+ İSLAMGREEN34 NEW WORLD
 Son Mesajlar

Kullanıcı Adı: Beni Hatırla?
Şifre:
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
 21 
 : Mart 31, 2015, 04:32:23 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

ALLAH GÜNAHLARI ÖRTER İFŞA ETMEZ
RESİM VE GÖRÜNTÜLERİ SÜREKLİ PAYLAŞMAK
İNSANLARDA PSKOLOJİK TRAVMALAR OLUŞTURUR

FORUM YILDIZLIS EMALAR İSTANBUL 2010

SALİH MEHMED ARİFOĞLU

Selamün Aleyküm kardeşlerim
Allah günahları örter isimli yazıyı
Kaleme almaktaki maksadımız şudur
Öncelikle medyatik görüntüler
Resimler ve sanal alemdeki paylaşımlar
Tecacüz katliam veya savaş görüntüleri vesaire
Toplumdak i hataları yok etmeye bazen yetmediği gibi
İnsanların ruh alemini çökertmeye
Psikoloji k yapılarını bozmaya
Yapılanları sıradanlaştırmaya neden olur
Hatalar hepimiz için geçerlidir
Ve insan veya müslüman olarak
Hatalarda n ders alırken
Hatalara karşı uyarı yapanlarında
Biraz dikkatli davranmal arını istediğimizdendir
İnsan olarak veya müslüman olarak
Hepimiz hata yapabilir iz
Veya başkalarının hatalarınıda görebilirz
Ancak hatalı davranışlarımızdan dolayı
Bizleri uyaranların üsluplarındaki
Rencide eder tarz bizleri bazen hatadan alıkoyamaz
Hata yapan insanları rencide etnekten ziyade
Ağırbaşlı ve sakin davranara k hataları söylemek
Ve bu hataları söylerkende
Toplum içinde değil özel bir yerde söylemek
Başkalarınında duymalarına engel olarak söylemek gerekir
Çünkü Allah merhametl idir ve mağfiret sahibidir
Biz hataları hata yapanların yüzüne söylemeden önce
Hata yapan kişi çok pişman olmuş ve tövbe etmişte olabilir
Rabbimiz hataları gördüğünden affetmişte olabilir
İnsanları azarlar şekilde
Fütursuzca hatalarını yüzlerine vurmak
Ve hatalarından dolayı insanlara eziyet etmek
Onları toplum içinde rencide etmek
Halis müslümana yakışmayan davranışlardandır
Yapılan hataları sürekli yazılarla veya resimlerl e paylaşırkende
Ve toplumda bunları yaymaya çalışırkende
İnsanların resmileri ni ve kimlikler ini
İsimlerini adresleri ni ifşa ederek paylaşmak yanlıştır
Amaç hataları topluma anlatmaktır
Ve hatalarda n ders alınmasını sağlamaktır
Fakat kişilerin isimlerin i resimleri ni ifşa etmek yanlıştır
Zulme uğrayanlarında kan revan içindeki resimleri ni
Sürekli görüntülerini gündeme taşıyarak duygu sömürüsü yapmakta yanlıştır
Bu zaman içinde insanların pskolojik yapılarının bozulmasına neden olur
Hataların yada günahların alışılagelmiş bir şeymiş gibi algılanmasına yol açar
Irak işgali ve Bosna Hersektek i görüntülerle
Aslında dünya vahşet görüntülerine alıştırılmıştır
Medyadaki haber yada sinemalar daki
Tecavüz cinayet görüntülerininde sürekli paylaşılması
Aynı şekilde insan ruhunda pskolojik travmalar a sebep olur
Bu konuyla ilgili aşağıdaki yazıyı okuyalım inşallah



HATALARI ÖRTMEK

http://www.sevde.de/islam_Ans/H/hatalari_ortmek.htm

 

İnsan, hata işlemeye müsait bir şekilde yaratılmıştır. Onun bu zaâfı, nefsi aklına galebe çaldığı zaman daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Bazen de insan farkında olmaksızın, bilmeyere k hata işler. Kısacası insan, beşeri özellikleri sebebiyle, zaman zaman kusur ve hatalar işleyebilir. Ancak, farkına vardığı zaman hemen Allah Teâlâ'dan af veya hakkına tecavüz ettiği kişiden özür dilemesi, güzel bir ahlâk örneğidir. Çünkü "hatadan dönmek de bir faziletti r. "

İsimlerinden biri de "Settâr" olan Allah Teâlâ, kullarının kusur ve hatalarını, günahlarını örterek gizler ve diğer kulların bilmesine engel olur. Bu itibarla Cenâb-ı Hakk'ın bir sıfatı da "Settârel-Uyûb" (ayıpları örten, gizleyen) dur. Eğer O'nun bu ismi kulları üzerinde tecelli etmeseydi, insanlar birbirler inin kusurlarına muttali olur ve birbirler ine karşı rezil olurlardı. Böylece toplum içinde çeşitli huzursuzl uklar meydana çıkardı.

Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok ayetinde, mü'minlerin kusur ve hatalarını örttüğünü ifade buyurmakt adır.

"İman ederek salih amel işleyenlerin hatalarını andolsun ki, örteriz ve onları yaptıkları amellerde n daha güzeli ile mükafatlandırırız" (el-Ankebut, 29/7).

Allah Teâlâ'nın, kullar tarafından işlenen hataları örttüğünü bildiren bu gibi ayetlerde bazı ön şartlar vardır. Yani kişinin, Allah'ın affına ve hatalarını gizlemesi ne ulaşabilmesi için, bazı özelliklere sahip olması lâzımdır. Bu özellikler ise söz konusu ettiğimiz ayetlerde açıkça görülmektedir. Bunların başında "iman" gelmekte ve hemen ardından "salih amel" şartı zikredilm ektedir. Konuyla ilgili âyetler şöyledir:

"(Allah) İman eden erkek ve kadınları, içinde temelli kalacakla rı, altlarından ırmaklar akan cennetler e koyar ve onların hatalarını örter. Allah katında büyük kurtuluş işte budur" (el-Feth, 48/5).

"Allah'a iman eden ve salih amel işleyenlerin ve Muhammed'e Rablerind en bir gerçek olarak indirilen e inanan kimseleri n hatalarını Allah örter ve durumlarını düzeltir" (Muhammed, 47/2).

"Sizi toplanma gününde bir araya getirdiği gün, işte o gün, kimin aldandığını ortaya çıkaracağı bir gündür. Kim Allah'a inanmış ve salih amel işlemişse, Allah onun hatalarını örter, onun içinde ebedi kalacağı, altlarından ırmaklar akan cennetler e koyar. Büyük kurtuluş işte budur" (et-Teğâbun, 64/9).

Allah Teâlâ hataları örtmeyi iman şartına bağlamaktadır:

"Şayet Ehl-i kitâb (Hristiyan ve Yahûdiler) iman edip de Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, kötülüklerini örterdik ve onları ni'met cennetler ine koyardık" (el-Mâide, 5/65).

Konuyla ilgili diğer ayetlerde göze çarpan bir diğer özellik de "takva" şartıdır.

"Bu Allah'ın size indirmiş olduğu buyruğudur. Kim Allah'ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa, Allah da onun kötülüklerini diğer ve mükâfatını yüceltir" (et-Talâk, 65/5).

"Zira Allah (takva sahibi) mü'minlerin yaptıkları hataları örter ve onlara işledikleri amellerin en güzeliyle karşılık verir" (ez-Zümer, 39/35).

Allah'ın haram kıldığı günahlardan kaçınmak da bir takva işaretidir.

"Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız," kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz" (en-Nisâ, 4/31).

Bu ayetlerin yanında, "Ey mü'minler! Yürekten tevbe ederek Allah'a dönün ki, Rabbiniz de sizin kötülük ve hatalarınızı örtsün, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetler e koysun" (et-Tahrîm, 66/8) âyetinden "tevbe" nin de bir şart olduğunu anlıyoruz.

Kişinin, Allah'ın af ve müsamahasına ulaşabilmesi için, tamamlayıcı bir şartın da "ihlas" olduğu sabittir.

"Sadakalarınızı açıktan verirseni z ne güzel! Eğer onları gizlice verirseni z, bu sizin için daha hayırlıdır. Bununla Allah hatalarınızı örter. Allah işlediklerinizden haberdardır" (el-Bakara, 2/271).

