+ İSLAMGREEN34 NEW WORLD
 Son Mesajlar

Kullanıcı Adı: Beni Hatırla?
Şifre:
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10
 11 
 : Ekim 20, 2017, 07:31:44 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

TARİHTE BUGÜN - BİLGE KRAL VEFAT ETTİ
19 - 10 - 2003
BİLGE KRAL ALİYA İZZETBEGOVİÇ
SARAY BOSNA'DA VEFAT ETTİ

http://www.yeniakit.com.tr/kimdir/Aliya_%C4%B0zzetbegovi%C3%A7



Aliya İzzetbegoviç 8 Ağustos 1925 tarihinde Bosanski Samac kasabasında doğdu. Saraybosn a'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Lise çağında üstün kabiliyet leriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Müslüman Gençler Kulübü'nü kurdu. Kulüp kısa sürede büyüyerek bir yardım derneğine dönüştü. Özellikle 2. Dünya savaşı zamanında ihtiyaç sahipleri ne büyük yardımlar yapıldı. O dönemdeki komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlerin toplumsal hayattaki varlığı giderek azaltıldı. İzetbegoviç,İslami görüşü savunduğundan ve ateizme karşı olduğundan mevcut yönetimin hedefi haline geldi. Bu sebeple beş yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Aliya İzetbegoviç'in sıkıntıları 1953 yılında iktidara gelen Tito zamanında katlanara k arttı. Ancak 1974'te hazırlanan yeni bir anayasayl a bazı gelenekse l İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkan sağladı. Bu olayın üzerine bazı camiler ve medresele r yeniden hizmete açıldı. 1980'de devlet başkanı Tito'nun ölümüyle federasyo n cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyo n cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokrati kleşme sürecine girilmiş oldu.

İzetbegoviç'in oğlu bu ortamdan yararlana rak babasının makaleler ini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslamî Manifesto" adıyla yayınladı. Kitabın yayınlanması geniş çapta bir yankı uyandırdı. Mevcut rejim bu gelişmeye tahammül edemeyere k İzetbegoviç'i Avrupa'nın ortasında İslam cumhuriye ti kurmak istemesiy le suçlayarak, 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Daha sonra Yargıtay kararıyla hapis cezası 11 yıla indirildi . 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı. İzetbegoviç tahliye olduğu dönemde dünyada bulunan komünist rejimler çöküş içerisine girmişti. Bu dönemde Demokrati k Eylem Partisi'ni kurdu. Parti, 5 Aralık 1990 tarihinde Bosna'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazandı ve İzzet Begoviç ülkenin cumhurbaşkanı oldu. Ancak 14 Mart 1996' hastalığı sebebiyle görevini bırakmak zorunda kaldı.

1990'lı yıllarda Yugoslavy a Sosyalist Federal Cumhuriye ti içinde bir bağımsızlık hareketi içerisine girdi. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandu m sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Fakat Sırplar hemen arkasından Bosna yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak katliama başladılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek veren Avrupa Birliği ve ABD, Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Müslümanlar bu savaşta askeri açıdan oldukça zayıf bir konumdaydılar. Bu yüzden Sırplar Bosna'nın önemli şehirlerini işgal ettiler. Ayrıca Sırplar ele geçirdikleri bölgelerde büyük katliamla r gerçekleştiriyorlardı. Öte yandan özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri tahrip ediyorlar dı.

1995 yılında ABD'nin zoruyla imzalatılan Dayton Anlaşması'yla savaş sona erdi. Savaşın sonucunda 250 bin insan hayatını kaybetmiş, 1 milyondan fazla insanda mülteci konumuna düşmüştür. Bosna-Hersek topraklarının  % 51'i Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'u da Sırplara verildi. Ülkenin yönetimide bu üç halk arasında paylaştırıldı. Bunun yanında Amerika Birleşik Devletler i, Müslümanlara ellerinde ki silahları imha etmelerin i ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu. Aliya İzzetbegoviç bu olaydan ülkesini en az zararla kurtarmay a çalışmıştır. 19 Ekim 2003 tarihinde de Saraybosn a'da vefat etmiştir. Ayrıca yaşamı boyunca da pek çok eser yazmıştır.

ESERLERİ

- İslam Manifesto su

- İslam Deklarasy onu ve İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları

- Doğu ve Batı Arasında İslam

- Tarihe Tanıklığım

 

SÖZLERİ

- Yeryüzünün öğretmeni olmak için , gökyüzünün öğrencisi olmak gerekir

- Hayvanlar açken tehlikeli olur. İnsanlarsa tokken tehlikeli oluyorlar .

- Din ahlaktır; onu hayata geçirmek ise terbiyedi r.

- Biz de zalimlerd en olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitaba uyacağız.

- Bir şahsın yüceltilmesi hadisesi, geçmişte ve bugün var ama İslam'a kesinlikl e yabancıdır
  Çünkü bu bir çeşit putçuluktur

- Çok yaşadım ve çok yoruldum. Şimdi sevgilime kavuşmak istiyorum .

- Özgürlük verilmez, alınır.

- Kur'an ve İslam sadece hocalara bırakılmayacak kadar önemlidir.

- İyi insan olmadan iyi Müslüman olamayız.

- Biz ölüyoruz ama onlar da kazanmıyorlar.

- İlimle din, birbirind en ayrıldığı takdirde, din insanları geri kafalılığa, ilim ise ateizme sürükler.

- Düşmanına benzediğin zaman, savaşmanın anlamı kalmaz.

- Bu adil bir barış olmayabil ir; fakat süren bir savaştan daha iyidir.

- Bütün yücelik ve şükran Allah'a aittir ve insanların gerçek kalitesin i ancak Allah tespit edebilir.

- Ben Müslümanım ve Müslüman olarak kalmaya kararlıyım
  Bu hayatımın sonuna kadar böyle devam edecek
  Çünkü İslam benim için iyi ve asil olmanın en doğru ifadesidi r.

- Olduğunuz gibi kalın. Dininizi, milliyeti nizi koruyun. Kimliğinizi kaybetmen in bedeli köleliktir.

- Müslümanlar, hayatta nasıl uygulanac ak sorusunda n kaçmak için
  Kur'an'ın nasıl okunması gerektiği hususunda geniş bir ilim ürettiler.

- Bazıları dini bağlılıklarının kendileri ni tefekkürden azade kıldığına inanırlar


  http://www.social-worlds.tr.gg


 12 
 : Ekim 20, 2017, 07:27:30 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

TÜRKİYE'NİN NÜKLEER BOMBA GÜCÜ
AMERİKA'YI KORKUTUYO R

http://www.diken.com.tr/turkiyedeki-nukleer-bombalar-abdyi-gerdi-silahlari-tutmak-iyi-bir-fikir-degil/


ABD devleti tarafından finanse edilen medya portalı VOA’ya konuşan
Kongre’ye bağlı Araştırma Servisi’nde görevli nükleer politika uzmanı
Amy Woolf

Türkiye'de ( İncirlik’te ) 50 adet B61 modeli termo nükleer silah
bulunduğunu söyledi.
Woolf şöyle devam etti :
 “Toplamda Avrupa’nın çeşitli kentlerin de saklı 200 kadar B61 var
Bu silahlar yalnızca caydırıcı etkiye sahip değil
aynı zamanda NATO üyelerini de birbirine kenetleye n bir öneme sahip.”

Middlebur y Uluslarar ası Çalışmalar Enstitüsü’nden uzman Jeffrey Lewis
ABD’ye ait nükleer silahların
Türkiye’den kaldırılması gerektiğini savunanla rdan.
Uzun vadede bombaların güvende olduğunu savunan Lewis şöyle konuştu
 “Türkiye’nin daha sonra bu bombalara el koymak gibi
bir niyetinin olmayacağının garantisi yok
Siyasi istikrarın olmadığı bir ülkede nükleer silah saklamak iyi bir fikir değil.”

Hoover Enstitüsü’nde çalışmalarına devam eden
ABD savunma politikal arı uzmanı Kori Schake
ise nükleer silahların İncirlik Üssü’nden kaldırılmasının
ABD’nin müttefiki Türkiye’ye
yanlış bir sinyal verebilec eği ihtimali üzerinde durdu
“Türkiye, ABD tarafından korunduğunu hisseden/bilen ülkelerden biri
Eğer bu garanti ortadan kalkarsa
Türkiye’nin kendi nükleer silahını geliştirme riskiyle
karşı karşıya kalınabilir
Hatta bu durum Türkiye’yi İran ve Rusya ile ittifak kurmaya itebilir "

B61 - Nükleer bombası çok güçlü bir bomba
Hiroşima'ya 1945 atılan bomdadan 20 kat güçlü
Amerikan yapımı taktik nükleer bomba
Uranyum içeren ve 170 kilotona kadar patlayıcı gücü olan bomba
1963 yılında New mexıco - Los Alamos Laboratuv arları'nda
Tasarlandı ve 1968 yılında tamamen kullanılır hale geldi

B61 Bombası
Stratejik bombardıman uçaklarıyla birlikte
F-16 ve F-4 savaş uçaklarında kullanılabiliyor

 

TÜRK UZUN MENZİLLİ FÜZESİ BORA

https://tr.sputniknews.com/rusya/201705121028445259-bora-fuzesi-turk-ordusunun-kendine-yeterlilik-yolundaki-kararliligini-pekistirdi/

Natsional naya Oborona ( Ulusal Savunma ) dergisini n baş editörü
Rus İgor Korotçenko
Rus Sputnik'e verdiği röportajda
Bora taktik füze denemesin in başarıyla sonuçlanmasını
teknik açıdan " Kendi kendine yeten bir Türk ordusu oluşturma yolunda
atılmış bir adım daha olduğunu
Ankara'nın bu yoldaki kararlılığını gösterdiğini " söyledi
Türkiye'nin milli imkanlarl a geliştirilen
İlk uzun menzilli füzesi Bora'nın
Sinop'taki başarılı denemesin in ardından konuşan
Korotçenko
" Söz konusu testler
Türkiye'nin çeşitli sınıflardaki silahların
özellikle taktik füze sistemler inin üretiminde
Yeterli olmaya dair ciddi bir istek duyduğunu gösteriyor
Bu alanda hızlı bir ilerleme yaşanacağı ortada " dedi




TÜRKİYE'NİN NÜKLEER BOMBALARI  
RUSYA'NIN AÇIKLAMASI


http://www.ajanshaber.com/turkiyede-200-tane-nukleer-bomba-var-haberi/318226

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin
Savunma Bakanlığı'nın üst düzey komutanla rına hitaben yaptığı konuşmada
Türkiye'ye üstü kapalı tehditte bulundu.

Suriye'deki askeri üssü hava savunma sistemler iyle güçlendirdiklerini hatırlatan
Putin
"Askerleri mize yeniden provokasy on düzenlemeye kalkışacak
herkesi uyarıyorum
Çok sert davranmanızı emrediyor um
Rus askerleri ni ya da sahadaki askeri yapılarımızı tehdit eden
her hedefi hemen imha edin" diyerek Türkiye'ye göndermede bulundu


"TÜRKİYE'DE 200 NÜKLEER BOMBA VAR"

Ayrıca Türkiye'de 200 tane ABD yapımı nükleer bomba olduğunu
iddia eden Putin, şu ifadeleri kullandı :


"Belçika, İtalya, Hollanda, Almanya ve Türkiye'ye
yaklaşık 200 Amerikan nükleer bombası yerleştirildi
Bunların yenilenme si düşünüyor
Bununla birlikte 310 taşıyıcı uçak hazırda bekletili yor"

Putin, bu ifadeleri yle son günlerde ikinci kez nükleer silah vurgusu yapmış oldu
Rus Devlet Başkanı, geçtiğimiz günlerde
"terörle mücadelede nükleer silahlara gerek kalmamasını umduğunu" söylemişti.

 



NÜKLEER BOMBA GÜCÜ TÜRKİYE

http://www.ntv.com.tr/turkiye/turkiyenin-en-az-10-atom-bombasi-var,dp30EpFaG0iZT2RMxdYoDg?_ref=infinite


“Atomic Scientist s” adlı dergide
Robert S. Norris ve Hans M. Kristense n tarafından yayınlanan bir araştırmada
ABD’nin Türkiye’de olduğu hep söylenen ama şimdiye kadar
detaylarına ulaşılamayan nükleer silah envanteri görülüyor
Vatan gazetesin de yayınlanan habere göre
ABD’nin Türkiye de dâhil olmak üzere
Avrupa’da Soğuk Savaş yıllarından kalan “taktiksel atom bombalarının”
ayrıntılı olarak depolandığı yerler ve sayı listesi bu dergide verilmiş
Raporu hazırlayanların ABD’nin ilk nükleer bombasını üreten
Manhattan Project’de çalışan bilim adamları olması ise daha dikkat çekiyor
Çalışmaya göre Avrupa’daki atom bombaları en yüksek sayısına ulaştığı
1971 yılındaki 7 bin 300 sayısından bu yana ciddi bir düşüş gösteriyor
ve şu anki sayısı 150-200 civarında
Bu bombalara Belçika
Almanya, İtalya, Hollanda ve Türkiye ev sahipliği yapıyor

Rapordan çarpıcı notlar şöyle:

- Türkiye’deki nükleer B61 tipi bombaların sayısı 60-70 arasında
ve İncirlik’teki ABD hava üssünde bulunuyor
Bu sayı 2001 yılında 90’dı.

- İncirlik’teki durum Avrupa’daki diğer üslerden farklılık gösteriyor
ve bunu raporu hazırlayan uzmanlar ‘özel statü’ diye niteliyor
Bunun nedeni ise yaklaşık 50 bombanın taşınabilmesi için
ABD savaş uçağı gerekiyor
Ancak bu bombaları taşıyabilecek uçakları İncirlik’e yerleştirme teklifi
Türkiye tarafından geri çevrilmiş
Bundan dolayı da İncirlik’e ‘tam NATO pozisyonu’ yerine
‘yarım pozisyon’ deniyor
Bu bombaların kullanılması için başlıkları taşıyabilecek türde
ABD savaş uçaklarının önce İncirlik’e gelmesi
ve bombaları yükleyerek havalanma sı gerekiyor .

- Geri kalan 10-20 civarındaki nükleer bomba ise
Türk F-16A/B tipi uçaklarla taşınması için dizayn edilmiş.

- Ankara’da Akıncı ve Balıkesir’de bulunan hava üslerindeki
40 kadar ABD nükleer silahı, buradaki üsler kapatıldığı için
İncirlik’e kaydırıldı
O süreden itibaren
İncirlik’teki ‘Türk bombalar’ 10 ile 20 sayısına indirildi

- Rapor ayrıca Türkiye’deki F-16’ların 2015 itibarıyla
ABD’den alınacak 100 JSF (Joint Strike Fighter) tipi
uçaklarla değiştirileceğini de söylüyor.

- 2006 ve 2008’de Amerikan ordusunda n gelen uzmanlar
İncirlik’teki 25 nükleer bomba deposunda
(WS3 WSVs) denetim yaptıkları da rapor tarafından
ilk kez ortaya konuyor
Ankara ve Balıkesir’de ise 6’şar depo bulunduğu
ancak içlerinde nükleer silah olmadığı belirtili yor
Bu depolar “olası saklama yerleri” diye niteleniy or.

- 2001 yılında emekli olan
Türk Hava Kuvvetler i Komutanı Ergin Cilasun
“Türkiye’nin NATO nükleer vurma misyonu içindeki görevi bitti” demişti
Ancak ABD Savunma Bakanlığı kaynaklarının uzmanlara aktardığına göre
Türkiye şu an elinde bulunduğu F-16’lar ile bu misyona devam ediyor.

- Raporda Türkiye’deki B61-12 türü nükleer bomba türlerinin
2017 yılı itibariyl e
B61-3/4 tipi yeni modellerl e değiştirilecek olduğuda ilk kez açıklanıyor
2015’de başlayacak F-16’ların Amerikan JSF
yeni nesil savaş uçaklarıyla değiştirilmesine kadar geçecek süre içinde
F-16’ların modernize edilerek
bu yeni bomba türlerini taşımalarına imkân verilecek .

- Uzmanlar Türkiye’deki pozisyonu da ‘kafa karıştırıcı’ diye niteliyor
Rapora göre, Türkiye’deki durum 1980’lerdeki ‘tam alarm’ şeklindeydi
1990’larda ‘geri çekilme’ haline geldi
Şimdi ise ‘ihtiyaç olursa İncirlik’ten al’ durumuna geldi
Bu dönemlerde askeri hava taşıtı statüsü
‘nükleer’den ‘sertifikalı’ olmak üzere farklı tanımlarla anıldığı
şu an için ise ABD kaynaklarınca
“nükleer-kabiliyetli” olarak tanımlandığı görülüyor.

-Bu durum, İncirlik’te bulunan 50 civarındaki bombayı taşıyabilecek
Amerikan savaş uçaklarının Türk tarafınca reddedilm esi nedeniyle
dünyanın diğer üslerinden farklı
kendisine özgü bir statü ortaya çıkarıyor

-Rapora göre, Türkiye’de sadece
“Ceylan” ismiyle bilinen 1. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı
4. Ana Jet Üs Komutanlığı bünyesindeki
142. Av-Bombardıman Filosu’nun
nükleer silah taşıyabilme özelliği var.


Okan Üniversitesi Uluslarar ası İlişkiler Bölümü Başkanı
Prof. Mustafa Kibaroğlu ise Türkiye’nin bir anlamda
sembolik olarak kabul edilebile cek nükleer silahların
ABD’ye geri vermek istememes inin nedenini şöyle açıklıyor :
“Bir yandan NATO sistemi içinde “yük paylaşımı” ilkesi yerine getirirke n
bir yandan da belirsiz ve riskli süreçte caydırıcılık kapasites inin
etkin şekilde sürmesini arzuluyor
Kibaroğlu’na göre Türkiye
“en üst seviyeden devlet politikası olarak
savunduğu
Ortadoğu’da Nükleer Silahlard an Arındırılmış
Bölge oluşturulması politikasına
ve bu konuda başkalarına verdiği tavsiyeye
önce kendisi uyarak olumlu örnek teşkil etmeli.”

Nükleer silahsızlanma uzmanı gazeteci Aaron Stein
Türk pilotların bir süredir nükleer misyon için eğitim almayı bıraktığını
ve sadece bomba taşıyan
Amerikan uçaklarını koruma görevi yaptığını öne sürdü
Ancak Türkiye’nin bu misyonlar için pilotlar eğittiğine dair bir bilgi yok
Stein’e göre, nükleer silahların yakın zamanda Türkiye’den çekileceğine dair
işaret bulunmuyo r
Rusya’nın binlerce nükleer silahı olduğunu söyleyen Stein
“Bu silahların çekilmesi ise ABD-Rusya anlaşmasıyla değerlendirilebilir
veya ABD Kongresi
ekonomik krizin etkisiyle bu depolama masrafından
kurtulmak isteyebil ir” dedi


TÜRKİYENİN NÜKLEER BOMBA GÜCÜ


http://www.hurriyet.com.tr/alman-gazetesinden-turkiye-atom-bombasi-yapiyor-iddiasi-27254898

Alman basını, Türkiye'nin gizli bir nükleer silah programı yürüttüğünü öne sürdü
Die Welt gazetesin de çıkan haberde
Alman istihbara tının Türkiye’yi dinleme sebebinin de bu olabileceği iddia edildi
Türkiye’nin atom bombası yapabilme si için gerekli teknik bilginin
Pakistan'dan gelmiş olabileceğinin ileri sürüldüğü makale

1982-1988 yılları arasında Federal Savunma Bakanlığı’nın
Planlama Bölümü’nde çalışan Hans Rühle imzası taşıyor
Yazıda, “Alman Haber Alma Teşkilatı'nın (BND) Türkiye'yi dinlemesi için
Türkiye üzerinden Irak ve Suriye'ye giden radikal İslamcı militanla
uyuşturucu kaçakçılığını ve Kürt militanla rı gerekçeler arasında gösterdiği bilinir
Ancak çok az bilinen ve dinlemele r için daha iyi bir gerekçe var
O da bir süreden beri Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip) Erdoğan'ın
işaretlerini verdiği nükleer silah sahibi olma isteği” denildi

"İRAN'IN STRATEJİSİNİ UYGULUYOR"

Rühle yazısında Türkiye'nin nükleer silah üzerinde çalıştığının
şimdiye kadar haber konusu olmadığını belirtirk en
“İran'ın atom programı ve Kuzey Kore'nin nükleer silahlarl a yaptığı
provokasy onlar haberlere konu oluyor
Ancak Türkiye'nin atom silahı üzerinde yaptığı gizli çalışmalar
basında hiç yer almadı
Oysa Batılı ülkelerin istihbara t teşkilatları bu konuda hemfikirl er”
görüşüne yer verdi
Makalede, Türkiye'nin kendisine model olarak İran'ı aldığı belirtili rken
“Tahran sivil atom programı adı altında nükleer silah sahibi olmayı hedefliyo r
Türkiye de İran'ın stratejis ini uyguluyor
Türkiye nükleer programı uygularke n resmi gerekçe olarak
milli ekonomi büyüyor ve bunun için de daha fazla enerjiye ihtiyacımız var diyor
” ifadesi kullanılıyor. Yazıda
Türkiye'nin nükleer santral için Rusya'nın yanı sıra
Japon ve Fransa ile yapılan nükleer santral anlaşmaları hatırlatılıyor.
Die Welt'te yer alan yazıda
Türkiye'nin adı geçen ülkelerle yaptığı anlaşmalarda
gerekli uranyum miktarının temini ve atık maddeleri n geri alımı konusunda
kendisini sınırlamaktan kaçındığına işaret edildi
Türkiye'nin yapılan anlaşmalarda
bu iki konuyu gündeme getirmediği iddia edilen yazıda
bu durum şu sözlerle yorumlandı :
“Türk yönetimi nükleer programın bu bölümünü elinde tutmak istiyor
Nükleer silah geliştirmek isteyen ülkeler için bu durum çok önemli.”
Haberde
nükleer atıklardan kurtulma tüm dünyada büyük sorun olarak görülürken
Türkiye'nin yakıt çubuklarını elinde tutmak istediğine değiniliyor.
Rühle bu durumu da yazısında “Türkiye Plütonyum bombası üretmek istiyor”
şeklinde yorumluyo r.
Rühle yazısında, Türkiye'nin yaptığı anlaşmalardaki boşluklarla ilgili
Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın yaptığı
“Biz nükleeri tanımak istiyoruz” açıklamasını ise
olayı geçiştirmek amacıyla yapılan bir açıklama olarak yorumladı

Haberde, BND'nin elindeki bilgiye göre
Erdoğan'ın emriyle 2010 yılında uranyum zenginleştirme tesisi kurduğu
öne sürüldü. BND'nin elinde ayrıca
Türkiye'nin çok miktarda santrifüj bulundurd uğuna dair
bilginin olduğu da belirtild i.
Haberde, Türkiye'nin santrifüjleri
Pakistan'dan temin ettiğinin tahmin edildiği yazıldı

“Türkler, 1987 yılından 2002 yılına kadar Pakistanlı Abdul Kadir Han'ın
Libya, İran ve Kuzey Kore'ye binlerce santrifüjün götürülmesi için yürüttüğü çalışmalarında yer almıştı. Pakistan'daki tesislerd eki tüm elektroni k parçalar
Türkiye'den getirilmişti
Han elindeki tüm kaçak santrifüjleri Türkiye'de saklamak istemişti
Dönemin Pakistan Başbakanı Navaz Şerif Türkiye’ye 1988 yılında
nükleer çalışmalar konusunda
ortaklık teklif etmişti” görüşleri yer aldı.

Haberde ayrıca Türkiye'nin nükleer silah üretmek istediğine dair
bir diğer gerekçe de
Türkiye'nin füze programındaki gelişmeler olarak gösteriliyor.
Türkiye'nin daha önce kısa menzilli füzeler denerken
ardından orta menzilli füze denediğini ve 2015 yılında da
2 bin 500 kilometre menzilli bir füzeyi kullanıma sunmaya
hazırlandığına değinildi.

ALMANYA'YA SESLENDİ

Rühle yazısında Alman politikacılarına seslenere k
“Almanya’nın ortağı bir ülke çok açık biçimde bölgesinde
nükleer silahlı bir güç olmak istiyorsa
Almanya'nın bu durumu dikkate alması ve tepki vermesi gerekir.
İsrail'in nükleer güce sahip olduğu biliniyor . İran'da da nükleer güç gelişiyor.
Bu durum ülkesinin süper güç olmasını isteyen
Türkiye Cumhurbaşkanı'na nükleer silahlanm aktan başka
bir seçenek bırakmıyor.
Aksi takdirde
Türkiye bölgede ikinci güç olarak kalır ki bu durum
Erdoğan'ı hiç de memnun etmez” denildi.
 

DÜNYADAKİ NÜKLEER GÜÇ DENGESİ




http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2005/05/050502_nuclear_powers.shtml#uk


 

Dünyadaki nükleer güçler

 


 


NÜKLEER GÜÇ DENGESİ

Nükleer güce sahip ülkeler arasına geçtiğimiz 10 yıl içinde yeni ülkeler katıldı.

Bu ülkelerin bazıları istikrarsız ve gerilim yaşanan bölgelerde yer alırken
bazı ülkelerinse
soğuk savaş döneminde dünyayı nükleer savaştan koruyan
ortak anlayıştan yoksun oldukları görünüyor.

Bazı ülkeler, 1970 yılında imzalanan nükleer
silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmasını (NPT) ya imzalamadı
ya da imzasını geri çekti.

Bazı ülkeler de, nükleer silahların denenmesi nin
yasaklanm asına ilişkin anlaşmayı (CTBT) gözardı etti.

 

Başa dön

Nükleer silah geliştirmeyen ülkeler

Avustraly a, Avusturya, Kanada, Çek Cumhuriye ti, Danimarka
Finlandiy a, Almanya, Macarista n, İrlanda, İtalya, Japonya
Hollanda, Norveç, Polonya, Slovakya, Güney Kore, İspanya ve İsveç

Bu ülkeler, teknoloji
donanım ve kaynaklar a sahip olmalarına karşın
nükleer silah üretme yönünde eğilim göstermedi.

 

Başa dön

Geçmişte nükleer silaha sahip olan ülkeler

Cezayir, Arjantin, Belarus, Brezilya, Kazakista n, Irak, Libya, Romanya
Güney Afrika, Ukrayna.

1993 yılında Güney Afrika, nükleer silahlarını söken ilk ülke oldu.

Sovyetler Birliği'nin çökmesinin ardından 1995 yılında
Belarus, Kazakista n ve Ukrayna, uluslarar ası anlaşmayı imzalayar ak
topraklarındaki bütün nükleer silahları Rusya'ya iade ettiler.

Cezayir, Arjantin ve Brezilya nükleer programla rını terkederk en
Romanya'nın nükleer silah geliştirme planı
Nikolay Çavuşesku rejiminin çökmesiyle sona erdi.

Irak'ın 1970'te başlayan nükleer programı, sırasıyla
İsrail'in 1981 yılında düzenlediği hava saldırısı
1991 Körfez Savaşı ve yaptırımlarda darbeler aldı.

Libya, kendi bombasını üretmek üzere gerekli malzemeyi edinmek yerine
Çin'den nükleer bomba alma girişiminde bulundu, ama 1999 yılında
Afrika'nın nükleer silahlard an arındırılmasını öngören
Pelindaba Anlaşmasını imzaladı.

 

Başa dön


İngiltere

 

Nükleer silah sayısı: 200

Nüfus: 59.4 milyon

Savunma bütçesi: 35.8 milyar dolar

Anlaşmayı imza tarihi: 1968

İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere
ilk atom bombasını üretmek için ABD'yle işbirliği yaptı. Savaşın ardından da
ABD'nin diğer ülkelerle bilgi paylaşımını durdurmasının ardından da
kendi nükleer silahlarını yaptı.

1952 ila 1991 yılları arasında İngiltere 45 nükleer silah test etti
İngiliz Stratejik Savunma Belgesi
ulusal güvenliğin nihai garantisi olduğu gerekçesiyle
İngiltere'nin nükleer silahlara sahip olmaya devam etmesini tavsiye ediyor.

 

Başa dön

Fransa

 

Nükleer silah sayısı: 350

Nüfus: 59.3 milyon

Savunma bütçesi; 29.5 milyar dolar

İmza tarihi: 1992

Fransa, 1950'lerin sonunda nükleer silah üretti ve ilk bombayı 1960'ta test etti
Soğuk savaşın sona ermesinin ardından nükleer caydırıcılığını küçülterek
bazı füze sistemler ini söktü
Fransa 1960 ila 1996 yılları arasında 200 nükleer test gerçekleştirdi.

 

Başa dön

Rusya

 

Nükleer silah sayısı: 8,600

Nüfus: 146 milyon

Savunma Bütçesi 50 milyar dolar

İmza tarihi: 1970

Rusya ilk atom bombasını 1949 yılında geliştirdi ve test etti
ABD'yle yürüttükleri rekabet sonunda
silah sistemler ini silah sistemler ini Soğuk Savaş döneminde geliştirdi.

Sovyet nükleer güçlerinin gelişmesi
1950'ler ve 1960'larda yapılan dev teknoloji yatırımlarına dayanıyordu
1953 yılında, dönemin Sovyetler Birliği
ilk hidrojen bombasını patlattılar ve izleyen yıllarda
balistik füzelerle bilgisaya r ve güdümlü füzeler geliştirdi.

Sovyetler in cephaneliği 1986 yılında doruğa ulaştı
1989 yılında eski Sovyet cumhuriye tleri
depolarındaki füzeleri ve silahları Moskova'ya iade etti.

 

Başa dön

Hindistan

 

Nükleer silah sayısı: 45-95

Nüfus: 1.07 milyar

Savunma bütçesi: 13.2 milyar dolar

Anlaşmayı imzalamadı

Hindistan'ın havadan ve füze sistemler iyle nükleer silahları
2.500 kilometre menziline ateşleme kapasites i var
Menzili arttırmak için çalışmalar yaptığı gelen haberler arasında.

Nükleer kapasitey e 1974 yılında ham nükleer malzemesi ni test ederek ulaşan
Hindistan, bu test sırasında Kanada'nın yardımıyla kurulan nükleer reaktörde
elde edilen plütonyumu kullandı.

1998 yılında da 3 ayrı test gerçekleştirdi
Hindistan sivil amaçlı nükleer enerji programında Rusya'dan yardım alıyor. Bazı uzmanlar
aynı teknoloji nin nükleer silah geliştirilmesinde kullanılmasından endişe ediyor.

 

Başa dön

İran

 

Nükleer silah sayısı: 0

Nüfus: 66.9 milyon

Savunma bütçesi: 6.4 milyar dolar

Anlaşmayı imza tarihi: 1970

İran, uranyum zenginleştirme programına geçtiğimiz yıllarda arttırdı
ve bazı uzmanlar, bunu başarmasının daha uzun yıllar alacağını düşünüyor
Uluslarar ası düzeyde kaygı yüksek düzeyde.

İngiltere, Fransa ve Almanya İran'ı nükleer teknoloji sini
barışçı amaçlar için kullanmay a ikna etmeye çalışıyor.

İran'ın nükleer hevesi aslında eskilere uzanıyor
Rusya, İran'a nükleer santral kurulması konusunda yardımcı olurken
İran'ın kısa ve orta menzilli füze üretiminde yardım aldığı ülkeler
Çin, Kuzey Kore ve yine Rusya.

 

Başa dön

İsrail

 

Nükleer silah sayısı: 100-200 (tahmini)

Nüfus: 6.7 milyon

Savunma bütçesi: 9.9 milyar dolar

Anlaşmayı imzalamadı

İsrail'in açıklanmamış nükleer devlet olarak statüsü muğlak ve karmaşık.

Uzmanlar, İsrail'in 100 ila 200 arasında füzeye sahip olduğuna inanılıyor
Ayrıca
İsrail ordusunun savaş başlıklarını savaş uçakları
ve sahip olduğu üç denizaltıdan biri aracılığıyla ateşleyebileceği sanılıyor.

İsrail’in nükleer programının 1950lerin başında başladığı
ve ilk bombayı da 1967 yılında ürettiği tahmin ediliyor
1986 yılında, Mordehay Vanunu adlı nükleer mühendisinin anlatımları sonucu
İsrail'in nükleer programının sanılandan daha ilerde olduğu ortaya çıktı.

Arap dünyasının olası tepkisine ilişkin kaygılar
İsrail toplumunu n çeşitli katmanlarından gelebilec ek olası kaygılar
ve Amerika Birleşik Devletler i'nin nükleer silahsızlanmaya yönelik taahhütleri
İsrail'in nükleer kapasites ini kamuoyu önünde kabul etmemesin in
nedenleri arasında sayılıyor.

 

Başa dön

ABD

 

Nükleer silah sayısı: 10.640

Nüfus: 293 milyon

Savunma bütçesi: 399 milyar dolar

Anlaşmayı imza tarihi: 1970

ABD, dünyanın ilk nükleer gücü ve Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı bombalarl a
savaşta bu silahları kullanan tek ülke. Soğuk savaş döneminde
ABD, Rusya'yla birlikte nükleer silah kapasites ini hızla arttırdı.

Sovyetler Birliği'nin çökmesinin ardından
Rusya'yla sahip olduğu sıcak ilişkiye rağmen
ABD hala 10 binden fazla nükleer başlığa sahip. 1945 ila 1992 yılları arasında
ABD 1030 nükleer silah testi yaptı. Son dönemde, ABD
daha küçük, taktik amaçlı nükleer silah üretimini ele aldı.

 

Başa dön

Pakistan

 

Nükleer savaş başlığı: 30-55 (tahmini)

Nüfus: 152 milyon

Savunma bütçesi 3.7 milyar dolar

Anlaşmayı imzalamadı

Pakistan 1998 yılından bu yana beş nükleer test yaptığını söylüyor
Havadan ateşleme ve füzeyle silahları kullanma kapasites i var
Bazı uzmanlar füzelerle başlıkların tam olarak monte edilmediğini
savaş başlıkları ana parçadan ayrı bir yerde depolandığını söylüyor.

Son yıllarda Pakistan
hem askeri hem de sivil amaçlı kullanmasına olanak sağlayacak
teknoloji ye ulaşmaya çalıştı.

Pakistan'ın Hindistan'la yaşadığı sorunlar
uluslarar ası toplumun zaman zaman endişeye yöneltti.

Eski bir nükleer mühendis olan A. Khan'ın 2004 yılında yaptığı
Pakistan'ın İran
Libya ile Kuzey Kore'yle nükleer teknoloji paylaştığı iddiaları ciddi kaygılar
yarattı.

 

Başa dön

Çin

 

Nükleer silah sayısı: 400 (tahmini)

Nüfus: 1.3 milyar

Savunma bütçesi: 30 milyar doların üzerinde

Anlaşmayı imza tarihi:1992

Çin, nükleer silah üretimine 1950'lerde
Sovyetler Birliği'nin yardımıyla başladı
Sovyet yardımı 1960'larda sona erdi, ama Pekin yönetimi
hem ulusal güvenlik kaygılarıyla
hem de Çin'in uluslarar ası saygınlığını sağlamak için nükleer planlarını sürdürdü.

Şu ana kadar gerçekleştirdiği 46 testten ilki 1964 yılında yapıldı.

Çin'in 20'si uzun menzilli kıtalararası ve menzilli
13 bin kilometre ye ulaşan balistik füze olmak üzere
400 nükleer silaha sahip olduğu belirtili yor.

Çin, ayrıca 60 orta menzilli füze ve 150 bombardıman uçağına sahip


http://www.social-worlds.tr.gg





GÖLCÜK DEPREMİ VE AMERİKAN TESLA DENEYİ

http://www.yalanyazantarihutansin.org/tarih/17-agustos-1999-depremi-ve-gizlenen-gercekler-h13194.html

Furkan Dergisi Temmuz 1999 sayısında, yer alan ifadeler aynen şöyledir. “Mesela basına verilmeye n, ancak istihbara t kapsamında edindiğimiz bilgilere göre, Gölcük askeri tesisleri nde oldukça garip olaylar meydana gelmekted ir. Kapılar kendi kendine açılmakta, mühimmat depoları içinde, siyahi ziyaretçiler görülmekte, arabalar durduk yerde çalışmakta..”

Depremden sonra bir çok teoriler ortaya atılmıştı fakat içlerinde en ilginç olanı Future Times’da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikaye şöyleydi : Kaliforni ya San Andreas fay hattında meydana gelebilec ek büyük bir depremin Amerikan ekonomisi ne çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalard an patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler halinde dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Yıllar önce Sırp asıllı Amerikalı bilimadamı mucit Nicola TESLA tarafından geliştirilen bu “düşük frekanslı elektroma nyetik ışınımla yüksek enerji nakli” tekniğini, hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabilec eklerdi.

ABD dünyanın ve kendi insanlarının tepkisini almamak için bu projeyi barışçı “deprem indirgeme” sistemi diyerek, bir yandan tepkileri azaltıp diğer yandan fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenlerl e proje önce Avustraly a’nın çıplak ve seyrek nüfuslu kırsal bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra değişik zamanlard a Kafkaslar’da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika’daki Ant dağlarında denendi ve büyük aşama kaydetti.

Bu arada Türkiye, Japonya ve benzeri deprem kuşağındaki ülkelere sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesin e devasa bilgisaya rların kayıtlarına gönderilmeye başlandı. Üniversitelerle ortak projeler geliştirildi, yüzlerce bilimadamına Amerika’da deprem konusunda araştırma yapma bursu verildi. Ancak projenin gizliliği esastı. Bu nedenle tüm ilişkiler paravan araştırma kurumlarında yürütülüyordu. Ancak zaman zaman bilgi sızıntısına olanak verilerek halkın bu konu hakkında bilgi sahibi olması istendi. Kobe’de ve başka yerlerde meydana gelen depremler in arkasındaki gariplikl er çıkar gruplarınca terör ve mafya örgütlerinin işi gibi gösterilmek istendi ve bunda da başarılı olundu.

Ve gün geldi bu sistem Türkiye’de denenmek istendi. Zaten bölge bu amaçla yıllardır sismik espiyonaj altındaydı. Nitekim gelişmeleri takip edenler, depremden hemen sonra, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın girişimleriyle Türk Telekom’un Türkiye’nin sismik bilgileri ni Pentagon’a ileten NATO Üssü’nün iletişimini nasıl kestiğini hatırlayacaklardır.

ABD’nin asıl hedefi, Kuzey Anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları,Kaliforniya San Andreas fay hattına uygulamak tı. Bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi İsrail’li uzmanlara verilmişti. Gerekli makine ve donanım gizlice denizaltılarla Gölcük Üssüne getiriler ek oradaki, yeraltı-denizaltı korunakla rına kuruldu. Türk makamları durumdan detay bazda haberdar değillerdi. Bunu İsraillilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak düşünüyorlardı. (Zaten İsraillilerle yapılan askeri tatbikat bu operasyon doğrultusunda önceden planlanmıştır. Çünkü dünyanın ve Türk Milletini n dikkatler ini çekmemek için tatbikat adı altında HAARP-TESLA Deprem Makinesin i getirip rahatça kurdular.) Böyle bir makinenin deneneceğini zamanın Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Genel Kurmay Başkanı biliyordu, fakat ABD (Siyonistl er tarafından yönetiliyor) ve İsrail’liler (Siyonistl er) bizimkile ri makinenin denenmesi için şu şekilde ikna ettiler : olası İstanbul merkezli bir depremde 100.000 kişinin ölümü, yüz milyar doları aşan maddi kayıp ve Türkiye’nin en az 25-30 yıl geri gitmesi demektir, diyerek bizimkile ri ikna ediyorlar .

İsrailliler Amerikalı’larla gece şartlarında elektro-sismik haberleşme tatbikatı yapacakla rdı. Deney başarılı olacağından sonunda kimse normal dışı bir şeyin olduğunu farketmey ecekti. Bu amaçla Gece Şahini Tatbikatı’nın (Operation Night Hawk) saat 03:00’te başlaması planlandı. Gece saat tam 03:00’te düğmeye basılacak ve Gece Şahini devreye girecekti . O an uzay filmini andırır devasa cihazlar çalışmaya başlayacak ve 1-2 dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara’nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerind en kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklar dı. Böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı. Ama o gece sabaha karşı birşeyler yanlış gitti. Ve beklenen gerçekleşmedi. Herşey bir anda olup bitmişti. Cenab-ı Hakk’ın Doğası kendini yönetmeye kalkanlar dan bir kez daha intikam almıştı. 45 saniye süren deprem, bekleneni n 10,000 kat üstünde bir güçle gelmişti. Her yeri bir anda yerle bir etmişti. Zayıflayan ve titreyen elektrikl er az sonra geri geldiğinde, gece saat 03:05’i gösteriyordu. Daha birkaç dakika öncesine kadar korunağın içinde ŞAMPANYA patlatmayı bekleyenl er, şimdi korkudan buz gibi donmuş, hareketsi z ayakta duruyorla rdı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. On binlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu. Bu düşünce ile hepsi ürperdi. Bu asrın en büyük felaketiy di; hem de insan eliyle yapılan bir felaket.. .

Sessizliği İsrailli komutanın buz gibi emri bozdu: “Lets pack! We’re moving out! Call operation-Q! Right now! Immediate ly! Stop whinning! Move, move, move!” (Toplanın! Kaçıyoruz! Q planına geçiyoruz. Şimdi..Hemen! Hadi, hadi!!!)

İşte o andan sonra çantalardan çıkan “Q planı” çalışmaya başladı. İlk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. 4 dakika içinde İsrail Başkanı Barak ve ABD Başkanı Clinton ile irtibat kuruldu. O anda İsrail’de Ben Gurion’un Lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanıyordu. 2 dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetler i ve NATO Güney Deniz Saha Komutanlığı’na bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirildi. Amerikan 6’ncı filosuna bağlı gemiler de rotalarını İstanbul’a çevirmek için Pentagon’dan emir aldılar.

Bu arada ilginç bir şey daha olmuştu. Depremle ilgili haberler birbiri ardına gelirken, bir haber önce görünüp sonra kayboldu. 20 Ağustos Cuma akşamı televizyo nlar bir İsrail uçağının Ataköy açıklarında denize düştüğünü duyurdu. (bu bize Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu ki, bu olayları kimin yaptığını anlamamız için işaretler gönderiyor) Ancak bir süre sonra haber kesildi ve uçağın akıbeti ile ilgili bir daha haber alınamadı.

Olaydan bir gün sonra Deniz Kuvvetler i’nden bir dostum beni aradı ve bu olayda birtakım soru işaretleri bulunduğunu, bu konunun perde arkasını araştırmamı rica etti. Kısa sonra ulaştığım bilgiler, gerçekten ilginçti. Uçak, düştükten kısa süre sonra teknesiyl e o sırada Ataköy açıklarında olan balıkçı Abdullah KAPLAN tarafından kurtarılmıştı. Abdullah Kaplan olayı şu şekilde anlatmıştı : “Uçağın düştüğünü görünce derhal yardıma gittik. Uçağın kanatları yara almıştı. Hemen uçağı bağladık ve Zeytinbur nu limanına çektik. Teşekkür beklerken küfür yedik. Ne olduğunu bile anlamadık.”

