dan Mora'ya (Yunanista n) sürmüştür.[19]

Şah İsmail, 1501 yılında Tebriz'i aldıktan sonra, bir ordu gönderip Erzincan'ı da ele geçirmiştir. Bu bölge Osmanlı topraklarına dahil olmadığı halde Şah İsmail'in eline geçmesi o dönemde Trabzon sancakbey i olan Şehzade Selim'i fena kızdırmıştır. Ardından Şehzade Selim 1503 ve 1507-8 yıllarında iki defa Erzincan'ı ele geçirmeye çalışarak Safevi topraklarına saldırmıştır.[20]

Şehzade Selim'in son saldırısında, Şah İsmail'in silahları ve hazineler i de ele geçirilmiştir. Bunun üzerine Şah, Selim'e bir elçi gönderir, ama Şehzade Selim ele geçirdiklierinin iade edilmesin i reddeder. Şah İsmail bu sefer II. Bayezid'e elçi gönderir. Elçinin barış ve dostluk içeren ifadelerl e, Selim'in düşmanca olan tutumunu şikayet eder ve ele geçirilen silah ve hazineler in iadesini talep eder. Osmanlı yönetimi, elçiye hürmetle davranır, ama şikayetini görmezden gelir.[21]

Şehzade Selim sadece Safevi topraklarına saldırmakla değil, Şah İsmail'in Anadolu'daki müridleriyle olan ilişkilerini kısıtlamaya çalışmış, ve karşılaştığı Safevi Tarikatı müritleri Kızılbaşlara eziyet edip katletmiştir.[22]

Osmanlı İmparatorluğu açısından savaşın sebepleri:

Şah İsmail'in müridi Nur Ali Halife'nin isyan ederek sınır boylarını tahrip edip Tokat'ı yakması ve Safevî Devleti'nin Diyarbakır beylerbey i Ustaclu Muhammed Han'ın Osmanlı'ya karşı meydan okur bir tavır takınması.[23]
Doğu Anadolu bölgesinde Akkoyunlu Devleti'nin yıkılması üzerine doğan siyasi boşluktan ötürü bu bölgede ve Osmanlı İmparatorluğu'nun sınır boylarında Safevî Devleti ve takipçileri Kızılbaşlar ile Osmanlılar arasında egemenlik çatışmalarının yaşanması ve buna bağlı olarak Osmanlı Devleti'nin sınır güvenliğinin ortadan kalkması.[18]
Şah İsmail, Safevi Tarikatı'nın şeyhi olduğundan Anadolu'da Kızılbaş Türkmenler arasında büyük bir mürid kitlesine sahip olması ve bu kitleyi safına çekmek için propagand a yürütmesi ve İran'a davet etmesi ve bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu'nun tedirgin ve rahatsız olması.[kaynak belirtilm eli]
Şah İsmail'in II. Bayezid'i tahkir etmesi ve ona Muhammed Şeybani Han'ın başını göndererek dolaylı olarak tehdit etmesi.[23]
Safevî Devleti'nin resmi mezhebi olan Şiilik'in Osmanlılar için sapıklık ve tehlike olarak görülmesi.[18]
Safevi Devleti'nin; Memlükler, Dulkadiroğulları ve Osmanlı Devleti'nin batıdaki düşmanlarıyla ittifak yapması.[kaynak belirtilm eli]
Safevi Devleti'nin, Yavuz'a isyan eden Şehzade Korkut ve Şehzade Ahmede destek vermesi.[kaynak belirtilm eli]
Safevi Devleti'nin, Osmanlı ülkesinden bilgi sızdırması.[kaynak belirtilm eli]
Amasya civarında, Safevi Devleti'nin kışkırtmalarıyla Şahkulu İsyanı'nın çıkması.[kaynak belirtilm eli]
Yavuz Sultan Selim'in doğuda kendisine rakip olabilece k bir düşman istememes i.[kaynak belirtilm eli]
Savaş Öncesi
II. Bayezid, ne kadar bazı önlemler alsa da bu soruna gerekli önemi vermemiştir ve sorun giderek büyümüştür. O dönem Trabzon'da sancakbey i olan Şehzade Selim, babasının bu soruna önem vermemesi nden dolayı isyan ederek tahtı ele geçirmek istemiş ama başarısız olmuştur. Daha sonra yeniden isyan eden Şehzade Selim, yeniçerilerin de desteğini alarak babasını tahttan indirmiş ve padişahlığını ilan etmiştir.

I. Selim, 1512 yılında tahta geçtikten sonra, Safevi Devleti ve Kızılbaşlar'la olan sorunları kökünden halletmek için kendini hazırlamıştır. İlk önce dönemin mütfülerine fetva çıkartıp, Kızılbaşlar'ın katledilm esini helâl kılmıştır.[24] Ancak Kızılbaş tabiri Osmanlı kaynaklarında; Safevi Tarikatı müridleri ve Kızılbaş askeri, Kızılbaş tarafı, Kızılbaş üzerine sefere çıkmak gibi tabirler doğrudan Safevî Devleti için kullanılır.[25]

Bu dönemde halk arasında Osmanlı yönetimine karşı derin bir hoşnutsuzluğun yaygın olduğunu gösteren bir belge bulunmakt adır. Şikayet biçiminde I. Selim'e verilen bu belgede, baskıyla alınan vergilere ve Osmanlı yönetimi tarafından yapılan adaletsiz liklere değinilmiştir.[26]