Allah Teâlâ tarafından "akıl sahipleri" olarak nitelendi rilen mü'min kulların duası, bu konuda mü'minler için en güzel örnektir:

"Onlar ki şöyle derler: Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, "Rabbinize iman edin' diye inanmaya çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. rabbimiz! Sen de bizim günahlarımızı bağışla, hatalarımızı ört ve canımızı iyilerle birlikte al" (Alu İmrân, 3/193). Bu ayetin devamında da duâlarının kabul edildiği bildirilm ektedir:

"Rableri duâlarını kabul etti. Sizden kadın olsun, erkek olsun, yaptığınız ameli boşa çıkarmam (dedi). Hicret edenlerin, memleketi nden zorla çıkarılanların, benim yolumda savaşan ve öldürülenlerin kusurlarını elbette örteceğim. Andolsun ki, Allah katından bir nimet olarak onları içlerinden ırmaklar akan cennetler e koyacağım. Nimetin en güzeli ise Allah katındadır" (Alu İmrân, 3/195).

Zikredile n ayetlerin ışığında denilebil ir ki, insan gerçek anlamda iman edip, sâlih amel işler, takva üzere bulunur ve hatalarından dolayı pişman olup tevbe ederek Allah'a yönelirse, bu kişi Allah'ın affına ve müsamahasına hak kazanır. Dünyada olduğu gibi âhirette de hataları, Allah tarafından gizlenir.

Hataları örtmek hususunda, Hz. Peygamber (s.a.s) mü'minleri teşvik etmektedi r: " Kim, dünyada müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını âhirette gizleyip kapatır" (Müslim, Birr, 58, 72).

Buna karşılık, Hz. Peygamber (s.a.s) "Din kardeşini, bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu kendisi de işlemedikçe ölmez" (Tirmizî, Kıyamet, 53) buyurarak, müslümanların, hatalarından dolayı birbirler ini kınamaları ve hor görmelerinin, kendileri için ne derece kötü bir sonuca yol açtığına dikkat çekmiştir.

"Kusursuz dost arayan dostsuz kalır" sözü gereği, insan başkalarının kusurlarıyla uğraşmamalı ve hataları örten kişi olmalıdır. Bu konuda mü'minin rehber edineceği prensip Allah Teâlâ tarafından şu ayetle açıklanmıştır:

"İyilikle kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel olan iyi bir hareketle önle. O vakit bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan biri yakın bir dost gibi olmuştur" (el-Fussilet, 41/34).

Mehmet Emin AY


GÜNAHLARI GİZLEMEK GEREKİR

Ebû Hüreyre r.a.’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah s.a.v. şöyle buyurdu:

“İşlediği günahları açığa vuranlar dışında, ümmetimin tamamı affedilmiştir.

Bir adamın gece kötü bir iş yapıp, Allah onu örttüğü halde, sabahleyi n kalkıp:

Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle yaptım”, demesi, açık günahlardandır. Oysa o kişi, Rabbi kendisini n kötülüğünü örttüğü halde geceyi geçirmişti. Fakat o Allah’ın örttüğünü açarak sabahlıyor.” (Buhârî, Edeb 60; Müslim, Zühd 52)

HADİS-İ ŞERİF’İN AÇIKLAMASI

Bir günah işlemek, bir kusur ve hata yapmak, sevilmeye n, arzu edilmeyen ve sahibine de hiçbir kıymet kazandırmayan, sadece kötü görülmesine ve bayağı sayılmasına vesile olan bir haslettir . Durum böyle iken, gizli kapaklı bir yerde işlediği ve Allah’tan başkasının bilmediği, Allah’ın da örttüğü bir günahı bir meziyet yapmış gibi ortaya döken ve başkalarına anlatan bir kimse, Allah tarafından affedilme şansını kaybetmiştir.

Günah ve kusurlarını başkalarına anlatanla r, Allah’ı, Resûlünü ve salih amel sahibi müminleri hafife almış, kötülüklerini iyilik, günahlarını sevap, bayağılıklarını fazilet saymış olurlar. Bu ise, en az işledikleri günah seviyesin de bir pervasızlıktır. Oysa günah işleyen bir kimsenin, hiç olmazsa onu gizli tutması, kendisini aşağılanmaktan kurtarır. Aksi takdirde açıkladığı günah eğer bir cezayı gerektiri yorsa cezalandırılmasını, cezayı gerektirm iyorsa kınanmasını icap ettirir.

Bir kimse, dünyada işlediği bir günahı utanarak gizlerse, Allah’ın kendisini kıyamet gününde rüsvay etmemesi umulur.

HADİS’TEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

1. Kişinin, gizli olarak işlediği bir günahı açığa vurmaması, Allah’ın onu affetmesi ne vesile olur.

2. İşlediği günahı başkalarına anlatan ve bunu bir meziyet sayanları Allah affetmez.

3. Gizli işlenen günahları açığa vurmak, başkalarına anlatmak, Allah ve Resûlünü hafife almaktır.

4. Gizli işlediği günahları açığa vuranlar, eğer bu günah cezayı gerektiri yorsa cezalandırılırlar. Çünkü açığa vurmak itiraf sayılır.

Riyazu’s-salihin tercümesi, 2.cild, 234. hadis



GAFÛR, GAFFÂR, ĞÂFİR

                              http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/gafur-gaffar.html

 
 Her üç ismin kökü olan ĞAFR, öretmek, gizlemek, kirlenmek ten korunmak maksadıyla bir şeyin üstünü örtmek anlamında.

  Kur’an-ı Kerim’de bu kökten türemiş 234 kelime bulunmakt adır: Bunlardan beş tanesi bağışlamak anlamında insana izafe edilmiştir. 187 tanesi de doğrudan Allah’ü Teâlâ’ya izafe edilmiştir: 61 tanesi değişik fiil kalıplarında, kalanı da çeşitli sıfat ve isimler şeklindedirler. 42 tanesi de istiğfar kavramıyla ilgilidir .

  Üç isimde de muhteva
1 – Hata ve kusurları örten,

2 – Günahkârı dünyada da ahirette de cezalandırmayan (cezayı gizleyen) –Allah’ın kendisi için seçtiği tarz, insanların güzelliklerinin görünmesi, gözükür hâle gelmesidi r. Bu maksatla Allah bir iyiliği on sayar, bir kötülüğü de bir kötülük. Yine bu maksadla Allah günahlarını, kusurlarını bağışlar, örter ki güzellikleri gözükür hale gelsin. Bağışlamasının değişik şekilleri bize asılda onun tarzının güzelliklerinin görünmesi ve bundan hareketle görünmesini engelleye n kusurların örtülmesidir. Yapılan bir kötülüğün, yapılan bir iyiliğin on sevabından bir tanesiyle giderilme si de bundandır. İnsanlar arası muamelede de aynı tarz yani güzelliklerinin görülür hâle gelmesi için çirkinliklerinin örtülmesi tarzı takip edilmelid ir.-

3 – Günahkârın durumunu gizleyen: Buna delîl:
     
           
Buharî, Müslim, Hanbel, İ. Mâce,  Hûd 18
  İbn Ömer (r.a.) Rasûlullah’ı (s.a.v.) şöyle buyururke n işittim: Şüphesiz Allah mümini yaklaştırıp üzerine korumasını örter gizler ve şu günahını biliyor musun, şu günahını biliyor musun? diye sorar. O da evet biliyorum ey Rabbim der, sonunda günahlarını ikrar ettiğinde içinden artık işinin bittiğini, helâk olduğunu görüp düşündüğü sırada Allah, dünyada senin üzerindeki günahları güzleyip örttüm bugün de onları bağışlıyorum buyurur, arkasından iyilikler inin yazıldığı kitap verilir. Kâfir ve münâfıklara gelince şahitler, Rablerine yalan söyleyenler işte bunlardır, iyi biliniz ki Allah’ın lâneti zalimlere dir derler.

  ĞAFFÂR, üç âyette AZÎZ ismiyle birlikte gelmiştir. ĞAFÛR ismi ise iki âyette tek başına 71 yerde RAHİM ile birlikte, bir yerde de ZÜRRAHME ile birlikte gelmiştir. Bir yerde de RAHİMUN ĞAFÛR şeklinde gelmiştir. Bir tek yerde VEDÛD ismi ile gelmiştir. Bunlardan başkası HALÎM, AFÜVV isimleri ile gelmiştir. İki âyette de AZİZ  ile birlikte gelmiştir.