Bu konu o gece o bölgede görev yapan Sahil Güvenlik 4. Botunun sorumlulu k alanındaydı. Araştırmalar Sahil Güvenlik’in bu konuyla ilgilenme diğini ortaya çıkardı. Olay yerine gelen televizyo n ekipleri ise şaşırtıcı bir şekilde çekim yapmaktan vazgeçmişlerdi. [patronlarından (İsrail-Siyonistler) aldığı emir gereği] Daha sonra uçağı Zeytinbur nu’na yanaştıran balıkçı Abdullah Kaplan, olayı Kumkapı’daki Gümrük Muhafaza’ya iletti.

Kısa süre sonra tutanak tutuldu. Ancak Gümrük Muhafaza da tutanak tuttuğuna pişman oldu. Uçağın sahibi İsrail asıllı biriydi. O gece ne olduğu ise bir türlü anlaşılamadı.

Deprem için 1900’lerin başından beri Nicola TESLA adındaki Sırp asıllı bir bilimadamının buluşu olan “elektromanyetik endüksiyon tekniği” (TESLA Makinesi) kullanıldı. Makinenin ABD Kaliforni ya San Andreas fay hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünüldü. (ABD’lilerin asgari zarar ve ölümlerinin azaltılması için bazı denekler gerekiyor du, onların gözünde bir hayvandan bile daha değersiz olan bizim gibi insanlar üzerinde denenmesi normaldi.) Neden Türkiye diye soracak olanlar için ise; - Türkiye de ne yaparsan yap kimsenin umurunda olmaz, birkaç tane yetkiliyi ikna ettikten sonra her türlü deneyi yapabilir siniz, bilinçli insan sayısı azdır, genelde okumamış cahildir, araştırmazlar kadercidi rler, Kaliforni ya San Andreas fay hattının dünyada tek eşi benzeri özelliklere sahip olan ikiz kardeşi Kuzey Anadolu fay hattıdır, karakterl eri aynıdır.

Ancak ABD-İsrail’in bölge ile ilgili bu hareketli liği ne kadar gizli olursa olsun bazı kaynaklar a sızmasını engelleye medi. Kanadalı bir bilimadamı her nasılsa bu gizli verilere ulaşarak, bölgede bir deprem olacağını ve bunun için bölgenin takip altına alındığını anladı. Ve bunu kendi amaçları doğrultusunda yaklaşık 48 gün ve 240 km hata ile yayınladı. Ancak ne bu bilimadamına, ne de yayınına daha sonra nedense kimse dikkat etmedi.

Gölcük Donanma Komutanlığı’nda görevli asker, astsubay ve subaylar, Donanma karargahında garip birşeyler olduğunu farketmişlerdi. Bu konuyla ilgili bilgiler de nasıl olduysa yukarıda ismini zikrettiğimiz dergide yer almıştı. Peki İsrail askerleri nin bu projedeki yeri neydi? İsrailli askerler ve üst düzey subaylar o gece Gölcük’te ne arıyorlardı? Bu devir teslim töreni her yıl yapılan rutin bir ulusal törendi. Uluslar arası bir kimliği yoktu. Ama İsrailli subaylar ve üst düzey yetkilile ri oradaydı! Peki ne arıyorlardı Gölcük’te?...

Bunun nedenini şimdi daha iyi kavrayabi liyoruz. Çünkü bu proje İsraile ihale edilmişti. Bizimkile rin ise bir şeyden haberi yoktu (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı hariç). Bize güvenen de yoktu zaten. Ancak o gece nedense hiç kimse İsraillilere, bugüne kadar hiç katılmadıkları bu devir teslim törenine neden katıldıklarını sormadı. Ya şaşkınlıktan ya da telaştan, enkaz altında kaç İsrail askerinin öldüğü, kaçının yaralandığını da soran olmadı. O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genelkurm ay yayınladı ne de İsrail böyle bir bilgiyi açıklamak nezaketin de bulundu. Herkese verdikler i imaj ise oraya bize yardım için geldikler i şeklindeydi. Hemen bir hastane kurdular. Yaralarımızı sarmaya yardımcı olmak için daha sonra o bölgede bir yerleşim merkezi kuracakla rını açıkladılar. (İsrailliler bizim kara kaşımıza kara gözümüze mi hayranlar, bizi çok mu seviyorla r, bizi çok sevdikler i için mi Türkiye’nin doğusunu kendi toprakları olarak gösteriyorlar. Arz-ı Mev-ud, Vaad edilmiş topraklar Büyük İsrail Devleti). Esas amaçları enkaz altındaki askerleri ni ve önemli askeri malzemele ri çıkararak götürmekti. Gerisi paravan operasyon du. Bizde “Bak şu İsrail’e, olsun, hemen yardımımıza koştu” diyerek sevindik.

Bu operasyon neden gündüz değil de gece olmuştu? Çünkü olacakları kimsenin görmemesi ve gözlemci riski ise en az düzeyde olduğu için gece oldu. Gece saat 03:00’te operasyon un başlaması için yeşil ışık yakıldı. TESLA Cehennem makinesi yer altındaki sığınakta ve deniz altında çalışmaya başlamıştı. En geç 1-2 dakika içerisinde gücü en üst düzeye ulaşmış olacaktı. Aynen de öyle oldu. Makine gürültüyle enerji toplamaya başlamıştı. Bu sırada, Avustraly a’da ve Okyanusta bu tür suni depremler öncesinde görülen elektrik boşalması, hava yarılmasından oluşan ışıklar ve patlamala r oluştu atmosferd e. Ve arkasından da makinenin boşalması ile birlikte yer yarıldı ve oluşturulan enerji doğaya aktarıldı.

Ancak hesapta doğanın (Cenab-ı Allah’ın) oyunu yoktu. Oluşan deprem hem beklenend en çok uzun süreli, hem de çok daha güçlü çıktı. Şiddeti 7.4’e ulaştığında Amerika’da aletler 7.8’i gösteriyordu. Ve büyük bir patlamayl a her şey kontrolde n çıktı. TESLA deprem makinesi, depremin enerji gerilimin e dayanamayıp parçalandı ve ortaya çıkan güç yeraltında muazzam bir patlamaya neden oldu. Ve bu yer altı labaratuv arının tam üstündeki, herşeyden habersiz uyuyan yüzlerce askeri barındıran ve 8 şiddetindeki depreme dahi dayanıklı olması gereken askeri tesisler un-ufak olarak dağıldı. (demek ki deprem 8’den daha şiddetli oldu) (ABD’li ve İsrailli Siyonistl er bir insan olarak Cenab-ı Allah’ın doğa olaylarına karışamayacaklarını anlayamamışlardı,)

Bir tedbir olarak tüm bölge ve hatta bütün İstanbul 4 saat süreyle bir haberleşme ablukası altına alındı. Elektrikl er kesildi ve telefonla r iptal edildi. Kimsenin birbiri ile haberleşmesi istenmiyo rdu. Cumhurbaşkanı dahi sabahleyi n “benim de telefonla rım kesildi” (Türkiye’de bütün her yerin telefonla rı dahi kesilse önemli kurumların kesilmez çünkü uydu telefonla rı vardır. Ama uydu iletişimini dahi kestiler) şeklinde garip bir açıklama yapacak ve biz de buna bir anlam veremeyec ektik. Demirel tam bir şaşkınlık içindeydi. (Cumhurbaşkanı’nın şaşkınlığı normaldir çünkü o na böyle bir şeyin olacağı ihtimali söylenmemişti. Bu olay duyulur ise Türk halkına nasıl izah edeceğini bilmediği için şaşkınlık içinde idi.) (Hoş bu olay ortaya çıksa bile bu olayı terör örgütü veya mafyanın yaptığı açıklaması yapılacaktı.)

Ne yapacakla rını bilmedikl eri için ne Cumhurbaşkanı, ne de Başbakan saatlerce bir şey diyemedi, demeç veremedil er. “Üzgünüz” dahi diyemedil er. Ancak sabah saat 09:00 sularında televizyo n ekranlarının karşısına geçip halka üstün körü bir açıklama yapabildi ler. Durum vahimdi. Hatta belki de Clinton dahi o anda konuya ilk kez vakıf olan yardımcılarından ve olağanüstü Milli Güvenlik konseyind en görüş alıyor ve Türkiye’ye nasıl yardım edileceğini hesaplıyordu. Hemen gerekli sıhhi yardım ekipleri organize ediliyor ve bölgedeki tüm Amerikan askeri birlik ve filolarına Türkiye’ye doğru hareket emri veriliyor du. Amerika diyetini Türkiye’ye tam destek vererek ödemeye çalışıyordu adeta.

Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye için sözler alınıyordu. Yunanista n bile harekete geçirilerek Türkiye’ye karşı olan hasmane tutumuna son vermesi sağlanıyordu. Tüm Batı başkentleri hareket halindeyd i, panik yoktu. Herşey kontrol ve koordinas yon altındaydı; bir tek Türkiye dışında. Bizde ise sanki bu emrivaki felakete karşı nasıl tavır almaları gerektiğine bir türlü karar verilemiy or; kararsızlık içinde bocalayar ak büyük bir gizlilik içerisinde ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Sabah saat 03:05 ile 06:30 arasında Batı’da bu hareketli lik yaşanırken bölgede de çok hızlı ve çok gizli bir askeri hareketli lik hakimdi. Ancak herkes kendi derdine düşmüş olduğundan bu olağanüstü gizli operasyon dan kimsenin haberi olmuyordu . Böylece bu işi planlayan lar, gecenin karanlığından da yararlanıp denizaltından parçaları yüzeye vuran TESLA makinesin in kalıntılarını toplayıp, yer altı ve yerüstündeki tüm delilleri de yok ediyorlar ve hatta belki de insanları canlı canlı gömerek tüm izleri yok etmeye çalışıyorlardı. Ve bölgeye son hızla Rus araştırma gemisi dahi sabah saat 06:30’da bölgeye vardığında, havanın aydınlanmasıyla birlikte etrafta delil olabilece k tek bir cisim bile kalmamıştı. Deniz altında oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen denizaltı krateri ve çukur ortaya çıkarılmasın diye bu bölge derhal askeri karantina ya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyord u.

Ancak bütün bu temizlikl er yapıldıktan sonra Ecevit ve daha sonra da Demirel’in bölgeye gitmeleri ne izin veriliyor du. Onların dahi ne bölgeye uçuşlarına, ne de telefon irtibatı kurmalarına izin vardı. Sanki koskoca İstanbul ve Kocaeli bölgesi uzaydan gelen yaratıklar tarafından abluka altına alınmışçasına tam bir haberleşme karanlığına sokulmuştu. Tek bir telefon dahi çalışmıyor, elektrikl er verilmiyo rdu.

Ancak Ecevit ve Demirel, belki de olan biteni içlerine sindireme diklerind en (olmayan vicdanlarının azabı çektikleri için, yıllardır bu milletin sırtından geçindikleri için) olsa gerek, evleri kendileri ne mezar olan binlerce insanımızın da acısıyla bir türlü rahat hareket edip halkla bütünleşemiyorlardı.

(Eğer olay ortaya çıkmış olsa idi bu olay PKK terör örgütünün üzerine atılmak sureti ile geçiştirilecekti. Bu doğrultuda CNN haber spikeri Patronları olan ABD-İsrailli Siyonistl erden aldığı emir doğrultusunda Ecevit’e şu soruyu yöneltiyordu.) CNN haber spikerini n “depremin ardında PKK mı var?” sorusuna, Ecevit ona “siz ne saçmalıyorsunuz, deprem ile PKK’nın ne alakası var? Bu deprem Cenab-ı Allah tarafından gönderilen bir doğa olayıdır!!” demesi gerekir iken, diyemiyor du. Sadece spikerle göz göze gelmemeye dikkat ederek “sanmıyorum” gibi o günlerde bizi epeyce şaşırtan bir ifade kullanıyordu.

Peki, Amerika ne yaptı sonra? Hemen tüm imkanlarını Türkiye için seferber etmedi mi? Clinton Amerikan halkından Türkiye’ye yardım etmelerin i istemedi mi? Kasım’da Türkiye’ye geleceğini ilan edip, Ecevit’in de bu arada Amerika’ya kendini ziyarete geleceğini haber vermedi mi? Ecevit belki de Amerika’ya bu felaketin ve binlerce şehidin diyetini konuşmaya gidecekti . Nitekim gitti de. Ardından Clinton Türkiye’ye gelerek deprem bölgesini ziyaret etti, insanlarl a konuştu, bizleri çok sevdiği imajı verdi, bebekleri kucağına alıp sevdi, onlara hediyeler ve yardımlar verdirdi. (bizlerde; ABD-İsrailli Siyonistl er bizi ne kadar çok seviyorla r mış dedik) ABD’nin bu aşırı ilgisi sadece bir müttefik olmasıyla açıklanamazdı.

Bu arada, acaba hükümet içinden sızan bilgiler, bazı bakanların özellikle MHP kanadının yabancılara karşı saldırgan tavır takınmalarına neden olmuş olamaz mı? İlk anda çok yadırgadığımız Sağlık Bakanı Osman DURMUŞ’un “yabancılara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam” demesini şimdi yadırgayabiliyor musunuz? ABD’nin saygın gazeteler inden New York Post’un haberine bir de bu gözle bakın:

“Türk hükümeti, ABD’nin Deniz Hastanele rini kullanmıyor...
Türkiye’deki şiddetli depremde 27.200’den fazla kişi yaralandı. Ancak yetkilile r tarafından dün yapılan açıklamada, depremin meydana geldiği tarihten itibaren geçen iki haftalık süre içinde ABD tarafından gönderilen Deniz Kuvvetler i’ne ait üç adet yüzer hastanede henüz tek bir hastanın bile tedavi edilmediği bildirild i.

Türkiye’ye gönderilmiş olan uluslar arası yardımın çoğunun kullanılmaması Ankara’daki hükümetin eleştirilmesine neden oldu.

Türkiye’de yayınlanan Radikal gazetesi dünkü sayısında, 750 ton yardım malzemesi yle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutulduğunu yazdı.

ABD gemilerin in İzmit’e varışından önce Türkiye Sağlık Bakanı Osman DURMUŞ’un, bu gemilere ihtiyaç olmadığına ilişkin sözlerine geniş bir şekilde yer verildi.

Ancak ABD Büyükelçiliği, aralarında 600’den fazla yatak taşıyan Kearsarge adlı geminin de bulunduğu üç adet yüzer hastaneyl e ilgili olarak bir uyuşmazlık yaşanmadığını bildirdi.”

Ne ölenler geri gelir, ne de anılarımız.

Ancak İzmit’te, Gölcük’te Yalova’da Halıdere’de Avcılar’da, Bolu’da Düzce’de ve daha nice yerleşim merkezind e enkaz altında hayatlarını yitiren binlerce Mehmet, Hatice, Ayşe ve Ali’ye karşı bir vicdan borcumuzd a mı olmayacak? Onlar geride gözleri yaşlı onbinlerc e sevenleri ni, sıcaklıklarından mahrum bırakırken, sırf Kaliforni ya’da Jony’ler, Susan’lar ve Alice’ler yaşasın diye yaşamdan çalındıklarını dünya bilmesin mi?

Emekli Bir Subay:

17 Ağustos depremi kuşkusuz hepimizi derinden sarstı. Deprem bütün ülke halkını derinden üzerken, depremin açtığı yaralar hâlâ tam haliyle sarılabilmiş değil.

Açıkça söylemek gerekirse 17 Ağustos Gölcük depremind en sonra ben de yukarıdaki senaryoya benzer şeyler düşünmüştüm. Daha sonra sağduyusuna güvendiğim bir dostuma “acaba onların işi olabilir mi?” diye sordum. Önemli bir devlet kurumunda uzman olarak çalışan dostum “Açıkçası ben de aynı şeyi düşündüm” diye cevap verdi, son derece sakin bir şekilde...

NOT: Bu yazı, Aydoğan Vatandaş'ın “HAARP KIYAMET TEKNOLOJİSİ” adlı kitabından özet olarak alınmıştır.

Kitap hakkında:  Sayfa Sayısı: 139   Baskı Yılı: 2000   Dili: Türkçe   Yayınevi: Timaş Yayınları

AMERİKAN  HAARP TEKNOLOJİSİ İLE TÜRKİYE DEPREMİ
http://www.yeniakit.com.tr/haber/abd-gizli-deprem-silahi-haarpi-turkiyeye-mi-kullaniyor-202635.html
 
Fransız Le Figaro Gazetesi, 6 Ağustos 2016’da İstanbul'da deprem basıncının en yüksek seviyede olduğunu yazdı. Amerika'nın Sesi'nde de yer alan habere göre bu basınç Richter ölçeğine göre 7 ila 8 büyüklüğünde bir depreme yol açabilirdi. Tam da 15 Temmuz darbe girişimi’nin ardından çıkan bu haberler yeni bir tartışmanın fitilini de ateşledi

Bazı çevreler ‘deprem uyarısı’nın tehdit olduğunu ve Türkiye’de darbe planlayan üst akılların elinde, ülkemizde deprem olmasına yol açacak teknoloji ler olduğunu söylemeye başladı. Aynı tartışmalar 17 ağustos 1999 depremi sonrasında da yaşanmıştı. Peki, gerçekten dünya üzerinde böyle bir teknoloji var mı? Amerika’nın uzun yıllardır üzerinde çalıştığı HAARP projesi neyi amaçlıyor? HAARP bir kıyamet silahı mı? ‘Kara Bilim’in sınırları nerede başlayıp nerede bitiyor? 17 Ağustos depremi bir elektroma nyetik saldırı olabilir mi? Bütün bu soruların cevabını 1999 depremind en bu yana konuyu araştıran ve ulaştığı bilgi ve belgelerl e ‘Beynimdeki Yabancı’ adlı kitabını yazan Ali Selman Demirbağ anlattı.

Yıllardır bu konu üzerine çalışıyorum

2003 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Bio Medikal Teknoloji si bölümünden mezun oldum. Serbest Fizik Teorisyen lerinden Parçacık Fiziği (Kuantum Mekaniği) Eğitimi aldım. O günden bu yana çalışmalarımı Beynimdek i Yabancı isimli kitabımda topladım. Ayrıca küresel güçlerin insanlığa hükmetme hegemonya sıyla ilgili konsorsiy um şeklinde hazırlanan Zihin Kontrol Operasyon ları isimli kitaba katkıda bulundum. Doğa olayları ve kontrolü hakkında özellikle HAARP Teknoloji si (Kara Bilim) 2011 yılında Amerikalı Akademisy en Dr. Nick Begich ile CIA’in gizli çalışmaları ve açıklanmış belgeleri üzerine ve HAARP teknoloji sinin gizlenen asıl amaçları çalışma sistemi, etkileri ve alınması gereken önlemler hakkında çalışmalar yaptım.

MUCİDİ NİKOLA TESLA

İlk yapay deprem deneyleri Sırp asıllı bilim adamı Nikola Tesla tarafından New York’taki laboratuv arında başarıyla gerçekleştirildi. ‘Elektromanyetik Dalgalar’ın mucidi Tesla, bu dalgaları kullanara k Richter ölçeğinde 5 şiddetinde bir deprem yapmayı başardı. Tesla’nın başarısı New York Times'ta yayımlandı. O dönemde çok fazla bilinmeye n elektroma nyetik dalgalar ve etkileri, bilim çevreleri ve kanaat önderleri tarafından korkutucu ve gereksiz görülerek dışlandı. Bunun yanında Tesla’nın çalışmaları elektriğin kablosuz taşınması yönünde ilerlediği için, para kaybedeceğini düşünen dönemin bakır ve iletken kablo karteller i de Tesla’nın önünü kestiler.

1920’DE SUMEN ALTI EDİLDİ

Nikola Tesla’nın elektroma nyetik dalgalarl a yaptığı çalışmaların konu başlıklarını; ‘Enerji birikimi yüksek fay hatlarının olduğu bölgelerde depremi tetikleme k’, ‘İklimi kontrol etmek (Dünyanın manyetik alanlarını ve iyonosfer i kullanara k yağışı ve rüzgârları kontrol etmek)’, ‘İstenilen bölgeye yıldırım düşürmek ve enerjisin i depolamak’, ‘İstenilen bölgeye radyasyon vermek’, ‘Tüm iletişimi engelleye rek sadece kendi iletişimini sağlamak’ şeklinde sıralayabiliriz. 1920’lerde sumen altı edilen bu çalışmalar, II. Dünya Savaşı ile tekrar gündeme geldi, gizli servisler tarafından yürütüldü

KARA BİLİM

Peki, tüm bu gizli servisler in yapmış olduğu bilimsel çalışmaların günümüzdeki yansımaları ve devamı nasıl gerçekleşmekte? Bu sorunun cevabı bir muaama değil, aksine birçok bilim insanı, teorisyen ve gizli servis tarafından kamunun bilgisine sunuldu. Ancak bazı çevreler inanmadıklarından mıdır yoksa akademik kariyerle rine zeval gelmesin diye midir bilinmez, ülkemizde bu durumu 'komplo teorisi' diye adlandırıyor. Oysa bu konuda Amerika’da birçok yayın var, üniversitelerde çalışmalar yapılıyor ve kamuoyuyl a paylaşılıyor. Günümüzde bu çalışmalar, Nikola Tesla’nın 100 yıl önce geliştirdiği temel prensiple r üzerinden, HAARP Projesi kapsamında devam ediyor. Ben bu çalışmaları ‘Kara Bilim’ diye adlandırıyorum. Kara bilim, başta ABD olmak üzere büyük devletler in, dünyayı kendi hegemonya ları altında tutabilme k için yaptıkları bilimsel-teknik araştırmalara ve üzerinde çalıştıkları çeşitli projeleri n toplamına verilen addır. Bu projeler büyük ölçekli ve büyük bütçelerle yürütülen, gizli veya yarı gizli projeler.

BÜTÇESİ 30 MİLYON DOLAR

İşte HAARP (High Frequency Active Auroral Research Program) Projesi’nin de bu tip bir ‘Kara Proje’ olduğuna dair ciddi iddialar var. HAARP ‘Dünyanın en büyük ve en güçlü radyo verici (iletici) birimini imal etme projesi’. Proje, Amerikan Hava ve Deniz Kuvvetler i tarafından ortaklaşa finanse ediliyor. 30 milyon dolarlık programın yürütme göreviyse Alaska Üniversitesi’nin. Proje, Alaska/Gakona’nın 11 mil doğusunda inşa edildi. 1993 yılında uygulamay a konan program 2002 veya 2003 yılında tamamlandı

MASUM BİR PROJE DEĞİL

Aslında HAARP gizli bir proje değil. Amerikan Savunma Bakanlığı da HAARP’ın varlığını diğer projelerd e olduğu gibi inkâr etmiyor. İnternette HAARP’ın kendi web sitesi bile var. Bu ihtilaflı projenin yöneticisi olan John Heckscher’e göre HAARP’ın amacı gayet masum. HAARP, iyonosfer i dev bir anten olarak kullanabi lmek amacıyla, bir parçasını ısıtmak için araştırmacıların kullanabi leceği bir alet. Amerikan ordusu da HAARP için, ‘iyonosfer üzerine yapılan bilimsel bir araştırma’ gibi zararsız bir gerekçe ileri sürüyor. Oysa iyonosfer tabakası askeriye için önemli. Çünkü ordu tarafından kullanılan iletişim, gözetim ve denizcili k sistemler inin hepsi iyonosfer in içinden geçer veya iyonosfer tarafından yansıtılır. İyonosferin bir bütün olarak anlaşılması ve kontrol edilmesi Pentagon’a bu sistemler üzerinde daha iyi kontrol imkânı verecek. Ancak ABD’nin bilimi, teknoloji yi ve bilim insanlarını nasıl kullanage ldiği düşünülürse ve ortaya konan deliller de göz önünde tutulursa, yapılmak istenenle rin masumane olduğunu söylemek zor.

“SOR, AMERİKALILAR MI YAPMIŞ”

Benim ‘HAARP- Kara Bilim’le tanışmam 17 Ağustos Depremi’yle oldu. 9 Eylül Üniversitesi’nde öğrenciyken gerçekleşen bu olay herkes gibi beni de derdinden etkiledi. Üstelik dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, Ahmet Mete Işıkara’ya “Depremi Amerikalılar yapmış olabilir mi?” diye sorması ve cevap alamaması meselesi, deprem esnasında görülen alev topu, Gölcük Deniz Üstündeki devir teslim törenine üst düzey Amerikan ve İsrailli subayların ilk defa gelmiş olması, depremden sonra bölgenin dalışa yasak ilan edilmiş olması konuyu odak noktama aldı. Nihayetin de uzun araştırmalar sonucu yukarıda bilgilere ve bazı açıklanmış CIA belgeleri ne ulaştım. Bu belgelerd e geçmişte yapılan gizli deneyler de yer alıyordu. Anlaşılan şu ki; Amerika, arkada iz bırakmadan, hiç kayıp vermeden istediği bölgeleri askeri, ekonomik ve insani olarak yok edebilece k seviyeye getirecek bir silah yapmak istiyor. Bu bilgi ve belgeler ‘Beynimdeki Yabancı’ isimli kitabımda da yer alıyor.

DEPREM VURGUSU BİLİNÇLİ

Bugünlerde yine “Ortadoğu’da Amerika’nın ve sermaye sahipleri nin planlarını bozan Türkiye’ye karşı, böyle bir saldırı olur mu?” sorusu soruluyor . Zira 15 Temmuz hezimeti sonucu istedikle rini elde edememiş, planları ötelenmiş hırs dolu bir anlayış var. ‘Türk Milleti’ faktörü bu sefer onlara hakikaten kaybettir di. Marmara fayı 15 Temmuz’dan sonra ilk defa Le Monde gazetesin de gündeme geldi. Gazete, yazısında, Marmara fayını inceleyen sismik gemiden gelen bilgilerd e fay hattında yüksek enerji birikimi olduğu ve fayın kararsız olduğundan bahsedild i. Bu yazıdan bir hafta sonra Pensilvan ya’dan salyalar eşliğinde deprem vurgusu gelmeye başladı. Benim buradan anladığım deprem olursa “Biz demiştik” diyecekle r. Eğer deprem olmazsa da taraftarl arına mecazen söylendiği empoze edilecekt ir. Zira 14 Ağustos tarihi vurgusu deprem haberinde n önce ortaya atılmıştır.

17 AĞUSTOS DEPREMİNDE ABD PARMAĞI VAR

Bilindiği üzere Marmara yani Kuzey Anadolu Fay Hattı 17 Ağustos 1999’dan beri kararsız ve enerji yüklü. O günden beri deprem bilimcile r “Bu fay hattı tekrar kırılacak ama bu kırılma 3 gün sonra da olabilir, 50 yıl sonra da” diye defalarca açıkladılar. Evet, Amerika bir deprem silahı yapabilme k için sürekli çalışmalar yapıyor. Dünyada açıklanmış 7 adet HAARP tesisi var. Açıklanmayanlarla birlikte bu sayı 20. Ancak bu çalışmalar sonuçlanmadı ve kesin sonuç veren bir silah haline gelmedi. HAARP silahı depremi şiddetini ve süresini belirleyi p kontrol edemez, sadece fay hattını tetikleye bilir. ABD’nin amacıysa depremin herhangi bir fay hattında başından sonuna şiddetini ve süresini kendi belirleye ceği bir deprem silahı geliştirmek. Bunun için dünyanın fay hattı kararsız bölgelerinde her zaman HAARP ile deneyler yapıyor. Bizim ülkemizde de deprem yapma çalışmaları da devam ediyor. Mesela bana göre 17 Ağustos depremind e kesin olarak ABD parmağı var ancak bu, o gün 7,5 şiddetinde 45 saniye süren depremin planlı ve kontrolünün tamamen ABD’de olduğunu göstermez. Dediğim gibi HAARP kesin sonuç veren bir silah haline dönüşmedi. Biz şimdi asıl millet olarak kazandığımız bu birliğin hain oyunlarla bozulmasına izin verirsek en büyük depremi yaşamış olacağız. Birliğimiz diriliğimiz, diriliğimiz farkındalığımız, farkındalığımız birbirimi zi sevmek ve saymak olunca, karşımızdaki güç deprem silahlı da yapsa o birlikten korkacaktır.

Kaynak: Akşam Gazetesi


RUSYA  WOODPECKE R PROJESİ  VE AMERİKAN HAARP TEKNOLOJİSİ

http://www.adilmedya.com/haarp-teknolojisi-depremler-beyin-kontrolu-iklim-degisiklikleri/

HAARP TEKNOLOJİSİ
Nikola Tesla’nın bulmuş olduğu bir deprem aleti.
Tabi bunu geliştirmek ABD’ye kalmış.
Aslına bakarsanız
Rusya’da Tesla’dan etkilenip 1976’da ( WoodPecke r ) ‘Ağaçkakan’ projesini inşa etmiştir.
Çalıştığı süre zarfında ABD’nin Californi a eyaleti tarihinin en kurak yıllarını yaşamıştır.
Bununla kalmayıp iklim değişikliği ve sellere de neden olmuştur.
Radyo dalgalarını inceleyen ABD hükümeti dalgaların Rusya’dan geldiğini fark edince
Rusya’yı iklimleri değiştirmekle suçlamıştır.
Bu yüzden 1993 yılında Rusya’daki bu teklonoji durdurulm uştur
İklimleri değiştirebilecek silahların varlığını kabul eden Birleşmiş Milletler
iklim değişikliği için teklonoji üretiminin yasak olduğuna dair bir karar almıştır.
ABD’ye ait olan HAARP Projesi,İyonosfer’in özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere
Alaska’da Gokana askeri üssü yakınlarında
ABD Kara ve Deniz kuvvetler ince gerçekleştirilmektedir.
‘İyonosfer nedir?’ diye soranlara: İyonosfer katman olarak üçüncü katmanda bulunur
ve atmosferd eki gazların iyonlara ayrıldığı katmandır ki bu yüzden sıcaklık yüksektir.
Özelliği ise; radyo dalgalarını yansıtmaktır.
‘Neden Alaska’daki Gokana askeri üssünde sürdülüyor bu çalışma?’ diye düşünüp araştırdığımda;
Alaska’nın dünyadaki elektroma nyetik kuşakların özel kesişim bölgesinde bulunduğu
ve bu yüzden elektroma nyetik alanlarına müdahale edebilmek için en iyi yer olmasından
ayrıca da korunmasının kolay ve gözlerden uzak olmasından dolayı
tercih edildiği kanısına varıyorum
‘Kendime ne gibi sonuçlar doğuruyor
ne işe yarıyor bu HAARP’ diye bir soru yöneltirsem de şu cevabı buluyorum
 
1) İklim değişebilir.
 

2) Kutupları eritebili r ve yerinden oynatabil ir.
 

3) Ozon tabakası ile oynanabil ir.
 

4) Deprem yapılabilir.
 

5) Okyanus dalgalarını kontrol edebilir.
 

6) Dünyanın enerji alanları ile oynayarak,insan beyni kontrol altına alınabilir.
 

7) Radyasyon yaymayan termonükleer patlama oluşturulabilir.
 

Ve bunlar yapabildi klerinin sadece bir kısmı…
 

Ancak bana bu maddeler bir şeyi hatırlattı yahu  Küresel Isınma
Yoksa böyle bir şey yok mu
Bu sorununda cevabını araştırdım.Sonuç olarak  :
Dünya Su Konseyi Başkanı Loic Fauchan bir açıklama yapmış :
‘Küresel ısınma iddiasına bağlı olarak dünyanın kuraklaştığına dair somut bir veriye sahip olmadıklarına’dair bir açıklama Bu varan bir.
Dünyanın en büyük hava durumu kanallarından Weather Channel’in kurucsu küresel ısınma tarihin en büyük yalanıdır demiştir. Bu varan iki.
İngiliz profosörler Stanley Feldman ile Vicant Marks’a göre kutuplar erimiyor,kutup ayıları yok olmuyor ve Maldivler sular altında kalmıyor. Bu da varan üç
HAARP’a dair daha derinlere inersek: 
Projenin resmi amacı İyonosfer’de araştırma yapmak (!) demiştik.
Amerikalı yetkilile re göre HAARP’ın amacları :
 
1) Atmosferd eki termonükleer araçların elektroma nyetik vuruşlarını değiştirmek.
 

2) Denizaltl arında haberleşmeyi kolaylaştırmak.
 

3) Radar sistemler i geliştirmek.
 

4) Çok büyük bir bölgede ABD Ordusu dışında tüm haberleşmeyi durdurabi lmek.
 

5) Çok büyük alanlarda petrol,doğalgaz ve mineral kaynaklarını tespit etmek.
 

6) Cruise Füzeleri (Uçuş süresinin tamamında veya büyük bir kısmında
normal bir uçak gibi uçan ama pilotu olmayan güdümlü silah sistemler i) gibi
herher türlü saldırıda silahı ve uçakları havada imha etmek.
 

Ah ne kadar masum amaçlar bunlar.Bi rleşmiş Milletler ağabey güya izin vermiyor ya ne yapsın canlar.
Birde proje karşıtı bilim adamlarını araştırdığımda karşıma çıkan sonuca göre
HAARP öyle bir güç haline gelebilir ki,elinde tutan dünyanın tartışmasız hakimi olur.
Proje karşıtlarında biri olan ve dünyanın en ünlü Jeofizikçilerinden Prof. Gordon J.F MacDonald’a göre
elektroma nyetik daha neler yapabiliy or bir bakalım : 
HAARP tesisleri nde bulunan antenler sayesinde gökyüzüne elektroma nyetik dalgalar veya enerji gönderilmekte
İyonosfer tabakasından geri yansıyan bu dalgalar veya enerji yeryüzünde bulunan bir alıcı anten tarafından emilmekte dir.
 
Böylece alıcı antenleri n kurulduğu yerlerde istenilen afetler oluşturulmaktadır
1997 yılında ABD Savunma Bakanı William Cohen,Georgi Üniversitesi’nde kurduğu cümlelere göz atarsak : 
“…Bazılarının elektroma nyetik dalgalar yolu ile iklimleri değiştirme,deprem yapabilme (yaratmak Allah’a mahsustur)
volkanları harekete geçirme yeteneğine sahip silahlar geliştirdiğini biliyoruz
Zamanında Rusya, ABD’ye ‘ ( WoodPecke r Projesi ) Ağaçkakan’ açınca ABD’de Rusya’ya HAARP açtı.
Rusya’da hava sıcaklığı 40 dereceyi seyredinc e bilim adamları boğdurucu yazdan ABD’yi sorumlu tutmaya başladı.
Moskova Devlet Üniversitesi Fizik Fakültesi hocalarından Georgi Vasilyev
ABD’nin çalışmakta olduğu Alaska’daki HAARP İstasyonu’nu resmen Jeofizik ve Tektonik bir silah olarak tanımladı.
Vasilyev: “ HAARP çalıştırıldığı günden bu yana dünyanın değişik bölgelerinde iklim anormalli kleri gözlenmeye başladı.
Kar yağması gereken yerlerde güneş kavururke n,Afrika’da kar yağışları gözlemlenmekte
bu tuhaf olgular genelde küresel ısınmaya fatura ediliyor.’ demiştir.
HAARP kullanımının en büyük belirtisi
Kutup olmayan bölgelerde kutup ışımalarına benzer gökkuşağımsı renkler ortaya çıkmaktadır.(Auroral)
ALH84001 (Allan Hills 84001)
( Antartika’nın Allan Hills bölgesinde ABD-Meteorit Avcıları Takımı tarafından bulunan bir gök taşıdır.)
keşfinden sonra Başkan Bill Clinton, 7 Ağustos 1996’da verdiği bir basın toplantısında şöyle demiştir.
“Eğer bu keşif onaylanırsa, bilimin şimdiye dek dünyamızda perdesini açtığı en şaşırtıcı kavramlar dan biri olacaktır.
Tahmin edilebile ceği gibi,olası etkiler geniş kapsamlı ve ürkütücüdür”
Evet bu durum oldukça ürkütücü! Dünyanın dengesiyl e oynamak çok büyük sonuçlara neden olabilir.
Eğer arılar yeryüzünden kaybolurs a insanın sadece dört yıl ömrü kalır.Doğal denge bu kadar hassastır
KAYNAK spirituel ler


"ABD VE İSRAİL'İN DENEYİ GÖLCÜK DEPREMİNİ TETİKLEDİ"

MELİH GÖKÇEK

http://www.superhaber.tv/melih-gokcek-abd-ve-israilin-deneyi-golcuk-depremini-tetikledi-24832-haber


Habertürk'te Veyis Ateş'in konuğu olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, İstanbul'da yapay bir deprem olabilir iddiasında bulundu.

 

Bazı örneklerle konuya açıklık getiren Gökçek, hükümete de bir çağrı yaparak "Marmara'da yabancı sismik araştırma gemisi, ABD'lilerin, İsraillilerin gemileri dolaşmasın" dedi.

"İnanarak bunu söylüyorum. İstanbul'da olabilece k bir deprem, özellikle belli bir takım ülkelerin yapmış olduğu çalışmalar var. Deprem makinaları var, Tesla diyorlar. Fay hattında biriken enerjinin tetiklenm esi. Bir gaz birikmesi var, olabilir. Ama var olsa dahi bunun tetiklenm esi söz konusu. Bunun en güzel örneği Gölcük depremi.

Gölcük'teki olay şu. ABD'de bir fay hattı var, bu fay hattı tıpkı Türkiye'dekine benziyor. İsrail ile ABD bu fay hattında bu denemeyi yapmak istiyorla r. O kadar birbirine benziyor ki, San Antonio'daki fay hattını tetikleyi p deney yapmak istiyorla r. Gölcük'teki de aynı olunca hafif hafif deneyecek ler, güya gazı alacaklar . Ama teknik olarak beceremed ikleri için o tetikleme büyük depremi meydana getiriyor . İstanbul'da da deprem olursa delili bu toptur. Böyle bir top çıktığı anda kendiliğinden olduğunu iddia edemezsin iz. Türkiye, darbe girişimini atlattı. Türkiye artık darbe ile yok edilemez. Yeni metodları var. 14 Ağustos'ta deprem olsaydı, FETÖ ben demedim mi diyecekti . Aynı avaneleri okuyor, patlatırsa FETÖ'nün dediği oldu diyecekle r. Bu uluslarar ası güçlerin oyunu.Hükümete çağrı yapıyorum. Marmara'da yabancı sismik araştırma gemisi, ABD'lilerin, İsraillilerin gemileri dolaşmasın."

http://www.haberturk.com/gundem/haber/1316228-ankara-buyuksehir-belediye-baskani-melih-gokcek-haberturkte

 
 
HAARP TEKNOLOJİSİ VE MELİH GÖKÇEK DEPREM GERÇEĞİ  VİDEO   
 
https://www.youtube.com/watch?v=9mt504_FDzw
ery=HAARP" target="_blank">https://www.youtube.com/results?search_qu ery=HAARP
https://www.youtube.com/watch?v=LFCdiTtHkoA
https://www.youtube.com/watch?v=tJnLtYm8j2s

http://www.social-worlds.tr.gg






 13 
 : Eylül 18, 2017, 12:03:14 ÖS 
Başlatan - Son mesaj Gönderen: admin
SELİM GÜNDÜZALP VE ZAFER DERGİSİ

SELİM GÜNDÜZALP  AGABEYİMİZ

Biz anlatırken kalp kırmamayı
Gönül adamı olmayı
Geleceğe ümitle bakmayı
Mütevaziliği ve nezaketi senden öğrendik
Selim Gündüzalp Ağabeyimiz
Gençlik seni asla unutmayac aktır
Allah günahlarını affetsin mekanın cennet olsun
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz komşun olsun İnşallah
Ruhuna El-Fatiha 


http://www.haber7.com/yasam/haber/2422460-selim-gunduzalp-kimdir-aslen-nereli-ve-kac-yasindadir

 

Gerçek adı Hüseyin Adnan Şengörür olan Selim Gündüzalp, 1954 yılında Adapazarı'nda dünyaya geldi.

1979 yılında Marmara Üniversitesi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nden mezun oldu.

1968 yılında ortaokul öğrencisiyken, günlük bir gazetenin tertip ettiği, bir şiir yarışmasıyla yazı hayatına başladı.

Bunun ardından Selim Gündüzalp, Zafer Dergisi'nin kurucuları arasında yer alarak çalışma hayatına girdi.

Çalışmaya başladıktan bir süre sonra Genel Yayın Yönetmenliği görevini icra etti.

Selim Gündüzalp'in ilk kitabı olan “Ölüm ve Ötesi'' 1985 yılında Cihan Yayınları’nda yayınlandı.

1986 yılında Zafer Yayınları’nda, aile serisinde “Ölüm Son Değildir” adlı kitabı çıktı. 1991 yılında “Ölüm Son Değildir” adlı kitabı, küçük cep kitabı olarak basıldı.

Ölüm Son Değildir 1, 2 ve 3 adlı kitapları, sırasıyla 1999, 2001 ve 2002 yıllarında basıldı.

1991 yılında Zafer Yayınları’nın da kurucusu olan Selim Gündüzalp, 2002’den itibaren toplamı 15 adet olan öykü dizisi kitaplarını çıkarmaya başladı.

2003 yılında “Deyimler ve Öyküleri” dizisini oluşturmaya başladı. 2003 yılında Zafer Yayınları’nın bir alt kuruluşu olan Uğurböceği Yayınları’nın kuruculuğunda da bulundu.

Uğurböceği Yayınları’nda birçok kitabın yayına hazırlanmasında katkı sağladı.

Aynı zamanda bu yayın evinde başka bir müstear isimle, çocuklara yönelik çalışmalar da yer aldı. “Allah ve Dua”, “Allah ve Ümit” ve “Allah ve Aşk” isimli tefekkür kitaplarının,“Serap” isimli bir romanın da yazarıdır. Ayrıca “Asr-ı Saadetten Öyküler” adıyla bilinen bir diğer öykü dizisine ve daha birçok telif ve derleme kitaba da imza attı.