Anadolu'da, I. Selim'in kardeşleri, Saruhan sancakbey i olan Şehzade Korkut ve Konya, Amasya, Malatya taraflarında bulunan Şehzade Ahmet'in tahtta gözü vardı ve her ikisi de isyana hazırlanıyordu. Ahmed'in oğlu Alaüddin'in Bursa'yı işgal etmesi üzerine sefere çıkan Yavuz, Bursa'yı geri aldı ve Konya'ya yürüdü. Şehzade Ahmed, Konya'da çekilerek önce Amasya'ya, oradan da Kahta'ya (Adıyaman) kaçtı. Kahta'da, 40.000 kişilik bir Kızılbaş ordusu da Şehzade Ahmed'in kuvvetler ini katıldı ve Şehzade Ahmed iyiden iyiye kuvvetlen di. Yavuz, Ahmed'i bir süreliğine sindirdik ten sonra Saruhan'a yürüdü. Ancak Yavuz'un geldiğini önceden haber alan Şehzade Korkut ve yardımcısı Piyale Bey, Teke'ye (Antalya) kaçtılar ve buradan bir gemi ile Frenk diyarına (Avrupa) kaçmaya karar verdiler. Bir süre bir mağarada gizlenen Şehzade Korkut ve Piyale Bey, bir çobanın ihbarıyla yakalandılar ve idam edildiler .

Sadrazam Koca Mustafa Paşa, büyük bir ihanetin içindeydi ve sürekli Şehzade Ahmed'e bilgi sızdırıyordu. Koca Mustafa Paşa, Şehzade Ahmed'in isteğiyle ordunun bir kısmını terhis etti ve Amasya Valisi Mustafa Paşa'ya; I. Selim'in barış amacıyla, Amasya'yı Şehzade Ahmed'e terkettiğini yazan sahte bir mektup gönderdi. Daha sonra Şehzade Ahmed hiç vakit kaybetmed en Amasya'yı ele geçirdi. Sadrazamın ihanetini n farkında olan I. Selim, Amasya olayında sonra Koca Mustafa Paşa'yı idam ettirdi ve yerine Hersekzad e Ahmed Paşa'yı sadrazam yaptı.

Şehzade Ahmed, Amasya'yı ele geçirdi ve ordusunun komutanlığına Amasya Valisi Mustafa Paşa'yı getirdi. Elindeki büyük kuvvetle Amasya'dan hareket eden Şehzade Ahmed, batıya doğru ilerlemey e başladı. Saruhan yakınlarında I. Selim'in ordusuyla karşılaştı ve Selim'in önce kuvvetler ini yendi. Zafere çok yakınken geri çekilme emri verdi ve İstanbul'a yürüdü. Amacı başkenti ele geçirip padişahlığını ilan etmekti. Ancak I. Selim sefere çıkarken, yerine Şehzade Süleyman'ı (ileride Kanuni Sultan Süleyman) bırakmıştı ve yakın zamanda İstanbul'dan 10.000 kişilik bir yeniçeri takviyesi istemişti. Şehzade Ahmed, İstanbul'a yürürken bu yeniçeri kuvvetiyl e karşılaştı ve önden yeniçeri kuvvetini n arkadan da I. Selim'in kumandasındaki esas ordunun saldırılarıyla tüm askerleri ni kaybetti. Daha sonra da yakalanan Şehzade Ahmed, idam edildi.

I. Selim, kardeşlerinin isyanını bastırıp iç birliği sağladıktan sonra Safeviler'in üstüne sefer yapmayı amaçlıyordu. İsyanları bastırdıktan sonra başkente dönmeyen I. Selim, Haziran ayında İran'a doğru ilerlemey e başladı.

Şah İsmail, İstanbul'daki casusluk şebekesi vasıtasıyla I. Selim'in üzerine geldiğini öğrendi ve önlemler almaya başladı. Ordu-yi Hümâyûn'ün (Osmanlı Ordusu) karşısına çıkmadan çekilmeye ve geçtiği yerleri yakıp yıkmaya başladı. Böylece Ordu-yi Hümâyûn'de iaşe sıkıntısı baş gösterecek ve harap yerlerde ilerlemek ten bıkan askerler İstanbul'a dönmek isteyecek ti. Aksi takdirde de büyük bir isyan çıkabilirdi.

I. Selim, 100.000 kişilik bir orduyla İstanbul'dan hareket etmişti. Anadolu'da 40.000 kişilik bir kuvvetle Ordu-yi Hümâyûn'e katılmıştı. I. Selim, 40.000 kişilik bu kuvveti, ordunun iaşe ihtiyacını karşılaması ve gerekirse ihtiyat kuvveti olarak savaşa sokmak için için Kayseri ile Malatya arasına yerleştirdi.

Safevi hududunu geçen Osmanlı ordusu, sürekli harap yerlerden geçiyor ve iaşe sıkıntısı çekiyordu. Bu yüzden bazı hoşnutsuzluklar oluşmayı başlamıştı. Hatta bir gün, yeniçeriler isyan ettiler ve I. Selim'in çadırının (Otağ-ı Hümâyûn) etrafına sardılar. Birkaç ok da çadıra saplandı. Bunun üzerine askerleri n içine dalan I. Selim, meşhur bir nutuk çekti. Bu nutukta; isteyenle rin İstanbul'a dönebileceğini, isteyenle rinde kendisiyl e gelip Şah İsmail'le savaşabileceğini söyledi. Gerekirse tek başına gideceğini de ekledi. Bu nutukla askerleri n kanında büyük bir galeyan meydana geldi ve ordu hızla ilerlemey e başladı. Nihayat Şah İsmail'in Çaldıran Ovası'na ordugah kurduğu haberi geldi ve Ordu-yi Hümâyûn'de Çaldıran Ovası'nda bir ordugah kurdu.