  GAFÛR ve GAFFÂR mübalağa ifade ederler. Aralarındaki fark hususunda Zeccâc, GAFFÂR günahları dünyada örten, GAFUR ise ahrette bağışlayan demektir, der.
Kuşeyrî, GAFFÂR’ın daha çok mübalağa ettiğini ifade ederek, asıl mağfiret kulun tevbesi ve itâatıyla değil ilâhî lütufla gerçekleşir der. İbn Arabî de GAFFÂR’ın, GAFÛR’a göre daha fazla mübalağa ifade ettiğini söyler.

  Gazalî, GAFFÂR tekrarlan an hata ve kusurları, GAFÛR ise her nevî günahı bağışlamayı ifade eder. Bir çeşitten günahı bağışlayana GAFUR denmeyeceği gibi, bütün günahları kuşatsa bile sadece bir defa bağışlayan için de GAFFÂR ismi kullanılmaz.

  Gazalî’ye göre GAFFÂR, güzel olanı gösterip çirkin olanı gizleyen demektir. Günahlar, Allah’ın dünyada üzerlerini örtü ile gizlediği, ahrette de cezalandırmaktan vazgeçtiği çirkinliklerdir. Ğafr (غَفر ) örtmek manasınadır. Allah’ın kulu üzerindeki iki setri (ğafr)

1 – Görenlere çirkin gelecek yerleri içeride, güzel gelecek yerlerini de dışarıda yaratmış olmasıdır.
2 – Kötü düşünceler ve çirkin arzularını kimsenin vâkıf olamayacağı kalbinde gizlemesi . Kimsenin nüfûz edemeyeceği bir yeri bunların karargâhı kılarak kendisind en başkalarına örtmüştür.
3 – Kulun başkalarının yanında mahcup olmasına, itibar kaybetmes ine sebep olacak günahlarını bağışlamasıdır.
4 – Bir başka şekli de imanla ölenlerin güzel amellerin in sevabıyla günahlarının çirkinliklerini örtmek için kötü amellerin i güzel amelleri dönüştürür.

 Mağfiret’ten türemiş üç isim vardır:

ĞAFİR (غَافِرْ ) Esma-i Hüsna listesini n bulunduğu hadis rivayetin de yer almamakta, sadece Kur’an’da bir ayette karşımıza çıkmaktadır. Gâfir 40/3

ĞAFUR: Kehf 18/58, Buruc 85/14, Hıcr 15/49, Zümer 39/53, Nîsâ 4/110

GAFFÂR: Tâhâ 20/82, Nuh 71/10, Zümer 39/5

Kul da işlediği masiyetle r dolayısıyla Allah tarafından üç isimle isimlendi rilmiştir:

ZÂLİM:

       
  Sonra kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.     Fâtır 35/32

ZALÛM:

           
  Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular . Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir. Ahzab 33/72

ZALLÂM:

               
  De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım. Allah’ın rahmetind en ümit kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o çok bağışlayan çok esirgeyen dir. Zümer 39/53

   Sanki Cenab-ı Hak, kulunun masiyetle ilgili zulmü konusunda üç ismi var, benim de kulumun bu hallerine mağfiret ile rahmet etmem üç değişik şekilde gerçekleşir: Sen zalim olursan ben ĞÂFİR, zalûm olursan ben ĞAFÛR, zallâm olursan ben de ĞAFFÂR olurum.
Allah Teâlâ ĞAFİR’dir amel defterind en masiyeti giderir, ĞAFÛR’dur, meleklere senin amellerin i unutturur, ĞAFFÂR’dır öyle bir unutturma gerçekleştirir ki sanki sen günah değil iyilik işlemiş olursun.

GÂFİR’dir dünyada, ĞAFÛR’dur kabirde, GAFFÂR’dır kıyamet meydanında.

ĞÂFİR’dir ilmel yakîn inananlar için, ĞAFÛR’dur aynelyakîn inananlar için, ĞAFFÂR’dır hakkalyakîn inananlar için.

Cürcanî, Tarifât’ta, mağfiret, bağışlama, kâdir olanın kudreti altındaki kimseden sadır olan çirkin bir davranışı örtmesidir. O kadar ki bir köle, efendisin in kusur ve aybını azarlamasından korktuğu için örtse mağfiret etti denmez.

Bütün peygamber ler Cenab-ı Hakk’tan mağfiret talebinde bulunmuşlardır.:

Hz. Âdem:

               
  Rabbımız kendimize yazık ettik. Bizi bağışlamaz ve bize acımazsan kaybedenl erden oluruz, dediler. Araf 7/23

Hz. Nuh:

           
  Eğer beni bağışlamazsan ve bana acımazsan kaybedenl erden olurum. Hud 11/47
 
 Hz. Mûsâ:

         
  Rabbim ben kendime yazık ettim beni bağışla dedi. Kasas 28/16
 
 Bir tek günahı bağışlayan ĞÂFİR, 1000 günahı bağışlayan ĞAFÛR, sayılamayacak kadar günahı bağışlayan da ĞAFFÂR’dır.

 Allah Teâlâ kimleri, hangi vasıflara sahip olanları bağışlar:

1 – Emirlerin e uygun hareket edenler. Bakara 58, Araf 7/161
2 – Rasûlüne ittiba edenler, Âli Îmran 3/31
3 – Allah’a ittikâ edenler. Enfal 8/29
4 – Allah’ın kalplerin de hayır bulunduğunu bildikler i, Enfal 8/70
5 – Affedip görmezden gelenler, Nûr 24/22
6 – Önce inananlar, inananların ilkleri, Şuara 26751
7 – Allah’tan ittikâ edip doğru söz söyleyenler, Ahzab 33/70-71
8 – Allah’ın rahmetind en ümit kesmeyenl er, Zümer 39/53
9 – Allah’ın davetçisine icabet edenler, Ahkaf 46/31
10 – Allah’tan ittikâ ve Rasûlüne (s.a.v.) iman edenler, Hadid 57/28
11 – Allah’a ve Rasûlüne (s.a.v.) inanıp mallaı ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Saf 61/11-12
12 – Karz-ı hasende bulunanla r, Teğabün 64/17
13 – Allah’a kulluk eden, karşı gelmekten sakınan ve Rasûlüne (s.a.v.) itaat edenler. Nuh 71/2-3
14 – Kendime zulmettim beni bağışla diyenler, Kasas 28/16
15 – Bir kötülük yaptıklarında, kendileri ne zulmettik lerinde Allah’ı hatırlayıp günahları için bağışlanma talep edenler, Âli Îmran 3/135
16 – Nefisleri ne zulmettik lerinde Rasûle gidip bağışlanma dileyen Rasûlün de (s.a.v.) kendileri için bağışlanma talep ettikleri, Nîsa 4/64
17 – Kötülük yapan veya nefsine zulmeden sonra da Allah’tan bağışlanma talep edenler, Nîsa 4/110
18 – İşledikleri kötülüklerde bile ısrar etmeyenle r, Âli Îmran 3/135
19 – Allah yolunda ölen veya öldürülenler, ÂliÎmran 3/157
20 – Mücahitler, Nîsa 4/95-9
21 – İman edip de Salih amel işleyenler, Mâide 5/5, Hacc 22/50
22 – Gerçek mümin olanlar, Enfal 874-74
23 – Sabredip ameli Salih işleyenler, Hud 11/11
24 – Temiz kadınlar (Tayyibât) Nur 24/26
25 – Zikreden erkek ve kadınlar, Ahzab 33/35
26 – Zikre uyan, gayben Hakk’tan korkanlar, Yasin 36/11
27 – Müttakiler, Muhammed 47/15
28 – Rasûlüllah’ın (s.a.v.) huzurunda seslerini kısanlar, Hucûrât 49/3

  Allah Teâlâ kimleri bağışlamaz:

1 – Kendisine ortak koşanları:

           
  Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Nîsa 4/48

2 – İman edip inkâr eden… sonra da inkârlarını artıranlar:

         
  İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip inkâr edenleri sonra da inkârlarını artıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları doğru yola iletecekt ir. Nîsa 4/137

3 – İnkâr edip zulmedenl er:

             
  İnkâr edip zulmedenl eri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları bir yola da iletecek değildir. Nîsa 4/168

4 – Münafıkları:

           
  Onlara (münafıklara) mağfiret dilesen de dilemesen de birdir. Allah onları kesinlikl e bağışlamayacaktır.  Münâfikun 63/6

5 – İnkâr edip Allah yolunda alıkoyan ve kâfir olarak ölenler:

           
  İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah sala bağışlamaz. Muhammed 47/34

Allah bağışlamaz mağfiret etmezse ne olur:

1 – Hâsîrlerden (zarara uğrayanlardan) olur:

         
 Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka zarar uğrayanlardan olacağız. Araf 7/149

                 
  Adem ile eşi dediler ki: Ey Rabbimiz Biz kendimize zulmettik . Eğer bizi bağışlamazsan ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerde n oluruz. Araf 7/23

             
  Eğer beni bağışlamaz ve esirgemez sen ziyana uğrayanlardan olurum. Hud 11/47

2 –Yola hidayet etmez:

           
  Allah asla bağışlayacak değildir. Yola hidayet edecek de değildir. Nîsa 4/168

             
  Allah onları bağışlayacak değildir. Yola hidayet edecek de değildir. Nisa 4/137

  Allah  Teâlâ kulunun nelerine mağfiret eder:

1 – Hatâya:

                                         
  Sizin hatalarınızı bağışlayalım. Bakara 58

2 – Hatîât:

                                         
  Hatalarınızı bağışlayalım A’raf 7/161

3 – Zünûb:

                                           
  Günahlarınızı bağışlayalım.  A. Îmran 31

4 – Hatâyânâ:

                     
  Rabbımızın hatalarımızı bağışlayacağını umarız. Şuara 26/51

5 – Hatîetî:

         
  Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O’dur.   Şuara 26/82

6 – Min zünûbüküm:

                         
  O sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak…. için sizi çağırıyor. İbrahim 14/10

7 – Mâ kad selef:

           
  İnkâr edenler vazgeçerlerse geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle. Enfal 8/38

8 – Mâ teahhara ve mâ tekaddeme:

             
  Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Feth 48/2

  İnsan Allah Teâlâ’dan nelerinin ve kimlerin bağışlanması talebinde bulunur:

1 – Zünûbenâ:

         
  Ey Rabbimiz, iman ettik, bizim günahlarımız bağışla, bizi ateş azabından koru diyenler. Âli Îmran 3/16

2 – Lî (beni):

         
  (Mûsâ) Ey Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kabul et. A’raf 7/151

3 – Lenâ (bizi)

             
  (Mûsâ) Sen bizim sahibimiz sin, bizi bağışla ve bize acı. Sen bağışlayanların en iyisisin. A’raf 7/155

4 – Liebî (babam):

                       
  Babamı da bağışla çünkü o sapıklardandır. Şuara 26/86

5 – Lillezine tâbû (tevbe edenleri):

           
  Ey Rabbimiz senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabında koru. Mümin 40/7

6 – İhvâninâ (kardeşlerimizi):

           
  Rabbimiz, bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla. Haşr 59/10

7 – “Mü’minîn” ve “vâlideyye” (ana-babamı):

       
  Rabbimiz hesap günü beni, ana-babamı ve müminleri bağışla. İbrahim 14/41
 
 Bu arada mağfiret ve aff-ı ilâhî arasındaki farka da değinelim: Kulun dünyada gerçekleştirdiği her eylemin (bu eylem ister dünyevî isterse uhrevî olsun) dünyada ve ahrette karşılıkları vardır. “Eylem”: iyilikler i, iradesiyl e gerçekleştirmek, kötülükleri de iradesiyl e terk etmek olarak anlıyoruz. Her eylemin bizi dünyada karşı karşıya getireceği durumlar var. Bu durumlar, eylemimiz in iyi veya kötüyü hedefleme sine binâen olumlu veya olumsuz olabilirl er. Ama her iyi eylemimiz bizi dünyada olumlu, hoşumuz giden durumlarl a karşı karşıya getirdiği gibi her kötü eylemimiz de dünyada olumsuz, hoşumuza gitmeyen durumlarl a karşı karşıya bırakır. Yani, her eylemimiz dolayısıyla iki karşılık alırız: dünyada, ahrette. Olumsuz eylemin dünyada ve ahrette cezası, olumlu eylemin dünyada ve ahrette mükâfatı.

  Varlıklar insanın hizmetind e. Allah Teâlâ, bütün varlıklara karşı insanın vekilidir . İnsan da bütün varlıklar arasında emanetin kendisine verildiği varlık. Allah namına hareket edebilen tek varlık.   Gerçekleştirdiği eylemeler in tümü ya varlığın hukukunu varlığa teslim eden, ya da teslim etmeyen eylemler. Bu eylemler varlıkların insana muamelesi nin (tepkisini n) de sebebi olurlar.   Yani bizim eylemleri miz, varlığın bize aldığı pozisyon belirleyi cisi olurlar. Her eylemimiz yine bize eylem olarak döner.

  Allah’ın affı eylemleri mizin dünyada bizi karşı karşıya getireceği olumsuz durumlarl a ilgilidir . Mağfireti ise ahrette karşı karşıya getireceği olumsuz durumlarl a ilgilidir .

  İyiyi, iyiliği, güzeli, güzelliği gerçekleştirmenin, kötüyü, kötülüğü, çirkini, çirkinliği terk etmenin mükâfatını dünyada hoşumuz giden yaşanabilir, huzurlu, arzu edilir durumlar olarak, ahrete de Rabbimizi n rızası olarak buluruz.

  İyiyi, iyiliği, güzeli, güzelliği yapmamanın, terk etmenin, ihmal etmenin, bu konuda lâubalilik etmenin, kötüyü, kötülüğü, çirkini, çirkinliği gerçekleştirmenin cezasını da dünyada hoşumuza gitmeyen hastalıklar, felâketler, mahrûmiyetler, âfetler, musîbetler olarak, ahrette de Rabbimizi n gazabı olarak buluruz.

  Sadakanın belâları defetmesi; ömrü uzatması, sıla-i rahim’in ömrü uzatması, Yâsin suresini okumanın kötülükleri uzaklaştırıcı iyilikler i çağırıcı olması…..gibi durumlar dünyadaki mükâfatlarıdır. Ahretteki ler hesaba gelmez.

  Hazan Basri hazretler ine bir adam geldi ve hanımım bana evlat veremiyor ne yapayım diye sordu. O, Allah’a istiğfar etmesini (estağfirullah demesini) söyledi. Başka bir adam da gelip ey imam semâdan yağmur inmiyor, tarlalarım kurudu deyince onda estağfirullah’a devam etmesini söyledi. Daha sonra başka biri geldiğinde rızkının daraldığından şikâyet ettiğinde ona da aynı  istiğfarı tavsiye ettiğinde orada bulunan ve bu sorularla, aynı cevabı duyanlar; ey imam sana şaşmamak mümkün değil, başka başka isteklerl e yanına gelen üç kişiye de aynı şeyleri söyledin der. İmam da der ki, İstiğfar rızık genişleme sebebidir . Yağmurların yağmasının, çocuk sahibi olmanın da sebebidir der ve şu âyeti okur:

           
  (Hz. Nuh) Dedim ki rabbinizd en mağfiret dileyin, çünkü o çok bağışlayıcıdır. (mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın. Nuh 71/10-11-12

  Cenab-ı Hak affıyla (AFÜVV ismiyle) kulun sorumlulu klarını asgariye indirir, iyilikler i yapmasını kolaylaştırır, kötülükleri işlemesini zorlaştırır. Buna rağmen kötülük yapanları da, mağfiretiyle (GAFÛR, GAFÂR, ĞÂFÎR isimleriy le) muamele ederek bağışlar (dilerse).
Kulun amelindek i kusurlar/ niyetinde ki kemâl ve ihlâs ile/ imanındaki salâbetiyle/ Allah hakkındaki hüsn-ü zannıyla bağışlanır.

Bağışlaması da,

1 – Kulun bağışlanmayı talep etmesiyle,
2 – Kulun keffâret edici özelliğe sahip eylemleri gerçekleştirmesiyle,
3 – Şartsız ve karşılıksız olarak Hakk’ın devreye girmesiyl e gerçekleşir.
Kulun talebi veya karşılıksız olarak Hakk’ın devreye girmesiyl e gerçekleşen bağışlama:
1 – Kulun cezayı hak eden davranışını dünyada kimse görmemişse, kimseye ilân edilmeyer ek sanki işlenmemiş gibi yapılarak bağışlanır.
2 – Görülmüşse seyyiatını hasenata çevirerek bağışlar,
3 – Şahitlerine, meleklere unutturar ak bağışlar,
4 – Kendisine unutturar ak bağışlar,
5 – Şefaat ile bağışlar,
6 – Cezaya konu olan davranış kul hakkı ise sahibini razı ederek bağışlar,
7 – İşlediği kötülüğü bir tek kötülük sayarak da bağışlamış olur.