Bunların dışında birçok esere imza atan Selim Gündüzalp, 13 Eylül 2017 tarihinde geçirdiği kalp krizi nedeniyle 63 yaşında hayata gözlerini yumdu


SELİM GÜNDÜZALPİN VEFATINDA Kİ TEVAFUK

15 EYLÜL 2017

YUSUF YALÇIN

http://www.nurnet.org/selim-gunduzalpin-vefatindaki-tevafuk/


O bizim Hüseyin abimiz, milyonların ise Selim Gündüzalp’iydi
Evlenmemiş, çocuğu olmamış ama binlerce manevi evlat sahibi olmuştu. Sokakta yürürken ona selam verip uzaktan koşup gelip sarılan çocukların, tek tek isimleri ile hatırlarını sorduğunu gördüm. Annelerin e uzaktan “kızım sen nasılsın” diye, baba şefkatiyle soruşuna şahit oldum… Tabutuna sarılıp ağlayan gençleri müşahede ettim, “Selim Dede” diye seslenenl eri biliyorum…

Mala mülke yatırım yapmamış, insana yatırım yapmış; ömür boyu koşturmuş, yazmış anlatmıştı. Dertliydi, Üstadım dediği Bediüzzaman Said Nursi gibi önünde bir imansızlık yangını görmüş, o yangını söndürmek için konferans, seminer, radyo programı, tv programı, kitap, makale, dergi, broşür her imkanla seferber olmuş, Anadolu’yu karış karış dolaşmış bir sevdalıydı…

Kolay değil, tam kırk iki sene bir dergiyi ülkenin en zor dönemlerinde hatta ihtilalle rde bile çıkarmıştı. Askerdeyk en bile dergisini n içeriğini hazırlayıp, ziyaretin e giden merhum Mehmet Kırkıncı hoca ile dergiyi çıkaran kardeşlere göndermeyi ihmal etmemişti. Vefat ettiği gün bile, derginin istikbali ile ilgili bir proje için bizleri müteaddit defalar arayıp, iki gün sonrasına program organize etmiş, kendisind en sonra derginin nasıl devam edeceğine dair vasiyetin i yapmıştı. Yani emaneti teslim edip, bu fani dünyadaki ömür sayfasını dava aşkı ve görev şuuru ile tamamlaya n bir dava adamıydı…

Vefatını hissetmiş gibi son zamanlarında çok sık bir şekilde her yazısında “son nefeste imanla göçme duasıyla” yazılarını noktalamış, Zafer’deki son yazısında ise vefatını haber vermiş ve nasıl vefat edeceğini kerametva ri bir şekilde yazmış ve inşaAllah imanla göçeceğinin muştusunu vermişti.

Vefatından günler önce kaleme aldığı ve vefat ettiği gün evlerimiz e ulaşan dergideki “Deniz ve Biz” ismini verdiği makalesin de “Ecel geldi mi, bir yudum suda da bulur seni, denizin içinde de…” demişti. Ölüm onu bir denizin içinde karşıladı.

Günlük çalışmalarını tamamlayınca evladı gibi olan dergideki Suat ağabey ve çocukluklarından beridir Hüseyin abinin yanında büyümüş, ona “dede” diyen gençlerle denize yorgunluğunu atmaya gidiyor, yüzüyor, eğleniyor, yemek yiyor gençlerle top oynuyor. Son olarak üstündeki kumları temizleyi p yola koyulmak için tekrar denizin kenarına gidince, bu defa ömrü boyunca anlattığı ölüm, “güzel yüzünü” ona gösteriyor ve denizin içinde kalp krizi ile bu fani dünyaya veda ediyor…

Yazısının sonunda ise şu niyazı yapıyordu

Her şey senin, her yer senin.
Ben de senin aciz bir kulunum.
Batmaktan, içimin denizleri nde boğulmaktan beni muhafaza eyle.
Denizin üstünden uçup giden kuşlar gibi emniyet içinde dünyadan göçmeyi nasip eyle. Nasipten öte yol yok.
Her şey kader ile takdir edilmiştir bilirim.
Son nefesi almadan, son yudumu içmeden, son lokmayı yemeden gitmem bilirim.
Sana bir çocuğun safiyeti, bir mübarek ihtiyarın acziyeti ile iman ederim.
Arzularım çok, hayatım kısa.
Teknem küçük, denizin büyük.
Sen yarattığın her şeyden büyüksün.
Dualarımı kabul eyle.
Denizleri nde batmadan, dünya sularında boğulmadan, ebediyet sahilleri ne güven içinde ulaşmayı nasip eyle.

”Bu makbul duaya amin diyor, nasıl bir ilim aşığını ve dava adamını ahirete uğurladığımızı tarif etmek için son bir anekdot daha aktarmak istiyorum:

Vefatından bir gün sonra evini ve kaldığı odasını ziyaret etmek nasip oldu. Evin içine girince bir ilim aşığı, bir âlim nasıl olurmuş ibretle müşahade ettim. Evin yerleri hatta merdivenl eri kitaplarl a kaplı, duvarlar bile yazılarla doluydu. Yani okumuş, yazmış, anlatmış anlatmış… Bir ömür böyle dolu dolu geçmiş. Rabbim bizlere de böyle dolu dolu iman davasıyla geçecek bir ömür nasip eylesin. Allah bu kahraman ağabeyimizin mekanını cennet makamını âli eylesin. Kur’an’ı kabrinde dost ve yoldaş, ömrü boyunca davasına sarıldığı Resululla h (sav) ashabı ve Üstadı ile komşu eylesin. Ardından onun davasına sahip çıkacak on binler Hüseyinler, Selimler ve saireler göndersin.Amin

Ruhu için El-Fatiha

Yusuf Yalçın -  http://www.nurnet.org/selim-gunduzalpin-vefatindaki-tevafuk/


SELİM GÜNDÜZALP İLE GAZETECİ YUSUF SIDDIK RÖPORTAJ

http://www.risalehaber.com/selim-gunduzalp-anlatti-zafer-dergisi-40-yasinda-254138h.htm

Röportaj: Yusuf Sıddık-RisaleHaber

Zafer Dergisi, kırk yıla yaklaşan yayın hayatıyla neredeyse bir neslin yetişmesine eşlik etmiş  bir dergi… Derginin kurucularından ve genel yayın yönetmeni Selim Gündüzalp ile Zafer Dergisi’ni konuştuk.

Hocam biraz kendinizd en bahseder misiniz?

Estağfirullah..

Önce selam sonra kelam ile. Tüm dostlarımıza kalbi selam ve dualar. Rabbimize sonsuz hamdediyo ruz, Peygamber Efendimiz e de (sav) sayısız salât ve selâm olsun.

Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Adapazarı doğumluyum. İlkokulu, orta ve liseyi Adapazarı’nda, zorlu yıllarda ise, üniversiteyi İstanbul’da okuduk. Edebiyat öğretmeniyiz ama vazife almadık.

Bu ulvî görevi inşaallah Zafer Dergimizl e yapmışızdır diye teselli buluyoruz .

İlk günkü aşkla, şu anda da Zafer Dergimizd e çalışmaya devam ediyoruz.

Herkes gibi biz de, yaşadığımız hayattan geriye kalmasını istediğimiz hoş bir sâdânın notalarını yazmakla meşgulüz, inşaallah güzel biter.

70'Lİ YILLAR ÇOK ÖNEMLİ VE ZORLU YILLARDI

Zafer Dergisi nasıl ve ne için kuruldu, hikayesin i anlatır mısınız?

Bu fasıl uzun çeker, kısaca anlatalım. Önce sorunuzun "nasıl" kısmından başlayalım. 70'li yıllar, Dünya için olduğu kadar, Türkiye içinde çok önemli ve zorlu yıllardı. Her şey kayıp gidiyordu elimizin altından. En önemlisi de inancımız. Bu hengâmede Nur'ları tanıdık. Okuduğumuz kitaplar ile hayatımız değişti.

Gençlik buhran geçiriyordu, idealsiz hayatlar her gün kar gibi eriyordu. Bozuk düşünceli tipler de boş durmuyord u. Boş bir dava için ve bir hiç uğruna çalışanları gördükçe, biz de eli kolu bağlı oturamazdık. Neden mi? Çünkü elimizde daha önce tecrübe edilmiş tüm insanlığın yarasına şifâ ve deva olacak ilahî bir reçete vardı çok şükür. Şefkatli ve hikmetli bir dil ile gençlere yaklaşıp anlatmaya başladık. İlçe ilçe, köy köy dolaşıp sohbetler ediyor, seminerle r veriyordu k.

Fanilik ruhumuza o kadar işlemişti ki, her an ölecekmişiz duygusu hâkimdi. Günler çok uzun geliyordu gözümüze. Bir güne bir ömür sığacak kadar bereketli geçiyordu.

Ancak bu çalışmayla yine de nereye kadar gidebilir dik. Kaç kişiye ulaşabilirdik? Yıkmak yapmak gibi değil. Bizim yolumuz, metodumuz tamir olduğu için görünüşte ağır gidiyordu k. Yangın ise çok yaygındı, su ise çok azdı. Bu böyle olmazdı, olamazdı. Daha kestirme yollar gerekliyd i bize. Yangınlar seyredilm ez dedik. Hiç olmazsa evimizin önünden, kendi bölgemizden, kendi şehrimizden işe başlayalım dedik. Bir şeyler yapmamız gerek diye düşündük bir avuç genç arkadaşımızla. Yolu açan büyüklerimiz de oldu. Onların değerli fikirleri nden de istifade ettik sağ olsunlar. Bir dergi çıkarmak niyetiyle yola çıkmadık ancak gençliğe ulaşma ideali ve gayreti bir dua hükmüne geçti. Zafer Dergimizi meyve verdi. Kısacası bu...

ZAFER DERGİSİNİN ÇIKIŞ MACERASI

Sorunuzun "niçin" kısmına gelince: 1976 yılının son aylarından birinin pazar gününde bir sabah... Cevat Bey işhanının 2. Katındaki ıssız bir dükkanda dört/beş kişi bir araya geldik.

Kararı orada aldık. Bismillah deyip kolları sıvadık. Hiçbirimizin basın yayın konusunda en ufak bir tecrübesi, bilgisi ve birikimi de yoktu. Maddi imkan ise, zaten kuruş yok. Ama öyle samimi bir niyet ve azim vardı ki sormayın gitsin. Hazineler onun yanında bir hiçtir. Sanki dünyayı fethedece kmişiz gibi bir hâl vardı içimizde. Şevk, heyecan ve ümitle beraber acizlik ruhumuzun gıdası oldu. İnayeti ilâhiyyeyi görmemek mümkün değil. O günün üzerinden 468 ay geçmiş. Yani tam 40 yıl. Demek niyet güzel olunca, akibette güzel oluyormuş.

Zafer'imizin çıkış macerası kısaca bu. İlim ve dini elele bir potada yoğurup Çağ'ın anlayışına Kur'ân'ı ve islamı yeniden sunmaktı. Nurun metodu bize her daim ışık oldu. Zafer'imiz kendinden sonra çıkmaya başlayan dergilere de pişdarlık ve öncülük etti.

zafer1.jp gNEDEN “ZAFER” İSMİ VERİLDİ

Zafer bir tarafın diğer tarafa üstün gelmesini ifade ediyor malûm, biz de merak ediyoruz, neden isim olarak Zafer’i tercih ettiniz?

Hangi ismi seçsek bu soru yine sorulacak tı sanırım.

Ama zafer gerçekten özel bir isim olduğunu ve olacağını biz dahi başta bilemezdi k. Sonra sonra sırrı ayan oldu.

Mânâ şairin içinde derler ya. Ne desek bir şeyler hep yarım, dili yok kalbimizi n.

Zafer'imizin bizim için ifade ettiği gerçek mânâsına gelince. Zafer, elbette İslamın zaferidir ama meselenin diğer bir yönü ise şudur: Zafer, Rububiyet i ilâhiyenin zaferidir . Rabbimizi n Birliğinin hücreden atoma, yıldızdan insana ilânıdır. Her bir şeyde görünen ilâhî birlik mühürlerini nazara vermektir . Nurlardan bir cümleyle özetlersek: "Her şeyde bir birlik var. Birlik ise, Bir'i gösterir.." İşte bu..

Bu konuda öyle bir havayla karşılaştık ki, biz de şaşırdık. Meğer ortam hazırmış. Vakti geldiğinde, doğru fikrin önünde hiç bir şey duramazmış. Ulaşılacak çok insan varmış, fethedile cek milyon gönül varmış yaşayıp gördük. İç daire, dış daire ile bütünleşti.

İnsanlar aradıkları soruların cevaplarını bu özlü cümleyle özetlediğimiz Zafer'imizin sayfalarındaki yazılarda buldular. Çok dua aldık. Çekilen ne zahmet varsa, hepsi rahmete döndü. Kur'an bir kere daha gönülleri mest etti. Hiç girilmeye n ve gidilmeye n yerlere gidildi çok şükür. Rabbim başlangıçtaki bu sâfi niyetten bizleri ayırmasın inşaallah.

ZORLUKLAR VE ZAHMETLER HEP GIDAMIZ OLDU

Kırk yıla yaklaşan yayın hayatı boyunca zorluklar yaşadınız mı?

Zorluklar ve zahmetler hep gıdamız oldu. Her zorluktan sonra da bir değil iki kolaylık verildi. Allah'ın özel inayeti altında çıkan bir dergi olduğunu düşünüyoruz Zafer'in. Çünkü her zorlu dönemeçte ve her defasında yoluna devam etmesinin işaretini gösterdi Rabbimiz. Çiğnenmeden lokma yutulmuyo r, o kadarcık zahmet de olacak elbet. Bu konuda emeği geçen tüm kardeşlerimize, dostlarımıza, yazarlarımıza, desteğini ve duasını esirgemey en herkese özellikle de, bizi hiç yalnız bırakmayan sadık ve vefakâr aboneleri mize gönül dolusu dua ve teşekkür ediyoruz efendim.

zafer_eki m.jpgDerg iyi çıkaramadığınız zamanlar oldu mu?

Çok şükür olmadı. 40 yıl boyunca hiç bir ay olmadı bu. Bundan sonra da olmaz inşaallah. Ne ihtilal günleri, ne deprem yılları, ne şu, ne bu, Zafer'imiz için bir mâni, bir engel oluşturmadı. Biraz sendelediğimiz oldu ama yıkılmadık. Yiğit düştüğü yerden kalkar derler. Biz de silkelend ik şöyle bir kendimize geldik. O günün zorlukları da yeni imkanların, yeni kapıların aralanmasına sebep oldu çok şükür. Gerçeğe Doğru serisi de bu günlerin yadigârıdır meselâ.

Yani şerler bile hayırlara vesile oluyorsa varın siz, hayırların bizzat kendisini hayal edin.

Zafer'in de kendine mahsus bir imtihanı var değil mi?

Dünya böyle.. Evet... İmtihansız yer ve insan yok.. Bu zaten adımızdan da belli değil mi?

Öyle bir isim almışız ki, onun tam karşısında nice badireler ve hendekler var.

Bazen beş, bazen on yılda bir bu imtihanla rın şiddetlisi oluyor. Bir gerçek var ama; Zafer'e, çiçekli yoldan gidilmiyo r. Bu yolun engelleri ve zahmeti var ama o nisbette rahmet yönleri de var. Deveye hörgücü yük değil. Yiğide kılıcı yük değil. Allah (cc) hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmadı. Ne kadar hamd etsek Rabbimize azdır.

Her sayımıza, son sayımız diye baktık hep. Bir yılı bile önümüzde garanti görmedik. Bu da tazarru ve duaya sevkediyo r insanı. Çileyi göze alanı, Allah da yardımsız bırakmıyor. Belki böyle olması da ilâhî bir hikmetin gereğidir, bilemeyiz .

Şimdiye kadar ortalama kaç yazar dergide yazı yazdı?

Tam saymadık ama tahminen 400 ya da 500 kişinin arasındadır. Bunun doğru bir rakam olması için, bir ara sayalım inşaallah, doğrusu bizi de meraklandırdınız.

Yayın hayatına başladığınız ilk günden bu yana dergide düzenli olarak yazanlar kimler?

Hemen akla gelen isimler; Mehmet Kırkıncı, Cüneyt Suavi, İbrahim Erdinç Şumnu, Alpaslan Özyazıcı, Nevzat Emiroğlu, Mustafa Nutku, Zafer Örsdemir, Âdem Tatlı, Alaaddin Başar, Vehbi Vakkasoğlu, Safâ Mürsel, Sefa Saygılı, İbrahim Tekeoğlu, Sinan Bengisu, Osman Çerezci, Gürbüz Azak, Muammer Erkul, Âdem Köseoğlu, Mehmet Dikmen, Ahmet Şahin, Mustafa Yazgan, Alpaslan Özyazıcı, Nevzat Tarhan, İsmet Hasenekoğlu, Şadi Eren, Selim Gündüzalp ... Ama şuan aklıma gelmeyen daha çok kıymetli kalemler vardır, ama hafızayı tekrar yoklamak ve arşive bakmak gerekecek .

ZAFER HER AY YENİDEN DOĞAR

Zafer’in bir sayısı nasıl hazırlanır?

Zafer için aylar yetmiyor. Çünkü kendimiz için hazırlıyoruz âdeta zevkle ve şevkle. Seçilen konulara göre yazılar ve araştırmalar talep ediliyor, ona göre de bir yol haritası belirleni yor. Anlatırken zorlandığımız bir bahiste burası. Bir fıkra vardır. Hani kırkayağa nasıl yürüyorsun diye sormuşlar ya. Dönmüş ayaklarına bakmış, o da şaşırmış. O günden sonra da bir daha doğru dürüst yürüyememiş, derler ya bizimkisi de aynen o misâl. Bazen yaşadıklarınızı anlatmak, onları yaşamış olmaktan daha zor oluyor. Bu kadarı da yeter. Damla denize işaret eder.

Her ay nasıl bir süreç yaşanır?

Her ay Zafer Dergi'mizin mutfağında diğer aylardan farklı bir heyecan yaşanır. Ayları ve mevsimler i yayın işinin içinde olanlar bilirler. Apayrı bir algı, bir duygu dünyası vardır. Yazarlarımızla telefon görüşmeleri yapılır, mailler atılır, bazen konular da belirleni r. Bu süreç uzun bir süreç, yorucudur belki ama manevi zevki bir başkadır. Gelen yazılar görüş ve ufkumuzu geliştirdiği ölçüde biz de coşarız, heyecanla nırız. Empati sırrıyla okuyucula rımızın eline geçtiğinde neler hissedeceğini de az çok tahmin ettiğimizden ayrı bir sevinci de onlar adına biz yaşarız.

Bu fasıl da gerçekten çok zorlu, çok zevki ve belki de mahrem kalması gereken bir sırdır. Bu kadarı da kâfidir sanırım. Zafer her ay yeniden doğar, yeniden okuyucusu na taze bir merhaba der.. Yeni bir nefes ve taze bir ses olur. Anlatılmaz yaşanır derler ya, gerçekten burası öyle bir sırra mazhardır. Rabbimizi n özel bir inayeti vardır. Bunu her sayıda hücrelerimize kadar hissederi z.

Sizin adınızla benzer birkaç dergi ve yayın organı daha var, merak ediyoruz, Zafer derginizi n başka yayın organı var mı?

Zafer Dergimiz'in Zafer'in dışında herhangi bir yayın organı yoktur. 40 yıl önce zafer nasıl başladıysa, kendi çizgisinde yoluna aynen devam ediyor. Zafer adı kullanılarak okuyucula rımızın kafalarını karıştıranlara ve maddî çıkar peşinde koşanlara kesinlikl e yüz vermemek gerekiyor . Tekrar hatırlatalım: Zafer dışında bir Çocuk dergimiz yoktur. Küçük Kâşif adlı çocuk dergisiyl e de Zafer Dergimizi n hiç bir ilişkisi bulunmama ktadır.

Zafer Dergimizi n sayfalarında bu ve benzeri yayınlarla alâkalı tek bir haber ve bilgi verilmemiş olması da zaten bu konudaki hassasiye timizi göstermektedir.

Ancak bazı abone ve okuyucula rımızı Zafer adı kullanara k şark kurnazlığı yapılarak maalesef yanılttılar. Okuyucula rımızın dikkatini buradan bir daha çekelim inşaallah.

En evvel şunu bilmek gerekiyor zafer dergisi ticari bir kuruluş değildir. Bir hizmet, bir dava dergisidi r. Diğerleri şahıs adına çıkan ticarî şeylerdir. Bu ruh, bu fark da zaten herşeyi anlatmaya yeter de artar. Her nevi ikazı yapmamıza rağmen türlü entrika ve yalanlarl a zaferin adını kullandılar maalesef. Hakkımızı ve davamızı sonuna kadar takip edeceğiz inşaallah. 40 yıllık mazimize gölge düşürmeyeceğiz. Dünya imtihan dünyası.

Bunun içinde hukukî bir süreç başlatmış bulunuyor uz. Bize ve okuyucuya verdikler i maddî ve manevî zarar çok fazla.. Bu yıl bu zararı telafi için çok çalışmamız ve Zafer'imize sahip çıkmamız gerekecek .

Onun için Zafer Aboneleri nin aşağıda vereceğimiz telefon ve adresleri n dışındaki aramalara ve şahıslara asla iltifat etmemeler ini rica ediyoruz.

Son olarak ben de Zafer’in yirmi yıllık bir okuyucusu olarak, bazen dergimin bana ulaşmadığı veya geç ulaştığı dönemler oluyor. Bu durumlard a ne yapmak gerekiyor, bilgi verir misiniz?

Evet bu konu maalesef kronik bir hale geldi. Kardeşlerimiz alternati f modeller üzerinde çalışıyorlar. Hatta başarılı da olduğumuz bir uygulama var. Onu da aboneleri mize yeni bir teklif ve tercih olarak sunuyoruz . Aşacağız inşaallah bu problemi kararlıyız. Mevlam bir yol gösterir ve yine yardım edecektir .

Ayrıca bu röportajı okuyan okuyucula rımızdan henüz abone olmayanla r varsa nasıl abone olabilirl er paylaşır mısınız

Efendim, zafer dergimiz için yeni ve geçerli olan iletişim bilgileri miz şöyle
Aylık çıkan zafer dergimizi n bir yıllık 12 sayısının abone ücreti sadece 60 tl. dir.

Geçerli olan yeni telefon ve iletişim bilgileri miz aşağıdaki gibidir
0090 264 279 80 81 - 0 549 674 75 01 ve 0549 674 75 02 ve 03/04

Abone kaydı için:
e@gmail.com">zaferabon e@gmail.com

Adresimiz: ZAFER KÜLTÜR MERKEZİ

Papuççular Mah. Çıracılar Cad. Nu: 7 Kat: 2

Adapazarı, Sakarya, TÜRKİYE

Kaynak: Selim Gündüzalp anlattı: Zafer Dergisi 40 yaşında

 14 
 : Eylül 15, 2017, 09:12:10 ÖÖ 
Başlatan - Son mesaj Gönderen: admin

VATAN VE ŞEHADET

ISLAMGREE N34 NEW WORLD


Onlar bir vatan ve şehadet sevdası için yaşadılar ve öldüler  
Vatan için can vermek ömrün en güzel nihayetid ir dediler
Şehadet için Çanakkalede toz duman olup yok olup gittiler
Ölüler demiyoruz bilakis canlıdırlar şehitler asla ölmezler
Osmanlıyı ayakta tutanlar ve ilk cepheye koşanlar işte tıbbiyeliler  
Yüreklerimizde yaşıyorlar ve ilelebet inşallah yaşayacaklar
Ölüme bilerek koştular çünkü savaşın adıydı vatan ve şehadet


Bir devlet kurulacak tı ama onlar önce şehadet dediler
Çünkü devletler i vardı adıyla şanıyla Osmanlıydılar
Osmanlı yıkılmasın diye devletler i için topyekün savaştılar  
Vatan bayrak ezan millet ve din iman yaşayacak ilelebet dediler
Ama bilemedil er uğruna savaştıkları devleti elbet  birilerin in yıkacağını
Bilemedil er savaşanların içinde Osmanlıyı yıkanlarında bulunduğunu  
Bilselerd e savaşırlardı çünkü savaşın adıydı vatan ve şehadet


Almanlar savaşa girmeden önce devletler ini yeniden kuracak beyinleri
Türkiyeye gönderdiler savaşta ölmesinler ve yeni devleti kursunlar diyerek
Osmanlıda ise Çanakkalede ilk önce eğitimli tıbbiyeliler cepheye koştular
Bilmiyorl ardıki savaştıkları devletin yıkılıp yerine yeni devletin kurulacağını
Kendileri gittiler ve geriye kaldı çiftçi köylü cahil devlet kuramayac ak kimsesizl er
Bilemedil er yeni devletin eğitimli kişilerle kurulacağını ve önce tıbbiyelilerin yok olacağını


Bilemedil er eğitimli diyerek yeni devlette görev alacakların içinde kimlerin olduğunu
Osmanlıyı yıkanların Türk'ü arkadan vuranlarında bazen " Ben Türküm Osmanlıyım " dediğini
Söz vermişlerdi baştan cepheye gidecekle rine Hz.Hüseyin gibi ölüme bilerek gittiler
Bilselerd e savaşırlardı ve can verirlerd i çünkü savaşın adıydı vatan ve şehadet
Hak ve batılın savaşıydı bu asırlardır ve dünya kurulduğundan beri aynı savaşın dehşeti
Osmanlıyı sakın unutma ey Türk oğlu ve unutma sakın Osmanlının seni yaşatmak için öldüğünü


http://www.fatih-alparslan34.tr.gg




RESİMDEKİ  BENİM  ÇOCUĞUM



Bu şiir resimdeki benim çocuğuma yazıldı

Beynimize hayatın gerçekleri kazıldı

Aslında tek gerçek vardı ,hayatın yalan oluşu

Bir gün gerçek sanılan hayatında son buluşu



Resimdeki çocuğum çok masumdu

Çocuklar her zaman masumdur ama

Benim resimdeki çocuğum bir başka masumdu

Gözlerindeki meraklı bakışlarından belli masum olduğu




Resimdeki çocuğum büyüdü ve Anne oldu

Onunda pırlanta gibi çocukları oldu

Ama resimdeki çocuğum öyle güzel bir Anne olduki

Çocuklarıyla tıpkı bir çocuk gibi oldu



Resimdeki çocuğuma bakıp ağlıyorum

Hayat bazen ne kadar acmasızdı

Resimdeki çocuğumada bu hayat hiç acımadı

Ne beni anladı bu hayat,nede resimdeki çocuğumu



Resimdeki çocuğuma bakıp ağlıyorum

Rabbim bilir yüreğimdeki sızıları

Hayat elbet bir gün son bulacak

Kimbilir bu hayat daha ne çocukları yutacak



Bir başka masum olmaktır çocuk olmak

Müslüman nefreti bilmeyen çocuk gibidir

Sevgi dolu bir yürektir çocuk olmak

İşte böyle bir çocuktur resimdeki benim çocuğum



ISLAMGREE N34 NEW WORLD


http://www.islam-realizm.tr.gg





ELVEDA RAMAZAN  VE ANNEM

ISLAMGREE N34 NEW WORLD


Ramazan ayı geldiğinde,gözlerim dolar ağlarım
Ben çocukluğumu ve kaybettiğim Annemi hatırlarım
Bir ayrı  neşe ve mutluluk olurdu evimizde
Babamın asık suratına inat,yüzü gülerdi Annemin
Mukabeley e giderdi Annem,ellerinde Kuran-ı Kerim

Mukabele bittiği gün,eve ağlayarak gelirdi Annem
Ben ne Ramazan ayını unuturum,nede çocukluğumu
Nede gözü yaşlı Annemin,rüyalarımda gördüğüm hayalini
Elvede Ramazan,yetimlerin öksüzlerin merhamet ayı
Seneye yine gel,bizi öksüz ve yetim bırakma olurmu



BABAM RUHUN ŞAD OLSUN  

İSLAMGREEN34 NEW WORLD


Babam sen gittin gideli
Bir yanım eksik ve yarım kaldı
Belki yanında değildim,uzaklardaydım
O yüzden hayalin vardı,sen yok gibiydin

Ama,ben senin var olduğunu biliyordu m  
Sen sert bakışlı bir adam olsanda
Beni hep sevdiğini,gözlerinden okuyordum
Ben gurbette kalmıştım,sen memlekett eydin

Böyle günler,aylar,seneler geldi geçti
Bildiğim tanıdığım insanlar,terk-i diyar etti
Yalan dünya işte,elbet bir gün sende gidecekti n
Ve nihayet,herşeyi geride bırakıp çektin gittin

Çaresiz derdine,derman bulunamayışına ayrı
Gidişinede çok üzüldüm,kimsesizliğimede
Sert mizaçlıydın,sanki dünyaya meydan okurdun
Böyle sert bir yüz,hep hatıralarımda kalmıştı


Beyaz kefen açıldığında,sertlikten eser kalmamıştı
Çocuk gibi masumdun,gülen bir yüzün vardı
Rahmetli Annem göz yaşlarını silip
"Babanın yüzü çok güzel,son kez bak oğlum" dediğinde
Rabbime şükürler olsun,iyiki son kez sana bakmışım

Hatıralarımda hep o masum,gülen yüzün kaldı
Aslında sen herkes için,hep böyle bir adamdın
Ama bu dünya seni aldattı,bizede yanlış tanıttı
Herkesin sevdiği adam,bize hep sert göründü

Yalan dünya gibi,sende yalan oldun
Rabbim günahlarını affetsin
Allah mekanını cennet eylesin,Babam
Senin bu masum yüzünü,göremediğimiz için
Rabbim bizide affetsin

Rabbimden dileğim odurki
Evlatlarım beni,hep gülen yüzümle görsün
Ben sert bir Baba,hiç olmayayım
Kimse ağladığımı görmesin,beni hep güçlü bilsin
Sert görünüşlü bir Baba,hiç olmayayım
Evlatlarım beni,her zaman,benim gördüğüm gibi görsün


Babam,haftanın bir günü seni düşünerek
Annemi düşünerek,Kuran-ı kerim okuyorum
Annem dalar giderdi,son zamanlarında
Bende dalıyorum geçmişe,çocukluğuma
Sesinizi duyuyorum,rüyalarımda
Ruhun şad olsun Babam ve Annem,El-Fatiha






 15 
 : Eylül 13, 2017, 11:00:50 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin
TÜRKÇE VE TÜRKÇÜLÜK İLE OSMANLICA İLE İLGİLİ YAZILAR

 
TÜRK DÜNYASINDA ALFABE

Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun  Türk Kültürü Dergisi Sayı 332 Sayfa 705

https://guneyturkistan.wordpress.com/2010/04/27/turk-dunyasinda-alfabe-imla-yazi-dili/

TARİHÇE   

Türkler tarih boyunca birçok alfabe kullanmışlardır. Tarihçe bilinen ilk alfabemiz, Göktürk alfabesid ir. İlk metinleri 7. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanan Göktürk alfabesi ile meydana getirilmiş asıl büyük metinler, 8. asrın birinci yarısında Köl Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına dikilen Orhun Adiblerid ir. Bu abediler, 8. yüzyılda Türklerin oldukça gelişmiş bir yazı diline sahip olduğunu da göstermektedir. Moğolistan’daki Oruhn Abideleri nden başka, Moğolistan’ın diğer yerlerind e, Yenisey boşlarında ve Talas havalisin de de bu yazıyla yazılmış pek çok mezar taşı ve eşya bulunmuştur. Yeni keşiflerle sayısı gittikçe artarak 300 civarına ulaşana bu metinlerd e kullanılan malzemeni n çeşitliliği, bu alfabenin yaygın bir kulanım alanına sahip olduğunu da göstermektedir. 7-9. asırlarda kullanılan Göktürk alfabesin den sonra Uygur yazısının Türk aleminde yaygınlaştığını görüyoruz. Soğd alfabesin den Türklerce geliştirilen Ulgur alfabesi ile hem yazma hem de basma halinde binlerce yapraklık metin bugün dünya kütüphanelerini zenginleştirmektedir. Uygur alfabesi, Türk dünyasında 9. asırdan itibaren uzun süre kullanılmıştır. Bu arada Türkler, daha dar alanlarda Soğd, Mani ve Brahmi yazılarını da kullanmışlardır.
11. yüzyıldan itibaren Türkler Arap alfabesin e geçmeğe başladılar. Bu alfabe, 20 yüzyılın başlarına kadar –bin yıl- bütün Türk dünyasında kullanıldı.
1925-28 yıllarında Azerbayca n Latin harflerin e geçti. 1928 yılında Türkiye Cumhuriye ti de Latin alfabesin i kabul etti. 1928-30 yıllarında Sovyetler Birliği’ndeki diğer Türk cumhuriye tleri de Latin alfabesin e geçirildilerd. Aynı cumhuriye tler 1937-40 arasında tekrar alfabe değiştirmek zorunda kalarak Rus Kiril alfabesin i kabul ettiler. Çin’deki Uygur ve Kazak Türkleri de 1954-74 arasında değişik bir Latin alfabesi kullandılar.

İMLA KURALLARI

GÖKTÜRK ALFABESİ

Göktürk alfabesi, büyük bir ihtimalle Türkler tarafından meydana getirilmişti. Daha çok taş ve eşya üzerine kazılarak kullanılan bu yazıda tabii olarak bitirme yoktu, harflerl ayrı ayrı yazılırdı. Yazı sağdan sola ve yukarıdan aşağıya doğru yazılabiliyordu. Yukarıdan aşağıya yazıldığı takdirde satırlar sağdan sola doğru istif ediliyord u. Noktaama olarak bazı kelime veya kelime grupları arasına üst üste iki nokta konurdu. 38 harfli Göktürk yazısı ünsüz esasına dayanır. Pek çok ünsüzün ince ve kalın şekilleri ayrı ayrı harflerle gösterilmiştir. İnce ve kalın şekilleri ayırt edilmeyer ek tek harfle gösterilen ünlüler ince ve kalın ünsüzler sayesinde ayrılabiliyordu. a-e için bir, ı-i, için bir, o-u için bir, ö-ü için bir olmak üzere 4 ünlü vardı. a-e ile ı-i, ünsüzler sayesinde belli oluyor, fakat o ile u’yu ve ö ile ü’yü birbirind en ayıracak herhangi bir ölçü Göktürk alfabesin de bulunmuyo rdu. Ünsüzlerin bir kısmı nötr idi; kalını incesi ayrılmamıştı. Bazı harfler ise iki sese karşılıktı.

UYGUR ALFABESİ


Uygur alfabesi, sağdan sola doğru yazılan işlek ve bitişik bir yazıdır. 4 ünlü, 14 ünsüz olmak üzere 18 harften meydana gelmiştir. İnce ünlüler y harfi ilavesiyl e; yuvarlak ünlüler, v ilavesiyl e, birkaç harf kullanılarak belirtili yordu. Bu alfabede de o ile u’yu, ö ile ü’yü ayırt edecek bir ölçü yoktu. z, s, ş, ve kalın k, kalın g, h sesleri de bu alfabede çok defa birbirine karışıyordu.

ARAP ALFABESİ



Arap yazısı sağdan sola ve bitişik olarak yazılan işlek bir yazıydı. 6 harf dışında bütün harfler sonraki harfe birleştirilirdi. Her harfin başta, ortada ve sonda birbirind en az çok ayrılan farklı bir yazılışı vardı. 28 harfli Arap alfabesi, Türkler tarafından p, ç, ince g ve j’nin ilavesiyl e 32 harfe çıkarılmıştı. Ancak p, ç’yi b, c’den ayırmak için eklenen noktalar ile g’yi k’den ayırmak için eklenen üç nokta veya keşide (çizgi) çok defa kullanılmıyor; dolayısıyla bu sesler yine birbirine karışıyordu. Pek aç istisna dışında Türkler, Arapça ve Farsça kelimelir in imlasına dokunmadılar; bu kelimeler bulundukl arı dilde nasıl yazılıyorsa Türkçede de öyle yazıldı. Dolayısıyla bu dillerden Türkçeye geçen kelimeler de, hem çok uzun zaman, hem de çok geniş coğrafyaya rağmen istikrar sağlandı. “İlim” kelimesi herhangi bir Türk boyunca nasıl söylenirse söylensin, Arapçadaki şekliyle (ayın, lam, mim harfleriy le) yazıldı. Türkçe asıllı kelimeler in yazılışında ise gerek tarih içinde,g erek coğrafi alanlarda birlik sağlanamadı. Kuzey-Doğu Türkçesinde t, s. Sesleri kalını incesi ayırt edilmeksi zin te ve sin harfleriy le gösterilirken, Batı Türkçesinde iceneler te ve sin, kalınlar tı sad harfleriy le gösterilmiştir. Kuzey-Doğu Türkçesinde nazal n için nun-kef, Batı Türkçesinde ise sadece kef (bazan üç nokta ilavesiyl e) kullanılmıştır. Kuzey-Doğu Türkçesinde ünlüler daha çok, Batı Türkçesinde daha az gösterilmiştir. Tarih içinde de birlik yoktur. Başlangıçta ünlüleri gösteren harekeler in kullanılması tercih edilirken, 16. asırdan sonra çoğunlukla hareke kullanılmamıştır. Bütün bu sebeplerd en dolayı, aynı zamanda ve sahada Türkçe asıllı bir kelimenin birden çok yazalışıyla her zaman karşılaşılmıştır. Bunlara rağmen 16. asırdan sonra Türkçe asıllı kelimeler de de az çok bir istikrar sağlanmıştır. Bu alfabede de o-ö-u-ü harfleri ayırt edilemiyo r ve vav harfi ile (veya ötre ile) gösteriliyordu.
Arap alfabesin de ancak 19. yüzyıl içinde noktalama işaretleri detaylı olarak kullanılmağa başlanmıştır. 20. yüzyılın başlarında Enver Paşa tarafından teşebbüs edilen harfleri bitiştirmeden yazma (huruf-ı munfasıl) teşebbüsü başarıya ulaşamadı. Ancak Doğu Türkçesinde, Kazak Türklerinden Ahmed Baytursun oğlu tarafından geliştirilen, Arapça-Farsça kelimeler de de ünlü harfleri kullanan ve böylece daha fonetik hale gelen yazı sistemi kısa bir süre kullanıldı.

YAZI DİLİ TARİHÇESİ

13. yüzyıla kadar Türkler tek bir yazı dili kullandılar. Göktürk, Uygur ve Karahanlı Türkçesi’nde fonetik ve morfoloji k ayrılıklar çok azdı. Temel kelime hazinesi de aynıydı. Sadece mensup oldukları din ve medeniyet dairesi dolayısıyla kültür kelimeler inin bazılarında farklılıklar vardı. Bu bakımdan Türkoloji literatüründe 13. yüzyıla kadarki Türkçe “Eski Türkçe” terimi altında birlişterilmiştir.
13. yüzyılda bazı tarihi, coğrafi ve kültürel sebeplerl e Türk yazı dili ikiye ayrıldı. Azerbayca n ve Anadolu’ya gelen Türkler, kendi konuşma dilleri olan oğuz ağzını bu yeni coğrafyada, 13. yüzyılda yeni bir yazı dili haline getirdile r. Önce Azerbayca n, Anadolu, Irak ve Suriye’de, birkaç asır sonra da Balkanlar da hatta Kuzey afrika’da kullanılan bu yeni yazı diline “Batı Türkçesi” adı verilir. “Eski Türkçe” ise çok aç değişikliklerle eski Türk topraklarında devam etti. Hazar’ın doğusunda, Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzeyinde, 13. yüzyıldan sonra kullanılan Türk yazı diline “Kuzey-Doğu Türkçesi” veya sadece “Doğu Türkçesi” denir. Kuzey-Doğu Türkçesi 13-15. asırlarda Mısır’da da kullanılmıştır.
Türkçe, 13. yüzyıl başından 19. yüzyılın sonlarına kadar iki yazı dili halinde devam etti. Gerek Batı Türkçesi, gerek Kuzey-Doğu Türkçesi 15. yüzyıldan sonra Arapça ve Farsçadan birçok kelime ile birlikte birçok gramer ve sentaks unsuru da alarak, gittikçe aslına yabancılaştı. Ancak her iki kolda da sade Türkçe ile yazanlar daima mevcut oldu. Batı Türkçesine 19. asrın ortalarında başlayan sadeleşme akımı, Genç Kalemler hareketiy le başayırayulaştı. Kuzey-Doğu Türkçesi de 19. yüzyılda sadeleşme yoluna girdi. Ancak Kuzey-Doğu Türkçesinin kulanıldığı topraklar 16. yüzyılın ortalarından itibaren yabancı hakimiyet ine girmeğe başlamış, 19. yüzyılın sonlarında bu süreç tamamlana rak kuzey Türk yurtları ile Batı Türkistan Rus hakimiyet ine, Doğu Türkistan ise Çin hakimiyet ine girmiştir. Bu yabancı hakimiyet i yazı dilini de etkilemiş ve 19. yüzyılın ortalarından itibaren Kuzey-Doğu Türkçesi içinden farklı yazı dilleri çikarılmağa başlanmıştır. Kazan Tatarcası,Kazakça ve Özbekçe ile başlatılan bu süreç, 1917 Bolçevik ihtilalin den sonra sistemli bir şekilde sokularak her boyun sadece konuşma dili olarak kullandığı ağız, ayrı ayrı birer yazı dili haline getirilmiş, böylece Kuzey-Doğu Türkçesi 15 ayrı ayrı diline bölünmüştür. Batı Türkçesi içinden de Azerbayca n Türkçesi yazı dili olarak 18. yüzyıldan sonra farklılaşmağa başlamış, 1828’deki Rus hakimiyet inden sonra farklılaşma artmıştır. İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı
Tercüman gazetesi, “dilde birlik” şiarı ile 20. yüzyılın başlarında yazı dili birliğini sağlama yoluna önemli bir gelişme sağlamış, hatta 1918’den 1930’lara kadar Azerbayca n’da İstanbul Türkçesi resmen hakim olmuştur. Ancak Rus idaresini n Türk yazı dilini parçalama siyaseti; Azerbayca n Türkçesi ile beraber Türkmen ve Gagauz yazı dillerini de ortaya çıkararak Batı Türkçesi içinde Türkiye Türkçesinden başka üç yazı dili daha meydana getirmiştir.