Savaş
İlk başta I. Selim, ovanın güneybatısındaki tepelerin ele geçirilmesini ve böylece ordunun, sırtını rahatça dağa verebilme sini emretti. Bunun üzerine Orhan Bey'in komutasındaki çarhacılar, çok geçmeden bu tepeleri ele geçirdiler.

I. Selim, merkezi kumanda edecekti ve yanında Kazasker, Sadrazam Hersekzad e Ahmed Paşa, vüzeradan Dükaginoğlu Ahmed Paşa ve Mustafa Paşa olacaktı. Anadolu askerleri nden oluşan sağ cenaha Anadolu Beylerbey i Hadım Sinan Paşa ve Karaman Beylerbey i Zeynel Paşa kumanda edecekti. Rumeli askerleri nden oluşan sol cenaha ise Rumeli Beylerbey i Hasan Paşa kumanda edecekti. Anadolu ve Rumeli azep askerleri yse ordunun en tehlikeli yerinde, topların önünde olacaktı. Bu topların sayısı 500 kadardı ve en hakim tepelere yerleştirilmişlerdi. Şah İsmail'in ordusu ilk bakışta gizlenmiş olan topları fark edemeyece k, topların önünde bulunan azeplere yüklenecekti. O sırada azepler usta bir manevra ile topların önünü açacaklar ve Safevi ordusunu ateş çemberine alacaklar dı.

Şah İsmail ise, ordusunun sağ cenahına kendi, sol cenahına Diyarbakır valisi Ustacluoğlu Mehmet Han ve merkeze başveziri Mir Abdülbaki kumanda ediyordu. Şah İsmail, zırhlı süvarilerinin üstün gelmesi sonucu muhteşem bir zafer kazanmayı hesaplıyordu.

Savaş başlayınca Osmanlı askerleri, Fitilli muske ya da Gürleyen Demirler dedikleri çok ağır tüfekleri ilk kez bu savaşta kullandılar. Tüfeklerin ateşlenmesiyle Safevi ordusunda gedikler açılmaya başladı. Ordusunun bocaladığını gören Şah İsmail, kendi kumandasındaki sağ cenahla, Osmanlı sol cenahına hücum etti. Azepler, Yavuz'un planını uygulamay a fırsat bulamadılar. Vaktiyle kenara açılamadılar ve toplar ateşlenemedi. Yorgun ve bitap Rumeli askerleri, Şah İsmail'in zinde kuvvetler i karşısında yetersiz kaldı. Şah İsmail, o hız içinde Rumeli Beylerbey i Hasan Paşa'yı öldürdü.

Yavuz Sultan Selim, durumu fark etmekte gecikmedi . Bir yandan topçularını harekete geçirirken öte yandan etrafındaki seçme yeniçerilerle Şah İsmail'in dönüş yolunu kesti. Osmanlı Ordusu'nun sol cenahı yok edilse de merkezi kumanda eden Yavuz ve sağ cenahı kumanda Hadım Sinan Paşa, ustaca manevrala rla Safevi ordusunu zor durumda bırakıyorlardı.

Azepler, topların gerisine çekilmişler ve top atışı başlamıştı. Safevi ordusunun sol cenah kumandanı Ustacluoğlu Mehmet Han, askerleri ni top ateşinin kucağına itti. "Vurun ha!" narasıyla kendisi de ortaya fırladı. Ancak bir Osmanlı süvarisinin kargı darbesiyl e atından devrildi ve öldü.

Malkoçoğlu Ali Bey ve Malkoçoğlu Tur Ali Bey, Yavuz'dan aldıkları emirle yanlarındaki askerlerl e beraber Şah İsmail'in üstüne yürüdüler. Ancak ikisi de hayatını kaybetti. Yalnız Malkoçoğlu Ali Bey, Yavuz'un kendine hediye ettiği çift namlulu piştovuyla Şah İsmail'e ateş ederek onu kolundan ve baldırından yaraladı. Bunun üzerine Şah İsmail'in seyisi Atçeken Hızır, Malkoçoğlu'nun arkasına geçerek onu ödürdü.

Savaş bir gün sürdü ve yenileceğini anlayan Şah İsmail, elinde kalan son kuvvetler i de Osmanlı ordusunun üstüne gönderdi. Daha sonra seyisi Atçeken Hızır'la kıyafetlerini ve atını değiştirerek firar etti. Atçeken Hızır, Şah İsmail'in kıyafetleri ve atıyla savaş meydanına gelerek "Şah benim." diyerek bağırmaya başladı. Osmanlılar tarafından esir alınan Hızır, firar etti.

Şah İsmail, savaşın sonunda Safevi ordusu dağılmaya başlayınca savaş alanını terk ederek Dergezin'e çekildi. Savaşta Ustaclu Muhammed Han, Pir Ömer Bey Şireci, Köse Hamza, Lala Hüseyin Bey gibi meşhur Kızılbaş reislerin in pek çoğu öldü.[27][28]

[29]



Yavuz Sultan Selim

 ilk Safevi ordusunun geri çekilmesini hile zannetti ancak savaşın kazanıldığı anlaşılınca ordusuna yağma izni verdi[30] ve ele geçirilen çoğu esir katledild i.[31]

Osmanlı Ordusu, bu savaşta son teknoloji yi kullanmıştır ve büyük bir zafer elde etmiştir. Savaşı kazanan I. Selim, Osmanlı Ordusu'nun başında 6 Eylül 1514'te Safevi Devleti'nin başkenti olan Tebriz'e girdi. I. Selim kışı burada geçirmek istiyordu, ama yorgunluk tan dolayı Osmanlı askerleri arasında huzursuzl uk artınca I. Selim, İstanbul'a geri dönerek ele geçirilen yerlerin bir bölümünü geri bırakmak zorunda kaldı.