  Konevî, O her an günahı bakanların gözlerinden gizler ve kendine melekleri n sayfalarından siler. Bu ismin hükümlerinden bazıları, korumak, kıskanmak ve muhafaza etmektir. Örtülenler üç tabaka da bulunurla r:
I – Günah işledikten sonra cezalandırılmaktan korunanla r. Bunlar mağfiret edilenled ir.
Bağışlanma talebi (istiğfar) dışında gerçekleştirildiğinde işlenmiş bir takım günahlar için bağışlanma sebebi sayılacağı bildirile n ameller:
1 – Abdest,
2 – Abdest peşinde üç kez
                                           
denilmesi
3 – Abdesti tamamlayıp namazı da tamamlama k,
4 – Kuşluk namazı kılmak,
5 – Beyt-i makdiste namaz kılmak,
6 – Ramazan orucu tutmak,
7 – Şevval ayında altı gün orucu tutmak,
8 – Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri oruç tutup Cuma günü az veya çok sadaka vermek,
9 – Oruç tutan biri iftarı

         
diyerek yapan kimse,
10 – Ölüyü yıkamak,
11 – Yemek yedikten sonra

                         
denilirse,
12 – Müslüman bir kardeşinin ihtiyacını görme kasdıyla yola çıkmak,
13 – Meclisten ayrılırken selâm vermek,
14 – Hastalıklarına sabreden kimse,
15 – Akşam namazından sonra altı rekât evvabin namazı kılmak,
16 – Günde veya her Cuma, veya her ay veya yılda bir kez tesbih namazı kılmak,
17 – Sübhanallahi  ve bihamdihi diyen kimse,
18 – Allah korkusund an tüylerin diken gibi olması,
19 – Müslüman kardeşle karşılaşıp musafaha edilip birbirler ine muhabbetl e güelr yüz göstermek,
20 – Su dağıtmak,
21 – Namazları cemaatle edâ etmek üzere camiye gitmek,
22 – Semîallahü limen hamideh dediğinde imam, rabbenâ lekelhamd demek,
23 – Beş vakit nazmı edâ,
24 – Secde yapmak,
25 – Kadir gecesini ihya etmek,
26 – Şehid olmak,
27 – İhlas suresini okumak (her gün ikiyüz kere)
28 – Sübhanallahi velhamdülillâhi velâilâhe illallahü vallahüekber demek, (Amellerin Faziletle ri ve El-Makamül mahmud kitaplarından derlenmiştir.)
II – Günaha arzu duymadıkları için günah işlemekten korunanla r. Bunlar korunanla rdandır.
III- Hakk’ın sıfatlarında boğulmuş, zât nurlarında kendileri ni yitirmiş oldukları için günah ve tâatları görmeyen insanlar. Bunlar masumdurl ar.

  Dünyada gerçekleştirilen her eylemin yine dünyaya ve ahirete bakan bir yüzü var. Dünyaya bakan yüzü eylemimiz in bizi fayda ve zararla karşılaştırmasıdır. Ahirete bakan yüzü ise cennet veya cehennem karşılaştırmasıdır.

                                             
Amellerin iz âmilleriniz (idarecile riniz)dir.

                       
Nasılsanız öyle idare edilirsin iz. 

  Beyhakî, Ka’b’den rivayet eder: Allah her zaman için o zamanda yaşayan insanların kalplerin in istikamet i üzre melek gönderir. Eğer onların salâhını murad ediyorsa mütreflerini (refahtan şımarmışlar takımını) gönderir.

  Hasan Basrî’den: Beni İsrail Mûsâ’dan sordular: Rabbine sor ki bizden razı olduğunun veya bize öfkelendiğinin alâmeti nedir bize açıklasın. O da sordu. Allah da; onlara haber ver ki üzerlerine hayırlıların âmil tayin edilmesi benim onlardan razı olduğumun, şerlilerin âmil tayin edilmesi de onlara öfkelendiğimin alâmetidir.

  Hasan Basrî bir adamın Hacca aleyhine bedduada bulunduğunu duydu da böyle yapma siz nefsinizd en dolayı bu duruma geldiniz. Korkarım Haccac görevden alınır veya ölürse size maymunlar ve domuzlar idareci olurlar. Rivayet edilmiştir ki âmilleriniz amellerin izdir, nasılsanız öylece idare olunursun uz.

A’meş’e

           
“İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerd en bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” En’âm 6/129 ayetiyle ilgili öncekilerden neler duyduğu sorulmuş da o : Onlardan bu konuda duyduğum insanlar bozuldukl arında en kötüleri onlara emîr olur” sözüdür demiş. Keşfulhafâ

  Affetmek ve bağışlamak güçlü ve haklı olmanın en güzel tezahürüdür. Cezalandırmada bile bu tezahürü bu kadar mükemmel ve güzel bulmak mümkün değildir.

  Esmaî anlatır: Bir arabî Ravza-i Mutahhara’nın durdu ve şöyle seslendi: Allah’ım, bu habîbindir, ben de kulunum, şeytan da düşmanın. Eğer beni bağışlayacak olursan habîbin sevinir, kulun kurtulur, düşmanın da öfkelenir. Bağışlamayacak olursan habîbin öfkelenir, düşmanın sevinir kulunsa helâk olur. Sen habîbini öfkelendirmekten, düşmanını hoşnut kılmaktan ve kulunu helâk etmekten daha keremlisi n.

               
  Üç şey kimde bulunursa Allah onu korumasına alır, rahmetini ona akıtır, cennetine sokar: Verildiğinde şükreden, güçlü iken bağışlayan ve öfkelendiğinde vazgeçen.

           
  Hz. Mûsâ Ya Rabbi, katında kullarının en azizi kimdir? diye sordu. Allah, gücü yettiğinde bağışlayan dedi. Kenzulummâl

             
  Nîsa 123. âyeti nazil olduğunda Ebubekir Ey Allah’ın Rasûlü bu ayet “Ne sizin kuruntula rınız ne de ehl-i kitabın kuruntula rı (gerçektir): Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve sonra kurtuluş nasıl beklenebi lir ki işlediğimiz her kötülük dolayısıyla cezalandırılacağız, dedi. Rasûlullah (s.a.v.) Allah sana mağfiret etsin ey Ebu Bekir, sen hasta olmaz mısın, sen yorulmaz mısın, sen hüzünlenmez misin? dedi de Ebu Bekir evet dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) işte bu durumlar sizin cezalandırılmanızdır buyurdu.

  Ebu Hüreyre (r.a.) den şöyle dediği rivayet edilmiştir. Nîsa 123 nazil olduğunda hüzünlendik ve Ey Alalh’ın Rasûlü bu ayet bizde ümit bırakmadı dedik. Aleyhissa lâtü vesselâm efendimiz:

         
  Sevinin, bu dünyada sizden birinin başına gelen her musîbeti, Cenab-ı Hak o kimsenin günahlarına bir kefaret yapar. Hatta ayağına batmış bir dikeni bile dedi. Buharî

  İbn Abbas bu ayet gelince müminlere çok zor geldi. Dediler ki Ta Rasûlallah hangimiz kötülük yapmadı ki? Bunun cezası nasıl olur? Hz. Peygamber (s.a.v.): Allah Teâlâ tâate on iyilik bir günaha karşılıksa tek bir ceza va’detmiştir. Kim yaptığı bir kötülükten dolayı cezalandırılırsa, on sevabından biri eksiltili r. Geriye dokuz sevabı kalır. Birleri onlarına baskın çıkıp galip gelenlere yazıklar olsun, buyurdu.