BUGÜNKÜ DURUM VE YÖNELİŞLER
ALFABE

Türk dünyasında bugün üç ayrı kökene dayalı 27 farklı alfabe kullanılmaktadır: Latin alfabesi, Arap harflerin e dayalı alfabeler, Rus-Kiril harflerin e dayalı alfabeler
1928’de kabul edilen ve 29 harften oluşan Latin alfabesi, Türkiye Cumhuriye ti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriye ti’nin Resmi alfabesid ir. Yugoslavy a, yunanista n, Romanya ve Bulgarist an’da da Türkler aynı alfabeyi resmen kullanma hakkına sahiptirl er ve hem yayın dilinde, hem eğitimde bu alfabeyi kullanmak tadırlar. Böylece iki müstakil Türk devletind e ve dört ülkede Türkler, Türkiye Cumhuriye ti’nin resmi alfabesin i kullanmış oluyorlar . Finlandiy a’daki bin Türk de Türkçe için özel olarak Latin alfabesin i öğrenmektedirler. Irak Türkleri de 1964-1971 yıları arasında Latin harflerin i Arap alfabesi yanında kısmen kullanmışlardır. Ayrıca Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye Türkleri de bu alfabe ile yayın yapmakta ve haftada birkaç saat eğitim görmektedirler.
Irak, İran, Afganista n ve Çin’deki Türkler Arap harflerin e dayalı alfabeler kullanmak tadırlar. Irak’taki Türk alfabesi, osmanlı yazı sistemini devam ettirmekt edir. İran’daki Azerbayca n Türkleri, 1979’dan beri Osmanlı yazı sistemind en az çok farklı bir sistem eliştirmişlerdir. İran’daki Türmenlerle Afganista n’daki Özbek ve Türkmenler, kuzey-Doğu (Çağatay) Türkçesi için kullanılan yazı sistemini devam ettirmekt edirler. Çin’deki Uygurlar, Kazaklar ve Kırgızlar ise Arap harflerin e dayalı, fakat birbirler inden farklı alfabeler kullanmak tadırlar. Osmanlı ve Çağatay yazı sistemind en de farklı olan bu alfabeler de Arapça, Farsça kelimeler in orijinal imlasına uyamamakt a, o-ö-u-ü için ayırt edici işaretler kullanılmaktadır.
Irak, İran ve Afganista n’daki alfabeler sadece yayınlarda kullanılmaktadır. Bu ülkelerde henüz Türkçe ile eğitim verilmeme ktedir. Çin’de ise Arap kökenli Türk alfabeler i hem yayın, hem eğitim dilinde kullanılmaktadır. Suriye Türkleri Türkçe yayınlardan da eğitimden de mahrumdur .
Sovyetler Birliği’ndeki Türkler, Rus-Kiril harflerin e dayalı, birbirind en farklı 20 alfabe kullanmak tadırlar: Azeri, Gagauz, Kırım, Tatar, Kazan Tatar, Başkurt, Nogay, Karaçay, Malkar, Kumuk, Kazak, Karakalpa k, Türkmen, Özbek, Kırgız, Uygur, Hakas, Tuva, Altay, Çuvaş, Yakut. 1937-1940 arasında Türklere kabul ettirilen bu alfabeler de birlik yoktur. Aynı ses herbirind e farklı harflerle gösterilebilmektedir. Bu yüzden herbirini ayrı ayrı öğrenmek gerekmekt edir.
Değişen dünya şartları ve Sovyetler Birilği’ndeki yeni politikal ar, bu bölgedeki Türklerde de yeni düşünce ve yönelişlere yol açmıştır. Siyaset ve iktisat bakımından daha fazla müstakil olma, Türk Cumhuriye tleri arasında ortaklıklar kurma istik ve teşebbüsleri yanında milli kimlik arayışı, milli kültüre yöneliş ve Türk halkları arasındaki tarih ve kültür ortaklıklarını ortaya çıkarma faaliyetl eri de hızla artmağa başlamıştır. Bu arada ortak bir alfabeye sahip olma arzu ve teşebbüsleri de gündeme gelmiştir. Bir iki yıldan beri aydınar tarafından ifade edilen ve basında tartışılan alfabe değişikliği konusu, Azerbayca n Sosyalist Cumhuriye ti’nde resmi bir hal almıştır. Devlet tarafından teşkil edilen bir komisyon, Latin alfabesiy le ilgili hazırlıklarını 1991 yılı başına kadar bitirip resmi makamlara sunma kararındadır. Azerbayca n’da şimdi tartışılan, Türkiye Cumhuriye ti’nin resmi alfabesin i aynen mi, yoksa birkaç harf ekleyerek mi alma konusudur . Latin alfabesin e geçme konusu, Moldavya Sosyalist Cumhuriye ti’ned yaşayan Gagauzlar da da gündeme gelmiştir. Esasen Moldovanl arın Latin alfabesin e geçmiş olmaları, Gagauzların önünü açmıştır. Gagauz Türkleri tarafından çıkarılan Ana sözü gazetesin de aydınlar konuyu tartışmaktadır. Ayrıca okuyucula ra da bu konuda sütun açılmıştır. Okuyucu mektupları çoğunlukla Latin alfabesin e geçme temayülünü aksettirm ektedir. Kırım Türklerinin lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu da bütün Türklerin, Türkiye Cumhuriye ti alfabesin e geçmeleri gerektiğini iade etmiştir. Kazan Tatarı Özbek ve Kazak aydınları arasında da alfabe değişikliği gündemdedir. Ancak buralarda Latin alfabesiy le Arap alfabesi arasında tam bir tercih henüz yapılmamıştır. Eski, zengin milli kültürümüzle teması sağlaması yönünden Arap harflerin e de temayül vardır. Ancak bilhassa Türk halkları arasındaki birliğin sağlanması fikri ve Azerbayca n’da Latin harflerin e geçme kararı onlar üzerinde Latin alfabesi lehinde temayül uyandırabilmektedir. Ayrıca Latin alfabesin in, Türkçenin fonetiğini en iyi verebilen bir özelliğe sahip olması da önemlidir. Sovyetler Birliği’ndeki Türklerin tamamı Latin alfabesin e geçtiği takdirde, Arap alfabesi kullanan toplulukl ar da ister istemez bu alfabeye doğru yöneleceklerdir.

İMLA 

Türkiye, Kuzey Kıbrıs, Yunanista n, Bulgarist an, Yugoslavy a ve Romanya Türklerinin kullandığı 29 harfli Latin alfabesi, Türkçenin fonetiğini mükemmele yakın bir şekilde verebilme ktedir. Sadece k ve g seslerini n kalın ve ince olarak ayrılmamış olması bir problem olarak durmaktadır. Diğer Türkler Latin alfabesin e geçerken, k ve g için, kalın ve ince olmak üzere ikişer harf kabul ederlerse bu fonetik problem de çözülebilir. Diğer Türk şivelerinde yaygın olarak kullanılan açık e (a), hırıltılı h(x), damak n’si (n), çift dudak v’si (w) de bu seslere sahip şiveler için kabul edilebili r. Ancak fonetik detaylara girmek ve sadece diyalekt özelliği sayılabilecek sesler için harfler kabul etmek, tıpkı şu anda uygulanan Kiril alfabeler i gibi olumsuz parçalanmalara yol açar ve birliği bozar. Ayrıca kabul edilecek Latin harflerin de, Türkiye Cumhuriye ti alfabesin in örnek alınması önemlidir. Böylece aynı ses, aynı harfle gösterilmiş olur. Ancak bu şekilde aynı kelimeler aynı harflerle yazılma imkanına kavuşur ve imlada da birlik temin edilir. Aksi takdirde Latin alfabesin e geçmenin fazla bir önemi olmaz.
Şu anda Türk boyları arasında alfabeler in farklı olması, imlaların da farklı olması sonucunu doğurmuştur. Mesela, Latin alfabesin de çok defa virgül ile ayırdığımız özne, Kiril sistemli alfabeler de uzunca bir çizgi ile ayrılmaktadır. Alfabe ve imla problemle ri, devamlı toplanaca k ve bütün Türk boylarını içine alacak bir “Daimi Türk Dili Kurultayı”nda tartışılmalı, halledilm eli ve karara bağlanmalıdır.

YAZI DİLİ

Bugün Türkçe için, 4’ü Batı Türkçesine, 15’i Kuzey-Doğu Türkçesine ait olmak üzere, birbirind en ayır 19 yazı dili vardır. Yakut ve Çuvaş leheçeleri de buna eklenince 21 yazı diline ulaşılmış olur. Tarihçe bölümündede belirtild iği gibi, Türkçe, 20 yüzyıla kadar sadece 2 yazı dili larak gelmiştir. Yazı dillerine d bugün görülmmekte olan fazlalık ve farklılık, yabancı hakimiyet lerden, sonra, sun’ı olarak v Türklerin hür iradeleri nin dışında ortaya çıkarılmıştır. Fakat sebep ne olursa olsun, aynı dil içinde bugün 21 farklı yazı dili mevcuttur . Bu farklı yazı dillerind e ayrı ayrı edebiyatl ar gelişmiş; 60-70 yıldan beri binlerce kitap, dergi ve gazete yayınlanmıştır. Radyoda, televizyo da ve eğitimde bu farlı yazı dilleri kullanılmaktadır. Yazı dilleri farklılışatırılırken her boyun konuşma diline ait farklı telaffuzl ar, gramer şekkilleri, ekler ve kelimeler özellikle geliştirilerek lyaygınlaştırılmış; ağız malzemesi bilerek ön plana çıkarılmıştır. Böyelce eski kültürün ortak dil özellikleri ve kelimeler i yerine, ağızların farklı dil özellikleri ve kelimeler i gemiştirilmiştir. Hatta bundan dolayı sovyetler Birliği’de diyalekto loji ve halk (ağız) edebiyatı çalışmaları çok ilerlemiş, tarihi metinler üzerindeki çalışmalar ise güdük kalmıştır. Yazı dilleri farklılaştırılırken başvurulan bir başka yol, yeni terimleri n her boy için arklı ek ve kökler kullanılarak yapılmasıdır. Böylece aynı dilde ortak olabilece k terimler de ayrılmıştır Sovyetler deki Türklere Rusça, Doğu Türkistan’a Çince, Türkiye’ye Franıszca ve İngilizce, Güney Türkistan’a ve Azerbayca n’a Farsça kelimeler in girmesi de farklılığı arttırmıştır.
Son yıllarda Sovyetler ve Çin’deki Türklerde tarihi eserlere karış ilgi artmıştır. Yıllarca üzerined çalışılmayan ve neşredilmeyen Orhun Abideleri, kutadgu Bilig, Divanü Lugati’t-Türk, Dede Korkut gibi bütün Türkler için ortak olan eserlere yönelme başlamış ve bunlar, Doğu ve Batı Türkistan’da neşredilmiştir. Arapça, Farsça’dan geçtiği halde bin yıldan beri işlenerek Türklerin ortak malı olan kelimeler de, sonradan sokulmuş Rusça mukabille ri atılarak diriltilm eğe çalışılmaktadır. Tarihi romana yöneliş de yine ortak edvirlere hasretin bir ifadesidi r.
Son yıllardaki yönelişlerin en önemlisi, önce ilmi alanda başlayan, onra edebi ve kültürel alanlara da kayan temasla, kongreler ve ortak çalışmalardır. Siyası ortam elverdikçe Sovyetler deki Türk boyları önce kendi aralarında ortak faaliyetl ere girişmişlerdir. Son birkaç yılda ise bu ortak çalışmalar, Sovyetler dışına taşarak Türkiye’yi içine almıştır bu temasların ortak bir edebi dil ihtiyacını da gündeme getireceği, hatta getirdiği görülmektedir. Kendi aralarında Rusça anlaşan sovyetler deki Türk aydınların ortak bir edebi dil ihtiyacını da gündeme getireceği, hatta getirdiği görülmektedir. Kendi aralarında Rusça anlaşan sovyetler deki Türk aynıları bundan rahatsızlık duymağa başlamış ve aralarında, kendi şiveleriyle de olsa Türkçe konuşmayı tercih eder olmuşlarır. Bu olgu, uzun vadede ortak bir edebi dile gidişin psikoljik zemini olacaktır. Müşterek edebi dilin oluşturulmasında İsmail Gaspıralı ve Azerbayca n (1910-1930) tecrübelerinden faydalanılabilir. Ayrıca yeni edebi diller yaratarak Türkçeyi farklılaştıran 70 yıllık Sovyet tecrübesi de, bu defa aksi yönde, yani birleştirme yönünde bir gelişme için bir laboratuv ar vazifesi görebilir. Mesela Rusça yerine veya onun yanında okullarda öğretilecek olan Türkeyi Türkçesi, zamanla ortak bir üst dil olarak gelişebilir. Kendi şiveleri yanında Rusça eser yazan Sovyetler deki Türk edip ve alimleri, pekala ortak dil olarak Rusça yerine, okullarda öğrendikleri Türkiye Türkçesini kullanibi lirler. Esasen şu anda Türkiye Türkçesi; Türkiye’den başka, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriye ti, Irak, Yunanista n, Bulgarist an, Yugoslavy a ve Romanya’daki Türklerin ortak edebı dilidir. Ancak Türkiye Türkçesi de son 50-60 yılda geçirdği olumsuz değişmelerden urtulmak; yüksek bir medeniyet ve ilim dili olarak kendini geliştirmek zorundadır. Bunun için yapılacak ilk iş tarihi köklerimizle ve aynı gövdeden çıkan dallarımızla yani diğer Türklerle bağımızı sağlayan ortak kelimeler i atmaktan vazgeçmektir. Cumhuriye tin ilk dönem şair ve yazarlarınınulaştıkları mükemmel Türkçe, hareket noktamız olmalıdır. Adeta bir rönesans hareketi gibi Cumhuriye tin ilk dönemlerindeki şair ve yazarlarımıza dönmeliyiz. Diğer bir iş terimler arasında ortaklığı sağlamaktadır. Türkler arasında sürekli toplanaca k “Daimi Türk Dili Kurultayı’nda ortak terimler ve ortak edebi dil meselesi devamlı konuşulup tartışılmalıdır. Bütün Türklerin kendi hür iradeleri yle verecekle ri karar sonunda ortak edebi dilin okullarda öğretilmesi sağlanabilirse, bu dil bütün Türk yazı dillerind en unsurlar alarak dünyanın en zengin dili haline gelebilec ektir

Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun  Türk Kültürü Dergisi Sayı 332 Sayfa 705



ORHUN YAZITLARI VE GÖKTÜRK ALFABESİ


Orhun Yazıtları, Göktürk İmparatorluğu'nun ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma altı adet yazılı dikilitaştır.
Yazıtların üçü çok önemlidir. İki taştan oluşan Tonyukuk 716, Köl Tigin (Kültigin) 732, Bilge Kağan 735 yılında dikilmiştir.
Köl Tigin yazıtı, Bilge Kağan'ın ağzından yazılmıştır. Kültigin, Bilge Kağan'ın kardeşi, buyrukçu ihtiyar Tonyukuk ise veziridir . Anıtların olduğu yerde yalnızca dikilitaşlar değil, yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeler i, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykeller i, sunak taşları bulunmuştur





Orhun Yazıtları, Göktürk Yazıtları ya da Köktürk Yazıtları, Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun alfabesi ile Göktürkler tarafından yazılmış yapıtlardır. Bilge Kağan ve Kül Tigin yazıtlarını Yolluğ Tigin yazmıştır. Yolluğ Tigin aynı zamanda Bilge Kağan'ın yeğenidir. Yazıtlarda bu abideleri n sonsuzluğa kadar kalması temennisi ile "Bengü Taşlar" denmiştir.
Yazıtlar, 1889 yılında Moğolistan’da Orhun Vadisi'nde bulunmuşlardır. Bu yazıtlar II. Göktürk Kağanlığı'na aittir. Yazılış tarihleri MS. 8. yüzyılın başlarına dayanmakt adır. Yazıtlardan Kül Tigin Yazıtı 732 yılında, Bilge Kağan Yazıtı 735 yılında yazılmışlardır.
1893 yılında Danimarka lı dilbilimc i Vilhelm Thomsen tarafından, Rus Türkolog Vasili Radlof’un da yardımıyla çözülmüş ve aynı yılın 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi'nde bilim dünyasına açıklanmıştır

https://www.msxlabs.org/forum/cevaplanmis/443151-orhun-kitabeleri-hangi-devlete-aittir-ve-kimler-adina-dikilmistir.html



GÖKTÜRK ALFABESİ

http://alfabe.gen.tr/gokturk-alfabesi.html

Göktürk alfabesi Türklerin yazıya gereksini m duyması üzerine oluşturulmuştur. Türklerin yazıya olan ihtiyaçları oldukça geç belirmiş gözükmektedir. Araştırmalar sonucu bilindiği kadarıyla Türklerin ilk kullandığı yazı sistemi Orhun alfabesid ir. Orhun yazısına 6. Yüzyılda Orhun yazıtlarında karşılaşıyoruz. Burada önemli nokta atlanmama sı gerekiyor . Orhun yazıtlarından dolayı bu alfabeye Orhun alfabesi denmesine rağmen bunlardan iki yüzyıl önce aynı alfabeye Yenisey’deki alıntılarda karşılaşıyoruz. Göktürkler, Kırgızlar ve Uygurlar tarafından bu coğrafyalarda kullanılan Orhun yazısı Bazı Türk boyları tarafından Avrupa’ya taşındığı bilinmekt edir. Hatta Macarista ndaki Sekeller tarafından 16. Yüzyılda kullanıldığı bilinmekt edir.

Göktürk alfabesi Türklerce kullanılan ve pek çok büyüklü küçüklü yazıtlarda karşılaşılan bir alfabedir . Dikiliş ve yazılış tarihide bilinen bu büyük yazıtlar Moğolistan’da Orhun ırmağı kenarlarında bulunan Göktürk Yazıtlarıdır. Bu alfabede 4 sesli, 26 sessiz ve 8 birleşik olmak üzere 38 harf bulunmakt adır.

İlk Yazıtların Bulunuşu

Göktürk yazıtları, Orhun alfabesin den günümüze kalan en önemli ve büyük yazıtlardır. Bu yazıtların çözülüp değerlendirilmeleri ve üzerinde araştırmaların yapılması ancak 19. yüzyılda yapılmıştır. Bu alfabeyle yazılan ilk yazıtlar Yenisey ırmağı boyundaki yazıtlardır. 1889 yılında bir büyük yazıt daha ortaya çıkarılmış ve bunlara Orhon yazıtları denmiştir. Bunların diğerlerinden farkı olarak arka yüzünde Çince yazıların bulunmasıdır. Bu yazıtlar Danimarka lı Türkolog Wilhelm Thomsen tarafından 1893 yılında çözülmüştür. Bu yazıtların Kültigin ve Bilge Kağan tarafından diktirild iği, eski öz Türkçe’nin bir lehçesi olduğu ve Göktürklere özgü bir yazı metini olduğu ortaya çıkmıştır

Göktürk Alfabesin in Kökeni

Göktürk alfabesi oluşturulurken diğer alfabeler de olduğu gibi o milletin sık kullandığı resimlerd en oluşturulmuştur. D -> “ Y “ harfi Türklerin hayatında önemli bir araç olan “yay” kelimesin den türemiştir. “oq” harfi bildiğimiz “ ok “ kelimesin den türetilmiştir. Göktürk alfabesin in  Soğdcadan geçtiğine dair bir belge olmasa da Pehlevi ailesi tarafından İran’daki çevre ülkelerde bulunan Türkleri etkilemek için bu tez desteklen miştir.

Oluşturulan Harfler

Göktürk alfabesin de 38 harf vardır. Yenisey yazı sistemind e 150’den fazla işaret sistemi varken bu yazı sistemi elenerek 38’e düşürülmüştür. Bunlardan 4 ünlü, 34 de ünsüz alınmıştır. Türkçede bu kadar ünsüz bulunamaz . Bu durumun nedeni Göktürk alfabesin de birçok sessiz harfin iki ünsüz işaretle gösterilmesidir. Seçilen iki ünsüz harfin kullanılacak kelimenin kalın veya ince vokalde seyretmes ine bağlıdır. Yani “ bars “ kelimesin de kullanılan “b” harfiyle “bilge” kelimesin de kullanılan “b” sessizini oluşturan iki ünsüzler farklıdır. Bu gibi “ b, d, g, ğ, l, n, r, s, t, y ” seslerini veren ikişer adet sessiz harf vardır. Bir de Göktürk alfabesin de “ ık, ok, nç, yn “ çift ünsüz işaretleri de mevcuttur .

Bu alfabe kullanılarak yazılan yazılarda harfler Türkçe yazılarda olduğu gibi birleşmez, ayrı ayrı yazılır. Cümleler aralarına iki nokta üst üste konarak birbirind en ayrılır. Bunlar dışında da başka noktalama işareti kullanılmamaktadır. Yazı sağdan sola doğru yazılmaktadır


http://www.fatih-alparslan34.tr.gg

 





OSMANLICA  ESKİ TÜRKÇEDİR
MURAT BARDAKÇI
08 ARALIK 2014

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1016841-osmanlica-daha-dogrusu-eski-turkce-dersi

Milli Eğitim Şûrası’nda Osmanlıca’nın liselerde önce zorunlu ders yapılmasına karar verildi ama sonra vazgeçildi. Osmanlıca, eskiden olduğu gibi seçmeli ders olarak devam edecek...

Günlerden buyana devam eden tartışmaların zorunlu ders kararının geri alınması ile bitmeyeceği, dersin mecburi hale getirilme si çalışmalarının da devam edeceği ve meselenin daha uzun müddet gündemde kalacağı belli...

Bu yüzden ve Osmanlıca’nın okullarda mutlaka öğretilmesi gerektiğini senelerde n buyana söyleyip yazmış bir kişi olarak konunun bazı önemli taraflarını maddeler hâlinde sıralayacağım:

1. Dünya üzerinde kendi diline başka bir isim vermiş, o dili bir önceki devletini n kurucusu olan hanedanın adı ile kullanma garabetin i göstermiş bizden başka bir devlet yoktur! İmparatorluk Almanyası’nda yahut Avusturya’sında konuşulan dil “Hohenzollernce” veya “Habsburgça” değil “Almanca”dır... Çarlık zamanı Rusya’sında “Romanofça” değil, “Rusça” konuşulmuştur... Krallık Fransa’sının lisanı da Fransızca’dır, “Orleansca” veya “Bourbonca” demek kimsenin aklına gelmez.

Biz ise imparator luk Türkiyesi’nin diline, hanedana nisbetle “Osmanlıca” deriz ama bu dil Türkçe’dir ve “Osmanlıca” diye ayrı bir dil yoktur. Türkiye’de konuşulan dil, meselâ okuduğunuz bu yazı Türkçe’dir ama mâlum yanlış isimlendi rmeden hareket edecek olduğunuz takdirde, aynı zamanda Osmanlıca olur

 

 
GAYRIRESMÎ DİL DEVRİMİ

2. Osmanlıca derslerin de öğrenciye eski ve yabancı bir dil değil, asırlar boyunca konuşulan ve bugün de konuştuğumuz Türkçe’nin yazımında daha önce kullanılmış olan başka bir yazı öğretilmektedir. Dersin temelinde “yabancı bir dil” değil, “başka bir yazı” vardır. Dolayısı ile “Osmanlıca” sözü de yanlıştır ve bunun yerini geçmişte kullanılan ama şimdi unutulmuş olan “Eski Türkçe” ibâresinin alması lâzımdır.

3. Cumhuriye tin ilk senelerin deki siyasî havanın ve daha sonraları da ideolojin in tesiri ile millete Osmanlıca’nın Arapça ve Farsça ağırlıklı başka bir dil olduğu, şeklinde yanlış bilgiler verilmiş ve bu kanaat maalesef yerleşmiştir. Osmanlıca yahut Eski Türkçe derslerin in en büyük faydası öğrencinin meselenin aslını öğrenmesi, yani Osmanlıca ile Türkçe’nin aynı diller olduğunu anlamasını sağlayacak olmasıdır.

4. Harf Devrimi ile Dil Devrimi, farklı kavramlar dır. Türkçe’nin fakirleşmesi ve bugünün gençlerinin 150, haydi bilemedin iz 200 kelime ile konuşur hâle gelmeleri nin sebebi Harf Devrimi değil, resmen vârolmamasına rağmen ideolojik maksatlar la ve şiddetli şekilde yürütülmüş olan Dil Devrimi’dir. Millet bu gereksiz uygulama yüzünden bugün 1950’lerin, 60’ların gazeteler ini bile anlamayac ak bir dil fukaralığına düşmüştür ve Eski Türkçe derslerin in bir faydası da kelime dağarcığının artışını sağlaması olacaktır.

5. Osmanlıca yahut Eski Türkçe derslerin de, “gramer” bahsinden mutlaka uzak durulması gerekir. Maksat öğrenciye Refik Halid, Hüseyin Rahmi, Reşad Nuri gibi Türkçe’nin önemli yazarlarının eserleri ile 1900’lerin başındaki gazeteler i orijinall erinden okuyabilm e bilgisini vermek ve daha gerilere gitmeyi heveslile re bırakmak olmalı, akademisy enlerin “gramer” merakı işe karıştırılmamalıdır. Zira, derslerde Eski Türkçe, yani eski alfabe ile beraber bir de “Osmanlıca Grameri” öğretilmeye kalkışılacak olunursa, bu iş okulda senelerce yabancı dil diye sadece gereksiz gramer kurallarını öğrenen ama o yabancı dilde doğru dürüst bir cümle kuramayan öğrenciler misâli eski harfleri okuyamaya n mezunlar verilir.

 

 

‘DİL FAŞİZMİ’ MERAKI

6. Eski harfleri yazmayı öğretmek gereksizd ir, bugün o yazıyı okuyabile nin de hatasız şekilde yazması artık imkânsız gibidir ve sadece okumanın öğretilmesi ile yetinilme lidir.

7. Üniversitelerimizin edebiyat ve tarih bölümü mezunları Eski Türkçe bakımından maalesef kifayetsi zdirler ve Eski Türkçe imam-hatiplerde de ciddî şekilde öğretilmemektedir. Ders zorunlu hale getirilec ek olursa, öğretmenler birkaç aylık kurstan geçirilmedikleri takdirde bir neticeye varılamaz!

Ve en önemli husus: Bazı kesimleri n Eski Türkçe’nin bir ucube, “Araplaşma” yahut “geriye gitme” değil; memleketi n bin küsur senelik kültürü olduğunu, bu yazıyı öğrenenlerin önünde yepyeni ve geniş bir ufkun açılacağını farketmel eri ve kapıldıkları “dil faşizmi”ni de artık bir tarafa bırakmaları şarttır


OSMANLICA TÜRKÇEDİR

http://www.risalehaber.com/osmanlica-kuran-harfleriyle-yazilan-turkcedir-200385h.htm
 
Dil bir milletin hafızasını, imanını, irfanını kültürünü ifade eden geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran önemli bir araçtır. Bir dili anlaşılmaz kılmak belki o millete yapılacak en büyük suikasttır.

Bir şeyin tanınması için öncelikle tanımının çok iyi yapılması gerekmekt edir. Onun için Osmanlıca’yı anlamak için tanımının iyi yapılması gerekiyor . Ayrıca Osmanlıca mı, Osmanlı Türkçesi mi? Hangisi daha doğru bir isimlendi rme oluyor?

Peki, nedir Osmanlıca? Osmanlıca demek doğru mudur? Osmanlıca Türkçeden ayrı bir dil midir? Osmanlı döneminde konuşulan Türkçe midir? Edebi Türkçe midir? Bazılarının dediği gibi Türkçenin İslâmileştirilmiş hali midir? İslâm harfleri ile yazılan bir Türkçe midir? Günümüz Türkçesini İslâm harfleri ile yazdığımız zaman Osmanlıca olur mu? Öncelikle şuna karar vermeliyi z; Osmanlıca bir konuşma dili midir?  Yoksa bir alfabe meselesi midir?

Herkesin bu sorularda n birinin veya birkaçının cevabının Osmanlıca’nın tanımı olabileceğini söylediğinizi duyar gibi oluyorum. Osmanlıca bin senelik Türk İslâm tarihinin, kültürünün, medeniyet inin, biliminin, felsefesi nin oluşturduğu, İslâm harflerin i alfabe olarak kabul etmiş bir milletin konuşma ve yazı dilidir. Osmanlıca muhteva ve şekil itibariyl e birbirind en ayrılmaz üç unsurdan oluşuyor. Osmanlıca’nın elbisesi İslâm harfleri, vücudu kelimeler, ruhu kelimeler in manalarıdır.

İlhan Ayverdi bir yazısında: “Dil taşıyıcıdır; bir milletin kültürünü, sanatını, îmânını, düşünüş sistemini, yaşayış özelliklerini, sâhip olduğu değerleri dünden bugüne taşıyan kutsal bir nehir gibidir…” demektedi r. Osmanlıyı anlamak için onun anlaşma dili olan Osmanlı Türkçesini anlamak zorundayız.

Osmanlı araştırmalarında etkili ve yetkili bir isim olan İlber Ortaylı bir yazısında Osmanlıcayı şöyle tanımlar:

“Osmanlıca, Avrupa dillerind eki Ottoman, Osmanisch kelimeler inin yanlış çevirisidir. Bir dönemi ve bir üslubu nitelendi rmek için yanlış kullanılan sıfat, üstelik bir de isim haline getirilip kavramlaştırılmış ve bilgisizc e bir kimlik kompartımanına dönüştürülmüştür. Osmanlıca öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı dil olarak anlaşılamaz, Arap harfleriy le yazılan bir Türkçedir. Her dil asırdan asıra bazı değişiklikler geçirir ama bu durum ayrı bir dilden söz etmeyi gerektirm ez. Nihayet anneannem izle dedemizin mektuplaşma dilidir. Birçoğumuzun bu mektupları okutmak için ümmi köylüler gibi adam aradığı gerçektir.”

Mesele sadece Osmanlıca harflerin i öğrenmekle de sınırlandırılamaz. Osmanlı medeniyet ini, ilmini, irfanını bilmeyen Osmanlıcayı tam olarak okuyamaz. İslâm kültürüne yeterince hâkim olmadan, herhangi bir Osmanlıca metni tam olarak okuma imkânı yoktur; çünkü harfleri tanısanız da, eğer o kelimeyi bilmiyors anız, okuyamaz, dolayısıyla da anla­yamazsınız.

Hilmi Yavuz bir yazısında bu konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Elbette mesele sadece Osmanlı harflerin i öğrenmekle sınırlanamaz. Osmanlı paleograf yası, Osmanlıcaya giriş için gerekli, ama yeterli değildir. Dile yeterince hâkim olmadan, herhangi bir Osmanlıca metni okumak imkânı yoktur çünkü. Harfleri tanısanız da, eğer o kelimeyi bilmiyors anız, okuyamaz, dolayısıyla da anlayamaz sınız. Osmanlıca kurslarında ders veren öğretmenler, bu meselenin hiç şüphesiz, farkındadırlar.”

Osmanlıca adıyla günümüz de kabul göre Osmanlı Türkçesi özellikle Arapça ve Farsçadan etkilenme kle birlikte özgün bir dil olarak gelişimini sürdürmüştür. Günümüz Türkçesinin de ana kaynağı durumunda dır.

Attila İlhan Osmanlıcanın tanımını şöyle yapar: “Osmanlıca, Türklerin yüzyıllar boyunca geliştirdikleri özgün bir dil, Arapçadan da, Farsçadan da yararlanmış, ama ikisi de olmamış; yeni Türk kuşakları Osmanlı­cayı anlayabil melidir ki, gelecekle geçmiş arasındaki köprüyü sağlam kurabilsi nler!” Osmanlıca’nın özgün bir dil olduğunu yapay bir dil olmadığını ifade eder.

Aslına bakarsanız herkesin bir Osmanlıca tanımı var. Bu tanımları kişilerin dünya görüşleri şekillendirmektedir.

Bir kısım insanlara göre Osmanlıcadır; çünkü Osmanlı dönemine aittir günümüze ait değildir. Bir kısım insanlara göre İslâm yazısıdır; çünkü alfabesi İslâm yazısıdır. Bazıları edebi dil der; çünkü zevk-i selimi Osmanlı Türkçesinden zevk alır. Bazılarına göre Osmanlı Türkçesidir; çünkü Osmanlılar döneminde kullanılmış, zamanımızda ise geçerliliğini yitirmiştir. Bizim anladığımız ise şudur: Osmanlıca’nın iki yönü vardır. Birisi dili, diğeri elifbası… Dili itibarıyla Edebi Türkçeyi, yazısı itibarıyla Kur’an harflerin i ifade eder.

İrfan Mektebi

Kaynak:

Osmanlıca Kur'an harfleriy le yazılan Türkçedir




TÜRKİYE GAZETESİ 

PROF.DR AHMET ŞİMŞİRGİL İLE GAZETECİ HALİL ÖNÜR RÖPORTAJ

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/kultursanat/221682.aspx

OSMANLICA  TÜRKÇEDİR 


"Her Türk'ün mutlaka bilmesi ve okuması gerekir. Onu bilmek bin yıllık kültürünü, medeniyet ini, sanatını, ilmini, tarihini, ahlâkını bilmektir ."
Önce, son günlerin tartışma konusu olan Osmanlıca ile söze başlamak istiyorum . Osmanlıca dil tartışmaları hakkında siz ne düşünüyorsunuz

Osmanlıca Türkçedir. Bugünkü Türkçemiz Latin harfleri ile yazıldığı gibi Osmanlılar döneminde ise Türkçe, zenginleştirilmiş Arap alfabesi ile yazılıyordu. Her Türk'ün mutlaka bilmesi ve okuması gerekir. Onu bilmek bin yıllık kültürünü, medeniyet ini, sanatını, ilmini, tarihini, ahlâkını bilmektir . Bilmemek ise bunlara düşman olmaya kadar götürür. Körü körüne Osmanlı düşmanlığı yapanlar şayet yüz yıl önceki Türkçe kitaplarını okuyabils eydi ecdâdını anlardı. Dilini kaybeden özünü kaybeder

Bugüne kadar birçok tarihçi ile karşılaştım ama, siz Osmanlıyı daha farklı savunuyor sunuz. Bu Osmanlı tutkusu nereden geliyor

Otuz yılı aşkın akademisy enlik hayatımda şunu gördüm. Pek çok tarihçi Osmanlıya iftira atıldığını görüyor, biliyor fakat iş savunmaya veya doğruları anlatmaya gelince çeşitli sebeplerl e susmayı tercih ediyor. Bu durum Osmanlı düşmanlarına ve iftira atanlara daha bir cüret veriyor. Bunlara karşı doğruları da aynı açık yüreklilikle yapmak lazım... Farklılık buradan kaynaklanıyor. Heyecan ise tarihin kendisind e var. Tarihi kimya, matematik gibi anlatamaz sınız. Sevinci, hüznü, savaşı, barışı aynı ses tonuyla anlatmak olmaz. Tarihçi biraz da yaşamalı diye düşünüyorum. Diğer taraftan Osmanlı benim ecdâdım. Benim geçmişim. Benim tarihim. İnsanın tarihine, geçmişine ve ecdâdına tutkusunu n olması çok normal... Asıl Osmanlı düşmanlarına bu husumet tutkusu nereden geliyor diye de düşünmek gerek değil mi

TARİHİMİZ YENİDEN YAZILMALI

Çok doğru. Bizzat bende de okul yıllarında öğrendiğim tarih bilgisini n eksik öğretildiği ve Batı yanlısı verildiği kanaati var. Bize öğretilen tarih doğru mu değil mi Sizce tarihimiz yeniden yazılmalı mı

On yıllarca öyle yanlışlar edildi ki bunları düzeltebilmek için uzun yıllar çalışmak gerek. Belki bugün o yanlışların çoğu yapılmıyor. Ancak bugün de tarihimiz verilmesi gerektiği şekilde verilmiyo r. Bu itibarla tarih kitaplarının yeniden yazılması gerekir. Hangi sınıfta ne, ne kadar verilmesi lazım iyi değerlendirilmelidir. İlkokul ve Liselerde tarih şuurunun oluşmasına yarayacak bilgiler sunulmalıdır. Gereksiz bilgilerl e öğrenci tarihten nefret ettirilme melidir. Batı sanatı, romanı ve dizileri ile tarihine destek olurken, biz aynı yollarla tarihe düşmanlığımızı devam ettiriyor uz maalesef

Gerçek Osmanlı tarihini nasıl öğrenebiliriz. Bununla ilgili kaynaklar, çalışmalar var mı Neler

Elbette ki ana kaynaklarından öğrenilir. Arşiv vesikaları ve döneminin eserleri bu konuda en önemli vesikalar dır. Bu belgeler Osmanlıda fazlasıyla bulunmakt adır. İşte bu belge ve vesikaları önyargısız olarak kullanan ve değerlendiren tarihçilerin eserlerin i okumakla doğru bilgiye ulaşılabilir

Osmanlıyı anlatan KAYI serisi fikri nasıl doğdu

Öğrencilerimin değişmeyen suallerin den biri bu... Hemen her sene aynı suallerle karşılaşıyordum. Padişahlarla ilgili akıl almaz iftiralar, entrikala r, harem, devşirme meselesi ve daha nice konularda yalan yanlış bilgiler. Bunları sadece talebeler ime anlatmakl a iş bitmeyece kti. Yazmam ve diğer bölümlerde okuyan herkesin istifades ine sunmam gerektiğini anladım. İşte o zaman Ka-yı serisi ortaya çıkmaya başladı

Seri kaç kitaptan oluşuyor Sizce istediğiniz kitleye ulaşabildiniz mi Kitaplarınız ilgi gördü mü

Şu anda altı kitap oldu. İnşallah tamamlandığında on bir kitap olacak. Kayı kitapları ilmi bir eser. Üslubu ise hemen herkesin rahatlıkla okuyup anlayabil eceği bir tarzda kaleme alındı. İlgi ve memnuniye ti her vesile ile görüyorum. Zira okuyan herkes dostuna ve ahbabına tavsiye ediyor. İstediğim kitle ise tüm Türkiye'dir

Osmanlı Devleti neden uzun ömürlü oldu

Bunu Osman Gazi'nin oğlu Orhan Gazi'ye nasihatin de görebiliriz. O nasihatle r Osmanlının anayasası hükmündedir. Kayı 1'de uzun anlattığım üzere bu temelin dört direği vardır. Bunlar edep, yerine adam yetiştirmek, ilim ve adalettir . İşte Osmanlıyı cihanşumül yapan bu prensiple r olmuştur

Osmanlı'nın bir cihan imparator luğu olmasında Sultan Süleyman'ın etkisi nedir

Fatih Sultan Mehmed Türk birliği, II. Bayezid Han kültür, Yavuz Sultan Selim Han ise İslam birliği hamleleri ni gerçekleştirmişti. Kanuni Sultan Süleyman birlik ve beraberliğini tamamlamış olarak devraldığı bu ülkeyi, haşmetli bir cihan devleti yaptı. İşte bu büyük başarı Türk-İslam birliğinin neticesiy di. Bundan büyük dersler çıkarmak gerekir

Böyle güçlü bir devlet ne oldu da dağıldı
 
Bunda son üç yüz yıl içerisinde işlenen nice hataların ortak tesiri vardır. Ancak en önemli sebep defalarca tekrarlan an ve bir devlet için felaket olan darbelerd ir. Nihayet ittihat ve terakki darbesi ise Osmanlı Devletini yıkıma götüren en büyük talihsizl ik olacaktı

Bugün Ortadoğu kaynayan kazan. Osmanlının yokluğu hissedili yor mu? Osmanlı olsa idi yeniden bu bölgede düzen sağlanır mıydı

Ortadoğu'yu karıştıranlar Türkün ve Müslümanların düşmanlarıdır. Böl parçala ve zengin kaynaklarını sömür politikası içerisinde işlerini görüyorlar. Bölünmüş Müslümanlar da birbirler ini boğazlıyorlar. Güçlü ve adil Osmanlı idaresi her zaman huzur vesilesi idi. Müslümanlar kıymetini bilmeyinc e Cenabı Hak o nimeti ellerinde n alıverdi. Sonuç meydanda hepimiz ibretle izliyoruz

DİZİLERDEKİ OSMANLI

Osmanlının kuruluş tarihi tartışılıyor. Sizin görüşleriniz nedir. Mesela TRT'deki Ertuğrul dizisinde de Ertuğrul'un babası Süleyman şah gösterilmiş, siz ise Gündüz Alp diyorsunu z
Böyle başka muallak bilgiler var mı

Halil İnalcık Bey Osmanlının kuruluş tarihi olarak 1302 yılını ortaya attı. Basının yaygarası dışında hiçbir Osmanlı tarihçisi bu iddiaya iltifat etmedi. Zira 1299'da Osman Gazi adına hutbe okutmuştu. Hutbe ise saltanat alametidi r. Ertuğrul dizisi yanlış kurgu üzerinden gidiyor. Evet, Ertuğrul'un babası Süleyman Şah değil. Bunun yanlış yansımaları daha olacak. O zaman Ahlat'ta Haçlılar ve Tapınak şövalyeleri diye etkin bir güç yok. Kayılar Moğollardan kaçıyorlar. Ancak dizide Moğollardan eser yok. Ayrıca Süleyman Şah'ın sol eliyle yemek yemesinde n, Kayı'nın ongunu (arması) olan şahin kuşu yerine domuz başı konulmasına kadar bir dizi hatalar var. En korkuncu ise Kayıların yeni Müslüman olmuş gibi sunulması. Açıkçası senaryoyu Kayılara uygun bulmadım

Peki Muhteşem yüzyıl dizisi

Açıkçası ben bu diziyi ısmarlama olarak görüyorum. Osmanlının imajını bir kez daha yok etmek üzere kurgulandı. Doğru tek bir karesi olmayan bir diziydi. Yanlışlarını silmek sadece Türkiye'de yüzyılları alır. Peki, sattık diye övündükleri seksen ülkede yaptığı tahribat nasıl silinecek . Reyting kaygısıyla dizi çekerseniz yanlışları silmek bir yana yeni yanlışları eklersini z. Ertuğrul dizisinde bu görülüyor. Kösem Sultan dizisini bilmiyoru m. Bu mantıkla zor.

Hürrem Sultan'ın Osmanlı tarihinde ki yeri nedir

Kanuni Sultan Süleyman'ın otuz sekiz yıllık sevgili eşi. İffetli, namuslu, yetenekli bir hanımefendi. Bir Osmanlı padişahının annesi... Yaptırdığı eserlerle Osmanlı kadınları içerisinde belki en hayırseveri

Osmanlıda harem çok konuşuldu. Harem nedir

Bilirsini z Harem haramdan gelir. Onun ancak teşkilatı yani işleyişini bilebilir siniz. Buna rağmen Osmanlının en bilinen tarafı gibi yalan yanlış nice eserler yazıldı. Burası padişahın, annesinin, eşlerinin ve çocuklarının yaşadığı özel bölümdür. Ayrıca cariye denilen kadın hizmetlil er vardır. Harem Enderun gibi bir mekteptir . Kadınlar akademisi dir. Hanedana olduğu kadar enderunda yetişen devlet adamlarına eş hanım yetiştiren bir kurumdu. Bu konuda "Valide Sultanlar ve Harem" kitabım okunabili r

Son olarak okurlarımıza ne söylemek istersini z

İnsanlar Osmanlı hakkında yanlış bir söz duyduklarında önüne koskoca bir soru işareti koysunlar . Osmanlıyı yargılamasınlar, araştırsınlar. Sonunda iyi ki araştırmışım ve okumuşum diyecekle rdir. Ecdâdlarının altın harflerle yazılmış, başlarını eğdirmeyecek şerefli bir tarih bıraktıklarını göreceklerdir.


OSMANLIYI OSMANLI YAPAN NASİHAT

Ey bağlarımın tatlı meyvesi olan Oğul! Saltanatına mağrur olma. Unutma ki dünya Hazreti Süleyman'a kalmamıştır. Unutma ki dünya saltanatı geçicidir. Lakin büyük bir fırsattır. Allah yolunda hizmet ve Peygamber imiz Aleyhisse lamın şefaatine mazhariye t için bu fırsatı iyi değerlendir! Dünyaya ahiret ölçüsüyle bakarsan; ebedi saadeti feda etmeye değmediğini göreceksin.


Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL

1959'da Boyabat'ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı yerde tamamladı. 1982'de Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü'nden  mezun oldu. 1983'te aynı bölümde Araştırma Görevlisi olarak vazifeye başladı. 1990'da "Osmanlı Taşra Teşkilatı'nda Tokat (1455- 1574)" isimli çalışmasıyla, Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde Tarih Doktoru unvanını aldı. 1997'de Doçent olan Ahmet Şimşirgil, 2003'te Profesör kadrosuna atandı. Halen aynı üniversitede öğretim üyesi olarak gö- revine devam eden Şimşirgil'in Osmanlı siyasi hayatı şehir tarihi ve teşkilatı ile ilgili birçok basılmış eseri ve çeşitli dergilerd e yayınlanmış çok sayıda ilmî makalesi bulunmakt adır. Kayı serisi kitapları oldukça ilgi görmektedir


http://www.fatih-alparslan34.tr.gg







TÜRKÇÜLÜK VE ZİYA GÖKALP

https://bitikname.wordpress.com/tag/kurtculugun-esaslari/

Göktürk Ömer Çakır

“Ziya Gökalp’in gençliğinde tanıştığı Abdullah Cevdet sayesinde ulusçu bir düşünceye eğilim göstererek yıllarını verdiği ilk kitabının adını öğrenmek istemez misiniz: Kürtçülüğün Esasları ve Kürt Lugatı. Eğer birileri yerinden etmemişse, bu eserin Ziya Gökalp’in el yazısıyla olan aslı şu an Sinop Dr. Rıza Nur Kütüphanesi’nde olması gerekiyor

Ziya Gökalp’ın Türkçü olmadan evvel Kürtçü olduğu; fakat bu tutmayınca Türkçülüğün ideoloğu kesilerek ümmeti böldüğü, dolayısıyla asıl gâyenin buna mâtuf olduğu yönünde senelerdi r ağızlara sakız yapılan bir numaralı İslâmcı palavrası budur. Yukarıdaki satırlar bu palavrayı ciddî ciddî anlatan Mustafa İslamoğlu adlı şahsa âit… İslâmoğlu’nun 11.06.199 9’da kaleme aldığı “Ziya Gökalp’ın Kitabına Ne Oldu?” başlıklı yazısından alıntılamaya devam edelim:

“…birçoğumuza zamanında üstadlık yapmış olan bir büyüğümüzün 70’li yıllarda kaleme aldığı bir eser için bu kitaba müracaat ettiğini ve kitabı bizzat yerinde görüp alıntılar yaptığını biliyordu m. Kitabın varlığından emindim emin olmasına da, içime bir kurt düşmüştü: Geçenki yazıda dile getirdiğim “eğer birileri yerinden etmemişse” endişemde, haklı mı çıkmıştım yoksa?”

“Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda endişemde haklı olduğumu anladım; kitap yerinde yoktu. Beni bir merak sardı; bu kitaba ne olmuştu? Eser, siyasal ve tarihi açıdan sıradan bir eser değildi; resmi ideolojin in yarı resmi ideoloğu sayılan bir şahsa aitti ve böyle bir eserin varlığı “Atatürk milliyetçiliği” tezinin ne kadar naiv temeller üzerine bina edildiğini gösterirdi. Gökalp’in el yazısıyla yazılmış olan bu eserin bilinen ikinci bir nüshası da yoktu. İşin kötüsü, bilgisine başvurduğunuz alt kademeden memurlar, bilgi vermekten çekiniyorlardı. Araştırmamızın sonunda, kitabın adına kütüphane kayıtlarında ulaşabilmiştik. Evet, Gökalp’in kitabı on yıllardan beri kütüphanedeki yerinde himmetlis ini beklemişti. Fakat, bir gün gelmiş kitap, acele olarak “çok özel” bir emirle Ankara’dan istenmiş ve kitap ‘Ankara’ya gönderilmişti.”

İslamoğlu’na şunları sormak isterdim: Bu kitaptan alıntılar yapan “büyüğü” kimdir? Bu kitaptan alıntılar yaparak yazdığı kitabın adı nedir? Bunları, iddiasını sağlamlaştırmak için referans olarak kullanıp kaydetse, yapılan alıntılar hakkında bizi aydınlatsa şüphesiz daha inandırıcı bir iş yapmış olmaz mıydı? Fakat olmayan şeylerin adını vermek, yapılan atıfları göstermek herhâlde İslamoğlu’nun bile erişemeyeceği düzeyde bir sahtekârlık olacağı için bundan imtinâ edip meseleyi bir müphemlik bulutuyla örterek anlatmayı tercih etmiş. İnsan okurken kendisini bir Tenten hikâyesinin içinde hissediyo r. Hadi ona da biz ad koyalım: “Kayıp Kitabın Esrârı. Tenten Sinop’ta.” Hele “Acep bu kitabın başına bir iş gelir mi?” kaygısını duyduğunu ve sonra da ferâset sâhibi bir veli kul gibi bu kaygısında nasıl da haklı çıktığını kitabın gerçekten de gizlendiğini öğrendiği zaman anlaması İslamoğlu’nun bir târihsel metin araştırmacısı değil bilim kurgu yazarı olmaya daha yakın istidâdını takdir etmemizi sağladı. Bu ne ilme, ne ilmî metodoloj iye sığan bir deli saçmasıdır. Bakın, Gökalp’ın kariyeri pek çok bilim adamı tarafından ele alınmıştır ve hayatının her dönemi, yazdıkları, çizdikleri gün gibi ortadadır. Bu kariyerin içi, İslamoğlu’nun dediği gibi bir Kürtçülük gayreti ile de kirlenmem iştir.

Evet, Sinop’ta Dr. Rıza Nur Kütüphanesinde Gökalp’ın el yazısıyla kayıtlı bir kitap bulunmakt adır; fakat bu kitap sonraları neşredilen ve İslamoğlu’nun pek de alışık olmadığı ilmî yöntemlerle yazılmış, yine Kürtler üzerine bir çalışmadır: “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyoloji k Tetkikler .” Bu inceleme Dr. Rıza Nur’un Maarif Vekilliği zamanında Ziya Beyden hâtırâtında ifâde ettiği şu kaygılar dolayısıyla ilmî bir rapor istemesi sonucunda ortaya çıktı:

“Kürtler meselesi beni üzüyor. Bir şey yok ama bir gün milli davaya kalkacakl ar. Bunları temsil etmek lâzım. Tetkikata başladım. Temsil usullerin e dair kitaplar getirttim . Kürtler hakkında kitaplar buldurdum . Diyarbeki r’de olan Ziya Gökalp’e de para yollayıp kürtlerin coğrafî, lisanî, kavmî, içtimaî ahvalini tetkik ettirdim. Bir rapor gönderdi. Maksadım oranın bir Makedonya olmadan, kökünden mes’elenin halli idi.”[1]

İşte bugün Rıza Nur’un vakfettiği kütüphanede olan el yazısı çalışma budur. Eğer Ziya Gökalp’ın “Kürtçülüğün Esasları” adında Kürt milliyetçiliğinin ilkelerin i va’z eden bir kitabı olsaydı ve bunun el yazısı nüshası Dr. Rıza Nur’un eline geçseydi hiç şüphe yok ki Rıza Nur, ipliğini pazara serdiği onca insanın arasına Ziya Gökalp’ı da dâhil etmekten kaçınmazdı. Gökalp’ın bu incelemes i, yayını yapan Şevket Beysanoğlu’ndan öğrendiğimize göre sadece Rıza Nur’a verilmemiş. Bu tetkik dört nüshadır. Bunlardan birisi Atatürk’e gönderilmiş, o da bu nüshayı çalışmalarında faydalansın diye 1937’de Hasan Reşit Tankut’a hediye etmiştir. Dr. Rıza Nur’a gönderilen nüsha da hâlâ Sinop’taki Dr. Rıza Nur İl Halk Kütüphanesinde merhum Türkçünün şahsî kitapları içinde 3343 nu. İle mukayyett ir. Üçüncü nüsha Baha Said’e verilmiş ve bu nüsha Şevket Beysanoğlu’na intikâl etmiştir. Son nüsha ise Ziya Gökalp’ın vârisleri tarafından Türk Tarih Kurumuna satılan felsefe ders notları arasındaki epey eksik bir yazma imiş. Eserin ilk bölümü, Gökalp hayattayk en, Sinop Gazetesin de neşredilmiş; fakat tamamının – yine bazı eksiklerl e – derlenip neşredilmesi büyük Türkçünün ölümünden çok seneler sonra gerçekleşebilmiştir[2].

Bu vesileyle şunu da söylemek isterim: Duyduğum kadarıyla Mustafa İslamoğlu Kur’an çalışmalarına kendisini hasretmed en önce İncil hakkında teolojik tetkikler den oluşan bir çalışmanın müellifiymiş. Fakat sonra Müslüman memleketi nde Hıristiyan ilâhiyatına dâir incelemel erin pek tutmayacağını, ayrıca misyonerl ik faaliyetl erinin insanı canından dahi edebilece k türlü tehlikele rle dolu olduğunu görünce bu çalışmalarını bir arkadaşına verip kendisini İslam ilâhiyatına adamış. Bir arkadaşım bahsetmişti, hatta Batıda bu eşsiz el yazması notlardan istifâde eden pek çok teolog olduğu ve kimi piskoposl arın burada vuzuha kavuşturulan meseleler i İslamoğlu’nun adını vermeden intihal ederek meslekler inde yükseldikleri bile vâkiymiş. Ne yaptıysam bu notlara bir türlü ulaşamadım. Takdir işte… Birileri bunların açığa çıkmasından rahatsızlık duymuş olacak ki ödünsüz bir şekilde saklamışlar… Ben arkadaşıma güveniyorum. Sanırım İslamoğlu önceden papazlığa merak salmıştı. Neyse, şimdiki yolu daha münasip. Hayırlı olsun…

Efendim? Saçmalık mı demiştiniz? İşte saçmalığın boyutu bu!…

Daha ötesi de var. “Sahte Kahramanl ar” adlı eserinde Ziya Gökalp’ın, son anlarında Allah’a en galiz küfürleri ede ede öldüğü iftirâsını atan Necip Fazıl’dan, Abdurrahm an Dilipak’a, Sadık Albayrak’tan, Mehmet Şevket Eygi’ye, Ertuğrul Düzdağ’dan günümüzün sergerdel erine dek türlü saçmalıkları tekrar eden onca insan var ki! Nitekim bunların meyânında Abdurrahm an Dilipak da Vakit Gazetesin de 16 Kasım 2007’de yayınlanan yazısında “Sovyet kolhozu ile, Balkanlar daki Yahudi kibutzlarından yola çıkarak Kürt Milliyetçiliğinin Esaslarını yazmak için, daha sonra İsrail için cemaat sosyoloji sinin esin kaynağı olan Emil Durkhaim’in sosyoloji k tahliller inden yola koyulan Ziya Gökalp, Rıza Nur’un tehdit ve şantajları ile “Türk Milliyetçiliğinin Esasları”nı yazdı.. Gökalp’in “Ulus” tanımını Gaspralı İsmail’den alıp, 3 Tarzı Siyaset adı altında İstanbul’da tartışmaya başlayan Yusuf Akçuralı’nın “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde özetlenecek programını “Türk milletind enim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyet indenim” diye yeniden yapılandırıldı.” diyerek tek bir paragraft a neredeyse hatasız tek satır yazamadan Gökalp’ı yaftalayıp İslâmcı cehâletin çukuruna yuvarlanmıştır. Daha önceki veya sonraki yazılarında da benzer hataları severek tekrarlay an ve ne yazık ki medyanın İslâmcı cenahın entelektüeli diye tanımladığı Dilipak’ın şu yanlışlarının hangisini düzelterek başlayacağımızı şaşırıyoruz.

1. Dilipak’a göre Gökalp “Kürt Milliyetçiliğinin Esasları”nı yazmak üzere yola koyulmuş. Herhâlde kastettiği kitap, İslamoğlu’nun da bahsettiği muhayyel “Kürtçülüğün Esasları.” Yalnız Dilipak’tan anladığımız kadarıyla Gökalp bunu yazmaya koyulmuş; fakat yazamamış. Ne olmuş da yazamamış? Rıza Nur kendisini tehdit etmiş ve “Türk Milliyetçiliğinin Esasları”nı yazmak zorunda kalmış. İnsanın şu satırları okuyup havsalasına sığdırması mümkün değildir. Yeni bir muhayyel kitap daha ortaya çıktığı gibi yeni bir hâdiseyle de karşı karşıyayız: Rıza Nur’un Gökalp’ı tehdit etmesi. Yukarıda büyük Türkçü Dr. Rıza Nur’un hâtıralarından alıntıladığımız gibi Gökalp’a Kürt aşiretleri üzerine bir araştırma yapması için para yollanmış ve bunun sonuçları da çeşitli kişilere gönderilmiştir. Yani bir kitap yazması için tehdit etmek söz konusu değildir. Rıza Nur’un hâtıralarının sonraki edisyonla rından birini yapan bir adamın bunun böyle olduğunu bilmemesi ne imkân yok. Dilipak kasıtlı olarak meseleyi çarpıtıyor. Diğer yandan Dilipak’ın yazdıklarından şu sonuç rahatlıkla çıkarılıyor: Gökalp “Kürt Milliyetçiliğinin Esasları”nı yazmaya koyulmuşken tehdit ediliyor ve bunun üzerine “Türk Milliyetçiliğinin Esasları”nı yazıyor. Dilipak’ın engin bibliyogr afik bilgisiyl e kastettiğinin “Türkçülüğün Esasları” olduğu ortada. Demek ki ona göre Gökalp ilk kez bu kitabıyla Türkçülük bayrağını ele alıyor. Yani “Türkçülüğün Esasları”nı yazmadan evvel esas yolu ve gâyesi Kürtçülüktür. “Türkçülüğün Esasları” 1923 yılında neşredildiğine göre bu tarihten önce Gökalp’ın nasıl Kürtçülük yaptığını yine hayatı ve yayınları yoluyla anlamalıyız. Okay’a göre Gökalp İstanbul’a gelip Baytar Mektebind e okuduğu yıllarda (1896–1898) Hüseyinzâde Ali ile tanışmıştır[3]. Yusuf Akçura ise Hüseyinzâde Ali’nin şâirâne Turancılığı ile 1908’den sonra Ziya Gökalp’ı yarattığını söylerken Ali Canip Yöntem bu Bakülü Türkçüyü “Ziya Gökalp’a Türkçülüğü Aşılayan Adam” olarak nitelendi rmiştir[4]. Şubat 1911’de Genç Kalemler dergisind e ilke defa “Gök Alp” imzasını kullanan büyük Türkçünün, 1912-1913’te önce makaleler hâlinde Türk Yurdu’nda işleyip 1918’de kitaplaştırdığı “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” prensiple rinin kaynağı da Hüseyinzâde Ali’nin1905’te Hayat gazetesin de savunduğu “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak” tezleridi r[5]. Demek ki Gökalp “Türkçülüğün Esasları”nı yazmadan 20 sene önce de milliyetçiliğinin temel ilkelerin in esinlendiği kaynaklar la buluşmuştur. Peki Peyman, Genç Kalemler, Türk Yurdu, Halka Doğru, Türk Sözü, Millî Tetebbula r, Yeni Mecmua gibi pek çok milliyetçi dergide yazılar yazarken hangi arada Kürtçülük yapmış ve 1923’ten hemen önce “Kürt Milliyetçiliğinin Esasları”nı yazmak yoluna girmiştir? İşte son günlerin âkil adamı Dilipak’ın muhteşem palavrası böyle iki satırlık bilgiyle yere yıkılan bir palavradır.

2. Dilipak sayesinde bu defa muhayyel bir kişiyle de karşılaşıyoruz: Yusuf Akçuralı! Daha adını doğru dürüst bilmediği insanların fikirleri ni tahlile kalkması Dilipak’ın ne büyük bir “âkil adam” olduğunu ispatlıyor. “Akçuralı” değil “Akçura” olacak Bay Dilipak! Dilipak’a göre Yusuf Akçura “Gökalp’ın ulus tanımını Gaspıralı İsmail’den alıp” “3 Tarzı Siyaset”i yazmış. Bu nasıl bir iddiadır anlayamadık. Gaspıralı, Akçura ve Gökalp’ın kariyerin in başladığı yıllarda hayatının son yıllarını yaşıyordu. Gökalp onu değil o Gökalp’ı ve Akçura’yı etkiledi[6]. Ayrıca Akçura Dilipak’ın iddia ettiği gibi, “Üç Tarz-ı Siyaset”te “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” prensiple rini işlemedi. Gökalp da bu prensiple r konusunda Akçura’dan değil, bilakis Akçura’nın da belirttiği gibi Hüseyinzâde Ali’den etkilendi . Ne demiş Akçura: “Türkçülerin faaliyeti nde bir veche mâhiyetini haiz olan bu üçüz umdenin asıl babası Hüseyinzâde Ali’dir”[7]

İşte akıllarınca Gökalp’ı zemmeden adamların entelektüel seviye ve bilgisi bu!

Aynı çizginin savunucus u olan bu adamlar Munis Tekinalp müstearını kullanan Moiz Kohen konusunda da Türk milliyetçiliğini ithâm etmeye ve onu bir Yahudi îcâdı gibi göstermeye kalkıyorlar. Ziya Gökalp’ı gerçekte Kürtçülüğün babası yapmaya kalkanların Tekinalp’ı da Türkçülüğün babası yapmaları şaşırtıcı değildir. İslâmcıların Türk milliyetçiliğini bu Yahudi üzerinden ilzâm etme gayretine dâir seçme metinler Rıfat Bali’nin Tekinalp hakkındaki derlemesi nde mebzul miktarda mevcuttur[8]. Burada da Mustafa İslamoğlu karşımıza çıkıyor, Yeni Şafak’ta 2 Haziran 1999 tarihinde kaleme aldığı “Irkçılığın Sefaleti” başlıklı yazıda diyor ki:

“Evet, ulusçuluğun sefaleti Kürtçülüğün Esasları’nı yazacak kadar ırkçı olan bir Kürt ulusçusunu Türkçülüğün babası konumuna getirmekl e kalmıyor. Asıl onu buna ikna edenlerin kimliği önemli: Sonradan Tekinalp soyadını alacak olan ve atadan beri hahamlık yapan bir aileye mensup Selanik Yahudisi Moiz Cohen. Ziya Gökalp’ı Kürtçülük’ten Türkçülüğe terfi ettiren işte bu isimdir. Abdullah Cevdet’in tavsiyesi yle 1908’de Selanik Rizarto Mason Locası’nda toplanan İttihat ve Terakki yönetimi Gökalp’i hem masonluğa, hem de İttihat ve Terakki Merkez Yönetim Kurulu üyeliğine kabul eder. Ziya Gökalp, Moiz Cohen’le burada buluşarak sıkı bir talebe-hoca ilişkisine girer ve burada Türkçülüğün Esasları isimli eserini kaleme alır. Her ne kadar kitabı Kürtçülük’ten Türkçülüğe keskin bir geçiş yapan Zaza “şakirt” yazmışsa da, bu yazma gerçekte bir dikte etmeden ibarettir . Tüm ana fikirler Yahudi “hoca”ya aittir.”

Mustafa İslamoğlu’nun, “İnsaf dinin yarısıdır” hadîs-i şerifinden nasiplene mediği anlaşılıyor. Benzer yalan burada da vârid. Tek fark bu defa “Türkçülüğün Esasları”nın Gökalp’a çok daha erken bir târihte “yazdırılmış” olması. Gökalp “Türkçülüğün Esasları”nı 1908’de ve Selanik’te mi yazmıştır? Hayır. Bu tarihten 15 yıl sonra yazmış ve kitap Ankara Matbûât ve İstihbârât Matbaasında basılmıştır. Diğer yandan Moiz Kohen’le dostluğu neye dayanılarak Kohen’in yani Tekinalp’ın Gökalp’ın hocası olduğu vehmini uyandırmıştır anlamak mümkün değil! Benzer iddiaları Mehmet Şevket Eygi de diline pelesenk etmiştir:

“Aslen bir Kürt olduğu hâlde Türkçülük ideolojis inin öncülüğünü yapan Ziya Gökalp ile Moiz Kohen Tekinalp arasında yakın dostluk ve fikirdaşlık münâsebetleri omuştur. Bazıları Gökalp’ı Tekinalp’ın üstadı olarak gösterirler. Bence tam tersinedi r, talebe pozunda görünse bile Tekinalp Gökalp’e yol göstermiştir.”

Baştan aşağı indî yorumlard an oluşan bu ifâdeler İslâmcıların zaten türlü yalan ve hurafeler le dolu kafalarında yankılana yankılana onları, “Türkçülüğün Esasları”nı Ziya Gökalp’ın değil Munis Tekinalp / Moiz Kohen’in yazdığını söylemeye kadar götürmüştür:

“Türkçülüğün Esasları isimli eserin asıl yazarı Moiz Kohen’dir. Fakat Ziya Gökalp imzasıyla piyasaya çıkar.”[9]

Evet gerçekten de “İnsaf dinin yarısıdır.” Tabiî yarı nisbetind e nasiplene cekleri bir dinleri varsa. Bu kadarına pes! Hangi ilmî delillerl e bu ifâdeler karşılanabilir ki?! Sadece yük taşımaya yarayan dört ayaklı uzun kulaklı bir canlıyı durdurmak için köy hayatının dilimize kazandırdığı o meşhur ünlemle seslenmek ten başka ne yapılabilir?! Tek delil Ziya Gökalp’ın Tekinalp’la yakınlığı mıdır? Gökalp sizin gibi ırkçı değildi ki. Gökalp, Baytar Mektebind e millî ruha, Türk içtimâî hayatına etki edecek inkılâplar için sosyoloji nin önemine eğilmesini söyleyen hocası Yorgi’den de etkilenmiştir[10], Emile Durkheim’dan da… Sadece o mu? Akçura Türk Yurdu’nda sosyal demokrat Parvus’a yazılar da yazdırmıştır. O da gerçekte Rus Yahudisi Israel Lazarovic h Helpland’dır. Bunu da ben söyleyeyim de Akçura’yı da Yahudi tilmizi yapıverin. Beyler Türk milliyetçiliğinin bu öncü isimlerin in hiçbiri sizin gibi ırkçı değildi. Eğer sizin mantalite nize sâhip birer bağnaz olsalardı geniş ufukları ile Türk milleti için yokluk zamanlarında herkesten faydalanm ak konusunda rahat olmazlardı… Sadece çevrelerindeki kimi isimlerin değil, Türk milliyetçilerinin de kökeniyle ilgili takıntıları olan ve Gökalp’a Kürt, Ömer Seyfeddin’e Çerkes, Nihâl Atsız’a dönme ilh. iftirâsını atmaktan marazî bir zevk alan bu İslâmcı ırkçı hempalara en yerinde cevap büyük Gökalp’ın Ali Kemal sergerdes inin aynı iddiasına karşılık yazdığı şiir olur ki onu da bilenler bilir; buraya dercetmes ek de cümlesine ithâf ettiğimizi bilsinler .

Sadık Albayrak da bu kervânın mensuplarındandır. O da Moiz Kohen’i Türkçülüğün bir kanaat önderi gibi sunmaktan geri kalmamıştır. Türkçülüğün kadrosuna(!) dâhil olmasıyla bu kutlu ülkünün “baştan sakat bir fikrî yapıya ve tefekkür kadrosuna istinat etmiş bulunduğunu” ve Turan adlı eserinde(!) ümmet bağını koparmak için kavmî gruplaşmaları teşvik ettiğini yazdı[11]. Oysa bilmiyord u ki “Turan”ın müellifi Tekinalp müstearlı Moiz Kohen değildi.

Safi Dümer’in 1928’de yazdığı “Türk’ün Yeni Âmentüsü”nü Tekinalp’e[12] ve onun üzerinden Türk milliyetçiliğine atfettikl eri gibi gibi pek mühim bir öncü eserimiz olan “Türkçülüğün Esasları”nı da Yahudi îcâdı göstermeye çalışmaları ibretnümâ bir yalandır. Senelerce, Turan adlı kitabın müellifinin de Tekinalp olduğunu söyleyerek Türk milletini n birleşmesi gibi kutlu bir ülküyü Yahudilik damgasıyla damgaladılar. Bu konuda da yalanları ortaya çıkmış, kitabın hakiki yazarının Tekin müstearını kullanan Ahmet Ferit Tek olduğu ortaya konulmuştur[13]. Buna rağmen aynı terâneler ısrarlı bir biçimde bu câmiânın önde gelen isimleri tarafından kullanılmaya devam etmektedi r.

Tekinalp’ın biyografi si üzerine ortaya konan yanlışlara, bir kripto Yahudi veya dönme olarak tanıtılmasına değinmiyorum; zîra kendisi bizim açımızdan Türk milliyetçiliğinin öncüsü filân kabûl edilmiş bir şahsiyet değildir. Hiçbir Türk milliyetçisi tarafından da edilmemiştir ve buna dâir bir enmuzec gösteremezler. Kendisi Türk Yurdu dergisind e bile 1915 yılında “Türkçülüğü anlayan ve takdir eden vatandaşlarımızdan M. Kohen Efendi” olarak tanıtılmıştır, Türkçü M. Kohen olarak değil[14]. Diğer yandan Türkçülüğün gerçek öncü ve bayraktar larından olan ve temsil ettiği geleneğe bağlı olduğumuz Nihâl Atsız da Z Vitamini adlı ricâl taşlamasında Tekinalp’le şöylece dalga geçmiştir:

“Profesör Moiz Tekinalp, ekonomik milliyetçilik kürsüsünde ilim tarihimiz e yeni ufuklar açacaktır. Kendisi her ne kadar Turan adlı bir kitabın müellifi ise de bunun bir mürettip yanlışı olduğunu, kitabın adı Tevrat olacakken eski harflerde ki karışıklık sebebiyle sondaki “te” harfinin bir noktasının düştüğünü, böylece “nun” haline geldiğini ve Turan okunduğunu ispat etmiştir”[15]

Aynı Atsız, Tekinalp’ın da içinde bulunduğu Yahudiler i Türkleştirme faaliyetl erine ilişkin, 1934 yılında Orhun’un 7. sayısında kaleme aldığı yazısında “Biz onların Türkleşeceğini asla ummadığımız gibi bunu istemeyiz de. Çamur ne kadar fırına verilse demir olamayacağı gibi Yahudi de ne kadar yırtınsa Türk olamaz.” demiştir[16].

Bunları görmezden gelerek Tekinalp’ı öncü kabul eden tek bir Türk milliyetçisi yokken onu Türkçülüğün babası gibi göstermek, deli saçması ve mesnetsiz iddialarl a Gökalp’a ve diğer Türk milliyetçilerine saldırmaya devam etmekte musır olurlarsa artık iddialarının taşıdığı keyfiyet kendileri için de geçerli sayılacaktır.

[1] Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 3, s. 906, Altındağ Yayınevi, 1967.

[2] Ziya Gökalp, Bütün Eserleri – Bir, Kitaplar 1, s. 560, YKY, 2007, İstanbul.

[3] M. Orhan Okay, “Ziya Gökalp”, TDV İslâm Ansiklope disi, c. 14, 1996, s. 125.

[4] Göktürk Ömer Çakır, “Gökalp’a Türkçülüğü Aşılayan Adam Hüseyinzâde Ali Turan”, Orkun, 54, Ağustos 2002, s. 44.

[5] A.g.m., s. 44.

[6] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura, s. 25–26, Tarih Vakfı, İstanbul, 1999.

[7] A.g.m., s. 44.

[8] Başka kaynak belirtilm eyen alıntılar bu kitaptan yapılmıştır: Rıfat N. Bali, Bir Günah Keçisi: Munis Tekinalp, s. 229 – 248, 265 – 333, Libra Kitap, İstanbul, 2012.

[9] Rıfat N. Bali, a.g.e., s. 311.

[10] M. Orhan Okay, a.g.m., s. 125.

[11] Sadık Albayrak, Devrimin Çakıl Taşları, s. 137, 139. Timaş Yayınları, İstanbul, 1991.

[12] Rıfat N. Bali, a.g.e., s. 248.

[13] Bu konu hakkında bkz. Ali Birinci, Tarih Yolunda. Yakın Mazinin Siyasî ve Fikri Ahvali, s. 240 – 245, Dergâh, İstanbul, 2012. Ayrıca Necati Gültepe, Turan. Turancılık Tarihinin Kaynakları, s. 75 – 87, Turan Kültür Vakfı, İstanbul, 1999.

 16 
 : Eylül 08, 2017, 08:22:07 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

NATOREİ CHARTA VE HAKİKAT


NATOREI CHARTA VE HAKİKAT 

http://www.haber5.com/dunya/hahamin-itirafi-soykirim-bir-yalandir

http://www.egeuni.com/forum_posts.asp?TID=10025

Haham Moshe Arye Friedman : Soykırım büyük bir yalan

Avusturya Ortodoks Yahudi cemaatini n üst düzey hahamı olan ve uluslarar ası anti-siyonist hareket Natori Karta (Şehrin Muhafızları) üyesi Moshe Arye Friedman, bir süre önce Uluslarar ası Holokost İnceleme Kurumu’nun davetlisi olarak İran’a gitti ve bu ülkede 10 gün kaldı. Bu süre boyunca Dün Kudüs Günü yürüyüşüne katıldı, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinej ad’la Tahran Üniversitesi’nde görüştü, Tahran ve Meşhed üniversitelerini ziyaret etti. Friedman, ziyaretle rinde ve verdiği söyleşilerde Siyonizm ve soykırım üzerine görüşlerini açıkladı.
 
Avusturya’da yaşayan Amerikan Yahudisi bu hahamın holokost ve Siyonist rejim hakkındaki inançları bazen kendisi ve ailesi için ciddi sorunlara yol açabiliyor. Mesela geçen yıl, Tahran’da düzenlenen holokost konferansına katıldıktan sonra ülkesine döndüğünde bazı aşırı Siyonistl er tarafından saldırıya uğradı ve darp edildi. Buna karşılık, konuyla ilgili haberlerd e geçtiği gibi, polis onu korumak için hiçbir girişimde bulunmadı. Friedman, aynı şekilde Amerika ve Polonya’da da aşırı Siyonistl erin saldırısına uğradı.
 
Haham Moshe Arye Friedman’ın inançları çocukları için de sorunlara sebep oldu. Bir Yahudi okulunda eğitim gören çocukları, şu anda bu okul tarafından kabul edilmiyor . Öğrenim yılının başında çocukları sınıfa alınmak yerine bir depoya kapatıldılar. Mahkeme, okulun bu kararını sorgulaya rak Friedman’ın çocuklarının eğitim hakkının iadesini istedi. Fakat okul mahkeme kararını uygulamadı ve Friedman siyonizml e ilgili inançlarını terk etmedikçe ve İran’ı desteklem eyi sürdürdükçe çocuklarının bu okulda eğitim görme hakkı bulunmadığını açıkladı.
 
İran Üniversite Öğrencileri Haber Ajansı (İSNA), 7 çocuk babası 37 yaşındaki Friedman’la Tahran’da bir söyleşi gerçekleştirdi.
 
Söyleşiyi Sonbahar’ın ilk günlerinde bir öğleden sonra çiseleyen yağmur altında Tahran’ın Niyâverân Parkı’nda yaptık.
 
Belli ki kaldığı yerle Niyâverân Parkı arasında defalarca gidip gelmiş olan Friedman, hızlı adımlarla parka doğru yola koyuldu ve yol boyunca hızlı yürümesi nedeniyle geride kaldığımız için birkaç kez bizden özür diledi. Nitecede birkaç dakikalık yürüyüşten sonra bizi parkın uygun bir noktasına götürdü.
 
Friedman’la birlikte parkta yürürken, sakalları, paltoya benzeyen uzun ve siyah giysisi, şapkası ve simasıyla farklılaşan kendine özgü görünümü nedeniyle çevredekilerin dikkatini çekiyordu. Parkta bizi izleyen kimileri şaşkınlıkla onun kılık kıyafetine bakıyorlardı. Söyleşi boyunca birkaç kişi, Friedman’ın Yahudi haham olduğunu anladıklarından bize ricada bulunarak kendisiyl e Yahudi ideolojis i ve bu çerçevedeki meseleler i konuşmak istedikle rini söylediler.
 
Friedman bir saatlik bu söyleşide Siyonizm, semavi dinlerin yakınlaştırılması, Yahudi dininde siyonizmi n yeri, Filistin sorununun çözümü ve Ortodoks Yahudi cemaatini n inançları çevresindeki görüşlerini açıkladı.
 
HER GÜN NAMAZLARI MDA SİYONİZMİN YOKOLMASI İÇİN DUA EDİYORUM
 
Avusturya Ortodoks Yahudi cemaatini n üst düzey hahamı Friedman, söyleşinin başında uluslarar ası anti-siyonist hareket Natori Karta’nın inançlarına dayanarak Siyonizm hakkında şunları söyledi:
 
“Kitab-ı Mukaddes ve peygamber imiz Hz. Musa’nın öğretileri uyarınca siyonizme muhalefet e sadakatle bağlı kalmalı ve İsrail’in yok edilmesi için çalışmalıyız. Biz her gün namazlarımızda siyonizmi n ortadan kalkması için dua etmekle kalmıyor, siyonizmi n dünya üzerinden silinip gitmesi amacıyla gücümüz yettiğince gayret göstermeliyiz. Hatta gerekirse bu yolda canımızı bile verebilme liyiz. Dinî açıdan Filistin halkı da tam desteğimizi alıyor. Bu arada, çoğunlukla sadece konuşmakla yetinilen konferans lara katılmakla kalınmamalıdır. Pratikte de Filistin halkına destek olunması gerektiğine inanıyoruz. En önemli mesele, Filistin sorununu sadece Filistin halkının sorunu olmadığıdır. Bunun siyonizml e ve Beytül Mukaddes’in iyilerden arındırılmasıyla da ilgisi var. Bundan dolayı ağır bir sorumluluğumuz bulunuyor . Beytül Mukaddes’i özgürlüğüne kavuşturmalı, Siyonizm ve işgalden kurtarmalıyız. Bu, esas itibariyl e üzerine odaklandığımız görevlerimizden biridir. Bilgi azlığına ve gerekli şartların bulunmama sına rağmen bu alanda güzel ilerlemel er sağladığımızı söylememin insaflı bir değerlendirme olacağını düşünüyorum.”
 
SİYONİSTLER TANRI’YA İMANIN KÖKÜNÜ KAZIMAYA ÇALIŞIYORLAR
 
Friedman, “Sizce dinler arasında olumlu ilişki hangi ölçüde küresel barış ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olabilir?” sorusuna şöyle cevap verdi:
 
“Bana kalırsa dinler arasında diyalog daha pratiğe dönük olmalıdır. Bu konuda dünya çapında çok sayıda konferans düzenliyoruz ama bunlar arasında gerçekten etkili sonuç doğuran sayısı oldukça az. Siyonizm bunlardan suiistifa de ediyor ve Tanrı’ya imanın kökünü kazımaya çalışıyor. Yahudiler in dinî kimliğini yok etmek ve materyali st, faşist bir kimliğe dönüştürmek için gayret gösteriyorlar. Onlar, Kitab-ı Mukaddes’i yalanla değiştiriyorlar. Böylece Beytül Mukaddes’teki varlıklarına, oradaki işgallerine ve cinayetle rine meşruiyet kazandırabiliyorlar. Bundan dolayı, cinayetle rinin meşru olduğunu ve Kitab-ı Mukaddes’in hakikatle rine göre Beytül Mukaddes’te bulunmaya hakları bulunduğunu söyleyebilmek için mantıkî hakikatle ri tahrif ediyorlar .
 
Burada büyük çelişki var. Bir taraftan dinin kökünü kazımaya çalışıyorlar, diğer taraftan dinî boyut olmadan planlarını uygulayab ilmek için meşruiyet ve haklılığa sahip olamayaca klarını görüyorlar. Bu nedenle kendileri ni dindar göstermeyle çok ilgililer . Bu, siyonistl erin davranış tarzıdır.”
 
KİTAB-I MUKADDES’E GÖRE YAHUDİLERİN CİSMEN BEYTÜL MUKADDES’E ADIM ATMAYA HAKLARI YOKTUR
 
“Siyonistlerin ikinci dünya savaşından önce büyük bir sorunları vardı. Kitab-ı Mukaddes’e aşina olan bütün araştırmacılar ve hocalar, Yahudiler in Beytül Mukaddes’e ayak basmaya hakkı bulunmadığının şüphe götürmeyen bir gerçek olarak Kitab-ı Mukaddes’te yeraldığını biliyorla rdı. Tanrı onlara Beytül Mukaddes’i terk etme, diledikle ri yere gitme ve asla Beytül Mukaddes’e cismen dönmeme talimatı vermişti. Tanrı’nın buyruğuna göre sadece manevi olarak Beytül Mukaddes’le irtibat halinde olabilirl erdi. Ama siyonistl er, insanlık karşısındaki cinayetle rini Kitab-ı Mukaddes yoluyla dünyaya izah edebilece kleri için bir çerçeve geliştirmek mecburiye tindeydil er. Bu iş için holokost meselesin i şekillendirmede özel bir araca ihtiyaç duydular. O zamanlar, yani ikinci dünya savaşından önce ve sonra meydana gelen cinayetle rin çoğu onların eliyle işlendi. Ama onlar başlangıçta hakikatle rin çoğunu tahrif etme ve yalan uydurma işine girdiler. Öyle şeyler ortaya attılar ki asla vuku bulmamıştı.  Böylece holokost meselesin i dünyaya kabul ettirdile r ve soykırım konusu öylesine güçlendi ki Batı ülkelerinde bu meseleyi sorgulama k suç sayılır oldu. Bu yüzden bazı kimseleri hapse bile attılar. Bu yasalar, mesela 1945-55 arasında Avusturya’yı işgal eden komünistler tarafından çıkarılıyordu. Dolayısıyla onlar taammüden bu yasalarda n kötü yönde yararlandılar. Böylelikle sadece tarihsel gerçekleri değil, hatta Kitab-ı Mukaddes’in hakikatle rini de tahrif ettiler.”
 
BAZI KANUNLAR İSTİSMAR EDİLEREK HOLOKOST BİR TABUYA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
 
“Bu durumda hiç kimse holokost üzerine konuşma hakkına sahip olamadı. İkinci dünya savaşından sonra pek çok halk, özellikle de Almanlar holokost hakkında konuşmaktan çekiniyorlardı. Anne ve babalar, çocuklarına vuku bulmuş veya bulmamış olaylarda n bahsetmey e korkuyorl ardı. Hatta eşler kendi aralarında bu konuda konuşmaktan korkarlar dı. Bundan dolayı bu anne ve babalarda n meydana gelen yeni nesil, holokost hakkında pek fazla bir şey öğrenemeden büyüdü. Eğitim sistemind e bu mesele öylesine tabu haline getirilmişti ki bu sahada hiçbir bağımsız araştırma yapılamadı. Elde edilen tek sonuç, bu çocuklara büyük babalarının, büyük annelerin in ve ecdadlarının caniler olduklarından fazlası değildi.”
 
SİYONİSTLER HEDEFLERİ DOĞRULTUSUNDA DİNİ İSTİSMAR ETTİLER
 
Avusturya Ortodoks Yahudi cemaatini n üst düzey hahamı olan Moshe Arye Friedman, İSNA ile söyleşisinin devamında şunları söyledi:
 
“Siyonistler dinin kökünü kazımaya çalışmakla yetinmedi ler, dinin hakikatle rini de istismar ettiler. Tahrif edilmiş şeklini ve yalanlarını dinin hakikatle ri olarak gösterdiler. Ne yazık ki dünyanın her yerindeki dinler arası diyalog girişimleri siyonistl erin etkisi altındadır. Dinler arası diyalog konuları üzerine düzenlenen, epeyce vakit ve enerji harcanan konferans ların çoğu, siyonizmi n kontrolü ve nüfuzu altındadır. Bu sadece benim değerlendirmem değil. Kendi tecrübelerine dayanarak siyonistl erin hedefleri doğrultusunda dini istismar ettiğini söyleyen çok sayıda insan var.”
 
GERÇEK MANADA DİNLER ARASI DİYALOG, DİNLERİN GERÇEK TEMSİLCİLERİ İLE MÜMKÜNDÜR
 
Friedman, “Semavi ve ilahi dinlerin önde gelen büyüklerinin dinleri birbirine yaklaştırmak için üzerlerine düşen görev nedir? Bugüne kadar bu yönde gösterilen çabaları nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna ise şöyle cevap verdi:
 
“Dinler arasında gerçek bir diyalog için dinlerin gerçek temsilcil erinin o diyalogda hazır bulunması gerekir. Şu anda böyle olmuyor. Mesela siyonistl er, kendileri ni Yahudi dininin temsilcis i olarak tanıtıyorlar. Oysa Yahudi dininin gerçek temsilcis i değiller. Onlar, birinci derecede kendileri ne, ikinci olarak da dinlerine ihanet ediyorlar . Ayrıca dinlerde pek çok tahrifler de meydana gelmiştir. Sözgelimi Katolik kilisesi, bir zamanlar siyonist rejimi tanıma konusunda çok sert bir tavır içindeydi. Onlar, dini metinler bakımından siyonistl erin Beytül Mukaddes’te bulunmala rının meşruiyeti olmadığına inanıyorlardı. Dolayısıyla Katolik kilisesi, hiçbir şekilde alenen siyonist rejimi tanıyabileceğini söyleyemezdi. Ne yazık ki 70’li yıllarda siyonist rejimi tanıma konusunda Ahd-i Atik’e bir reform eklendi.”
 
BARIŞ VE ADALET KONFERANS DÜZENLENEREK ELDE EDİLEMEZ
 
Friedman, barış ve adaletin, dinler arası diyalog konferans ları vasıtasıyla elde edilemeye ceğini söyleyerek açıklamalarını şöyle sürdürdü:
 
“Şu anda karşı karşıya bulunduğumuz sorundur bu. Bana göre İran, böyle konferans lara rağbet gösterme konusunda daha ihtiyatlı davranmalıdır. Çünkü bunlardan bazıları sadece düşmanlara hizmet ediyor. Bizim ihtiyacımız olan şey, dinlerin gerçek temsilcil erinin bu konferans lara katılmasıdır. Örnek olarak günümüzde herkes biliyor ki, İran, dünyada İslam’ın gerçek temsilcis idir. Bu temsilcil er, Beytül Mukaddes’i özgürleştirmeye gerçek manada ilgi duymalıdırlar.”
 
Moshe Arye Friedman, “Dinde kök salan aşırı inançlar dünyada barışı kurmak için gösterilen çabalar üzerinde nasıl bir etkiye sahip olabilir?” sorusuna da şöyle cevap verdi:
 
“Bu aşırılıkların şerrinden kurtulmak için onların başlangıç noktalarına dönmek gerekir. Bu amaçla da tarihsel ve dinî öğeler hakkında bağımsız araştırmalar yapılmalıdır. Bu arada dinî konulara bakmalıyız. Çünkü bu alanda yalanlar ve tahrifler epeyce vuku bulmuştur. Dolayısıyla benim inancıma göre bu, ilk aşamayı oluşturuyor. Hakikatle rin ortaya çıkarılması, nihai zaferin kazanılması, Beytül Mukaddes’in özgürleştirilmesi ve siyonistl erden arındırılması için  epey tesirde bulunacak tır. O güne çok uzak olmadığımıza inanıyorum.”
 