Safeviler, Doğu Anadolu hariç yitirdikl eri toprakları savaşsız geri aldılar. Zaten bu savaşın amacı toprak almak değil, Safeviler ile Osmanlılar arasındaki güç mücadelesinin bir sonuca vardırılmasıydı. Savaşın sonunda Doğu Anadolu'daki aşiret ve beylikler Osmanlı'ya bağlandıklarını bildirdi. Gene bu savaşla beraber Safeviler'in, Mısır'daki müttefikleri olan Memlûkler ile bağlantısı kesildi. Bu da I. Selim'in Mısır seferini kolaylaştırdı. Ayrıca Osmanlı Devleti, İpek Yolu'nun Van-Tebriz hattının denetimin i ele geçirdi.

Savaşın Sonuçları
Anadolu'da Alevi-Sünni çatışması başladı.
Anadolu üzerindeki Şii sorunu geçici olarak çözüldü.
Safeviler'in Anadolu üzerindeki emelleri son buldu.
Günümüzdeki Kars ve Van hariç Doğu Anadolu'nın tamamına yakını Osmanlı denetimin e girdi.
Safeviler'in, Mısır'daki müttefikleri olan Memlûkler ile bağlantısı kesildi.
Doğu Anadolu'daki aşiret ve beylikler, Osmanlı'ya bağlılıklarını bildirdil er.Bu savaşla beraber içine kapanık birine dönüşen Şah İsmail, tek hezimeti olan bu büyük yenilgide n sonra, 1524 yılında ölene dek başka bir savaş yapmadı.
Osmanlı toprak bütünlüğü korundu.
İpek Yolu'nun Van-Tebriz hattının denetimi Osmanlılar'ın eline geçti.
Tebriz gibi şehirlerde bulunan ünlü ilim insanları ve sanatçılar İstanbul'a getirildi .
I. Selim, sefere çıkarken Dulkadiroğulları Beyi Alaüddevle'ye, Osmanlı ordusuna katılması için çağrı yapmıştı. Ama Safeviler ve Memlükler ile ittifak yapan Alaüddevle, bunu reddetmişti. Bu yüzden I. Selim, sefer dönüşünde Dulkadiroğulları üzerine sefer yaptı ve Turnadağ Savaşı ile bu beyliğe son verdi. Böylece Anadolu'da siyasi birlik tam olarak sağlanmış oldu.
Çaldıran Zaferi’nden sonra, Erzincan ve Bayburt kesin olarak Osmanlı egemenliğine geçti. Kemah Kalesi alındı. 12 Haziran 1515′de kazanılan Turnadağ zaferiyle Dulkadiroğlu Beyliği’ne son verildi.D iyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı egemenliğine girdi. Böylece Anadolu’da Türk birliği sağlanmış oldu.[32]

 
 
İran, Maku, Çaldıran Ovası'ndaki anıt
Kaynakça
^ a b c Tufan Gündüz-Son Kızılbaş
^ Ghulam Sarwar: History of Shah Isma'il Safawi, AMS, New York, 1975, s. 79
^ Josafa Barbaro: Travels to Tana and Persia, 2008, s. viii
^ Rami Yelda: A Persian Odyssey: Iran Revisited‎, 2005, s. 142
^ M. R. Jafar: Under-underdevelopment: a regional case study of the Kurdish area in Turkey, 1976, s. 136
^ Hairenik Associati on: The Armenian review, Cilt 39, 1986, s. 4
^ Steven R. Ward: Immortal - a military history of Iran and its armed forces‎, 2009, s. 44
^ Chambers's encyclopa edia, Cilt 10, 1950, s. 585
^ Bulletin of the School of Oriental Studies (Universit y of London), Cilt 9, 1939, s. 637
^ Great Britain Naval Intellige nce Division: Persia‎, 1945, s. 264
^ Percy Moleswort h Sykes: A History of Persia, 2008, s. 245
^ Harper & Brothers: Don Juan of Persia - A Shi-Ah Catholic 1560-1604‎, 2007, s. 321
^ Roger Savory: Studies on the history of Ṣafawid Iran, 1987, s. 41‎
^ Volker Eid: Ost-Türkei - Völker und Kulturen zwischen Taurus und Ararat, 1990, s. 63:
    « Çaldıran ist nicht der Ort unmittelb ar nordöstlich des Wan-Sees, sondern ein etwas entfernte rer bei Maku auf heute iranische m Gebiet. »
    