  Abdullah b. Mes’ud’dan: “Kim Estağfirullah ellezî lâ ilâhe illa hüvel hayyül kayyûmu ve etübü ileyh” diye üç kez söylerse savaştan kaçmış bile olsa mağfiret olunur. Taberânî

           
  Huzeyfe (r.a.) den: Benim dilimde aile efradıma karşı bir ölçüsüzlük vardı. Fakat bu başkalarına olmazdı. Bu halimi Aleyhissa lâtü vesselâma söyledim, Rasûlullah istiğfar bakımında ne haldesin? Bu kusurunun bağışlanması için günde 70 kere istiğfar et, buyurdula r. Ktb Stt. Terc. 17/498

         
  Aleyhissa lâtü vesselâm efendimiz: Amel defterind e çok istiğfar bulunana ne mutlu, buyurdula r. Ktb Stt. Terc. 17/498

           
 Aleyhissa lâtü vesselâm efendimiz şöyle dua ederdi: Beni güzellikleri işlediklerinde sevinenle rden kötülükleri işlediklerinde istiğfar edenlerde n eyle.17/498

           
 Ebu Hureyre’den: Aleyhissa lâtü vesselâm efendimiz şöyle buyurdu: Allah azze ve celle hazretler i Salih kulunun derecesin i cennette yükseltir. Kul bu nasıl benim olur der de Allah çocuğun senin için gerçekleştirdiği istiğfar dolayısıyla senindir der. Heysemi Mecma’uz-zevâid.

  Kulun istiğfarının sağlayacağı faydalar:

1 –

           
  Dedim ki rabbinizd en mağfiret dileyin, çünkü o çok bağışlayıcıdır. (mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızıçoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın. Nuh 71/10-11-12

2 –

         
  Ve rabbinizd en mağfiret dilemeniz sonra da tevbe etmeniz için (indirildi . Bunu yaparsanız) Allah sizi tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını verir. Hud 11/3

3 –

       
  Ey kavmim Rabbinizd en bağış dileyin, sonra da ona tevbe edin ki üzerinize göğü bol bol göndersin ve kendinize kuvvet katsın. Hud 11/52

4 –

       
  Rabbinizd en bağışlanma dileyin sonra da tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çokmerhametli ve vedûd’ur. Hud 11/90

5 –

               
  Allah’tan mağfiret dileyin şüphesiz Allah çok bağışlayıcı çok esirgeyic idir.Müzzemmil 73/20

6 –

               
Bakara 199

7 –

           
  Rabbini hamd ile tesbih et ve onsan bağışlanma dile çünkü o tevbeleri çokça kabul edendir. Nasr 110/3

8 –

       
  O halde O’ndan mağfiret isteyin sonra da ona tevbe edin. Çünkü Rabbim çok yakındır, dualara icabet edendir. Hud 11/61

9-

             
  Onların sözleri sadece şöyle demekten ibaretti. Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımız bağışla. Ayaklarımızı sabit kıl, kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl. Allah da onlara dünya nimetini ve ahiret sevabının güzelliğiniverdi. Allah iyi davrananl arı sever. Ali İmran 147-148

10 –

       
  Mûsâ Rabbim doğrusu kendime zulmettim beni bağışla dedi. Allah da onubağışladı. Kasas 28/16

11-

           
  Yine onlara bir kötülük yaptıklarında ya da kendileri ne zulmettik lerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki. Bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan içinde ebedî kalacakla rı cennetler dir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir. Ali İmran 135/136

12 –

                 
  Allah’tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.  Neml 27/46

13 –

                 
  Onlar mağfiret dilerlerk en Allah onlara azap edecek değildir. Enfal 8/33

  Özetle söyleyecek olursak Allah’tan bağışlanma dileyenle re:

1 – Bol yağmurlar,
2 – Mal çokluğu,
3 – Çocuk çokluğu,
4 – Güzel bahçeler,
5 – Akan ırmaklar,
6 – Güzel dünya meteâı,
7 – Merhamet-i îlâhiye,
8 – İlâhî muhabbet,
9 – Rahmet,
10 – Tevbe kabulü,
11 – Yakınlık,
12 – Dualarına icabet,
13 – Dünya nimeti,
14 – Ahiret nimeti,
15 – Ebedî  kalacakla rı cennetler,
16 – Azaptan kurtuluş.

  Yalnızca mağfiret isteği (istiğfar) geçmiş olan günaha pişmanlıkla şerrinden korunmayı dua ederek talep etmektir, gelecekte de karşımıza çıkacak günahın şerrinden de onu yapmamaya azmederek korunmayı talep etmektir.

  Kullar ne kadar gayret etseler de Allah’ın celâline lâyık olanı gereği gibi îfâda kusurdan uzak kalamazla r. Buna işaret etmek üzere bir çok tâatten sonra istiğfar da meşrû kılınmıştır. Farz namazı kılan kimsenin akabinde üç kez istiğfar etmesi, teheccüd kılanın seherde dilediği kadar istiğfar etmesi, hacını hacdan sonra istiğfar etmesi meşrû kılınmıştır.

                               
                                                                                        Ali İmran 17

     
                                                                                        Bakara199
 
 Yine abdestin sonunda, her meclisin bitirilişinde istiğfarın meşrûiyeti de rivayet olunmuştur. Rasûlullah (s.a.v.) herhangi bir meclisten kalkarken de

                 
derdi.
  İstiğfar tevbeyi de kaplayabi lir. Yalnızca bağışlanma talebi (istiğfar), duada bağışlanma talebiyle beraber tevbedir. Tevbenin de kelime olarak zikri geçtiği istiğfar

                                       
  İse sadece bağışlanma talebiyle duadır. Geçmiş günaha nedâmet yoksa o sade duadır, nedâmetle birlikte olursa tevbedir.

                           
  Çocuğun, öldükten sonra babası için yaptığı istiğfar birr (iyilik)tir. Kenzulumm al, Câmiu’s-Sağîr

         
  Rabbin Teâlâ kulunun rabbim günahlarımı bağışla demesinde n, kulum benden başkasının günahlarını bağışlayamayacağını bildi diye sevinir. Tirmizî, Ebu Davud, Ramuz 1/122

     
  Şüphesiz Allah kulun Rabbının bağışlamasını sevdiği gibi ruhsatların kul tarafından kabul edilmesin i de sever.

       
  Allah Teâlâ hazretler i, benim, günahları bağışlamaya gücüm olduğunu sizden kim bilirse, hiç aldırmaksızın –eğer bana hiçbir şeyi ortak koşmamışsa- onu bağışlarım.

         
  Ümmetimde mâsiyetler zuhur ettiğinde Allah onlara azabı vermiştir. Dedim ki yâ Rasûlallah o gün insanlar arasında Salih insanlar yok mudur? O evet vardır dedi. Ben bunlar ne olacak dedim. O, insanlara gelen onlara da gelecek, sonra Allah’tan bir Rıdvan ve mağfirete ulaşacaklar dedi.

     
  Ebu Bekir (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz e bana namazda yapabilec eğim bir dua öğretir misin? dedi de Rasûlullah: Allah’ım ben nefsime çok zulümler ettim, günahları senden başkası bağışlamaz beni katından bir mağfiretle bağışla ve rahmet bana et. Zira sen gafursun, rahimsin de buyurdu.

       
  Ebu Zer (r.a.) den, Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki: Allah azze ve celle buyurdu ki: Kim bir hasene işlerse onun için on misli vardır veya daha da artırırım. Kim bir seyyie işlerse onun karşılığı onun kadardır veya bağışlarım. Kim yeryüzü dolusu hatâ işlese ve sonra bana hiçbir şeyi şerik koşmayarak kavuşursa onun için yeryüzü dolusu mağfiret kılarım. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira’ yaklaşırım, zira’ yaklaşana kulaç yaklaşırım, bana yürüyerek gelene koşarak gelirim.

       
  Bir kimse istiğfara devam ederse Allah ona her darlıktan bir çıkış verir. He kaygıdan azade kılar ve rızkını ummadığı yerden verir.

         
  Bir kimse yetmiş kere istiğfar ederse yediyüz günahı bağışlanır. Bir gün ve gecede yediyüz günahtan fazla işleyene hayret. O hüsrana uğramış iflas etmiştir.

           
  Size derdinizi devanızı bildireyi m mi? Haberiniz olsun sizin derdiniz günahlar, devanızsa istiğfardır.

     
  Kimseden bir şey isteme, cennet senin olsun. Öfkelenme, cennet senin olsun. Güneş batmadan önce her gün 70 kez estağfirullah de Allah 70 yıllık günahını bağışlasın. De ki benim 70 yıllık günahım yoksa, o zaman baban için olur dedi. Babamın da 70 yıllık günahı yoksa, o zaman ailen için olur dedi. Onların da yoksa dedi de Rasûlullah (s.a.v.) o zaman komşuların için olur buyurdu.