TAHRAN’DA DÜZENLENEN HOLOKOST KONFERANS I ÇOK ÖNEMLİ BİR KAZANIMDI R
 
İran’ın holokost konusunda konferans düzenlemesi dolayısıyla Tahran’ı tebrik eden Friedman, “Tahran’da düzenlenen yıllardır beklenen konferans çok önemli bir kazanımdır” dedi ve ekledi:
 
“Şu anda bütün dünya İran’ın bu sahada ne kadar ileri gidebilec eğini merakla bekliyor. Bu nedenle böyle girişimleri desteklem ek gerekir. Çünkü bu konferans lar siyonizmi ortadan kaldırmanın güçlü kanallarıdır. Bu alanda ortaya konan propagand anın hiç önemi yok. Eğer  bana holokost konferansına dünya medyasının verdiği tepki hakkında soru sorulacak olsa cevap olarak İmam Humeyni’nin bu konudaki sözünü söylerim: Eğer siyonist medya günün birinde benim hakkımda iyi bir şey yazarsa kendime bunun nedenini sorarım! Neden onlar bu işle meşguller? Dolayısıyla siyonist medyanın İran’a saldırısı ne kadar çok olursa İran bundan hoşnut olmalı ve kendisiyl e daha bir gurur duymalıdır.”
 
SİYONİZM TANRI’YA KARŞI EN BÜYÜK İSYAN VE BAŞKALDIRIDIR
 
“Onları asla tanıyamayız. Bütün çabamızı onları yok etmeye yöneltmeliyiz. Siyonizm, Tanrı’ya ve dinimize karşı en büyük isyan ve başkaldırıdır. Bu nedenle ortak veya ayrı inançlarımız ve çıkarlarımız olduğundan sözedemeyiz. Siyonizm, Kitab-ı Mukaddes’le ilgili dinî inançları tahrif ediyor. Çok sayıda yalan söylüyorlar. Bazı yalanları tamamen aşikardır. Maalesef holokostu bir tabu haline getirmeyi başardılar. İran, bu konuyu sorgulaya n belki ilk ve tek ülke.
 
SİYONİSTLERİ ASLA YAHUDİ SAYMIYORU Z
 
“Yahudiler, hiçbir şart altında siyonistl ere resmiyet kazandırmayacaklar. Onları asla Yahudi saymıyoruz. Siyonistl er dinimize faşizmi, milliyetçiliği ve caniliği armağan eden insanlardır. Onlar, din ve şahsiyetlerini değiştirmiş kimselerd ir. Aslında siyonizmi genel olarak din saymayız. Bu ikisi arasındaki fark, iman ile şeytan arasındaki fark gibidir.”
 
HOLOKOST BÜYÜK BİR YALANDIR
 
“Holokost hakkında uydurulan yalanlar sadece bu olaydan sonra vuku bulmadı. Bu, Siyonistl erin arkasına saklandıkları bir yalandır. Diğer cani rejimler de kendi cinayetle rini izah ederken soykırım meselesin i istismar ediyorlar . 6 milyon Avrupalı Yahudi’nin holokost olayı boyunca can verdiğini iddia ediyorlar . Onlar, bu propagand ayı Alman halkına karşı da kullandılar. Böylece bu ülkeyi 6 milyon Yahudi’yi öldürme suçuyla boykot edebilece klerdi.  Oysa ikinci dünya savaşının arkasındakiler onlardı. Almanya’ya karşı propagand anın arkasında da onlar var. 6 milyon rakamının sürekli tekrarlan masının ardında da onlar var. Savaştan sonra birçok gerçeği tahrif ettiler ve yalanlar uydurmaya başladılar. Böylelikle bir soykırımın yaşandığını iddia edebilece klerdi. Eğer biri kalkıp sayımızı ve hikayemiz i sorgulama ya cüret ederse cezalandırılabilecekti. Dolayısıyla holokostu bir büyük yalan kabul ediyoruz. İslam ülkeleri bu büyük yalana karşı koymalıdır. Bu aynı zamanda onların dinlerini n de yararınadır. Daha iyi bir dünya kurmak için bu yalanın şerrinden kurtulmak gerekiyor . Çünkü siyonistl er holokost meselesin i insanlığa karşı işledikleri cinayetle ri gizlemek için kullanıyorlar. Holokost yalanı o kadar ilerledi ki, şu anda herkes hiçbir sorunla karşılaşmadan Tanrı’yı ve dinini sorgulaya bilir ama holokostu sorgulama ya kalktığı takdirde cezalandırılır. Hatta holokostl a ilgili konferans lara katılanların aileleri bile cezalandırma ve hapisle tehdit edilir.”
 
TÜM FİLİSTİNLİLERİN SORUNU, BEYTUL MUKADDES’İ SİYONİSTLERDEN ARINDIRMA KLA ÇÖZÜLECEKTİR
 
“Filistin sorunu, holokost konusunda uydurulan bu yalanların ve dinî kitaplard a yapılan tahrifler in doğrudan sonucudur . Bu nedenle Filistin sorunun tek çözüm yolu siyonizmi n ortadan kalkmasıdır. Çünkü Filistin meselesin in çözümü için öncelikli koşul, Filistinl i mültecilerin kayıtsız şartsız vatanlarına ve evlerine dönmesidir. Siyonist rejim dünyayı etkisi altına almış durumda ve diyor ki, Filistinl ilerin bazı sorunlarını müzakere edebilmek için önce bizi kabul etmelisin iz. Bu, tasavvur edebileceğiniz en büyük adaletsiz liktir. Zira Filistinl iler için adalete ulaşmayı siyonist rejimi tanıma şartına bağlıyor. Filistin sorununun çözümü için Beytül Mukaddes’e koşmak gerekiyor ve bu işi kâmil bir imanla yapmak icabediyo r. Şeytanın karşısına dini çıkarmak lazımdır. Beytül Mukaddes’in özgürlüğüne kavuşması ve buranın siyonistl erden arındırılmasıyla bütün Filistinl ilerin sorunu hallolaca ktır. O nedenle sadece konferans larla yetinilme melidir. Bu yeterli değildir.”
 
Friedman, “İran Cumhurbaşkanı, holokostu n vuku bulduğunu kabul etsek bile holokost iddiasındaki ülkelerin Yahudiler e Filistin yerine Avrupa ülkelerinden birinde veya Kanada ve Alaska’da ikamet imkanı sağlayabileceğini söylüyor. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?” sorusunu şöyle cevapladı:
 
“Holokost konferansında da bu mesele gündeme geldi. Ben konuşmamda da belirttim, bazı Avrupa ülkeleri bu iş için çok uygun. Mesela Polonya, Almanya’nın bir kısmını işgal etmiştir. Polonya’nın yüzde 40’ı Alman toprağıdır. Almanya’nın ise bu toprağı geri almaya cüret edecek hali yoktur. Bana kalırsa Yahudiler in Polonya’ya yerleştirilmeleri hiçbir şekilde sorun olmaz. Bu ülke en iyi askeri donanıma sahip yerdir. Polonya ordusu Irak’a gitmek için yeterli paraya ve zamana sahipse Yahudiler i iskan etmesi neden sorun olsun? Birçok Avrupa ülkesi milli güvenliklerini bile siyonist rejime kurban etmiştir. Öyleyse Yahudiler i kabul etmeleri neden sorun olsun? Ahmedinej ad’ın önerisine tamamen katılıyorum. Bu, en iyi ve en etkili yoldur. Tabii ki Avrupa’nın yasaları var, diledikle rini yapabilec ekleri Filistin gibi değil orası. Uluslarar ası toplum bu canileri cezalandırmalıdır. Ama ne yazık ki bu iş hala gerçekleşmiş değil ”





MUHARREF TEVRAT VE IRKÇILIK

MUHARREF TEVRAT VE IRKÇILIK

DR. LÜTFİ ÖZŞAHİN

http://arsiv.ajans5.com/detay/2009/10/28/muharref-tevrat-in-turk-evlatlari-ve-yahudi-irkciligi.html

Türkiye’nin İran ve Pakistan’la yakınlaşması, daha da sıcak ilişki kurması Sayın Başbakan’ın haklı olarak Gazze vahşeti dolayısı ile İsrail’i eleştirmesi öz vatanımızda köşe başını tutmuş bazı monşerleri ve muharref Tevrat’ın siyonist sevdalısı Müslüman düşmanı bireyleri aşırı rahatsız ediyor.

Evet, sayın başbakan benim bir önceki yazımda belirttiğim gibi İsrail Evim Partisi’nin lideri ve Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ı deşifre etti. Lieberman’ın Gazze’de nükleer silahlar kullanmak suretiyle tüm Filistinl ileri yok etmek istediğini açıkça dünya kamuoyund a gündeme getirdi. İyi mi oldu kesinlikl e iyi oldu. Fakat İsrail ve destekçileri ile beraber Türkiye’de ki, Muharref Tevrat’ın evlatları da aşırı rahatsız oldu.   Ancak bunu direkt söylemiyorlar da her zaman olduğu gibi laiklik, Atatürk İlke ve İnkılâpları elden gidiyor, cumhuriye t tehlike de, ılımlı İslam geldi, Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor gibi sığ, o derece derinliks iz, primitiv ve provakati f düşüncelerle yapıyorlar. Hâlbuki her zaman söylediğim gibi Türkiye’nin çıkarları asla sırtını İslam dünyasına dönmek ve şer cephesi olan ABD, İsrail,  İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin dümen suyuna tabi olmakta değildir.
       
Şimdi başlıktan yola çıkarak bir analiz yapmak istiyorum . Ben bu analizimd e Tevrat’ın Türk Evlatları tabirinde n yola çıkarak, İçimizdeki İsrail’i biraz olsun açmak istiyorum
                         
Bilindiği gibi İsrail kelimesin in anlamlarından birisi de Hz. Yakub’un rüyasında Tanrı Yehova ile sabaha kadar uğraşmasından mülhem olarak Tanrı ile güreşen, mücadele eden anlamındadır. İsrail kavmi bundan dolayı hâşâ Tanrı’ya da meydan okuyan bir millettir . Öyle ki, Yakub tanrı ile güreşmesi sonucu uyluğundan zarar görmüş ve topallama ya başlamıştır. Bundan dolayı dindar Yahudiler asla uyluk kemiğindeki eti yemezler. Meşhur Balam hikâyesinde anlatıldığı üzere” İsrail iş’te ayrı oturan bir kavimdir. Milletler arasından sayılmayacaktır.” Tanrı Yehova aynı zamanda Orduların rabbidir. O kızdığı zaman bazen Yahudiler i de cezalandırabilir ama yeri geldiğinde,  kendi seçkin ve seçilmiş kavmi olan İsrail milletini n çıkarı ve bekası için, bebekten, kadına, ihtiyara, eşeğe, ineğe velhasıl nefes alan her canlıyı acımadan katletme emri verebilir .(Hezekiel)
         
Yani tam manası ile intikamı rahmetind en, merhameti nden, acımasından, şefkatinden çok katmerli olan bir Tanrı anlayışı ve inancı ile karşı karşıyayız. İşte Tanrı anlayışı böylesine intikamcı ve kinci bir yorumla Tevhid geleneğindeki anlamından saptırılmış bir inancın mensuplarından insanlığa fayda, barış, merhamet beklemek herhalde abesle iştigal olsa gerek. Öyleki muharref Tevrat’ın-Tora (kutsal kitabın tümü -Tanah) salikleri yeri geldiğinde yani çıkarları ve bitmez tükenmez arzuları tehlikeye girdiğinde Zekeriyya, Yahya, Amos, Hezekiel, İsa gibi peygamber leri de katletmek ten çekinmezler. Eğer katledeme zlerse en azından zehirlerl er.
             
Efendim içimizdeki İsrail mensupları Roma’ya yürümeye hazırlanan Fatih Sultan Mehmet’i zehirleme diler mi? Yuda Nasi ailesi vasıtasıyla bir dönem Osmanlı sadaretin e hâkim olmadılar mı? Hatta bırakın Fatih’i,  onu zehirleye n Yakup Paşa’nın dedeleri Peygamber imizi dahi zehirledi . Hatırlayın Hayber’de Hz. Peygamber i zehirleye n kadın Zeynep binti Harise Yahudi değimliydi? Öyle ki Rasuli Ekrem hayatı boyunca o zehrin etkisinin kendisind e devam ettiğini itiraf etmişti. Allah bilir efendimiz in vefatının nedenleri nden birisi de bu Yahudi kadının verdiği zehrin etkisinde n olabilir.
           
Şimdi içimizdeki İsrail’in kısaca bir profilini verdim. Bazı okuyucula rım aman efendim tüm Yahudiler böyle değil. Tabii ki. Bunu bir dinler tarihçisi olarak bende biliyorum . Fakat siyonist, ırkçı olmayan humanisti k ve reformist Yahudiler in Filistin’de acımasız katliam yapan Ferisi kökenli Rabbinik/Ortodoks İsrail devlet aygıtı üzerinde etkileri yok denecek kadar azdır. Yani insancıl olanları en azından öyle görünenleri sadece birer istisnadırlar o kadar. Bu gruplar İsrail devletini yönlendiremedikleri gibi İsrail’e hakim olan fundament alist ve entegrist Yahudilik anlayışı humanisti k ve reformist Yahudiler i dışlamaktadırlar yani geçmişte meşhur filozof Spinoza örneğinde olduğu gibi açıkça tekfir etmektedi rler
                           
Efendiler! Kur’an-ı azimüşşan “Ehli kitap içerisinde müminlere en azılı düşman olarak Yahudiler i bulursunu z” diye boşuna buyurmuyo r.

Bunun bir hikmeti sebebi var. Bazıları bu ayetin konjektürel olduğunu yani dönemin Beni Kaynuka, beni Nadir ve Beni Kurayza Yahudiler i ile ilgili olduğunu iddia ederler. Tamam, da tefsirde basit bir yorum, tevil ilkesi vardır. Nedir o? Nüzülün yani ayetin iniş sebebinin hususi-özel olması hükmünün ve manasının umumi yani genel/evrensel olmasına mani değildir.
                 
Ne yani Efendimiz zamanındaki Yahudiler peygamber imize ve müminlere amansız düşman idilerde, şimdi dost mu oldular. Günümüz dünya ölçeğinde birileri bana bak şu Yahudiler Müslüman dostudurl ar diyebilir mi?   Efendim en azından Yahudiler biz Türklere karşı savaşmadılar, Yalan Çanakkale’de katır alayları ile İngilizlere ve Fransızlara destek verdiler. Yani bize karşı savaştılar, Yine Kanal çarpışmalarında İngilizlerle beraber hareket ettiler. Bırakın bunları bugün İçimizdeki İsrail finans kapital destekli bazı medya ve paramilit er gruplar aracılığı ile milletimi zin özgür iradesine, tarihsel ve toplumsal değerlerine karşı olabildiğince büyük bir şiddetle çarpışmıyor mu? Epidemik(yaygın) ahlaksızlığın öncülüğünü yapmıyorlar mı?
       
Hakikaten içimizde muharref Tevrat’ın sahte Türk kimlikli evlatları var. Bunlara dikkat etmezsek, bu gruplar açık ve seçik deşifre edilip ortaya çıkarılmadıkça, bağımsız yargı tarafından sanık sandalyes ine oturtulma dıkça ülkemizin düzelmesine, istikrarın, güvenliğin, refahın sağlanmasına,  temel ahlaki değerlerin neşvü nema bularak yaygınlık kazanmasına,  imkân yoktur.
     
Bendeniz aynen Natorei Charta cemaati gibi siyonist, ırkçı olmayan Tanah’ ın(Tora-Neviim-Ketubiim)  intikamcı, kinci ve katliamcı yorumunu yapmayan Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Yusuf gibi büyük peygamber lerin barış, selam, esenlik, aşk, rahmet ve merhamet mesajlarına bağlı kalan Yahudiler e saygı duyduğumu ifade ediyorum. Ancak bu tür Yahudiler in sayısı çok az da olsa bize düşen barış, selam, esenlik ve temel değişmez kadim ahlaki değerlerden yana olan Yahudiler in sayısının artmasını temenni etmektir.




SELANİK VE MARC DAVID BAER


SELANİK VE MARC DAVID BAER 

http://t24.com.tr/haber/arsiv,164143

"Selanikli Dönmeler" kitabının yazarı Marc David Baer
"Mustafa Kemal'e dönme diyen İslamcı'yla
Başbakan Tayyip Erdoğan'a Yahudi diyen ulusalcı aynı derecede ırkçı" diyor
Baer'in Radikal'den Ezgi Başaran'ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle :

Selanikli dönme = Sabetaist midir
Siz niçin kitabınızda Sabetaist yerine dönme deyişini kullanmayı tercih ettiniz

Sözü edilen kişiler kendileri için İbranice inananlar anlamına gelen ‘Maaminim’ sözünü kullandılar. Hemen hemen hiç kimse bu terimi duymamış olduğu için ben de 20. yüzyıldan beri bu grup için Türkiye’de kullanılan dönme terimini seçtim.

Peki Sabetaist yanlış bir terim mi

Evet çünkü tarihte pek kullanılmadı.

İngilizcedeki ‘convert’ deyiminin karşılığı olan ‘dönme’nin Türkiye’de negatif çağrışımları vardır da onun için soruyorum

Türkçede İslam’a geçen kişiler için kullanılan doğru tanım ‘muhtedi’dir. Dönme dini bırakıp giden anlamını içerir. Bu, kişinin bıraktığı dine mensup kişiler için olumsuz bir tanımdır. Söz ettiğimiz gruptakil er de tam da bu nedenle kendileri ne ‘İnananlar’ adını verdiler. Onlar mesihleri tarafından kendileri ne ilan olan, doğru dine inandıklarını savunuyor lardı.

‘Selanikli dönme’yi tek bir cümleyle açıklamak zorunda kalsanız, hangi özelliklerini o cümleye dahil edersiniz

1666 ve 1923 yılları arasında Osmanlı Selaniki’nde dönmeler yeni bir etno-dini inanç, ibadet ve kimlik yarattılar. Ahlakları ve dinsellik lerinin kökenleri Yahudi Kabbalah ve İslami tasavvufu n kesişim noktasında bulunabil ir. Bu din ve sınırları iyi korunan etnik kimlikler i onların ne Yahudi ne de ortodoks Müslümanlar olduğunu ortaya koyuyor.

Yahudiler in Sabetaist lere bakışı nedir

17. yüzyılda bu hareketin ilk ortaya çıktığı günden beri dönmeler Yahudi liderler tarafından Yahudi olarak kabul edilmedil er. Yahudiler Sabetay Sevi’nin Yahudiliğe uygun davrandığını da düşünmedi. En başından beri hahamlar Sabatay Sevi’yi takip edenleri dinden dönen, Yahudiliği bilerek ve isteyerek bırakan kişiler olarak kabul ettiler.

Selanikli dönmelerin içinde bulundukl arı toplumla ilgili gizli ajandası olması fikrinin kökünde ne yatıyor

Dönmelerin Yahudiler le ilişkilerinin iyi olmadığı, Yahudiler in onları dinlerind en çıkmış tehlikeli kişiler olarak gördükleri ve Selanik’te de ekonomik rakipleri olduğunu bildiğimiz halde dönmelerin Yahudiler in istekleri ni yerine getirmek üzere hareket ettikleri ni nasıl düşünebiliriz? Belki tekrarlam akta yarar var: Osmanlı döneminde Yahudiler, dönmeleri Yahudi olarak kabul etmediler . Dönmeler de kendileri ni Yahudi olarak görmediler. Osmanlı’daki şeriat ve kanunlara göre dönmeler Yahudi olarak kabul edilmedil er çünkü İslam’a geçmişlerdi. Eğer Yahudiler ve Osmanlı devlet idaresi dönmeleri Yahudi olarak kabul etmediyse neden biz bugün onları Yahudi olarak kabul edelim ya da edebiliri z?

Bir diğer inanış da şu: Selanikli dönmeler, laik bir Türkiye Cumhuriye ti kurmaları için gönderilmiş dinsiz kişiler
Dindar mıdır aslında dönmeler

 Osmanlı dönemi Selaniki’nde dönmeler Osmanlıcılığı savundula r. Onlar imparator luğu kurtarabi lmeyi hayal ettiler, çünkü ancak bu düzende dinlerini rahatça yerine getirebil iyorlardı. Dönmeler kendi ahlaki ve dini kurallarına göre yaşayan dini bütün bir cemaatti. Onlar ne Türk milliyetçileriydiler ne de laikliği savunuyor lardı. Selanik’te yayınladıkları edebi dergilere, gazeteler e, dönemin dönme siyasetçilerinin 1908 devrimi sırasında yaptıkları konuşmalara baktığımızda bunu görüyoruz. Dönmeler ancak nüfus mübadelesi sırasında Yunanista n’dan Türkiye’ye zorla göç ettirildi kten sonra laikliği ve milliyetçiliği savunmaya başladılar. Onlar Selanik’i bırakıp İstanbul’a gelmeyi kendileri seçmedi ve Selanik’ten ayrılan en son kişiler arasında yer aldılar.

Mustafa Kemal’in Sabetaist olup olmadığı konusunda kesin bir bilgiye ulaşılamıyor mu
Siz Mustafa Kemal konusuna ‘tarihe nereden baktığınıza bağlı’ diyorsunu z, yani bir bakış açısına göre M. Kemal Sabetaist, bir bakış açısına göre değil mi

1920’lerden bugüne kadar kimi İslamcılar Mustafa Kemal’in dönme olduğunu ve bu iddia ile de aslında Yahudi olduğunu iddia ettiler. Bu düşünme şekline göre eğer Mustafa Kemal Yahudi ise onun kurduğu Türkiye Cumhuriye ti meşru değildir. Bu, Yahudiler in devletler ine bağlı ve güvenilir olamayacağı, yalnızca Yahudiler e ait özel çıkarları destekley ecekleri inancına dayalı ırkçı bir düşünce tarzıdır. Aynı ırkçı düşünce tarzına sahip olan kimi ulusalcılar da Tayyip Erdoğan’ın Yahudi olduğunu iddia ediyorlar . Bakış açısı dediğim bu. Böyle iddialar ortaya atarak onlar da aynı şekilde Tayyip Erdoğan’ın Türk milletine sadık olamayacağını ve çıkarlarını gözetemeyeceğini savunuyor lar. Öyle görünüyor ki Türkiye’de gücü ele geçiren her kimse gücü kaybedenl er tarafından Yahudi olmakla suçlanıyor
Gerçekte Türkiye Cumhuriye ti hiçbir zaman gizli bir Yahudi tarafından yönetilmemiştir.

Mübadeleyle İstanbul’a gelen tüm Selanik göçmenleri dönme midir
Örneğin benim büyük anneannem 1923’te İstanbul’a gelmiş, anneannem 1924’te İstanbul’da doğmuş. Ama 87 yaşında öldüğü güne kadar anneannem asla Sabetaist olmadığımızı söylüyordu. Sizce

Nüfus mübadelesinden önce Selanik’te yaklaşık 50 bin Müslüman yaşıyordu. Bunlardan 15 – 20 bini, yani Selanik’ten gelen kişilerin ancak üçte biri dönmeydi. Büyük ihtimalle anneannen izin size söylediği doğruydu.

1923-24 nüfus mübadelesi dönmelerin kültürel yapılarını ve hayat tarzlarını nasıl etkiledi

 Dönmeler Türkiye’ye geldikten sonra laik Türk milliyetçileri olmak zorunda kaldılar. Okullarında çocuklarına öğrettikleri derslerin üzerindeki kontrolle rini kaybettil er. Avrupa’nın kalanıyla olan bağlarını yitirdile r. Türkiye Cumhuriye ti’nin kapalı ekonomik politikal arı sonucu ekonomik güçlerini de... Osmanlı döneminde güç kazanan iki dönme, Mehmet Cavit ve doktor Nazım, 1926 senesinde Mustafa Kemal tarafından öldürtüldü. Özellikle bundan sonra dönmelerin ne ekonomik ne de siyasi güçleri kaldı.

Cumhuriye t’in ilk yarısındaki sert Türkleştirme politikasından rahatsızlık duymuş muydu dönmeler, yoksa süreci sorunsuzc a kabullenm işler miydi

 Dönmeler için Türkleştirme lafını kullanama yız çünkü onlar zaten Türkçe konuşan ve Türk kabul edilen bir gruptu. Onların daha çok zarar gördüğü laikleştirme politikal arıydı. Dönmeler kendi dini âdetlerini ve hatta dinlerini tümüyle bırakmak zorunda kaldılar. Dönemin politikal arı sonucu kendi dini kimlikler ini kaybettil er ve dönme olmayan kişilerle evlenmeye başladılar.

Onu soracaktım; iç evlilik geleneğini ne zaman bıraktılar

1940’lara gelindiğinde pek çok dönme içe kapalı, ayrı etnik dini kimlikler ine son verme taraftarıydı. 1950’lerde yarısı cemaat dışından kimselerl e evlenmişti.

Grubun sınıfsal yapıları hakkında hi bir şey bilmiyoru z. Mesela yoksul Sabetaist ler olmazmış gibi bir fikir vardır. Öyle mi gerçekten

 Osmanlı Selaniki’nde dönmeler birbirler ine sıkıca bağlı bir cemaat olduğundan aralarındaki yoksulları gözetiyor, kimsenin cemaat kuralları dışında davranmasını önlüyorlardı. Bu nedenle dönmeler arasında ne çok yoksul ne de suç işleyen kimse vardı.

Bugün itibariyl e Türkiye’deki Selanikli dönmelerin yaklaşık rakamı hakkında bir fikriniz var mı

1950’ler itibariyl e dönmeler örgütlü bir etnik dini grup olma özelliklerini kaybettil er. Bu yıllarda birkaç 10 bin dönme vardı. Pek çok dönme cemaat dışı kişilerle evlendikl eri ve inançlarını geride bıraktıkları için artık dönmelerin sayısından söz etmek anlamlı olmaz. Şunu söyleyebilirim ama: Dönmeler bugün yalnızca Türkiye’deki antisemit lerin kafasında yaşayan hayali bir gruptur.

Selanikli dönmelerin en büyük düşmanı kim
daha doğrusu en çok kim onları büyük düşman olarak görür

İlk ortaya çıktıkları 1666 senesinde n 1923’e kadar Osmanlı idarecile ri dönmelerin dini kimlikler ini bir kere bile sorgulama dı. Onlar da Müslüman olarak kabul edildi ve 19. yüzyılın sonunda Selanik toplumunu n en üst seviyeler ine yükseldiler. Dönmeler, Türkiye Cumhuriye ti onların Yahudi kimlikler ini araştırıp 1942-44 yıllarında Varlık Vergisi kanunuyla cezalandırana kadar bir düşmanlıkla karşılaşmadılar. İslamcıların yaklaşık bir yüzyıldır dönmelerle ilgili antisemit ik komplo teorileri ürettikleri doğrudur. 1950’lerden sonra İslamcıların dönme karşıtı saldırıları arttı ve 1952’de bir İslamcı, dönme gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı öldürme girişiminde bulundu. Ancak İslamcıların öne sürdüğü bu görüşler uzun süre marjinal bir perspekti f olarak kalmıştı. Fakat son 10 yılda laik neo-ulusalcılar dönmelerle ilgili pek çok benzer antisemit komplo teorileri yayımladılar ve bu kitaplar yüzbinlerce sattı. Bu tür anti-dönme komplo teorileri ni genel geçer ve kabul edilir hale getiren ulusalcılardır. Yani aslında, dönmelerin en büyük düşmanı onların dinlerini geride bırakmalarını isteyen cumhuriye tçi laik Türklerdi.

Californi a Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Marc David Baer, Sabetay Sevi liderligi nde Yahudilik ten İslamiyete geçen Selanikli dönmelerle ilgili bugüne kadar piyasaya çıkmış en kapsamlı ve bilimsel birkaç kitaptan birini yazdı. Haziran ayında Türkçede yayımlandı. Baer’in, Türkiye Cumhuriye ti’nin kuruluşundan beri çok merak edilen ve hakkında yüzlerce spekülasyon yapılan grupla ilgili buldukları, rejimin sistemati k tavrını anlamak için son derece önemli ve güncel.

Av ayında süslenilir

Sabetaist lerin ibadet ve ritüelleri yıllar içinde nasıl değişmişti

Osmanlı dönemi Selaniki’nde dönmeler kendileri ne has dini bir takvim, ibadetler, dualar ve inançlar geliştirdiler. Bunların hiçbiri ne Yahudiler ne de Müslümanlar tarafından takip edilir. Dönmelerin dini ritüelleri Sabetay Sevi’nin hayatında geçmiş olaylara dayanır: Sabetay Sevi’nin anne karnına düşmesi, doğumu, sünneti, mesihliği ve din değiştirmesi gibi. Ayrıca yıllık döngü de Sabetay Sevi’nin Yahudi takvimind e yaptığı değişiklikleri yansıtır, İbrani takvimind eki ‘av ayı’nı Kudüs’teki birinci ve ikinci tapınakların yıkılışının yaşına değil de mesihin doğum gününün kutlanmasına adanması gibi. Bu günlerde Yahudiler elbiseler ini yırtıp oruç tutar ve acı dolu dualar ederken, dönmeler en güzel elbiseler ini giyip, tatlı yiyip, dans edip, şarkılar söylediler. Yemeklerl e ilgili takip ettikleri kurallar da dönmelerin hem Yahudiler hem de Müslümanlardan ne kadar ayrıldıklarını gösterir. Dönmeler eti tereyağında pişirerek kashrut kurallarını özellikle çiğnediler.

Yalçın Küçük’ün iddiaları bir şey göstermez
Soner Yalçın’ın bu konudaki Efendi adlı kitaplarını inceledin iz mi
Antisemit izm tanım olarak kötü olan Yahudi’nin her yerde bulunduğu ve sürekli toplumu yıkmayı planladığı fikrini içeren bir komplo teorisidi r. Efendi kitabı ancak antisemit bir fantastik bir roman olarak okunabili r. Tarihi çalışma olarak ciddiye alınabilecek hiçbir tarafı yok.

Sabetaist olup olmadığı soyadından anlaşılır mı

Yalçın Küçük de insanların soyadlarına bakarak Sabetaist olup olmayacağını çözüyordu…
Yalçın Küçük’ün göstermeye çalıştığı da Yahudiler in her yerde olduğu ve her şeyi ele geçirmeye çalıştığı… Antisemit ler tanım olarak paranoyak tır. Küçük’ün iddalarının bize gösterebileceği hiçbir şey yok

kaynak : http://t24.com.tr/haber/arsiv,164143

http://www.fatih-alparslan34.tr.gg




 17 
 : Ağustos 16, 2017, 06:11:17 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


MÜZİK VE PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED SAV EFENDİMİZ

https://www.manevihayat.com/konu/peygamber-efendimizin-calgi-ile-ilgili-hadisleri.4232/

Hz. Aişe (ra) bir bayram günü ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor:
Yanımda iki genç kız def çalıp Buas Harbi üzerine düzülmüş hamasî türküler söylerken Resûlullah Efendimiz içeri girdi. Yatağın üzerine sırtüstü uzanarak yüzünü örttü. Az sonra babam Ebû Bekir girdi. Türkü okuyan kız çocuklarını görünce:

Resululla h’ın huzurunda şeytan sazı ha!’ diye bana kızdı ve kızları azarladı.
Ancak, Resululla h karşı koyarak:
Ey Ebu Bekir, bırak onları; söylesinler, her milletin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır’ buyurdu