^ Adel Allouche: Osmanlı-Safevî İlişkileri – Kökenleri ve Gelişimi, Anka Yayınları, 2001, s. 63
^ Adel Allouche: Osmanlı-Safevî İlişkileri – Kökenleri ve Gelişimi, Anka Yayınları, 2001, s. 64
^ Rıza Yıldırım: Turkomans between two empires: the origins of the Qizilbāsh identity in Anatolia (1447-1514), Bilkent Universit y, 2008, s. 306
^ a b c Tufan Gündüz, Son Kızılbaş Şah İsmail, 5. baskı, sayfa: 117
^ http://www.iranicaonline.org/articles/esmail-i-safawi#i
^ Rıza Yıldırım: Turkomans between two empires: the origins of the Qizilbāsh identity in Anatolia (1447-1514), Bilkent Universit y, 2008, s. 422-426
^ Rıza Yıldırım: Turkomans between two empires: the origins of the Qizilbāsh identity in Anatolia (1447-1514), Bilkent Universit y, 2008, s. 424-425
^ Rıza Yıldırım: Turkomans between two empires: the origins of the Qizilbāsh identity in Anatolia (1447-1514), Bilkent Universit y, 2008, s. 426
^ a b Tufan Gündüz, Son Kızılbaş Şah İsmail, 5. baskı, sayfa: 116
^ s:Müftü El Hamza'nın Kızılbaşlarla ilgili fetvası
^ Tufan GÜNDÜZ, Kızılbaşlar Osmanlılar Safevîler, 2. baskı, sayfa: 110-112
^ Adel Allouche: Osmanlı-Safevî İlişkileri – Kökenleri ve Gelişimi, Anka Yayınları, 2001, s. 116
^ Ahsenü’t-Tevârih, s. 195
^ Cevâhirü’l-Ahbâr, s. 135
^ Tekmiletü’l-Ahbâr, s. 55
^ Hülasatü't-Tevarih, c. I, . 131
^ Selimşahname, s. 188-189
^ Çaldıran Savaşı Hakkında Bilgi









 9 
 : Ekim 21, 2017, 04:57:35 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


WİKİPEDİA VE TÜRKİYE'YE SAYGISIZL IK
WİKİPEDİA  BİR AMERİKAN KURULUŞUDUR

Wikipedia  Amerikan San Fransisko merkezli bir sitedir
Türkiye karşıtı propagand a ve saygısızlık yapmıştır
Wikipedia'yı yasaklaya n Kurum BTK ise
Türkiye Cumhuriye ti Devleti Kurumudur
Bizler Türkiye Cumhuriye ti vatandaşıyız
Ve elbette Türkiye Cumhuriye ti Devletini n yanındayız
Devletini n verdiği karara saygısızlık yapanlar
Nerede yaşadığınızı ve ne yaptığınızı tekrar düşününüz

ISLAMGREE N34 NEW WORLD
 

WİKİPEDİA  TÜRKİYE'DE YASAKLAND I  

http://www.haberturk.com/ekonomi/teknoloji/haber/1477869-wikipedia-engellendi

Dünyanın en büyük internet ansiklope disi olarak bilinen Wikipedia sitesine Türkiye'den erişim engellend i. Yasak sadece Türkçe versiyon olan Vikipedi sayfasına değil tüm alan adlarına uygulanmış görünüyor ve Wikipedia sitesinin hiçbir versiyonu na sabah saat 08:00 sularından bu yana giriş yapılamıyor.

Habertürk TV tarafından yetkilile rden alınan bilgiye göre, Wikipedia içerisinde Türkiye'yi terörle aynı düzlemde gösteren içerikler tespit edilerek bununla ilgili girişimler başlatıldı. Site yetkilile riyle gerekli yazışmaların yapılmasının ardından söz konusu içeriklerin kaldırılmadığı tespit edildiği için Wikipedia sitesine erişim engeli konuldu.

Ulaştırma, Denizcili k ve Haberleşme Bakanlığından alınan bilgiye göre, Wikipedia'ya söz konusu içeriklerin kaldırılması için uyarılarda bulunulduğu belirtild i.

Yetkilile r, "teröre karşı iş birliği yapmak yerine, Türkiye'ye uluslarar ası arenada karalama kampanyası yapan çevrelerin parçası olarak hareket eden bir bilgi kaynağı haline gelmesi" gerekçesiyle erişim engeli uygulamasına başvurulduğunu bildirdi

ADIM ATILIRSA ENGEL KALKACAK

İçeriğinde mahkeme kararları da bulunan Türkiye'nin talepleri nin yerine getirilme si halinde siteye erişim engelinin kaldırılacağı vurgulandı.

Türkiye'nin ilgili kurumları, son dönemde çeşitli sosyal medya şirketleri ve internet siteleriy le temaslarını yoğunlaştırırken, söz konusu mecralard an şu adımları atmalarını talep ediyor:

- Türkiye'de temsilcil ik açılması

- Uluslarar ası hukuka uygun hareket edilmesi

- Mahkeme kararlarının uygulanma

- Türkiye'ye yapılan karartma ve operasyon ların bir parçası olmamaları

Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu (BTK) resmi internet sayfasının "Site Bilgileri Sorgu Sayfası" üzerinden yapılan sorgulama da Wikipedia sayfalarına idari tedbir kararı uygulandığı görülüyor. BTK sorgulama sında yer alan açıklama şu şekilde:

“5651 sayılı Kanun uyarınca yapılan teknik inceleme ve hukuki değerlendirme sonucunda bu İnternet sitesi (wikipedia .org) hakkındaki Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu 'nın 29/04/2017 tarih ve 490.05.01 .2017.-182198 sayılı kararına istinaden Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu tarafından İDARİ TEDBİR uygulanma ktadır.