       
  Kim hergün “Allahım beni, müminleri ve müminâtı bağışla diye dua ederse her mümin adedince sevaba ulaşır.

     
  Şeddad b. Evs (r.a.). hz. Peygamber (s.a.v.) istiğfarın en değerlisi şu duadır: Allah’ım sen benim rabbimsin, senden başka ilâh yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Zâtına verdiğim sözde gücüm yettiği kadar durmaya çalışıyorum. Yaptığım günahların şerrinden sana sığınıyorum. Bana verdiğin nimetini itiraf ediyorum, günahlarımı da itiraf ediyorum, beni bağışla çünkü senden başkası günahları bağışlayamaz. Kim inanarak gündüz bunu söyler de o gün akşamdan önce vefat ederse cennetlik olur. Kim inanarak gece söyler de o gece sabahtan önce vefat ederse o da cennetlik tir buyurmuştur.

  İSTİĞFAR, rabbânî sevginin eskisi kadar sağlam, daha güçlü hale gelmesini istemekti r. İnsanın dış dünyasında düştüğü hataya rağmen iç dünyasında bir değişikliğin –menfi anlamda- gerçekleşemediğinin, sirâyet etmediğinin ifadesidi r. İstiğfar, işlenilen hatanın iç dünyanızda oluşturacağı pişmanlığın psikoloji k etkilerin i, hatanın muhatabına itirafı ile aza indirgeme ktir. İstiğfar bir tevazu davranışıdır. İstiğfarı terkse kendini beğenmişliğin büyüklenmenin ifadesidi r, büyüklenenlerin tarzıdır. İstiğfar Allah Teâlâ’ya ait olan bağışlamaya kulun verdiği değerin, önemin ifadesidi r. İstiğfarı terk ise bağışlanmayı aldırmazlığın, ne yaparsan yap demenin, hataları umursamaz lığın …ifadesidir. Allah’a giden yolculuğu sürdürmektir, sürdürme azim ve niyetini hatalarımıza rağmen göstermektir. Kararlılık ifadesidi r. Rabbimizi n mağfiretini büyük gördüğümüzü göstermektir.

  Bazı amel vardır ki ondan kusur vaki olur. Yani sûreti kusurdan hâli olmaz, marîz ve pîrin namazı gibi. Velâkin niyette kusur olmaz. Bu cihetten niyet kabule şefi’ olur ve bu mânâ dahi esrar-ı acibedend ir ki Hakk’ın abdi tedarükündendir. Zira her abd kemâ yenbaği uhde-i hizmetten gelemez, feemma bâtında iman ve itikadı kavîdir. Pes iman ve itikadın hükmü suret-i amele sarî olup filmesel girikanı (yakayı) tahlis eder. Ve bir tedarük dahi budur ki ba’des salât meselâ üç defa istiğfar eder ki onun manası salâtta olan taksiratın setrini taleptir. Bu manadandır ki istiğfar avam ve havasa vird-i dâimîdir. Zira muktezayı beşeriyet zelle ve taksirdir…istiğfar etmek âmmdır ki ehl-i husus ve umuma şamil ve aleddevam vel istimrardır. Sair amel ise feraizden maada böyle değildir, belki nice nafile evardır ki bi-hasebil özr sâkıt olur İ.H.Bursalı, Kitabünnetice c2,s,290

  Bu isimlerin Cenab-ı Hak hakkında ifade ettiği anlamlar:

1 – Allah güzel olanın gözükmesin ister,
2 – güzel olmayanı, gözükmesini engelleme k için örter, gizler,
3 – Kullarından da güzel olanı görünür kılmak için çirkin olanları gizlemele rini ister,
4 – İnsanların çirkinliklerini derileriy le, duygu ve düşüncelerinin çirkinliğini kalpleriy le, kendisini n görüp başkalarının görmediği çirkinliklerini bağışlamasıyla örter,
5 – Şahitlere de unutturar ak gizler,
6 – Kendisine de unutturar ak gizler,
7 – Günahı hasenata tebdil ederek gizler,
8 – Kuldan bağışlanma talebinde bulunmasını, kulun nezdinde bağışlanmanın kıymeti düşmesin diye, kulun tevazusun a uygun olsun diye, kul işlediği cürmün farkına varsın diye, bağışlanma dileyerek kullukta sebat göstersin diye, bağışlanma dileyerek, kul için yapacakla rına, verecekle rine yardımcı olsun diye, kendisi de Allah’ın muamelesi ne benzer şekilde insanlara davransın diye, güzelliklerinin gözükmesi için çirkinliklerinin  gizlenmes ini isteyerek bu türden isteklere cevap vermeyi alışkanlık haline getirsin diye, istiğfarı nimet bilip şükretsin diye …….istemiştir.
9 – Bazı kullarını günah arzularından soyutlaya rak, bazılarını günahları onlardan gizleyere k bağışlar, yani işlemelerini engelleye rek bağışlar,
10 – Bağışlanma talebinde bulunan kullarını bağışlamanın dışında başka mükâfatlarla ödüllendirir. Yağmurların düzenli yağması, ırmakların akması, bağ bahçelerin bereketle nmesi, evlat ve emval bereketi, yaşama güzelliği, dünya nimetleri, sıkıntılardan çıkış yolu, kaygulard an âzadelik, beklenmed ik yerlerden rızık bulmak….

  Aleyhissâlatü vesselâmın bağışlayıcılığı;

1 – Kendisine karşı işlenmiş bütün suçları bağışlardı,
2 – İnsanların da bağışlayıcı olmalarını tavsiye ederdi,
3 – İnsanların günahlarını gizler, onların güzelliklerini açığa çıkarırdı: Mute’den kaçanlara muamelesi,
4 – Hemen her güzel davranışın peşinden Allah’tan bağışlanma diler ve ümmetinin de böyle yapmasını isterdi,
5 – Çok ibadet ettiğini görüp günahlardan bağışlandığını söyleyenlere “istiğfar eden bir kul olmayayım mı” cevabını verirdi,
6 – Günde 100 kez istiğfarda bulunurdu,
7 – Üzerinde hakkı bulunanla rın, kendisind en talepte bulunanla rın bağışlanmaları için duada bulunurdu,
8 – Ümmeti için bağışlanma talebinde bulunurdu,

       
   Rasûlullah (s.a.v.) (Hz. İbrahim’in duası olan): Ey Rabbim şüphesiz ki o putlar insanlard an çoğunu saptırmıştır. Kim bana uyarsa muhakkak ki o bendendir . Kim de emirlerim e karşı gelirse şüphesiz sen çok bağışlayıcı çok merhamet edicisin (İbrahim 36) mealindek i ayet-i ile Hz Îsâ’nın duası olan “Eğer onlara azap edersen onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan elbette sen dilediğini yapmaya kadirsin ve sen her şeyi hikmetle yaparsın” (Maide 113) mealindek i ayeti tilavet buyurdu ve ellerini kaldırdı, şöyle yalvardı: Allah’ım ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfire et) ve ağladı. Allah Teâlâ hazretler i: Ey Cibril Muhammed’e git dedi –Rabbin bildiği halde- niye ağladığını sor diye emretti. Cebrail (a.s.) Ona gelip niye ağladığını sordu. (Rabb Teâlâ’ya dönüp Muhammed’in) ne söylediğini o çok iyi bildiği halde haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ hazretler i: Ey Cebrail Muhammed’e git ve ona söyle ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz, asla kederlend irmeyeceğiz. Müslim Ktb. Stt. Terc. 12/407
9 – Bağışlanma ve bağışlanmayı isteme konusunda ulaşılamaz bir seviyede idi.