İSLAM VE MÜZİK

https://eliflamraa.wordpress.com/2006/11/28/muzik-hara-mi-degil-mi/

Ne Kur’ân âyetleri içerisinde, ne de sahîh hadîs-i şerifler arasında; ne âletli, ne de âletsiz salt mânâda “mûsikî”yi yasaklaya n bir habere, bir hükme rastlanma z. Dînimizde haramlar açık bir dil ile, net bir şekilde hep beyan edilmiştir. Çalgılı veya çalgısız söylenen mûsikî yeni bir icat da değildir. Kur’ân âyetleri indiği günlerde mûsikî çalınıp söyleniyordu. Bizim Rabbimiz ise, kesinlikl e unutkan değildir.1 Cenâb-ı Hak; “kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, Allah size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamıştır”2 buyurur. Allah Resûlü de (asm) bir hadisleri nde: “Allah’ın, kitabında helâl kıldığı helâl; haram kıldığı ise haramdır. Hakkında sustuğu da muaftır. Allah’tan onun affının kabulünü isteyin. Zira Allah bir şeyi unutacak değildir”3 buyurmuş; bir diğer hadisleri nde de, “Allah bir şeyi farz kıldığında onu eksiltmey in. Bir şeye sınır koyduğunda da sınırı aşmayın. Bir şey hakkında da unutmaksızın susmuşsa, onun ardına düşmeyin”4 buyurarak, haram kılacağı bir şey hakkında Allah’ın ne tereddüdü, ne de unutkanlığı bulunmadığını; binâenaleyh bir şeyi haram kılmamışsa eğer, o şeyin mubah olacağının anlaşılması gerektiğini, çünkü eşyada aslolanın “mubahlık” olduğunu beyan buyurmuş bulunmakt adır.
Her şeyden önce, yalın ve katıksız olarak eğlence, şarkı, türkü ve oyunlar, içlerinde haram unsur olmamak şartıyla mubahtırlar. Peygamber Efendimiz (asm) oynayan bir gurup Habeşli’ye rastlayınca onları takdir ettikten sonra şöyle buyuruyor: “Yahudiler ve Hıristiyanlar bilsinler ki, bizim dinimizde genişlik vardır.”5 Nitekim Üstad Bedîüzzaman Hazretler i bu hadisi tefsir sadedinde, radyolard an yapılan müzik yayını ile ilgili olarak diyor ki: “Evet, beşer hakîkate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat, bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur.”6
Bedîüzzaman’a göre, insanlığın bu ihtiyacını dikkate alan radyo yayıncıları, İslâm ahlâkını rencide edici olmamak ve içinde haram unsur taşımamak şartıyla radyodan eğlence, müzik, şarkı ve türkü yayını yapabilir ler. Ve yapılan bu tür ölçülü müzik yayınları dinlenebi lir. Ama bu yayın radyonun tüm yayınlarına oranla beşte biri aşmamalıdır. Yoksa havanın yaratılış hikmetine zıt şekilde yayın yapılmış olur. Bu durumda ise radyo bir İlâhî nîmet iken, bir nikmet olur, yapılan ölçüsüz eğlence yayınları beşerin başına belâ olmaktan öteye bir fayda sağlamaz. Öyle ise Bedîüzzaman’a göre, bir radyoda şarkı, türkü, ezgi, müzik ve meşrû eğlence programına beşte bir, kelimât-ı tayyibe sayılabilecek şekilde faydalı ve Kur’ân bilgileri ni konu alan programla ra ise beşte dört oranda yer verilmeli dir.7
Şimdi, dilerseni z, konu ile ilgili olarak doğrudan vahiy metinleri ne başvuralım. Konuyla ilgili rivâyetler ne diyor; bakalım. Daha sonra muteber İslâm âlimlerinin yorumlarına geçelim.
1- Hz. Aişe (ra) bir bayram günü ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor:
“Yanımda iki genç kız def çalıp Buas Harbi üzerine düzülmüş hamâsî türküler söylerken Resûlullah Efendimiz (asm) içeri girdi. Yatağın üzerine sırtüstü uzanarak yüzünü örttü. Az sonra babam Ebû Bekir (ra) girdi. Türkü okuyan kız çocuklarını görünce:
‘Resûlullah’ın (asm) huzurunda şeytan sazı ha!’ diye bana kızdı ve kızları azarladı.
Ancak, Resûlullah (asm) karşı koyarak:
‘Ey Ebû Bekir, bırak onları; söylesinler, her milletin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır’ buyurdu.
Onlar sohbete dalıp, ilgileri kesilince ben kızlara göz ettim, hemen sıvışıp çıktılar.”8
2- Resûlullah Efendimiz (asm) hicret esnasında Medîne’ye teşrif buyurduğu zaman, kadınlar dam başlarında defli ve sesli olarak, “Talea’l-bedru aleynâ, min seniyyâti’l-vedâ, vecebe’ş-şükrü aleynâ, mâ deâ lillâhi d⒅” diyerek ilahi söylemişler ve neş’elerini şükre çevirmişlerdi.9 3- Resûlullah Efendimiz (asm) Rübeyyi binti Muavviz’in (ra) düğününde hazır bulunmuş, def çalarak Bedir savaşıyla ilgili kahramanlık türküleri söyleyen iki genç kızı dinlemiştir. Bu esnada şarkıcılardan birisi:
“Aranızda, yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var” demesi üzerine, Resululla h Efendimiz (asm):
“Bırak o sözü, önceki söylediklerine devam et, gaybı ancak Allah bilir” buyurmuştur.10
4- Bir evden kulağına gelen def ve başkaca çalgı sesleri üzerine Resûlullah Efendimiz (asm), evde ne olduğunu sorar.
“Düğün” cevabını alınca:
“Bu nikâhtır, sifâh (zinâ) değildir” der.
5- Hz. Âişe (ra) Medineli bir yakınını evlendiri yor. Düğün yerine gelen Peygamber Efendimiz (asm):
“Kızı gelin ettiniz mi?” diye sorar.
“Evet” derler. Peygamber Efendimiz (asm):
“Kızla birlikte türkü söyleyecek birini de gönderdiniz mi?” buyurur.
Hz. Âişe (ra):
“Hayır” deyince, Peygamber Efendimiz (asm):
“Ensâr arasında bu çeşit fırsatlarda eğlence geleneği vardır. Keşke kızla birlikte şarkı söyleyecek birisini gönderseydiniz de onlar şöyle söyleyiverseydi:
“Size geldik, size geldik.
Bize şenlik, size şenlik.”11
6- Muâz İbnu Cebel’in anlattığına göre, kendisi Hz. Peygamber (asm) ile birlikte ensârdan birinin düğününde bulunur. Hz. Peygamber (asm) kızı isteyip nikâhı kıydıktan sonra:
“Allah iyi geçim, hayırlar ve uğurlar nasip etsin, rızkınıza bolluk bereket versin, sizi mübarek kılsın” diye duâ eder. Âdet veçhile damadın başı üzerinde def çalınmasını söyler. Def çalınır. Sonra içerisinde meyve ve şekerlemeler bulunan çerez sepetleri getirilir . Resûlullah (asm) üzerine serper.
Fakat halk bunları kapışmak üzere harekete geçmez, olduğu yerde durur.
Resûlullah hayretle:
“Niçin yağmalamıyorsunuz?” der. Cevaben:
“Ey Allah’ın Resûlü, siz falanca günler tekrarla bizi yağmacılıktan men ettiniz” derler. Bunun üzerine:
“Ben sizi ganimet mallarını yağmalamaktan men ettim, düğün yağmasından men etmedim, haydi yağmalayın” der. Muaz der ki:
“Resulullah’ın (asm) onu da, bizi de bu yağmaya teşvik ettiğini gördüm.”12
7- Hz. Peygamber bir kere Medine’de bir yerden geçerken aniden def çalarak ve türkü söyleyerek:
“Nahnu cevarin min beni’n-neccar /Ya habbeza Muhammedün min car”
(Biz Neccaroğuları kabilesin e mensup kızlarız.
Hz. Muhammed ne iyi ve ne hoş bir komşudur) beyitleri ni söyleyen kızlara rastladı ve:
“Allahu ya’lemu inni uhibbukünne” (Allah bilir ki ben sizi seviyorum) demek sûretiyle onlara iltifatta bulundu.1 3
8- Hz. Enes (ra) bildiriyo r: Veda Haccı sırasında Resûlullah Efendimiz in (asm) kafilenin yürüyüş temposunu ezgileriy le canlı tutan bir kölesi vardı, adı Enceşe idi. Bu zat güzel sesli birisiydi ve Resûlullah’ın zevceleri ile bir kısım Müslüman kadınların develerin i sevk ediyordu.
Enceşe bazı ezgiler okumuş, okuduğu ezgilerle develeri hızlandırmıştı. Bilindiği gibi, develer yürüme sırasında okunan belli bir ezginin veya mûsikinin ahengine karşı hassasiye t gösterip, adımlarının temposunu, söylenen bu şarkının ritmine göre ayarlayab ilmekte, hızlı veya yavaş olabilmek tedir.
Resûlullah Efendimiz (asm) teşbihli bir üslupla, Enceşe’den okuduğu ezgilerin ritmini değiştirmesini ve develerin yürüyüş temposunu ağırlaştırmasını emrederek şöyle buyurmuştu:
“Ey Enceşe ağır ol! Şişeleri kırma.” (Şişe ile kafilenin zayıflarını kastediyo rdu.)14
9- Amir b. Sa’d (ra) anlatıyor: “Bir düğünde, Bedir ashabından olan Kurayza b. Ka’b ve Ebû’l-Mes’ûd’ül-Ensârî’nin yanına vardım. O esnada genç kızlar türkü söylüyorlardı. Ben:
“Siz Resûlullah’ın ashabından ve Bedir savaşına katılanlardansınız. Sizin yanınızda kızlar türkü söylüyorlar; siz ise ses çıkarmıyorsunuz!” dedim. Onlardan biri dedi ki:
“İstersen otur, bizimle berâber dinle; istersen git! Düğünde eğlenmemize izin verildi!”15
10- Hz. Ali (ra) anlatıyor: Resululla h Efendimiz (asm) buyurdula r ki:
“Cennette siyah gözlü hurilerin toplanma yerleri vardır. Orada, benzerini mahlukatın hiç işitmediği güzel bir sesle şarkı okurlar ve şöyle söylerler:
“Bizler ebedîleriz, bizler hiç ölmeyiz!
Bizler nimetlere mazharız, fakirlik bilmeyiz!
Bizler Rabbimizd en razıyız, kederli olmayız!
Bizlere sahip olan beylerimi ze ne mutlu!”16
Bunları ve benzeri bir çok rivâyet ile birlikte bir çok ulemâ görüşlerini delil olarak sunan Yusuf el-Kardavî, fitne ortamı olmamak ve fitneye çağıran edâlı bir ses tonuyla söylememek şartıyla, mûsîkîsinin sözleri kötülüğü işlemeyen, icrâsı esnasında da edâdan ve cilveden kendini arındırabilen kadının müzik yapmasının ve bu şartlarla yaptığı müziğin başkalarınca dinlenmes inin haram değil; mubah ve câiz olduğunu söyler.17 Nitekim yukarıya aldığımız rivâyette de görüldüğü gibi, Resûlullah (asm), Hz. Ebû Bekir’in (ra) genç kızları dinlemesi ni çirkin bulmadı, aksine onun kızları kınamasını çirkin buldu ve kız çocukları da Hz. Aişe’nin (ra) kendileri ne işaret etmesine kadar şarkı söylemeye devam ettiler.1 8
Şimdi de çalgı âletinde, şarkıda ve türküde haramlık meydana getiren unsurları işleyen vahiy mesajlarını ele alıp inceleyel im:
1- Cenâb-ı Hak Müslüman hanımlara şöyle emrediyor: “Allah’tan korkarsanız, yabancılarla edâlı ve câzibeli konuşmayın. Yoksa kalbinde fesat bulunan kimse kötü şeyler ümit eder. Dâima ciddî ve ağır başlı söz söyleyin.”19
Müzikte kadın sesini değerlendirirken bu âyeti temel taşı olarak elimizde tutacağız. Çünkü bu âyet Müslüman kadının sesinin yabancılara göre konumunu nazara veriyor ve Müslüman kadına bir ses sınırı çiziyor. Allah’tan korkan Müslüman kadın yabancılarla konuşurken bu ses sınırının içinde kalacak ve belirtile n kırmızı ışığı geçmeyecek. Buradaki kırmızı ışığı Kur’ân-ı Kerîm, “felâ tehda’ne bi’l-kavl” sözüyle ifâde eder. “tehda’ne” “hade’a” fiilinden geliyor. “Hade’a” tevâzu gösterdi, eğildi, itaat etti, yumuşak oldu, boyun eğdi, inkıyâd etti demektir. Bu âyete göre Müslüman kadın yabancılara boyun eğercesine, yabancıların çirkin arzûlarına itaat edercesin e, onların önünde eğilircesine sözlerini yumuşatmamalı, “özel çağrı” anlamı içeren bir edâ ve cilve ile konuşmamalı, sözlerine ilâve bir câzibe katmamalıdır. Kur’ân bunu yasaklıyor. Kur’ân’ın kırmızı çizgisi budur. Müslüman kadın bu çizgiyi geçmemelidir. Çünkü Kur’ân’a göre böyle konuşmak, kalbinde hastalık bulunan kimseyi umutlandırma riski taşıyor.
Kur’ân’a göre gerektiğinde kadın yabancılarla elbet konuşacak. Fakat şu ölçülerle Kur’ân diyor ki: “Kulne kavlen ma’rûf┠yani, “iyi, düzgün, doğru, ciddî, ağırbaşlı, vakûr, edâsız, cilvesiz, itaatsiz, art niyetsiz, Allah nasıl bir ses verdiyse o sesi düzgünce çıkararak konuşun.”
Ölçümüz bu. Bu vahiy ölçüsünü müziğe de uygulayac ağız. Yani müzik yapan kadın da müziğinde “düzgün, doğru, ciddî, ağırbaşlı, vakûr, edâsız, itaatsiz, cilvesiz, câzibesiz, art niyetsiz sözler” söylemeli ve düzgün haller ve davranışlar göstermelidir. Müziğinde yabancı erkekleri n kötü arzûlarına boyun eğen, onların kötü hevesleri ne itaat eden, onlara işve ve cilve yapan bir ses, söz, müzik ve ses tonu kullanmam alıdır.
Bu ölçülere dikkat eden kadın müzik yapabilec eği ve müzik âleti kullanabi leceği gibi, böyle kadının müziği radyoda yayınlanabilir ve dinlenebi lir.
2- Nâfi anlatıyor: “Abdullah İbnu Ömer, bir çalgı sesi işitmişti ki, derhal kulaklarını parmaklarıyla tıkayarak yoldan uzaklaştı.” Bana:
“Ey Nâfi, kulağına hâlâ ses geliyor mu?” diye sordu.
“Hayır” dedim.
Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından çıkardı ve ilave etti:
“Bir defasında Hz. Peygamber (asm) ile beraberdi m. Böyle bir ses işitti ve aynen benim davrandığım şekilde davrandı.”20
3- Hz. Ali (ra) anlatıyor: Resûlullah Efendimiz (asm) bir gün:
“Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belâlar iner!” buyurdu. Yanındakiler:
“Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular.
Resûlullah Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:
“1- Millî servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında gidip gelen bir metâ haline gelirse, 2- Emanet ganimet ve fırsat bilinip hıyanet edildiği zaman, 3- Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. 4- Kişinin karısının kötü emirlerin e itaat ettiği zaman, 5- Anne hukuku sıkça çiğnendiği zaman, 6- Baba hukuku sıkça çiğnendiği zaman. 7- Arkadaşın kötü emirlerin e itaat arttığı zaman, 8- Mescitler de (rızay-ı İlâhî gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyaset vs. ile ilgili sesler yükseldiği zaman.) 9- Kavme, onların en alçağı reis olduğu zaman; 10- Zorba kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği zaman; 11- Şarap meşrû sayılarak içildiği zaman, 12- İpek (haram bilinmeyi p erkekler tarafından) giyildiği zaman; 13- (Sanat, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlard a ve hatta televizyo n ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar arttığı zaman; 14- Türlü çalgı âletleri arttığı ve sıkça çalınır olduğu zaman, 15- Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahaneler le) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, zelzeleyi, yere batışı veya suret değiştirmeyi ya da gökten taş yağmasını bekleyin.”21
4- İmran bin Husayn (ra) bildirmiştir: Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki:
“Bu ümmete yere batma, kılık değiştirme ve taşlanma âfetleri gelecekti r.”
Ashaptan birisi:
“Bu ne zaman olacak yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (asm):
“Şarkıcı kadınlar yaygınlaştığı, çalgı âletleri türediği ve şaraplar sıkça içildiği zaman” buyurdu.2 2
Bu hadislerd en; kıyamete yakın insanların şarkıyı, türküyü ve her türlü müziği bir metâ sayacakla rı, büyük bir değer verecekle ri, fitne ortamı olup olmamasına bakmaksızın kadını allayıp pullayara k ortaya sürecekleri, çalıp söyleterek, açıp saçarak kadın ile eğlence düzenlemenin mubah sayılacağı ve haramı helâl sayarcasına bu anlayışın yaygınlaşacağı anlaşılmaktadır. Burada sakındırılan, yalın müzik ve yalın kadın sesi değil; burada sakındırılan, kadın sesi ile müziği fitne için âlet etmek ve bunu kasıtlı olarak—çağın gerekleri diye—yaygınlaştırmaktır.
Kezâ bu hadislerd en; İslâm ahlâk ve terbiyesi olmadığında veya inkâr edildiğinde kadın sesi ile müziğin şerre ve fitneye en kolay âlet edilen unsurlard an olduğu uyarısını çıkarmak mümkündür.
Bedîüzzaman’ın “İslâm’ın münevver meyvesi”23, “Hüccetü’l-İslâm”24, “Muhakkikîn-i Asfiyâ, sıddîkîn ve evliyâ”25 diye nitelediği, “verâset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrâda” bulunduğunu ve “makam-ı rızâya” yetiştiğini bildirdiği26 İmam-ı Gazâlî Hazretler i, İhyâ’sında mûsikîye uzunca bir bölüm ayırmış ve semâ ile mûsikîyi uzun uzadıya incelemiştir. Mûsikînin bazen mubah, bazen mendup, bazen de haram olabileceğini bildiren İmam-ı Gazâlî, Allah’ı zikretmey e teşvik eden ve rûha yüksek duygular veren müziğin mendup; bayram, evlenme, doğum, sevinç ve neşe günlerinde müzik dinlemeni n mubah olduğunu27 bildirdik ten sonra, beş ârıza bulunması halinde müziğin haram olduğunu beyan ediyor.
İmam-ı Gazâlî’ye göre müziği haram kılan ârızalar şunlardır:
1- Dinletend eki ârıza.
2- Müzik âletindeki ârıza.
3- Ses ayarındaki ârıza.
4- Dinleyici nin kendisind eki ârıza.
5- Dinleyici şahsın âvâmdan olma ârızası.
İmam-ı Gazâlî’ye göre müziği haram kılan ârızaların birincisi: Dinletend eki ârıza: Kendisine bakılması helâl olmayacak şekilde giyinen ve görünen bir kadının, fitneye dâvet eden bir ses ve sözle müzik yapması haramdır. Fitne tehlikesi olan parlak bir genç de bu hükümdedir. Bunların müziğinin haram olması müzikten değil, kendileri nin ve seslerini n fitne unsuru olduğundandır. Hattâ konuşan bir kadının sesinde ve konuşmasında fitne uyandırma tehlikesi varsa, onunla konuşmak ve hattâ Kur’ân-ı Kerîm bile olsa ondan dinlemek câiz olmaz. Yakışıklı genç de aynı hükümdedir.28
Fakat, fitne yaymayan, sesinde eğilip bükülerek, kırılıp dökülerek cinselliği ön plana çıkarmayan kadın sesi haram değildir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) hiç mecburiye ti olmadığı halde Hazret-i Âişe validemiz e (ra) “Nasıl, seyretmek istiyor musun?” diye sormuş, kendisi de yaslanmış olarak genç kızların müziklerini dinlemiştir.29
Müziği haram kılan ârızaların ikincisi: Müzik âletindeki ârıza: İçki âlemlerinde insanı içki tüketimi için kışkırtacak ve fitneyi tetikleye cek biçimde kullanılan çalgılar haramdır.
Müziği haram kılan ârızaların üçüncüsü: Sesteki ârıza: Kötü, çirkin, ahlâk dışı, fâhiş ve hicvedici sözleri bulunan, dedikodu ve iftira içeren, toplum barışını bozan, fitne yayan, Allah’a, Resûlüne (asm) ve ashabına karşı yalan cümleler içeren müzik parçasını söylemek de, yayınlamak da, dinlemek de haramdır. Yaşayan belli bir kadını anlatan söz ve şiirleri dinlemek haramdır. Çünkü erkekler arasında bir kadını anlatmak da, yermek de câiz değildir. Belirli bir kadının yüz, göz, kaş, yanak, saç, kıyafet ve diğer vasıflarını başkaları yanında övmek veya yermek câiz değildir. Eğer şarkıda genelleme söz konusu ise, yani şarkı sözü belirli bir kadını değil de, genel ve meçhul bir sevgiliyi anlatıyorsa; dinleyici nin kendi helâli olan eşini düşünmesi şartıyla dinlemesi câiz olur. Böyle şarkılarla helâli olmayan bir kadını düşünmekle ise kişi günahkâr olur.
İstiâre yoluyla şarkı sözlerini meşrû düşüncelere çekebilen kimseleri n şarkı dinlemele ri de câizdir. Meselâ, yanaklard an aşağı dökülen siyah kâküllerden günah karanlığını, parlak yanaklard an îmân nûrunu, kavuşmayı anmaktan Allah’a kavuşmayı, firak ve ayrılıktan Allah’tan uzak kalmayı, sevgiliye kavuşma engelleri nden Allah’a kavuşmaya engel olan dünya meşgalelerini anlamak mümkündür. Şarkı sözlerini kalben böyle yüksek mânâlara çekmek, dinlenen şarkıyı mubah kılmaya yeterlidi r.
İnsan, dinlediğinden çok anladığından ve algıladığından sorumludu r. Bir gün şeyhin birisi çarşıda gezerken bir satıcının, “Bir dirheme on salatalık!” diye bağırdığını duyunca vecde geldi, titredi ve bayıldı. Ayıldığı zaman, neden bayıldın diye soranlara: “Bir gıda maddesi ve bir rızk külçesi iken on tane salatalık bir dirheme satılıyor. Ya hiçbir işe yaramayan kötü insanın değeri kaç paradır?” diye inledi.
Müziği haram kılan ârızaların dördüncüsü: İmam-ı Gazâlî’ye göre dördüncü ârıza kişinin kendisind edir. Bir kişinin müziği şehevî arzûları için tahrik aracı kılması haramdır. Müziğin sözleri ile haram sevmeye heveslenm ek haramdır. Müziği kendi nefsânî heves ve arzûları çerçevesinde yorumlama k haramdır. Meselâ, kâkül, gül yanak, ayrılık, kavuşma kelimeler ini duyduğu zaman şehveti ve şeytânî duyguları tahrik olan birisi müzik dinlememe lidir.
İnsan gönlünde şeytanın ordusunda n sayılan şehvet ile, Allah’ın askeri sayılan akıl nûru arasında sürekli bir mücâdele vardır. Müzik bu mücâdelede şehveti tahrik edici değil; akıl nûruna kuvvet verici olmalıdır. Bu iki ordudan birisi kalbi fetheder ve kuşatırsa zaferi elde etmiş olur ve mücâdele biter. Şeytanın müzikle kalbe girip kalbin mânevî neşesini bozmasına izin vermemeli dir.
Zamanımızda kalpleri şeytanlar kuşattı. Şarkılar ve müzik parçaları ekseriya şeytanî hevesleri tahrik amacıyla çalınır ve söylenir oldu. Gönül kendisini bir müzik parçasına kaptırmaya görsün; müziğin sazıyla ve sözüyle kendinden geçip, neredeyse kul ve insan olduğunu unutur hale geldi. Öyle ki, nice müzik parçaları ile kendi insanlığını unutan ve kendinden geçen nice gençler, elde jiletle başta kendileri olmak üzere etraflarına zarar verir oldular. İşte böyle müzikten çabuk etkilenen, mânevî terbiye almamış, kendi kimliğini İslâm ahlâkı ile yoğurmamış kişiler müzik dinlememe li. Çünkü bu kişiler müzikten zarar göreceklerdir.
Müziği haram kılan ârızaların beşincisi: Müzik dinleyici sinin âvâmdan olması da bir handikaptır. İşi gücü bırakıp müzik parçaları ile oyalanmak ahmaklıktan ve akılsızlıktan başka bir şey değildir. Boş vakitleri öldürüp, oyuna ve eğlenceye dalmak cinâyettir. Nasıl küçük günahlar ısrar ve devamla büyür ve büyük günaha dönüşürse, mubahlar da ısrar ve devamla küçük günaha dönüşürler. Mubahları devamlı olarak takip etmek kişiye bir kemâl ve feyiz vermediği gibi, kişinin elde bulunan mâneviyâtından ve feyzinden de bir miktar alır gider.
Nitekim satranç ta böyledir. Parasız veya karşılıksız oynamak şartıyla satranç mubahtır. Fakat satranç oynamaya düşkün olmak ve bunun için faydalı işlere gevşeklik vermek doğru değildir. En azından mekruhtur .
Netice olarak; İmam-ı Gazâlî’ye göre kalbin sıkıntısını yatıştırıp kalbi dünyanın fânî işlerinden soğutarak ibâdetlerine daha bir dikkatle sarılmak amacıyla belirli bir ölçü ile müzik dinlemek mubahtır. Din ve dünyasında daha bir istekle çalışabilmesi için müzik dinlemeyi hoş görmek, yanak üzerindeki ben’in güzelliği gibidir. Eğer o ben, bütün yüzü kaplarsa yüzü çirkinleştirir. Çokluk sebebiyle güzellik çirkinliğe döner. Her güzelliğin çoğu güzellik olamayacağı gibi, her mubahın çoğu da mubahlıkta kalmaz. Meselâ ekmek mubahtır. Fakat çok yemek haramdır. İşte normal şekilde müziğin mubah oluşu, fakat çoğunun haram oluşu bunun gibidir.
Başka örnekler vermek gerekirse; bal helâldir. Fakat mizacı hararetli ve asabî olanlara zarar verdiği için tıbben bu gibilere haramdır. Şarap haramdır. Fakat boğazında lokma tıkanan birisi, su ve benzeri bir şey bulamaz ise lokmayı yutmak için bu kişiye bu esnada şarap helâl olur. Burada ihtiyaç ve zarûret sebebiyle mubah olmuştur. Bunlar ârızî hükümlerdir. Bunlara bakılmaz. Yine meselâ, alışveriş helâldir. Fakat Cuma ezanı vaktinde yapılırsa haramdır. İşte bunun gibi, müzik de, ölçülü, mânâlı ve âhenkli bir ses olması bakımından aslında mubahtır. Haram olması, aslından uzak, fakat aslı ile birleştirilen bir ârıza sebebiyle dir.
İmam-ı Gazâlî ilâve ediyor: Eğer müzik boş iş denirse deriz ki: İçinde haram olmamak şartıyla boş iş ve eğlenceden dolayı Allah’ın kullarını sorguya çekmeyeceğini şu âyet bildiriyo r: “Allah sizleri yeminleri nizdeki lağvden (boşluk ve yanılgıdan) dolayı mesul tutmaz.”30
Allah adına kasıtsız olarak yemin edip sonra yemininde n dönen kimse bundan sorguya çekilmeyecek ise eğer, abartılı olmamak ve harama âlet etmemek şartıyla, şiir ve şarkı söyleyip eğlenen kimse bundan dolayı neden sorguya çekilsin? Müziğin bâtıla benzemesi de haram sayılması için yeterli olmaz. Çünkü bâtıl demek, faydasız şey demektir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, her faydasız şey haram değildir.31
İmam-ı Gazâlî’ye göre bu ârızalar olmadığında kişinin kadın olsun, erkek olsun müzik yapması veya yapılan müziği dinlemesi haram değildir.
İmam-ı Gazâlî, müziğin haram olduğunu söyleyenlerin ileri sürdükleri delillere de cevaplar veriyor. Bunlara özetle temas etmekte fayda var:
1- Müziği haram sayanlar genellikl e şu âyete dayanıyorlar: Kur’ân, “İnsanlardan bazıları efsane ve boş sözleri satarlar”32 buyuruyor . İbn-i Mesud, Hasan-ı Basrî ve Nehâî (ra) âyette geçen “boş söz”ün müzikli söz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz de (asm), “Allah Teâlâ kayneyi, satmasını, parasını ve öğretmesini haram kıldı” buyurmuştur. Kayne içki meclisind e erkeklere şarkı söyleyen kadın demektir.
İmam-ı Gazâlî diyor ki: Bizim buna itirazımız yoktur. Biz zaten yabancı bir kadının fitne ortamında, kendileri nden emin olunmayan fâsıklara şarkı söylemesinin haram olduğunu söylemiştik. Hadiste geçen “Kayne”nin mânâsında fitne vardır. Fakat bundan, bir kadının fitne korkusu olmayan hallerde ve ortamlard a başkaları duysun duymasın, şarkı söylemesinin haram olduğu mânâsı anlaşılmaz.
Kezâ, âyette buyrulduğu gibi, boş sözler ve düzme yalanlarl a dînini satarak insanları yoldan çıkarmağa çalışmak haramdır. Buna da diyeceğimiz yoktur. Fakat her şarkı sözü dinini satmak ve insanları azdırıp sapıtmak mânâsını taşımıyor. Âyetin muradı insanları sapıtmaya karşı uyarmaktır. Tamam; insanları sapıtmak maksadıyla Kur’ân okunsa da haramdır.
Adamın birisi imam olmuş ve imamlığında sürekli Abese Sûresini okuyormuş. Çünkü bu sûrede Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’i (asm) azarlıyor. Hazret-i Ömer (ra) adamın gâyesinin fitne çıkarmak olduğunu anlayınca, adamın Abese Sûresini okumasını haram sayarak adamı imamlıktan azlediyor . Kur’ân ile sapıtmak haram olursa, şarkı ile sapıtmak ve fitne çıkarmak da elbet haram olur.
2- Müziği haram sayanlar, “Şu Kur’ân’a karşı mı alay ederek gülersiniz ve ağlamazsınız da, onun duyulmama sı için şarkı söylersiniz!”33 âyetini de delil sayıyorlar.
Biz de deriz ki: Kur’ân’ı dinletmem ek için gülmek de, ağlamak da haramdır. Âyet bunları kastediyo r. Şüphesiz Müslümanlıkla alay eden şarkı ve türküler de haramdır. Nitekim, “Şâirlere ancak azgınlar uyar”34 âyetinde şâirlerle kastedile n kâfir şâirlerdir. Bu, şiirin kendisini n haram olduğunu değil, şiiri küfürde kullanmanın haram olduğunu gösterir.
3- Müziği haram sayanlar Peygamber Efendimiz’in (asm), “İlk ağlayan ve ilk sözü müzikle söyleyen şeytandır” hadisini de delil sayarlar. Oysa bu hadiste ölü üzerine ağlamak ve ağıt yapmak kastedilm iştir. Şüphesiz Dâvûd Aleyhisse lâm’ın ve günahkârların hatâları için ağlamaları haram olmadığı gibi; mubah şekilde şevki ve neşeyi artıran müzik de haram değildir. Nitekim Hazret-i Âişe’nin (ra) evindeki genç kızların yaptıkları iş müzikle söz söylemekti. Peygamber Efendimiz (asm) Medîne’ye teşrif buyurdukl arında da Medîneli kadınlar müzikli şiir okumuşlardı.
4-Yine Peygamber Efendimiz’in (asm); “Müzik söyleyerek sesini yükselten kimseye Allah Teâlâ iki şeytan musallat eder. Bu şeytanlar o kimsenin omuzları arasında dururlar ve müziği bitirince ye kadar göğsünü tekmelerl er” hadisini müziğin haram sayılmasına delil sayarlar.
Oysa Peygamber Efendimiz (asm) bu hadisinde şehveti ve haram sevmeyi tahrik eden müziği söyleyenleri kastetmiştir. Fakat Allah sevgisini, bayram coşkusunu, evlilik sevincini, çocuk doğması neşesini ve bunun gibi mubah sevinçleri konu alan müzik bunların dışında kalır.
5- Nâfî diyor ki: Ben Abdullah bin Ömer (ra) ile yolda giderken, Abdullah bin Ömer (ra) bir çobanın kaval sesini duydu ve elleri ile kulaklarını tıkayarak yoldan saptı. Bana:
“Ey Nâfî! Hâlâ kaval sesi duyuluyor mu?” diye sordu. Ben:
“Artık duyulmuyo r” dediğim zaman kulaklarını açtı ve dedi ki:
“Peygamber Efendimiz’in (asm) de böyle yaptığını gördüm.”
Müziği haram sayanlar bu rivâyeti de delil sayarlar. Oysa eğer kaval dinlemek gerçekten haram olsaydı, Abdullah bin Ömer’in (ra) Nâfî’ye de aynı şeyi emretmesi gerekirdi . Halbuki Nâfî’ye bir şey söylemedi. Kendisini n kulaklarını tıkaması ise o an için çalgı sesinin kendisine olumsuz etki yapmasından korkmasından olabilir. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz de (asm) böyle davranmış; fakat yanında bulunan İbn-i Ömer’i (ra) bundan alı koymamıştır. Bu da onun haram olduğunu değil; sadece onu dinlemekt en sakınmanın daha evlâ olduğunu gösterir.
Bundan biz, Peygamber Efendimiz’in (asm) o sırada mânevî müşâhedesini kaval sesi ile bozmak istemediğini anlıyoruz. Çalgı sesinin haram olduğunu değil. Nitekim namazı kıldıran Peygamber Efendimiz (asm) namazda kendisini meşgul ettiği için Ebû Cehm’in işlemeli cübbesini çıkarıp iâde etti. Bundan, işlemeli elbise giymenin haram olduğu anlaşılmaz. Sadece, kalbi olumsuz etkileyen mubahları terk etmenin evlâ olduğu anlaşılır. Zaten biz de kalbi olumsuz etkileyen mubahların bir çoklarını terk etmenin daha evlâ olduğunu söylemekteyiz.35
Müzikle ilgili olarak buraya kadar aldığımız tüm rivâyetleri ve İmam-ı Gazâlî dahil tüm âlimlerin içtihatlarını özetleyecek boyutta bir ölçüyü Bedîüzzaman Saîd Nursî hazretler inde buluyoruz . Müziğin haram olup olmama durumunu, hangi şartlarla haram, hangi şartlarla mubah olduğunu Bedîüzzaman, her an şehit olma ile yüz yüze bulunduğu Pasinler savaş cephesind e at sırtında yazdığı İşârâtü’l-İ’câzda özetleyivermiş.
Üstad Bedîüzzaman orada der ki: “Kulaktaki zar nûr-u îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen mânevî nidâları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatl arı fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na’ralarını, denizleri n dalgalarının nağamatını ve hakeza yağmur, kuş ve saire gibi her nev’den Rabbanî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidi r. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba’ ettirmekl e kalbleri, ruhları nuranî âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetler e, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, manevî yüksek savtlarda n mahrum kalır. Ve o lezzetler i îras eden avazlar, matem seslerine inkılab eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikl er, mâlikin ademiyle nihayetsi z vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”36
Bedîüzzaman’ın müzikle ilgili görüşlerini açmak gerekirse: 1- Ulvî hüzünleri ve Rabbanî aşkları canlandıran müzik menduptur, helâldir, dinlenir. 2- Yetîmâne hüzünleri ve nefsanî şehevatı tahrik eden müzik haramdır, dinlenmez . 3- Şeriatın tayin etmediği kısım ise, dinleyeni n ruhuna ve vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.37 Eğer dinleyend e yetîmâne hüzünler veya şehevî hisler uyandırıyorsa, haramdır. Eğer dinleyend e yetîmâne hüzünler veya şehevî hisler uyandırmıyor; bilâkis, dinleyen kulağına gelen müziği ulvî biçimde –İmam-ı Gazâlî’nin de işâret ettiği şekilde istiârelerle- yorumlaya biliyorsa helâldir ve mubahtır.
Kadının şarkı, türkü, ilâhî vb. gibi musîkî icra etmesi meselesin de, âyette geçen “edâlı ve cilveli söz söylemekten sakınma” şartını esas almak zorundayız. Cilveli ve câzibeli olarak türkü, şarkı ve sâir musîkî parçalarını okuyan bir kadın sesi işittiğimizde, “kalbinde fesat bulunan kimse kötü şeyler ümit eder” âyetini kendimize rehber yapmalı; fesat, bozukluk, meyil ve sâir kalbî hastalıkların ağına kapılıp kötü şeyler ümit etmekten kalbimizi ve nefsimizi sakındırma çabası içinde olmayı ihmal etmemeliy iz. Bu kalbî ve hâlisâne çaba, kulağımıza çarpan gayr-i meşrû seslerin günahından bizi muâf kılmaya inşallah yeterli olur.
Bir kadının sunuculuk yapmasında da aynı ölçüler söz konusudur . Mesele, kadının tahrik ihtiva eder şekilde konuşmaması, erkeğin de hasta kalbini haram meyillerd en koruma çabası göstermesidir. Kadın tahrik ihtiva eder biçimde konuşmaz, erkek de kalbinin meyilleri ne kapılmaz ve kötü şeyler ümit etmez ise iki taraf da harama girmemiş olurlar. Nitekim yine Kur’ân’ı dinlediğimizde salt konuşmanın mubah olduğunu anlıyoruz. Hazret-i Mûsâ’nın, Hazret-i Şuayb’in kızları ile konuştuğunu38 ve Sebe’ Melikesi Belkıs’ın Hazret-i Süleyman ile ve kendi halkı ile konuştuğunu bize bildiren3 9; fakat kadını çekici olmaktan ve çekici konuşmaktan sakındıran Kur’ân, böylece bize mubahlık ve haramlık sınırını da çizmiş oluyor. Bu sınırı musikîde olsun, radyodaki bir kadın sunucuyu dinlerken olsun veya toplum hayatının şurasında burasında kadın erkek ilişkilerinde olsun korumak dînî yaşayışımızın güzelliklerindendir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Müziğe, kayıtsız şartsız “haram” veya kayıtsız şartsız “helâl” demek mümkün değildir. Sahabe-i Kiramdan Ebu’d-Derda Hazretler inin, “Hak şeylerin talebinde daha şevkli, daha gayretli olabilmek için kalbimi hak olmayan şeyle dinlendir iyorum”40 sözüyle ifâde ettiği ve nihâyet Bedîüzzaman Hazretler inin müzik dinleme ölçüsü olabilece k biçimde, “Beşer hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı.”41 Sözüyle ifade ettiği ölçüyle önemli ve faydalı işlerimizi aksatmama k ve gevşetmemek, bilâkis kalbimizi dinlendir erek faydalı iş ve ibâdetlerimize ivme kazandırmak amacıyla meşrû müziği dinlemekt e bir sakınca yoktur.
Söylenmesi, yayınlaması ve dinlenmes i mubah olan müzik parçasında aşağıdaki özellikler bulunmalıdır:
1- Müziğin sözleri ve klibi yetîmâne hüzünleri işlememelidir.
2- Müziğin sözleri ve klibi şehveti ve nefsânî arzûları tahrik edici olmamalıdır.
3- Müziğin sözleri ve klibi kötülüğü teşvik edici olmamalıdır.
4- Müziğin sözleri ve klibi İslâm’ın haram kıldığı bir şeyi övücü olmamalıdır.
5- Müziğin sözleri gıybet, iftira, dedikodu… vb gibi başkası hakkında hoş olmayan, başkasını hicveden ve kötüleyen sözler ihtiva etmemelid ir.
6- Müziğin sözleri ve klibi kin, intikam, düşmanlık, haset, kıskançlık, adâvet ve nifak tohumları ekmemelid ir.
7- Müziğin sözleri yaşayan bir kadını veya erkeği fitneye sürükleyici ölçüde teşhir ihtiva etmemelid ir. Meselâ yaşayan bir kadının saçlarını, gözlerini, kaşlarını… vs güzelliklerini nâmahreme karşı teşhir edici olmamalıdır.
8- Şarkıyı ve türküyü okuyan kimse, müziğinde sesini yumuşatarak, edâ ve cilve yaparak, karşı cinsin kötü arzûlarına itaat edeceğini çağrıştıran bir müzikal, müzik sözü ve ses tonu kullanmak tan kaçınmalıdır.
9- Şarkının sözleri mubah, söyleyiş tarzı mubah, klibi mubah, söylenme veya dinlenme ortamı mubah olmalıdır.
Dipnotlar:
1- Meryem Sûresi, 19/64
2- En’am Sûresi, 6/119
3- Hakim, Ebû’d-Derdâ’dan rivâyetle
4- Dârekutnî, Sa’lebe’den tahriçle.
5- Kütüb-ü Sitte, 6/52
6- Nûr Âleminin Bir Anahtarı, s. 21; Emirdağ Lâhikası, s. 307
7- Emirdağ Lâhikası, s. 307
8- Buharî, II, 3; Müslim, II, 605; Nesaî, III, 59
9- Beyhâkî, Delâilü’n-Nübüvve.
10- İbn-i Mâce, Nikâh, 1897
11- İbn-i Mâce, Nikâh, 1900
12- Kütüb-ü Sitte, 11/218
13- İbn Mace Nikâh, 1899
14- Buhârî, Edeb 90, 95, 111, 116; Müslim, Fezâil 70, (2323)
15- Nesâî, C.6, S.537
16- Tirmizî, Cennet 23, 4/336, (2689)
17- Ç. M. Fetvâlar, 4/91
18- İbn-i Mâce, Nikâh, 5/318; Kütüb-ü Sitte, 6/51
19- Ahzab Sûresi, 33/32
20- Kütüb-ü Sitte, 11/220
21- Kütüb-ü Sitte, 14/340; Tirmizî, Fiten 31, (2307);
22- Tirmizî, Fitne, 2309;
23- Sözler, Y.A.N., 2004, s.380;
24- Sözler, Y.A.N., 2004, s. 885; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 109;
25- Sözler, Y.A.N., 2004, s. 1123; Mektûbât, Y.A.N., 2004, s. 758, 770;
26- Mektûbât, Y.A.N., 2004, s. 471;
27- İhya, 2/695
28- İhya, 2/700
29- İhya, 2/695
30- Bakara Sûresi, 225
31- İhya, 2/702-704
32- Lokman Sûresi, 6
33- Necm Sûresi: 59
34- Şuarâ Sûresi: 224
35- İhyâ-i Ulûmiddîn’den özetle, 2/705-711
36- İşârâtü’l-İ’câz, s. 71, 72
37- İşârâtü’l-İ’câz, s. 72
38- Kasas Sûresi, 28/25
39- Neml Sûresi,27/29-44
40- Kütüb-ü Sitte, 11/221
41- Emirdağ Lâhikası,





 18 
 : Ağustos 14, 2017, 08:18:53 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

İSLAMİ MÜZİK HARAM DEĞİLDİR

http://www.haberturk.com/polemik/haber/624942-muzik-haram-polemigi


İlahiyatçı Osman Ünlü katıldığı bir radyo programında çok tartışılacak açıklamalar yaptı. Ünlü’ye göre, çalgının her çeşidi haram, tasavvuf müziği uydurma ve musiki eşliğinde söylenen ilahiler küfür... “Yok Türk halk müziği, yok Türk klasik müziği, ismine ne dersen de. Yok tasavvuf müziği. Yok öyle bir şey, sonradan uydurdula r. Hıristiyanların Hz. İsa’nın dininden uzaklaştığı gibi Müslümanları da Hz. Muhammed’in dininden uzaklaştırarak yepyeni bir din ortaya çıkaracaklar. Dolayısıyla çalgının her nevi haramdır. Çalgılı olarak bir şey söylüyorsan, haram söylüyorsun, dinliyors an haram dinliyors un. Bu çalgıyı ilahiye sokuyorsa n küfür olur. Herkes toprağın altına girecek, orada hanyayı Konya’yı öğrenecek herkes” diye konuşan Ünlü’nün görüşlerini ilahiyatçılarla tartışmaya açtık. Bu iddiaların Kuran-ı Kerim’de karşılığı var mı? İslam musikiye ve çalgıya nasıl bakıyor? Allah ve Peygamber lerin adlarının anıldığı ilahileri n çalgı eşliğinde söylenmesi günah ya da ‘küfür’e eş olabilir mi?
Farklı görüşler, bugünün polemiğinde...

Gülin YILDIRIMK AYA
irimkaya@haberturk.com">gulinyild irimkaya@haberturk.com



‘Hz. Ayşe’nin tefi vardı, çalgı haramsa Allah niye yarattı?’
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. SAFFET KÖSE:

Müzik mutlak olarak helal veya haram değildir. Bu, müziğin sözlerine göre, söyleyene göre değişen bir durum arz eder. Eğer müziğin konusu İslam’a aykırı bir şey taşımıyorsa herhangi bir enstrüman ile söylenmiş olması onun haram olduğu anlamına gelmez.

Bu tasavvuf müziği için de geçerli, Türk sanat müziği için de geçerli, Türk halk müziği için de geçerli. Bunlar uydurma değildir. Bunların bir kültürü vardır, bunları ortaya çıkaran bir ortam, bir amaç vardır. Güzel ses fıtri bir şeydir. Müzik, seslerin ahenkli şekilde bir araya getirilme sinden ibarettir .

Çalgı haramdır, tasavvuf uydurmadır vs gibi şeylerin söylenmesinin nedeni bazı kitaplard a, bazı hadislerd e bu konuda yazılanlar ama bu kitapların metodoloj ik açıdan incelenme si gerekli. Hz. Ömer’e “Şu adam türkü söylüyor” demişler, Hz. Ömer “Türkü söylemesin de ne yapsın!” demiş. Hz. Ayşe’nin bir tefi varmış ve insanlar o tefi düğünlerde bayramlar da kendisind en ödünç alır, çalarlarmış. Hz. Peygamber diyor ki “Nikâhla zinayı ayıran musiki ve eğlencedir”, bununla ilgili hadisi şerif var.

Müzik, çalgı haramdır denemez. Allah yarattıysa onun kullanılacağı bir yer mutlaka vardır. Bu resim için de geçerli. Resim de müzik de geleneğimizde olan fıtri bir şeydir. İnsanların buna ihtiyacı vardır.



‘Çalgı haram’ ifadesi Kuran’da yok, bilimsel bir açıklama değil’
İslami Yazar İSMAİL NACAR:

Bu konu ile ilgili Kuran’da herhangi bir yasak yok. Bize gelen Peygamber in hadisleri nde ve sünnetinde de böyle bir yasak yok. Bu sonraki yıllarda bazı sufilerin icraatlarıdır. Müzik insanın fıtratında, doğasında olan bir şeydir, çalgı da o insanın doğasındaki duyguların icat ettiği aletlerdi r.

Meseleye İslam açısından baktığınız zaman o ifadeler doğru değildir. Maalesef bazı ilahiyatçılar bu yanlışlara alet oluyorlar . Son zamanlard a mevcut atmosferi de göz önüne alarak, tarikatla r her yerde çok egemen. Her konuda belli odakları memnun etmek için bazı ilahiyatçılardan bu tip ifadeler çıkıyor. Türkiye’nin önündeki en büyük tehlikele rden biri budur. İslam kaynaklarında böyle bir ifade yoktur. Böyle açıklamalar yapmak için Kuran bileceksi niz, usul bileceksi niz, fıkıh bileceksi niz, sünnetin yöntemini bileceksi niz. Bunun bilimsel ve ilmi hiçbir yanı yok, üstelik ciddi âlimlerin böyle bir ifadesi yok.


‘Haramsa ilahiyat fakültelerindeki musiki bölümleri ne olacak?’
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak. Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. BEYZA BİLGİN:

Bunlar Osman Ünlü’nün kendi fikridir. Ama musiki, çalgı, tasavvuf müziği hep vardır, olacaktır. İlahiyat fakültelerinde musiki bölümlerimiz var. Bu bölümler de mi haram? Çalgıyla söylenen ilahileri miz var, bunlar da mı haram? Bu Ünlü’nün kendi görüşüdür, genellene mez, İslam’da böyledir, haramdır denemez. Çünkü değil.


‘Alkole, kadınlı erkekli dansa ve sekse yönlendiren müzik haram’
İlahiyatçı Yazar ALİ RIZA DEMİRCAN:

Değinilen ölçüler ışığında musikinin haram olarak vasfedile bilecek çeşitlerini şöylece özetleyebiliriz. Güftesinde İslam ilahiyatına aykırılık bulunan musiki eserlerin in icrası ve onaylanar ak dinlenilm esi haramdır, yasaktır. Aslında bu tür nesir ve manzum eserlerin tasvip edilerek okunması ve dinlenilm esi de haramdır.

Kurân-ı Kerim’in, İslâmın iman sistemini örgüleyen ilgili âyetleri bu yasağın delilleri olarak görülebilirse de, Peygamber imiz yasaklığa tam bir açıklık getirmekt edir. İçki ve zina gibi haram fiillere yönlendiren veya cinsellik öğelerini sağ duyunun çirkinlik olarak niteleyeb ileceği şekilde kullanan güftelerin omurgasını oluşturduğu musiki eserleri de haramdır.

Beraberin de alkollü içkiler alınan veya kadın erkek karmaşıklığı içinde bedensel temasları içeren oyunlar oynanan musiki de haramdır. Çünkü burada haramlığı açık olan işlere musiki yoluyla onay, katılım ve de yardımlaşma vardır. Cinsel duyguları kamçılayan giysiler içinde ve rakslar eşliğinde kadın icracılar tarafından sunulan musiki de hiç şüphesiz haramdır. Çünkü İslam, Kuran diliyle kadın sesinin cinsel mesajlar verecek şekilde cezbedici kılınmasını, Peygamber eşlerinin şahsında bütün Müslüman kadınlara yasaklama ktadır.


‘İlahilerde çalgı kullanmak doğru değil’
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. BAYRAKTAR BAYRAKLI:  

“Çalgı haramdır’’ demek yanlıştır, önemli olan çalgıyı ne için kullandığındır. Çalgıyı hangi nedenle, hangi eğlence türünde kullanıyorsun mesele odur yoksa çalgının kendisi haram olmaz. Çalgının ne için kullanıldığı tıpkı tabancanın, bıçağın ne için kullanıldığının önemli olmasına benzer bir özellik taşır. İlahi okurken çalgı kullanmak çok yanlıştır, yanlıştır diyebilir iz ama küfürdür gibi bir fetva verilemez .

Ama Allah’ı anarken, Peygamber’i anarken çalgı ile anmak yanlıştır. Burada çalgıyı kullanmam ak lazım ilahiyi çalgısız söylemek lazım. Ama ‘çalgı küfürdür’ gibi bir fetva vermek doğru değildir. Küfür Allah’ı inkâr etmek demektir böyle bir şey olabilir mi?

Allah’ı anarken, Hz. Muhammed’in isminin geçtiği yerde çalgı çalarak bunu söylemek doğru değildi



MÜZİK DİNLEMEK HARAM DEĞİLDİR

http://www.zulkarneyn.info/2014/09/muzik-dinlemek-haram-degildir.html


Müzik dinlemek haram değildir. Allah, Sad Suresi’nde Hz. Davud’un sesine dağların yankı verdiğini, kuşların gelip Hz. Davud’un melodiler ine katıldığını bildirmek tedir.

Biz dağları onunla beraber (tesbih etmeleri için) boyun eğdirmiştik; akşam sabah onunla tesbih ederler (onun yaptığı tesbihle çınlarlar)dı. Toplanıp gelen kuşları da (ona ram etmiştik). Hepsi onun nağmesine katılır (beraber tesbih ederler)di. (Sad, 18-19)

Hz. Peygamber hem müzik dinlemiş, hem şarkı söyleyen cariyeler i övmüş, düğünlerde şarkıcılar bulundurm ayı öğütlemiştir. Savaşlara giderken develeri coşku ile yürütecek güzel sesli türkücüler götürmüştür.

İmam Gazali, müzikten hoşlanmayanı kaba bir varlık olarak görmektedir. Müzik, aşığın aşkını, fasıkın fıskını artırır.

Hz. Ayşe’nin bir yakınının düğünü üzerine Peygamber imiz, Ayşe'ye, "Medinelil erin şarkı-türküden hoşlandığını, onlara şarkıcı Erneb el-Medeniyye’yi göndermesini emretmiştir.

Erneb el-Medeniyye: Peygamber dönemindeki şarkıcılardan biri idi. Hz. Ayşe, yakınlarından birini Kubâ’ya gelin edince Peygamber ona:

– Gelini gönderdin mi? diye sormuş.

Ayşee, gönderdiklerini söyleyince, Peygamber:

– Ensarlılar şarkıyı severler. Gelinle beraber şarkıcı bir kadın da gönderdin mi? demiş.