( After technical analysis and legal considera tion based on the Law Nr. 5651, ADMINISTR ATION MEASURE has been taken for this website (wikipedia .org) according to Decision Nr. 490.05.01 .2017.-182198 dated 29/04/2017 implement ed by Informati on and Communica tion Technolog ies Authority .) ”

Wikipedia nedir

2001 yılında kurulan Wikipedia, kullanıcılar tarafından ortaklaşa oluşturulan ve birçok dilde içeriğin olduğu ücretsiz bir internet ansiklope disi olarak interneti n en çok ziyaret edilen web siteleri arasında yer alıyor

BİLGİ TEKNOLOJİLERİ VE İLETİŞİM KURUMU
25 - 06 - 2015

https://www.btk.gov.tr/tr-TR/Sayfalar/Kurulus

Telekomünikasyon sektörünü düzenleme ve denetleme fonksiyon unun bağımsız bir idari otorite tarafından yürütülmesi amacıyla 2813 sayılı Telsiz Kanununda değişiklik yapan 27.1.2000 tarihli ve 4502 sayılı Kanunla kurulan Telekomünikasyon Kurumu, 10.11.200 8 tarihli ve 5809 sayılı Elektroni k Haberleşme Kanunu ile yeni bir düzenlemeye tabi olmuş ve adı Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu olarak değiştirilmiştir. 2813 sayılı Telsiz Kanunu yeni bir düzenleme ile Kanunun adı Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumunun Kuruluşuna İlişkin Kanunu olarak değiştirilmiştir.

Kanunlarl a verilen görevleri yerine getirmek ve yetkileri kullanmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve mali özerkliğe sahip özel bütçeli Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurumu Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurulu ile Başkanlık teşkilatından oluşur. Kurul Başkanı Kurumun en üst idarî amiridir. Kurumun yönetim ve temsil yetkisi Başkana aittir. Başkan gerektiğinde temsil yetkisini yazılı olarak devredebi lir.

Kurumun hizmet birimleri; hukuk müşavirliği, daire başkanlıkları ve müdürlükler şeklinde teşkilatlanan ana hizmet, danışma ve yardımcı hizmet birimleri yle bölge müdürlükleri şeklinde teşkilatlanan taşra teşkilatı birimleri nden oluşur.

Bilgi Teknoloji leri ve İletişim Kurulu Kurulu, Başkan ve İkinci Başkan dahil olmak üzere toplam 7 üyeden oluşur.

Kurum personeli kadro karşılığı sözleşmeli statüde istihdam edilir. Kurum personeli ücret, sosyal ve diğer mali haklar ile 5809 sayılı Kanunda yer alan hükümler dışında 657 sayılı Kanuna tâbidir.

Hizmet gerekleri nin zorunlu kıldığı hallerde, Ülke genelinde toplam sayısı onu geçmemek üzere, bölge müdürlükleri kurulabil ir. Halen 7 bölge müdürlüğü bulunmakt adır

  WİKİMEDİA TÜRKİYE FACEBOOK PAGE

https://www.facebook.com/notes/wikimedia-t%C3%BCrkiye/t%C3%BCrk%C3%A7e-vikipedideki-madde-say%C4%B1s%C4%B1-300000e-ula%C5%9Ft%C4%B1/489402584776744/?__tn__=H-R


Türkçe Vikipedi’nin içeriği  Türkiye'den erişim engeline rağmen gelişmeye devam ediyor. 13 Ekim 2017 gecesi Türkçe Vikipedi’deki madde sayısı 300.000'e ulaştı.  
Özgür ansiklope di Vikipedi'nin 299 farklı dil sürümü mevcut. Her bir dil sürümü, o dili konuşan gönüllüler tarafından elbirliği ile oluşturulup güncellenen birbirind en farklı birer ansiklope di. Türkçe Vikipedi, şu an 30.  büyük dil sürümü durumunda .
Tükçe Vikipedi'de madde sayısı,  4 Ağustos 2015'te 250.000'i geçmişti. 13 Ekim 2017'de 300.000'e ulaşıldı.  Emek veren herkesi kutluyoru z
INTER PLANETARY FİLE SYSTEM  AND WİKİPEDIA
https://www.donanimhaber.com/web-siteleri/haberleri/Turkce-Wikipedianin-engellenemez-surumu-yayinlandi.htm

29 Nisan 2017 itibariyl e Türkiye'den erişime tamamen kapatılan Wikipedia, engelleme karşıtı bazı grupları da harekete geçirmiş durumda. Yanlış gördükleri toplumsal veya politik sorunlara müdahale eden Hacktivis tler, buna tepki olarak Wikipedia'nın Türkçe versiyonu nun bir kopyasını hazırlayarak web içeriğinin yeni gösterim protokolü IPFS (InterPlan etary File System) üzerinden yayınladı.
 
Hükümetin bu kopyayı engelleye meyeceği, çünkü formatın bir dizi açık kaynak teknoloji si kullanara k tarayıcılarımızın veri alma şeklini değiştirdiği belirtili yor. IPFS temelde, aynı veri kümesinin birden fazla yerde bulunmasını ve tarayıcıların bunlardan herhangi birini yalnızca tek bir adresle bulmalarını sağlayan bir sistem olarak tanımlanabilir

Türkiye, Wikipedia'yı gerçek sunucuya yönlendirme yapan bir adrese sahip olduğu için engelleye bildi. IPFS sunucuları aramaktan ziyade içeriğin kendisini tanımlayarak arama yapıyor. Sistem içeriğin en yakın kopyasını bulmak üzerine kurulu. Bir kopyaya erişim engelleni rse başka bir kopyasını bulabiliy or. Bunu da bir nevi BitTorren t gibi diğer bilgisaya rlarla iletişime geçerek yaptığını söyleyebiliriz.
 
 
 
IPFS ekibinin yayınladığı ilk Türkçe Vikipedi kopyasına
buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Güncellenmiş sürümler kaydedili rse, en son kopya daima bu adreste bulunabil ir. IPFS geliştiricileri ileriki zamanlard a Wikipedia'nın okuyup yazılabilen bir sürümünü oluşturmayı umuyorlar . Bu sayede ansiklope di IPFS üzerinde HTTP'de olduğu gibi çalışabilecek ve erişebilen herkesin içeriğini düzenlemesine izin verecek

https://ipfs.io/blog/24-uncensorable-wikipedia/


ign=DonanimHaber&utm_mediu m=referral&utm_sourc e=DonanimHaber" target="_blank">https://ipfs.io/blog/24-uncensorable-wikipedia/?utm_campa ign=DonanimHaber&utm_mediu m=referral&utm_sourc e=DonanimHaber


IPFS üzerinde Unsensora ble Vikipedi
2017-05-04 Tarihinde IPFS Ekibi tarafından
Şimdi Vikipedi'nin İngilizce ve Kürtçe versiyonl arı yanı sıra Türkçe versiyon da IPFS'de. Bu YAML dosyasında Wikipedia anlık görüntülerimizin en son karmalarını bulabilir siniz
IPFS üzerinde Wikipedia'nın Türkçe versiyonu olan tr.wikipe dia.org'un bir enstantan esini yayınladığımızı duyurmakt an mutluluk duyuyoruz . Hemen Arapça, Kürtçe ve İngilizce versiyonl ar gelecek. Bu blog yazısı, bu anlık görüntülere nasıl erişebileceğinize, bunları nasıl yansıtmanıza yardımcı olabileceğinize ve bu gibi içeriği IPFS'ye koymanın neden bu kadar güçlü olduğuna ilişkin bilgileri içerir.
Wikipedia'nın anlık görüntüsünü IPFS'ye yerleştirme çabası, IPFS geliştiricileri tarafından üstlenilen bağımsız bir çabadır. Wikimedia Vakfı ile bağlantılı değildir ve Wikipedia makaleler ine katkıda bulunan gönüllülerle bağlantılı değildir.
Bu Duyuru Neyin Tetiğe Vurdu
Yerel saat sabahın 29'unda, Wikipedia herkes için karanlıktı. Bağımsız izleme grubu Türkiye Bloklarına göre, Türk hükümeti çevrimiçi ansiklope diye erişimi sürekli olarak kısıtlayan bir mahkeme kararı yayınladı
IPFS Projesini n asıl amacı insanlığın bilgiye erişimini arttırmaktır. Tarih, haberler, özgür düşünce, söylem ve Vikipedi gibi yaşamsal bilgileri n kompozisy onlarının sansürlenmesine şiddetle karşı çıktık. Bilgiye ücretsiz erişim, modern insan yaşamının, özgür bir topluma ve gelişen bir kültüre önemli. Nerede olursanız olun, sivil özgürlüklerin azalması bizi endişelendiriyor; sıkılaştıran bir demir yumruk karşısında bile, Türkiye vatandaşlarının bilgi özgürlüğünü korumaları gibi insanlara yardım etmek istiyoruz .
Haberleri dinledikt en sonra Wikipedia'nın anlık görünümlerini IPFS'e yerleştirme çabalarımızı yeniden canlandırdık, böylece insanlar bunu merkezi olmayan ve dağıtılmış bir şekilde okuyabile cektir. Bu, Wikipedia .org'un kendisine ulaşamasa dahi, insanların en azından tüm Wikipedia içeriğini görüntülemelerine yardımcı olabilir


WİKİPEDİA VE TÜRKİYE'YE SAYGISIZL IK
WİKİPEDİA  BİR AMERİKAN KURULUŞUDUR

Wikipedia  Amerikan San Fransisko merkezli bir sitedir
Türkiye karşıtı propagand a ve saygısızlık yapmıştır
Wikipedia'yı yasaklaya n Kurum BTK ise
Türkiye Cumhuriye ti Devleti Kurumudur
Bizler Türkiye Cumhuriye ti vatandaşıyız
Ve elbette Türkiye Cumhuriye ti Devletini n yanındayız
Devletini n verdiği karara saygısızlık yapanlar
Nerede yaşadığınızı ve ne yaptığınızı tekrar düşününüz

ISLAMGREE N34 NEW WORLD
http://www.social-worlds.tr.gg



 10 
 : Ekim 20, 2017, 07:31:44 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

TARİHTE BUGÜN - BİLGE KRAL VEFAT ETTİ
19 - 10 - 2003
BİLGE KRAL ALİYA İZZETBEGOVİÇ
SARAY BOSNA'DA VEFAT ETTİ

http://www.yeniakit.com.tr/kimdir/Aliya_%C4%B0zzetbegovi%C3%A7



Aliya İzzetbegoviç 8 Ağustos 1925 tarihinde Bosanski Samac kasabasında doğdu. Saraybosn a'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Lise çağında üstün kabiliyet leriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Müslüman Gençler Kulübü'nü kurdu. Kulüp kısa sürede büyüyerek bir yardım derneğine dönüştü. Özellikle 2. Dünya savaşı zamanında ihtiyaç sahipleri ne büyük yardımlar yapıldı. O dönemdeki komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlerin toplumsal hayattaki varlığı giderek azaltıldı. İzetbegoviç,İslami görüşü savunduğundan ve ateizme karşı olduğundan mevcut yönetimin hedefi haline geldi. Bu sebeple beş yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Aliya İzetbegoviç'in sıkıntıları 1953 yılında iktidara gelen Tito zamanında katlanara k arttı. Ancak 1974'te hazırlanan yeni bir anayasayl a bazı gelenekse l İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkan sağladı. Bu olayın üzerine bazı camiler ve medresele r yeniden hizmete açıldı. 1980'de devlet başkanı Tito'nun ölümüyle federasyo n cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyo n cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokrati kleşme sürecine girilmiş oldu.