Ayşe, göndermediğini söyleyince, Peygamber:

– Hemen Erneb’i gönder! Buyurmuştur (el-İsâbe: 4/226; A‘lâm: 1/27)





ENDÜLÜS MÜZİĞİ VE GİTAR

AYHAN YILMAZ ÖZTÜRKGİL
Fatih Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı

FORUM ALATURKAB OSPHORUS İSTANBUL 

Genel olarak Endülüs Müziği ve Gitar ile ilgili
Forumda bir çok yazı yayınlandı
En açıklayıcı makale Ahmet Çetin'e ait
Makaleyi aşağıya alıntıladım
Benim aktarmak istediğim
Endülüs Müziği ve Gitar ile ilgili
Ahmet Çetin'in yazısına, sadece bir kaç ilave olacaktır
Ahmet Çetin yazısında
Gitar'ın kökeninin 
Tar denilen Orta-Asya Türk Çalgısı olduğunu
Tar denilen çalgının
Endülüste Emeviler tarafından geliştirildiğini
Dolayısıyla
Gitar'ın bir Endülüs ve Arap-Emevi çalgısı olduğunu
Belirtiyo r
Elbette,bu açıklamalar gerçektir
Kesinlikl e doğrudur
Bu konuda Ahmet Çetin'in yazısından daha önce
Berlin'de yayınlanan
Freie Welt Music Zeitschri ft isimli
Müzik dergisind e
( Manheim Hochschul e für Musik und darstelle nde Kunst )
Manheim Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi
Mezunu olan,Alman müzisyen Wolf Agustine ( Alperen ) Reynard'ın
Yazısı vardı
Wolf Reynard yazısında özetle
Endülüs Müziği diye,video sitelerin de yayınlanan müziklerin
İspanya eksenli Yahudi müziği olduğunu
Ancak,ortada İspanya diye bir devlet olmadan önce
Bölgenin Arap-Emevi egemenliğinde olduğunu
İlk Gitar imalatını yapanlarında
Endülüs Emevileri olduğunu
Endülüs'te Emevileri n
Bilim ve medeniyet ile birlikte
Kültür ve sanat'ı da zirveye çıkarttığını
O dönemdeki
Bölgenin en büyük Konsertav uvarını kuranların
Müslüman müzik üstadları olduğunu
Endülüs Müziği diye bir müzik tarzının ortaya çıkmasında
Burada yaşayan Yahudiler den daha çok
Emevileri n etkisinin olduğunu belirtiyo r
İspanyada katledile n Yahudiler e
Osmanlı Devletini n sahip çıktığını 
Osmanlı'nın,Selanik kentini
Bir Yahudi şehri haline getirdiğini belirtiyo r
Endülüs müziği diye yayınlanan videolard an 
Aşağıdaki verdiği örneğin
Sefarad ( İspanya Yahudisi ) müziği olduğunu belirtiyo r
Ancak bunun tam manasıyla
Bir Endülüs müziği anlamına gelmediğini belirtiyo r

https://www.youtube.com/watch?v=3207t2leS0M

Wolf Reynard yazısında
Yahudi müzik sistemi diye,bir müzik sistemini n olmadığını
Yahudiler in kullandıkları sistemin
Türk Musiki Sistemine ait Pentatoni zm-Tonalizm-Motalizm olduğunu belirtiyo r
Yahudi Müziği olarak örnek bir eser linki daha veriyor
Bu eserde
Türk Musikisi Sistemini n açıkça görüldüğünü belirtiyo r

https://www.youtube.com/watch?v=3kdFhvIzl8c

Wolf Reynard yazısında
Selanik'li müzisyen Dimitrije Alexio Theodoros tarafından
Kendisine,Nikolos etiketiyl e hediye edilen,kaset içinde
Dinlediği Yunan müziklerindeki Motalizm kalıplarının
Türk Musiki Sistemi olduğunu belirtiyo r
Selanik veya Yunan müzik sistemi diye
Bir musiki sistemini n olmadığını belirtiyo r
Aşağıdaki Selanik-Nikolos etiketli video örneğini veriyor

https://www.youtube.com/watch?v=437qKEOyWG0
 
Wolf Reynard yazısında
Macar ve Bulgar müziklerindede aynı
Türk Musiki Sistemi olduğunu belirtiyo r
Macarların etnik kökeninin Hun Türkleri olduğunu
Bulgarların etnik kökeninin ise GökTürkler olduğunu belirtiyo r
Bulgar müziğine örnek aşağıdaki video örneğini veriyor

https://www.youtube.com/watch?v=hz1k9XEnqgM

Macar müziğine örnek olarak
Vittorio Monti'nin Czardas isimli eserinin
Video örneğini aşağıda veriyor

https://www.youtube.com/watch?v=GPXjNVOX7wQ

Wolf Reynard yazısında
Selanikte,etkin kültür Önce Yunanlılar
Osmanlı döneminde Yahudiler
Osmanlıdan sonra,yine Yunan kültürü ise
Ve bu etkin kültürler içinde dahi
Müzik sistemi olarak
Türk Musikisi sistemi kullanılıyorsa
Endülüstede Arap-Emevi ( İslam ) kültürünün
Hakim olması ile birlikte
Müzik sistemini n,Türk Musiki sistemi olmaya
Devam ettiğini
Selanikte veya Endülüste
Türk musiki sistemi dışında
Farklı bir müzik sistemini n var olmadığını
Belirtiyo r

Wolf Reynard yazısında
İran ve Arap Müziğinede bir örnek veriyor 

İran Müziğine Örnek Video

https://www.youtube.com/watch?v=iZOAIuoNWEU

Arap Müziğine Örnek Video

https://www.youtube.com/watch?v=SnrtdUhdLCY

https://www.youtube.com/watch?v=ChBtH5ckJzI

İran ve Arap Müziklerininde
Türk Musiki Sistemi içinde olduklarını belirtiyo r
İran-Arap müzik sistemi diye,bir müsik sistemini n olmadığını
Belirtiyo r
Wolf Reynard yazısında
Orhan Gencebay'ın müzik tarzının
Trioizm olduğunu
Ve Araplarla ilgisinin olmadığını
Türk Musiki sistemi olduğunu
Belirtiyo r

https://www.youtube.com/watch?v=tAxbkqIz0bw

Wolf Reynard
Almanya'da yaşadığı sırada tanıştığı
İTÜ İstanbul Konservat uvarı Mezunu
Sibel Aylin isimli bir Türk'le evlendiğini
Müslüman olduğunu
Wolf Agustine Reynard adını
Wolf Alperen Reynard olarak değiştirdiğini
Bağlama çaldığını
Ve Türk Müziği üzerine
Araştırmalar yaptığını belirtiyo r

Wolf Reynard yazısında
Önce Pentatoni zm sonra Tonalizm
Akabinde Motalizm ve Trioizmin geliştiğini
Pentatoni zm-Motalizm ve Trioizmin
Türk Musiki Sistemini n varyasyon ları olduğunu
Herkesin bunu kabul ettiğini
Tonaliten in ise Batı Müzik Sistemi olarak
Görüldüğünü
Ancak,Tonalizm denilen sistemin 
Batı Müziğine ait olamayacağını
Bir oktavlık ses içindeki dizide
Tam ve yarım seslerin olduğunu
Yarım seslerin değişmediğini
Tam seslerin ise,komasal olarak bölündüğünü
Örneğin,Do-Re arasında,önce Do - Do Diyez - Re olarak
Arada tek ses olarak bölündüğünü
Daha sonra komasal olarak bölünerek,9 ses haline geldiğini
Batı sistemind eki Diyez-Bemol şeklinde
Yani,Do - Do Diyez ( Aynı zamanda Re Bemol ) ve Re şeklinde
Bölünme olmadan önce
9 komasal sese bölünmesinin mümkün olmadığını
Komasal sisteme geçenlerin
Daha önce Tonalitey i icat ettikleri ni,kullandıklarını
Tonaliten in Motalizm'den önce kullanılan
Ara geçiş formu olduğunu
Tonalitey i icat edemeyenl erin,Motalizme geçemeyeceğini
Dolayısıyla,tüm formların mucitleri nin
Aynı mucitler olduğunu belirtiyo r

Wolf Reynard yazısında
Osmanlı Musikisi ile Türk Musikisi diye bir ayrımın
Söz konusu olamayacağını
Kazak Enstrümanı Dombra Pentatoni zm-Tonalizm
THM Enstrümanı Bağlama'da ise
Pentatoni zm-Tonalizm ve Motalizm mevcut olduğunu
Tambur'da Motalizm biraz daha ayrıntılı olduğunu
Bağlama'ya THM Enstümanı
Tambur'a TSM Enstrümanı denilebil eceğini
Ancak Sanat Müziğine Osmanlı Müziği
Halk Müziğine Türk Müziği demenin hata olduğunu
Tümünün,Türk Musikisi Sistemini n varyasyon ları
Neticesi üretildiğini belirtmiştir
Batı müziği sistemi olarak lanse edilen
Tonalizm'in ise
Türk Musikisi Sistemi içinde
Pentatoni zm ile Motalizm arasında
Bir ara geçiş formu olduğunu
Batılıların Tonalite'nin mucidiymiş gibi
Sahiplenm elerinin ve kullanmal arının asıl sebebinin
Motalist icrayı beceremed iklerinde n dolayı
Tonalitey i kullanmak zorunda kalmalarından
Kaynaklan dığını
Türk Halk Müziğinde,Do Kararlı Müstezat Dizisine
Türk Sanat Müziğinde,Çarğah Makamı
Batı Müziğinde ise,Do Majör Tonu denilmesi yle
Farklı bir müzik türü oluşturulamayacağını
Türk Musiki Sistemi içinde kalındığını
Dünya'da Türk Müziği Sistemi dışında
Farklı bir müzik sistemi oluşturulmasının
Mümkün olmadığını belirtmiştir

Bu yazıdan özetle anladığımız
Dünyadaki tüm müzik formlarının
Türk Musiki Sistemine ait olduğudur

Wolf Reynard'ın yazısından aldığım özeti
Önemli kesitleri,kısaca burada noktalıyorum
Perdesiz Gitar ile ilgili
Feyyaz Ustaer ( Türk Gitar Platformu ) ve
Hasan Cihat Örter'in bir yazısını
Aşağıya alıntılıyorum,okuyunuz

FEYYAZ USTAER

TÜRK GİTAR PLATFORMU

https://turkgitar.net/hasan-cihat-orter-perdesiz-gitari-erkan-ogur-icat-etmedi/

Perdesiz gitar gerçekten çok güzel bir buluş
Özellikle Türk müziği için kullanıldığında
Dinleyenl eri derinden etkileyeb ilen
Bir tınısı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor .
Ülkemizde perdesiz gitar ile ismi özdeşleşmiş olan
Büyük bir usta var, Erkan Oğur
Bu enstrümanı ( veya enstrüman türünü diyelim )
Onun icat ettiğine dair bir çok söylenti var
Hatta bunun söylenti olduğunu bile düşünmüyordum
Ta ki az önce rastladığım bir gönderiye kadar
Biraz araştırınca fark ettim ki
Gerçekler bizim bildikler imizden farklı.
Bir diğer çok değerli gitarist ve müzisyen üstadımız
Hasan Cihat Örter’in dün Facebook üzerinden paylaştığı gönderi ile
 “ Perdesiz gitarın mucidi kim ” tartışmaları ortaya çıktı.
Bir yarışma programında perdesiz gitarı icat eden kişi sorulmuş
Doğru cevap olarak da “Erkan Oğur” verilmiş
Konuyla alakalı düşüncelerini Hasan Cihat Örter şu şekilde açıkladı :

PERDESİZ GİTAR

HASAN CİHAT ÖRTER

Perdesiz Gitarı kimse icad etmemiştir
Başlangıçta gitar zaten perdesizd i
Daha sonra Amerika da
E- Bow ( 9 volt pille çalışan, elektro yay ) denen manyetikl er
Ses yükselten aparatla gelişti
Blues , Rock Müziğinde Batı da kullanıldı
Üstad Dostum Erkan Oğur 80 li yıllarda
Sezen Aksu, MFÖ gibi Gruplara ve Albümlere çalarak
Sahne performan sları ile çok tanındı ve çok desteklen erek
Sanki Perdesiz Gitarı O bulmuş gibi lanse edildi
Sevgili Erkan bu Aleti Türk Müziğine kendi uslubu ile uyarlamış
Kendi tavrını jazz la geliştirmiş
Tuşesi şahsına münhasır, örmek olmuş
Yol açmış Değerli Bir Sanatçıdır.
Yoksa ben hem bu saza ( Perdesiz Gitar için )
Metod yazdım (  Erkana'da hediye ettim )
( Perdesiz Gitar ile ilgili ) Albümler yaptım
Youtube da örnekleri çok olan bir çok Sanatçıya çaldım.
Bir yarışmada da olsa
Adımın çok değerli Üstadlarla birlikte geçmesi beni mutlu etti.
İnşallah bu Perdesiz Gitar Edebiyatını
Ülkemizde daha çok ciddiye alırlar da
Bizim de bu emeklerim iz değerlenir
Hak ettiği yeri bulur
Bu müthiş sonorite ve ezgiler.
Şu anda dünyada biz Türkler bu enstrümanı en iyi çalanlarız.
( Mısırlılar, İranlılar, Yunanlar vs. çalıyorlar
Ama bizim gibi icra edemiyorl ar )
Yakındır Batılı bunu da bizden çalar, bize satar korkarım
Perdesiz Gitar Metodum
https://www.youtube.com/watch?v=hca-KJlVtJI

Eğitimlerim #1
https://www.youtube.com/watch?v=_aY9jiNWy9A

Eğitimlerim #2
https://www.youtube.com/watch?v=pvX7XS7Vw-o

Bir Örnek :
https://www.youtube.com/watch?v=d1cJPunQfgg


Aşağıya,Ahmet Çetin'in yazısını aktarıyorum
Ahmet Çetin'in yazısında
Tamamıyla gerçekler açıklanmış
Endülüs ve Gitar hakkında
Önemli ayrıntılar açıklanmış
Ancak,Endülüs Müziği olarak verdiği örnekte
Gitar ve Gitar Chord-Bas kalıplarının olmadığını
Bununda bir eksiklik olduğunu
Endülüs Müziği olarak,içinde Gitar
Ve Gitar Chord-Bas kalıplarının olduğu
Örnekleride vermesi gerektiğini belirteyi m

https://www.youtube.com/watch?v=JfcafoT-MH4



ENDÜLÜS VE GİTAR

AHMET ÇETİN YILDIZOĞLU
Fatih Üniversitesi ( İstanbul ) Devlet Konservat uvarı

FORUM ALATURKAB OSPHORUS İSTANBUL 

Endülüs ve Gitar hakkında
Forumda yayınlanan
Bazı yazılarda gördüğüm eksiklikl er dolayısıyla
Bu konuda önemli bir kaç ayrıntıyı
Sizlere özet olarak aktarmak istiyorum
Endülüs Müziği olarak bazı yerlerde yayınlanan
Müziklerin
Sefarad İspanyol Yahudi müziği olduğunu
Gerçek Endülüs Müziği ile ilgisinin olmadığını belirteyi m
Endülüs Müziği nasıldır, diye soran olursa 
Aşağıdaki Youtube Video kaydıyla cevap verelim

https://www.youtube.com/watch?v=JfcafoT-MH4

Konumuza,kaldığımız yerden devam edelim   
Öncelikle Gitar denilen Enstrümanın
Bir İspanyol çalgısı olmadığını
Arap-Emevi çalgısı olduğunu
Endülüste o dönemde,dünyada mevcut 
En büyük Konservat uvarında
Müslümanlar tarafından kurulan
Granada İslam Konservat uvarı olduğunu
Belirteli m
Batıya geçen bilim ve teknoloji nin
İspanyada o dönemde kurulan
İslam medeniyet ine ait olduğunu
Belirteli m
Arap Ordularının
Tarık Bin Ziyad komutasında
Afrika kıtasından,Akdenizi
Cebel boğazını geçerek
Avrupa kıtasına ulaşarak
İspanyayı fethiyle oluşturulan medeniyet in
Endülüs medeniyet i olduğunu
Aragon-Kastilya Krallıklarının birleşerek
Endülüs ve Müslümanları yok ettiğini
Hatırlatalım
Gitar kelimesi, Guitar olarak,Antik Latincedi r
Gui kelimesi antik latincede, 6 Altı sayısı anlamındadır
Tar kelimesi ise bildiğimiz,Tar denilen enstrümanın adıdır
Tar kelimseni n anlamı tel'dir
Kısacası Guitar kelimesin in anlamı,Altıtel şeklindedir
Tar denilen enstrüman
Orta-Aysa Türk kökenli bir enstrümandır
Tar kelimesid e, Öz Türkçe bir kelimedir
Anlamı ise öncelikle tel'dir
Ses ve tel veya klavuz ses anlamınada gelir
Farsça olduğu söylenen,bir cümle şöyledir :
" Tarumar oldu saçların " şeklindedir
Kelimeler in anlamları
Tar : Tel
Mar : Yılan
Şeklindedir
Cümlenin özetle anlamı
" Yılan gibi kıvrım kıvrım , tel tel oldu saçların " şeklindedir
Tar denilen enstrüman
Orta-Asyada,Türklerden Araplara geçmiştir
Türklerin şimdiki adıyla Taraza olan ( Kazakista n )
Eski adıyla Talas olan bölgede
Türklerin Araplarla bir araya gelerek
Çinlilere karşı savaştığı dönemde
İslamiyetin,Araplardan Türklere geçerek yayıldığı
Kuran-ı Kerim ve İslam kültürünün,Türklere geçtiği
Araplarında Türk Kültürünü tanıdığını
Türk Musiki Sistemini ve
Tar denilen enstrümanı benimsediğini
Biliyoruz
Arap Musiki Sistemi diye bir müzik sistemini n olmadığını
Arapların kullandığı müzik sistemini n
Türk Musiki Sistemi olduğunu
Bu sistem içindeki,600 makamın bir ksmının
Araplar tarafından kullanıldığını biliyoruz
Araplar dışındada bir çok ülke ve nillet bu sistemi
Kullanmak tadır
Mina notası denilen,dünyadaki ilk nota sistemide
Orta-Asya Türk sistemidi r
Ebcet nota sistemini n asıl kullanılış amacı ise
Kuran-ı Kerimin usül ve makam ile okunması içindir
Amerikada n dünyaya yayılan,Rock müziğinin
Temelini oluşturan Pentatoni zm ise
Orta-Asya Türk Musiki Sistemidi r
Piyano,Kanun ve Santurun atası
Göktürk enstrümanı olan Yatuğan'dır
Keman ve tüm yaylı sazların atası
Okluğ denilen Orta-Asya Türk çalgısıdır
Vurmalı çalgıların atası,Darbuka ve Kös'tür
Bu iki çalgıda Türk-İslam kültürü ürünüdür
Darp : vuruş
İka : Usül ( Ölçü )
Timpani denilen enstrümanın atası
Türklerdeki Mehter Enstrümanı Kös'tür
Obua denilen enstrüman,Zurna'nın
( Orta-Asya Türklerinde Surney ) gelişmişidir
O yüzden Zurna'ya,Avrupada Türk Obuası denilir 
Hint sazı olarak bilinen,Star isimli enstrümanı
Delhi Türk Sultanlığı döneminde
Türklerin geliştirdiği
Ve SİH denilen Hint kökenli milletind e
İslamiyetten etkilener ek
Hinduizim'den koptuğu
Tar denilen enstrümanın gelişmişine
Bu yüzden,Sihlerin kullandığı ( Sihtar ) Tar denildiği
bilinmekt edir 
Gitar denilen enstrümanın atası Tar'dır
Gitar denilen enstrüman
Endülüste,Müslümanlar tarafından geliştirilmiş olup
İspanyollara Gitar çalmasınıda
Kastanyet ve Gitar imalatını yapan,Arap-Emevi'lerin öğrettiğinide
Hatırlatalım
Tar ile Gitarı yanyana koyarak,elimize alıp incelediğimizde 
Enstrümanların şekil benzerliği
Klavye ile gövde yapısı dolayısıyla
Gitar'ın Tar'ın geliştirilmiş hali olduğu
Gözlerimizle görülecektir
Endülüs medeniyet i ile ilgili
Konumuzla bağlantılı,aşağıdaki alıntı makaleyid e okuyalım
Doç.Dr. Lütfi Şeyban tarafından kaleme alınmıştır
Allaha emanet olunuz,saygılarımızla


MEDENİYET BEŞİĞİ ENDÜLÜS

DOÇ.DR LÜTFİ ŞEYBAN

SAKARYA ÜNİVERSİTESİ

https://www.yenisafak.com/hayat/medeniyet-besigi-endulus-2224871

Bugünün İspanya'sı ile Portekiz'i ve de Fransa'nın Bordo-Marsilya hattının güneyini içine alan bölge İberya veya İber Yarımadası olarak anılır. Bu toprakların Müslümanlarca fethi 'ilk İslam fetihleri'nin son halkasını teşkîl eder. Artık kaybedilm iş de olsa bu bölgenin İslam tarihinde ki adı Endülüs'tür. Endülüs topraklarında ortak hayat süren toplumlar (societies in symbiosis) arasında cereyan eden doğal ilişkiler, birçok farklı ırk, dil ve dinden olan büyük toplulukl ar arası etkileşimleri doğurmuş ve yüzyıllarca gelişen bu sürecin sonunda Endülüs'e özgü bir sosyo-kültürel hayat tablosu ortaya çıkmıştır. İster Endülüs toprakları, isterse İspanyol devletler i içerisinde olsun, Müslüman halk ile gayrimüslim halk arasındaki karışma ve kaynaşma, hem harp hem de sulh zamanlarında meydana gelen sürekli bir olguydu. Karşılaşan iki milletten, medenî bakımdan daha üstün durumda olanın aşağı durumdaki ne tesir ettiği gerçeğinden hareketle, gayrimüslimlerin Müslümanlardan her bakımdan etkilenmiş olduklarını tarihi kayıtlarda görmek mümkündür.
ENDÜLÜS'ÜN ÜSTÜNLÜĞÜ
Endülüs'te bilgiye verilen değer ve erişilen yüksek eğitim seviyesi sayesinde, dinî ilimler yanında müsbet ilimlerde de pek çok bilgin yetişmişti. Ayrıca, bu bilginler Doğu İslam dünyası Maşrık'a da ilim ve ticaret maksadıyla sıkça seyâhatler yapmışlar, Doğu İslam dünyası ile Endülüs arasında sürekli işleyen bir kültür köprüsü kurmuşlar, böylelikle kendi kültürel birikimle riyle doğuluların birikimle rini mukayese etme imkânı da bulmuşlardır. Asr-ı Saadet'ten beri kazanılan toplumsal ve kültürel birikim, talebe ve âlim kişiler yoluyla Batı'ya Endülüs'e taşınmıştır. Endülüs ve Doğu-İslam medeniyet inin gelişmişliğine karşın, aynı çağlarda Avrupa dünyası dine aykırı kabul edildiği için bilim ve sanat faaliyetl erinin yasaklandığı “Ortaçağ'ını yani “Karanlık çağ”ını yaşamaktaydı. V./XI. yüzyılda Endülüs'e ve Doğu İslam dünyasına karşı Hıristiyanların yaptıkları haçlı seferleri, kendileri nin İslam medeniyet ini tanımalarına fırsat vermişti. Bundan sonradır ki, önce İspanyalılar, ardından da diğer Avrupalılar İslam medeniyet ini anlama çalışmalarına başlamışlardı. Bu meyânda Arapça yazılmış bilimsel-felsefî eserlerin Latince'ye tercümesi başlamış ve bu faaliyeti n merkezler i Sicilya ve daha çok Endülüs olmuştur.
MÜDECCENLERİN VARLIĞI
Endülüs topraklarında İslam hâkimiyeti altında yaşayan Hıristiyanlar ile Yahudiler, İber Yarımadası'nın siyasî, sosyal ve kültürel alanlarında aktif rol oynamışlardır. Müslüman ve gayrimüslim toplumlar arasındaki önemli etkileşim kanalları Yahudiler, Müsta'ribler, Müdeccenler, karşılıklı evlilikle r, köle ticareti, süre giden savaşlar, siyasî sığınma ve Mürtezika birlikler idir. Özellikle hem Müslümanların hem de Hıristiyanların dilini bilen Yahudiler, serbestçe dolaşım imkanına sahip olarak Hıristiyan Avrupa toplulukl arının Müslümanlar ile etkileşiminde büyük rol oynamışlar, İslam medeniyet i öğelerinin İspanyollar'a ve Avrupa'ya naklinde etkili olmuşlardır. Bu yolla Endülüs'te kullanılan idarî ve askerî teşkîlât usul ve kânunları yanında, tarımsal teknikler ve ürünler ile ticaret ve bilimsel etkiler de İberya ve Avrupa toplumuna intikal etmiştir. Endülüs-İslam kültürünün Avrupalılara intikalin de önemli bir topluluk Müdeccenler'dir (mudejar). Hıristiyanların eline geçen İslam topraklarında kalan bu Müslümanlar içinde zanâatkârlar ve kültür erbâbı krallar tarafından özellikle muhâfaza edilmiş, Reconquis ta hareketiy le yeniden doğan İspanya'nın iktisadî menfaati için kollanmışlardır. Bunlar sayesinde Müslümanların geliştirdikleri her alandaki bilimsel, kültürel ve teknik gelişmeler kuzeydeki Hıristıyan halklarına, oradan da Avrupa toplumlarına intikâl etmiştir. Müdeccenler asırlar içinde hemen bütün Avrupa toplumlarına hatta Amerika'ya dahi göç edip yerleşmişler ve kendi kültürel damgasını sadece İberya'ya değil, Avrupa ve Amerika topraklar a da vurmuşlardır. Mudejar sanatı ve mimarisi bunun en bariz örneklerindendir.
BATI FELSEFESİNE DERİN ETKİ
V./XI. yüzyıldan itibaren Endülüs'ü ele geçirmeye başlayan İspanyollar, Endülüs medeniyet ine hayranlıkları sebebiyle Arapça öğrenimini ve Arapça eserlerin Latince'ye tercümesini teşvik etmeye başlamışlardır. Müslüman filozofla rın din ile aklı uzlaştırma yönündeki fikirleri, Ortaçağ Avrupa'sında büyük yankı uyandırmış ve bir düşünce inkılabına neden olmuştu. Bu meyânda İbn Rüşd Avrupa'da kendisine en çok itibar edilen filozof hâline gelmiş, eserleri Paris ve diğer akademile rde XVI. yüzyıl sonuna kadar temel kitap olarak okutulmuştur. İbn Rüşd'ü takip eden Endülüslü filozof Yahudi Musâ b. Meymun, Yahudi ve Hıristiyan teoloji çevrelerine tesir etmişti. İbn Meymun ve İbn Bâce'den etkilenen ler arasında Albert Magnus, Duns Scottus, Spinoza ve Immanual Kant, Kastilya-Leon Kralı X.Alfonso (el Sabio, 1252-1284), Dante ve Bacon gibi düşünürler vardır. Tıp sahasında yapılan tercümeler sayesinde VI./XII. yüzyıla kadar Avrupa'ya hâkim olan 'hastalıkların insanın içine giren Şeytan'dan kaynaklan dığı, bundan kurtulmak için de bir rahibin duâ ederek onu kovması gerektiği' şeklindeki anlayış, yerini modern temelli tedâvi usullerin e bırakmıştı. Bugün Avrupa'da kullanılan Arap rakamları, Romen rakamlarının yerini almış, matematik ve astronomi alanındaki 'algebra' (el-cebr), 'betelgeus e' (beytü'l-cevze) ve 'cenit' (es-semt) terimleri, Müslümanlardan alınmıştır. XI.yüzyılda Zerkâlî'nin Tuleytula'da kurmuş olduğu rasathânenin çalışmaları da Avrupa'ya tesir etmiştir. Avrupa'da halkın doğu dünyası hakkındaki bilgileri nin kaynağı ise, Müslüman coğrafyacı ve seyyâhların eserlerin e dayanmakt adır. Edebiyat alanında Avrupa'da 'fabl' türünün ortaya çıkışı, Endülüs'e has 'zecel' ve 'müveşşah' türündeki şiirlerin etkisiyle Kastilya halk şiirinde yılbaşı ilâhîlerinde kullanılan 'villancic o' türünün doğması ve VI./XII. yüzyıl Fransa halk şâirlerinin 'troubadou r baladları'nda zecel türünü örnek almaları gibi misaller Müslümanların etkilerin i ispatlar nitelikte dir. Ortaçağlarda Aragon ve Kastilya saraylarında Müslüman müzisyenler tarafından icrâ edilen musikinin etkilerin i, bugünkü İspanyol müziğinde de bulmak mümkündür. Ayrıca, müzikte nota usulü kullanımının Endülüslü müzisyenlerin V./XI. yüzyıldan öncelerine dayanan bir buluşları olduğu ve batıya onlardan aktarıldığı da bilinmekt edir.
BİR ARADA YAŞAMA SANATININ NUMUNESİ
Çalışmalarımız sonucu tespit ettiğimiz üç bine yakın kelime göstermektedir ki, Endülüs kültürü özellikle tarım, ticaret, şehirleşme, bilim ve sanat alanlarında çağdaşlarına nisbetle bâriz bir üstünlüğe sahip olmuştur. İberya'da görece çok ilkel şartlarda yaşayan toplulukl arı ve onların tarihî uzantısı olan Franklar ile diğer Avrupa halklarını derinden etkilemiştir. Asırlarca süren bu etkileme süreci içinde, Endülüs-İslam medeniyet inin taşıyıcısı rolünü oynayan Arapça'dan, fakat özellikle ve büyük oranda Endülüs kültür havzasından diğer Avrupa dillerine her alanda sayısız kelime ve kavram geçmiştir. Bu kelime ve kavramlar, çağdaş Batı uygarlığının beslendiği ana alana işaret eden önemli delillerd en yalnızca birisidir . Dolayısıyla bu kelimeler bize Ortaçağ'da Müslümanların eriştiği yüksek medeniyet in resmini de tasvir etmektedi r. Bugün artık hem doğu hem de batı bilim dünyasında genellikl e kabul edilmekte dir ki, Endülüs ve İslam dünyasında insana hizmet amacıyla geliştirilen bilim, teknik ve âletler çağdaş Batı uygarlığının temelinde mevcut olan uygarlık mirasının en önemli parçasını teşkil etmektedi r. Bir dinî hoşgörü, bilim, kültür ve medeniyet üzerine kurulmuş sekiz yüzyıllık bir tarih olan Endülüs, kendine has coğrafî, siyasî, askerî, toplumsal, kültürel ve medenî özellikleriyle, birbirine karşı saygı ve hoşgörü çerçevesinde birarada yaşama sanatının “ideal numunesi”ni sunmuştur

https://www.youtube.com/watch?v=JfcafoT-MH4

https://arap-kolay.blogspot.com/2017/08/endulus-fethi.html

https://www.youtube.com/watch?v=S9IyksyZqVM&index=18&list=PL-5QaYKx8CM0peiGzIAVK8xwCZ-TaRRAQ







 19 
 : Aralık 14, 2016, 09:51:55 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin
HALEP  VE İNSANLIK İLE İSLAM

http://www.haber7.com/guncel/haber/2234038-halep-dustu-utanin

Kadın ve çocukların acımasızca katledild iği
sivilleri n üzerine bombalar yağdığı
insanların açlık ve susuzlukt an hayatını kaybettiği
Halep için bu zaman kadar susanlar ise bu katliama ve vahşete ortak oldu
Yeni Şafak gazetesin den Kemal Öztürk
Halep için bu zaman kadar sessiz kalanlara seslendi ve 'UTANIN' dedi

" HALEP DÜŞTÜ - UTANIN "

Birleşemeyen milletler in, güvenliği sağlayamayan konseyi, Halep düştü utan.

Her ölen çocuğun kanında sizin veto kararlarınız var. Utanın. O beş ülkenin, çocuklarımızın ve masum insanların katilleri ne yol açan kararlarını bir ömür boyu unutmayac ağız.

İslam dünyasının iş birliği yapamayan teşkilatı, Halep düştü utan.

O kibir ve enaniyeti nizin esir aldığı aklınızla, birleşmek yerine, ayrılığı tercih ettiğiniz için Halep düştü. Utanın. 1 milyar 300 milyon Müslümanı temsil eden kurum olarak, kılınızı dahi kıpırdatmadığınız için ölen her çocuğun kanında sizin de parmağınız var. Bu köhnemiş, pörsümüş, içi boşalmış kurumlarınızla katliamı izlediniz . Asla unutmayac ağız.

Avrupa'nın köhnemiş birliği, Halep düştü utan.

Beceriksi z ve iradesiz liderleri nizle, hiç bir sorunu çözemediniz, hiçbir krizi önleyemediniz. Ortadoğu'da darbelere, kaosa, teröre destek verdiniz, katliamla rı körüklediniz. Halep düşerken siz, Akdeniz'in sularında mülteci çocuklarının boğulmasını seyrettin iz. Katilleri n dostusunu z, katliamın parçasısınız. Asla unutmayac ağız.

Ayrılığın ve çaresizliğin Arap Ligi, Halep düştü utan.

O kibirli halinizle Arap olmakla övünürken, Arap kardeşleriniz Halep'te diri diri yakıldı, siz süslü salonlard a toplanıp mırra içtiniz, hiçbir şey yapmadan dağıldınız. Milyonlar ca insan mülteci olurken, Akdeniz'de boğulurken, açlıktan ölürken, siz hiçbir şey yapmadan öylece baktınız. Halep'te öldürülen her Arap çocuğunun katilleri yle cinayete ortak oldunuz. Asla unutmayac ağız.

Sözüm ona dünyanın en güçlü ama gerçekte en beceriksi z devleti Amerika, Halep düştü utan.

Başından beri Suriye konusunda beceriksi zce politika üretemedin. Bir gün 'Esed'i devireceğiz' dedin, bir gün vazgeçtin. Verdiğin sözleri tutmadın, insanları ortada bıraktın. Suriye'yi Rusya'ya ve İran'a teslim ettin. 600 bin insan öldü, milyonlar cası evsiz kaldı, sen PKK'ya Kürt devleti kurdurmak la uğraştın. Onu da beceremed in. Halep düştü şimdi. Orada yere dökülen her kanda, Obama senin ve ülkenin de parmağı var. Bunu asla unutmayac ağız.

İslam Cumhuriye ti kavramın yüz karası İran, kana boğduğun Halep senin oldu sonunda, utan.

Kerbela'yı, Hz. Hüseyin'i siyasi emellerin için sömürdün, Haşdi Şabi gibi katil ordular kurdun. Sonunda Halep'i Kerbela'ya çevirdin, çocukları susuzlukt an, açlıktan öldürdün.

Bütün militanla rını Kerbela'nın intikamını almak için doldurdun, sonunda Şii-Sünni savaşını başlattın. İslam dünyasının en büyük fitnesini n baş aktörü oldun.

Rusya ve Çin'le işbirliği yapıp Yemen'de, Irak'ta, Lübnan'da, Suriye'de Müslüman kanı döktün. Şiilerin ve Sünnilerin yüz karası bir devlet olarak tarihe geçtin, utan. Asla unutmayac ağız.

Ortadoğu'ya yeniden döndün, Halep'i kana buladın Rusya, utan

Bütün derdin güç göstermek, kontrol etmek, hakim olmak. Ortadoğu'da Amerika'nın beceriksi zliğini görünce bütün gücünle geldin, Akdeniz'e yerleştin. Suriye'de İran'ın, Suriye'nin daha çok masum öldürmesi için destek verdin, silah verdin, uçak verdin, füze verdin. Hastane, okul, fırın vuracak kadar canileştin. Sonunda Halep senin oldu, bütün çocuk cesetleri yle berber. Utan. Asla unutmayac ağız.

Birlik olamayan Müslümanlar, Halep düştü, utan.

Her yerde ölen ve öldüren Müslümanken, yine de birleşmeyi değil ayrışmayı seçen, Müslüman kardeşini ötekileştiren, gıybet eden, fitne çıkartan, bölen, kişisel çıkarını düşünen, pısırık Müslüman dünyası, Halep düştü, utan.

Bir tek mülteciyi ülkesine almayan sözde İslam ülkeleri, Halep düştü utan.

Onca zenginliğinize, onca geniş topraklarınıza rağmen, bir tek mülteciyi almadınız ülkenize. Onlar da Akdeniz'in sularında boğuldu, çöllerde kayboldu, yollarda can verdi. Halep düşerken, kılınızı kıpırdatmadınız. Siz de ölen her mültecide suç ortağısınız. Asla unutmayac ağız.

Ülkelerini savunamay an, birlik olamayan muhalifle r, Halep düştü utanın.

Elli parçaya bölünen, birbirine düşen, cahilce, ahmakça, canice işler yapan, ülkelerini koruyamay an, vatanlarını savunamay an muhalif gruplar, Halep düştü. Utanın.

Türkiye'de,

Halep düşsün diye duan eden, mezhep savaşı çıksın diye uğraşan, fitneyi körükleyen, iktidar düşmanlığı yüzünden katilleri savunan, umursamay an, görmeyen, birlik olmayan, aklını kullanmay an kim varsa, Halep düştü utanın.

Ve sen,

Bir insan olarak, bir Müslüman olarak, birey olarak, siyasetçi, diplomat, bürokrat, iş adamı, gazeteci, aydın, vatandaş olarak. Halep konusunda yaptıklarını gözden geçirmelisin.

Neyi doğru, neyi yanlış yaptığını bulmalısın. Hatalarını cesurca kabullenm eli, onları düzeltmelisin. Sonra da utanman gerekiyor sa, bunu kendine gür sesle söylemelisin.

Halep düştü

Bu tarihin en utanılacak günüdür. Ancak yeni Halepler olmaması için kendimizi toparlama lıyız. Aklımızı, cesaretim izi, bilgimizi, tecrübemizi kullanmak zorundayız.

Halep hepimize ders olsun

HALEP  VE İNSANLIK İLE İSLAM

 20 
 : Kasım 09, 2016, 01:17:37 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

SEYYİDLİK KURUMU NAKIBUL EŞRAF

https://tr.wikipedia.org/wiki/Nak%C3%AEb%C3%BC%E2%80%99l_e%C5%9Fr%C3%A2f


Nakîbü'l eşrâf, ilk olarak Abbasi halifesi Mütevekkil zamanında oluşturulan bir kurumdur. Bu zamandan itibaren diğer İslâm devletler inde nikâbet teşkilatı varlığını sürdürmüştür.

Nakîbü'l Eşraf, Osmanlı Devleti'nde protokole tabi değildir. Vasıtasız olarak ve vaktini kendi belirleye rek padişahla görüşebilir. Padişahın başkanlık ettiği divanlard a diğer devlet erkânından ayrı olarak padişah ile aynı sedire oturur.

Osmanlı Devleti'nde de ilk olarak sâdât nikâbeti Sultan Yıldırım Bayezid zamanında Mayıs 1400 tarihinde tesis edilmiştir. İlk Nakîbü’l-eşrâf da Seyyid Ali Nata b. Muhammed olmuştur. Ondan sonra oğlu Seyyid Zeynelabi din babası gibi seyyid ve şeriflere nâzır olmuştur.

Nakîblik, Fatih Sultan Mehmed zamanında bir ara kaldırılmışsa da, II. Bayezid devrinde yeniden oluşturulmuş ve son devirlere kadar varlığını devam ettirmiştir. Bu tarih görünüş olarak kuruluş tarihidir . Yoksa Osmanlının kuruluşundan itibaren seyyid ve şeriflerin öneminin olmadığı anlamına gelmez. Nakîbü'l-eşrâflık, ilmiye sınıfının en üst seviyesin e çıkan seyyidler e veriliyor du. Nakîbü’l-eşrâflar, kadılar gibi belirli bir süre için görevlendirilmiyor, uzun yıllar iş başında kalıyorlardı. Resmi giysileri, konakları ve kendileri ne hizmet eden adamlarıyla saygın bir yer tutuyorla rdı.

Osmanlı Devleti'nde nakîbü'l-eşrâflar hakkında ilk biyografi k eser Ahmet Rıf'at Efendi’nin Devhatü'n Nukabâ adlı eseridir. Bu eser 1500'lü yıllardan itibaren 1800'lü yıllara kadar Nakîbü'l-eşrâf olarak görev yapan toplam 62 kişinin biyografi sini vermiştir.

Nakîbü'l-eşrâfın başlıca görevi, İslam peygamber i Muhammed'in soyundan geldikler ine ilişkin ellerinde belgeleri bulunan seyyid ve şeriflere tanınmış olan ayrıcalıkları korumaktı. Nakîbü'l-eşrâflar, eyalet, sancak ve diğer yerleşim birimleri ndeki kaymakamlıkları vasıtasıyla bütün seyyid ve şeriflerin isimlerin i kapsayan defterler i tutarlardı. Şecere-i Tayyibe denilen bu defterler de Peygamber soyundan geldikler ini belgeleye nlerin soy kütükleriyle birlikte bulundukl arı şehir, siyâdet veya şerâfet silsilesi, evladı, ahval ve ahlakı, ikametgâhı, görevi ve durumları kayıtlı idi.

Seyyid ve şeriflerin kanunlara aykırı tutum ve davranışları görüldüğünde veya herhangi bir suç işlediklerinde, İstanbul'da Nakîbü'l eşrâf, taşralarda ise nakîbü'l-eşrâf kaymakaml arı tarafından yargılanır, gerekli cezaya çarptırılırlardı. Yöneticiler ve kadılar bu işe karışamazlardı. Halktan ayırt edilmeler i için başlarına yeşil sarık sarmaları mecburi idi.

Nakîbü'l-eşrâf kaymakaml arı, İstanbul'dan Nakîbü'l-eşrâf'ın sadrazama mektupla sunulmasından sonra atanırlardı. Genellikl e bir yıllık süre için atanan nakîbü'l-eşrâf kaymakaml arının atanmaları mektuplarında, doğrudan kaymakam atanan kişiye hitap edilmekte olup, seyyidler in üzerlerine kaymakam olarak tayin edildikle ri bildirild ikten sonra, göreve tayin edildikle ri tarih yazılır ve daha sonra görecekleri işler açıklanırdı.

Seyyidler in haklarının korunması, arûsiyye ve tevcihiyy e gibi vergileri n aldırılmaması, bunlara hürmet edilmesi, sahte seyyidlik iddiasında bulunanla ra müsaade edilmemes i, seyyidler in tespit edilerek İstanbul'a bildirilm esi ve bunların halktan ayırt edilebilm eleri için yeşil sarık ve cüppe giydirilm esi gibi yapacakla rı işler açıklandıktan sonra, Nakîbü'l-eşrâf'ın imzası ile tamamlana n atama mektuplarının, Isparta Şer‛iyye siciline kaydedilm esi ile birlikte atama işlemi de tamamlanmış olmaktaydı.

Atanan nakîbü'l-eşrâf kaymakaml arı, Nakîbü'l-eşrâf’ın sancak merkezler inde uygun gördüğü kadılardan, müderrislerden, eski nakîbü'l-eşrâf kaymakaml arından veya eşraftan birisi oluyordu.

Seyyid ve şerif oldukları belgelerl e ispatlanmış olan bu kişilere toplum tarafından çok büyük saygı, sevgi ve itibar gösterilmiştir. Aynı zamanda devlet de onları vergi verme ve benzeri bütün kamu yükümlülüklerinden muaf tutmuştur. Kendileri nden önceki Türk ve İslâm devletler indeki yerleşmiş uygulama gibi, Osmanlı Devleti’nde de seyyidler askeri sınıfdan muaf tutulmuştur. Örneğin, 16. yüzyıl'da Hamid Sancağı’nda vergiden muaf olanlar arasında şerifzâde, âl-i Rasul ve seyyidler in de yer aldığı görülmektedir. Toplam 26 adet olarak sâdât-ı kirâmın vergiden muaf olduğu kayıtlara geçmiştir.

18. yüzyıl'da, nakîbü’l-eşrâf kaymakaml arının bir kısmı da birtakım yolsuzluk işlerine karışmaktaydılar. Bazı kazalarda, nakîbü’l-eşrâf kaymakaml arı "harc-ı ma‛kûl", "devriye", "tevcih", "sâdât akçesi", "arûsiyye" isimleriy le tekâlif-i şakka gibi sonradan uydurulan vergiler toplamaya başlamışlardı. 24 Eylül – 3 Ekim 1759 tarihinde Rumeli ve Anadolu'daki kadılara, nâiblere ve nakîbü’l-eşrâf kaymakaml arına gönderilen bir fermanda, nakîbü’l-eşrâfların seyyidler den sorumlu oldukları, uygunsuz hareketle rinde onları yakalamal arı, seyyidlik iddialarında bulunanla rı derhal İstanbul'a göndermeleri, alınan haksız vergileri n hemen iade edilmesi ve bu işlerin takibinde Nakîbü’l-eşrâf Seyyid Mehmed Emin Efendi’nin yetki sahibi olduğu açıklanmıştır. O dönemde, bu gibi haksız yere para tahsil edilmesin i yasaklaya n Vezir-i Azam Mehmed Ragıb Paşa'nın da mektubu mevcuttur



Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 10
Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
LinkBacks Enabled by LordReco | FoRuMBoL Themes