İzetbegoviç'in oğlu bu ortamdan yararlana rak babasının makaleler ini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslamî Manifesto" adıyla yayınladı. Kitabın yayınlanması geniş çapta bir yankı uyandırdı. Mevcut rejim bu gelişmeye tahammül edemeyere k İzetbegoviç'i Avrupa'nın ortasında İslam cumhuriye ti kurmak istemesiy le suçlayarak, 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Daha sonra Yargıtay kararıyla hapis cezası 11 yıla indirildi . 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı. İzetbegoviç tahliye olduğu dönemde dünyada bulunan komünist rejimler çöküş içerisine girmişti. Bu dönemde Demokrati k Eylem Partisi'ni kurdu. Parti, 5 Aralık 1990 tarihinde Bosna'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazandı ve İzzet Begoviç ülkenin cumhurbaşkanı oldu. Ancak 14 Mart 1996' hastalığı sebebiyle görevini bırakmak zorunda kaldı.

1990'lı yıllarda Yugoslavy a Sosyalist Federal Cumhuriye ti içinde bir bağımsızlık hareketi içerisine girdi. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandu m sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Fakat Sırplar hemen arkasından Bosna yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak katliama başladılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek veren Avrupa Birliği ve ABD, Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Müslümanlar bu savaşta askeri açıdan oldukça zayıf bir konumdaydılar. Bu yüzden Sırplar Bosna'nın önemli şehirlerini işgal ettiler. Ayrıca Sırplar ele geçirdikleri bölgelerde büyük katliamla r gerçekleştiriyorlardı. Öte yandan özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri tahrip ediyorlar dı.

1995 yılında ABD'nin zoruyla imzalatılan Dayton Anlaşması'yla savaş sona erdi. Savaşın sonucunda 250 bin insan hayatını kaybetmiş, 1 milyondan fazla insanda mülteci konumuna düşmüştür. Bosna-Hersek topraklarının  % 51'i Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'u da Sırplara verildi. Ülkenin yönetimide bu üç halk arasında paylaştırıldı. Bunun yanında Amerika Birleşik Devletler i, Müslümanlara ellerinde ki silahları imha etmelerin i ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu. Aliya İzzetbegoviç bu olaydan ülkesini en az zararla kurtarmay a çalışmıştır. 19 Ekim 2003 tarihinde de Saraybosn a'da vefat etmiştir. Ayrıca yaşamı boyunca da pek çok eser yazmıştır.

ESERLERİ

- İslam Manifesto su

- İslam Deklarasy onu ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları

- Doğu ve Batı Arasında İslam

- Tarihe Tanıklığım

 

SÖZLERİ

- Yeryüzünün öğretmeni olmak için , gökyüzünün öğrencisi olmak gerekir

- Hayvanlar açken tehlikeli olur. İnsanlarsa tokken tehlikeli oluyorlar .

- Din ahlaktır; onu hayata geçirmek ise terbiyedi r.

- Biz de zalimlerd en olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitaba uyacağız.

- Bir şahsın yüceltilmesi hadisesi, geçmişte ve bugün var ama İslam'a kesinlikl e yabancıdır
  Çünkü bu bir çeşit putçuluktur

- Çok yaşadım ve çok yoruldum. Şimdi sevgilime kavuşmak istiyorum .

- Özgürlük verilmez, alınır.

- Kur'an ve İslam sadece hocalara bırakılmayacak kadar önemlidir.

- İyi insan olmadan iyi Müslüman olamayız.

- Biz ölüyoruz ama onlar da kazanmıyorlar.

- İlimle din, birbirind en ayrıldığı takdirde, din insanları geri kafalılığa, ilim ise ateizme sürükler.

- Düşmanına benzediğin zaman, savaşmanın anlamı kalmaz.

- Bu adil bir barış olmayabil ir; fakat süren bir savaştan daha iyidir.

- Bütün yücelik ve şükran Allah'a aittir ve insanların gerçek kalitesin i ancak Allah tespit edebilir.

- Ben Müslümanım ve Müslüman olarak kalmaya kararlıyım
  Bu hayatımın sonuna kadar böyle devam edecek
  Çünkü İslam benim için iyi ve asil olmanın en doğru ifadesidi r.

- Olduğunuz gibi kalın. Dininizi, milliyeti nizi koruyun. Kimliğinizi kaybetmen in bedeli köleliktir.

- Müslümanlar, hayatta nasıl uygulanac ak sorusunda n kaçmak için
  Kur'an'ın nasıl okunması gerektiği hususunda geniş bir ilim ürettiler.

- Bazıları dini bağlılıklarının kendileri ni tefekkürden azade kıldığına inanırlar


  http://www.social-worlds.tr.gg


Sayfa: [1] 2 3 ... 10
Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
LinkBacks Enabled by LordReco | FoRuMBoL Themes