  Müminlerin bu isimlerde n nasibi;

1 – Allah’ın bağışlayıcılığından asla ümit kesmemek,bağışlayıcılığına güvenerek günahlara düşmemek,
2 – Allah’ın, bağışlayıcılığından istifade etmesinin, emri altındakilere, kendisiyl e ilgili olanlara…. Herkese bağışlayıcı bir tarzı gerçekleştirmesiyle mümkün olacağına inanmak, tarz olarak kendisine yapılmış, işlenmiş kusurları bağışlayıcılığı seçmek,
3 – Bağışlayıcılığı rol icabı değil, tevazu icabı seçmek, tevazuunu gösterme vasıtası bilmek,
4 – Sadece kendi kusurlarının değil ana-babasının, inananların bağışlanması için Allah’tan talepte bulunmak,
5 – İnanan insanların bağışlanmasını talepte cimri olmamak,
6 – İstiğfarı pişmanlığın göstergesi, Allah’ın bağışlamasına verdiği değerin ifadesi, işlediği kusurunu ne kadar büyük gördüğünün ilanı, yolculuğunu (seyr-i ilallah) sürdürme kararlılığının izharı, amel defterind e o günahı görmek istemediğinin itirafı görmek,
7 – Kendisi gibi başka müminlerin de bağışlayıcı olmaları konusunda gayretli olmak,
8 – İnsanların, Allah’tan, Allah’ın mağfiretinden ümit kesmemele ri, ne kadar büyük olursa olsun istiğfar ile telafi edilebile ceğini bilip işledikleri günahların kendileri nde sabit hale dönüşmemesini temin eden bir gayrete ermek.

https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&ion=1&espv=2&ie=UTF-8#q=allah g%c3%bcnahlar%c4%b1 %c3%b6rter



http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7964203&yazarid=253



Nihat HATİPOĞLU 
u@hurriyet.com.tr">nhatipogl u@hurriyet.com.tr

Günahları örtün ki Allah da örtsün!

HANGİMİZİN günahı yok ki? Hangimiz melek kadar temiz, saf ve berrağız. Hiçbirimiz. Her birimizin kendimize göre bir günahı vardır.

Kimimiz gıybet etmişizdir, kimimiz hak yemişiz, kimimiz haram kazanıp haram tüketmişiz, kimimiz komşumuzu rahatsız etmişiz, kimimiz daha başka günahlar işlemişizdir. En azından kalbimizl e bile olsa günah işlemişizdir. Kötülük düşünüp kalbimize leke sıçratmışızdır.

Bu günahlardan hangisind en tövbe ettik veya tövbe ettiğimiz hangi günahımız bağışlandı. Bilmiyoru z. Yüce Allah bizim hakkımızda nasıl bir karar verecek, bunu da hiçbirimiz bilmiyoru z. Bildiğimiz tek şey, Allah'ın rahmetind en ümit kesemeyec eğimizdir. Çünkü ümitsiz insan imanını da yitirebil ir. Yaşama sevincini, direncini kaybeder.

* * *

Son zamanlard a günah ve hata arama timleri kurduk sanki. Birbirimi zin günahlarını dedektörle aramaya başladık. Aslında olması gereken bu değildir. Belki tam zıttı. Bizler kendi hatalarımızı görmeliyiz. Başkalarından önce kendimize bakmalıyız. İyilikte kendimizd en daha üstte olanları, daha fazla iyilik yapanları görmeliyiz. Kötülük ve günahta ise kendimizd en daha az günahkár olanlara bakmalıyız. Kendimizi herkesten daha günahkár görmeliyiz. Büyük insanlar hep böyle yapmışlar. Çağımızda işlediğimiz en büyük günahlardan birisi de kötülükleri ve günahları teşhir hastalığımızdır. Her gün televizyo nlarda, dost sohbetler inde bunun binlerce örneğini görebilmekteyiz. Maalesef en nezih ve özel toplantılarda bile insanları günah ve hatalarından dolayı fişleyebiliyoruz. Bundan da zaman zaman haz alıyoruz. Düşmüş olanı vurunca, yarın bizim de düşebileceğimizi hesaplamıyoruz.

Rabbimiz gizli ve açık her türlü günahı yasaklıyor (Enam 6/151). Ama günah işleyebileceğimizi de belirtiyo r (Nisa 4/17). İnsanız. Hata edebiliri z. Ama bu hata ve günahları ilan etmemeliy iz. Günahımıza şahitler tutmamalıyız. Tek şahidimiz Rabbimiz olmalıdır. Ona yönelmeliyiz. Ondan gizli kalacak hiçbir gizli yoktur. Zira acılar paylaşılarak azalır belki ama günahlar paylaşılarak affettiri lmez. Günahların açıkça söylenmesi, günaha karşı olması gereken direnci kırar. Onun için örtülü kalmalı. Allah perdeyi kaldırmadıkça kişi perdeyi kaldırmamalıdır. Günahını böbürlenerek anlatan günahının cezasını katmerleştirir.

Yüce Allah, bütün Müslümanların günahlarını bağışladığı halde günahlarını ortalığa yayanları affetmez. Peygamber imiz günahını açığa vuranı ikaz eder ve şöyle buyurur: Adamın biri gece kötü bir iş yapar. Yüce Allah o kişinin suçunu örter. Fakat o kimse sabah olunca rastladığı kişiye ben dün gece şöyle şöyle günah işledim, der. Allah da geceleyin örttüğü bu suçu ortaya saçar. Açığa çıkarır. Artık bu gizli günah açıkça işlenmiş hale gelir.

Peygamber imiz yanında yetişmiş olan dostları bu hususlard a çok hassaslar dı. Bir günAbdullah bin Mesud'a (RA) bir adam getirilir . Şu adama bakar mısın! Sakalından şarap damlıyor. Bu adama ceza verir misin, derler. Eskiden gayrimüslim bir deve çobanı olan ama sonraları Hz. Peygamber'in eğitiminden geçip Müslüman olan bu zarif sahabi, tam bir zarafet ve insanlık dersi verir. Peygamber imizin kusur, ayıp ve günahları araştırmayı yasakladığını hatırlatır. Sonra da kendiliğinden ortaya çıkan kusur ve ayıpların yargılanacağını ekler. İslam dinini; şiddet, terör, toleranssızlık ve merhamets izlikle eş olarak takdim eden art niyetlile rin veya bu din adına konuştuğunu zanneden sözde hocaların(!) elinden ancak Peygamber (SAV) döneminin temiz hassasiye tiyle kurtarabi liriz. Katışıksız, sadece vahye dayanan, radikalli kten uzak, dini Allah için ve insanlık için yaşamakla özetleyebilecek Peygamber (SAV) dönemi.

Başkasının mahrem hayatına girilmeme lidir. Aile mahremiye ti korunmalıdır. Bu mahremiye te sadakat göstermeyecek kadar ucuzlaşmış olanlara imkán verilmeme lidir. Hz. Peygamber (SAV); başkasının konuştuklarını onlardan habersiz dinlemeyi n. Onların ayıplarını araştırmayın, gizli hallerini ortaya çıkararak onların ahlakını zedelemey in, buyuruyor lar. Hatta çıtayı yukarı doğru taşıyarak şu tehlikeyi işaret ediyor: Kim bir Müslüman'ın ayıplarını araştırırsa Allah da onun ayıplarını araştırır (ortaya çıkarır). Allah kimin ayıbını araştırırsa, onun herkesten gizli gözden uzakta yapmaya çalıştığı kusur ve ayıbını ortaya çıkarır ve onu herkese rezil eder.

Özel hayatın dokunulma zlığı olmalıdır. Yasal gereksini m ve insanlığa zararlı bir unsur içermedikçe kişilerin içyüzü ortaya saçılmamalıdır. Şeref ve onur korunmalıdır. Hz. Peygamber (SAV); kim bir Müslüman'ın kusurlarını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun kusurlarını örter. Kişi kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da o kuluna yardım eder, buyurur. Peygamber imiz (SAV); namus ve iffeti örtün, kim bunu zedelerse Allah da onu zedeler, ikazını yaparak hálá bu hastalığını tedavi edemeyenl ere karşı ayrı bir caydırıcılık yöntemini kullanır. Zarar verirsen zarar görürsün. Ama erdemli tavır, zarar görürüm korkusuyl a değil, insani duygulard an dolayı insanları hoş görüp affetmekt ir.

* * *

Belki en zor günde, mahşerde Allah'ın huzurunda günahlarımız birbiri ardınca ortaya döküldüğünde yaşayacağımız şu manzara bize örnek olur: Kıyamet günü Yüce Allah, mümin kulunu hesaba çeker. Onu kendine hiç kimsenin görmeyeceği, duymayacağı şekilde yaklaştırır ve şu günahını hatırlıyor musun diye sorar. Kul hepsini itiraf eder, her şeyin bittiğini zanneder. Tam o esnada Yüce Allah, günahlarını dünyada halktan gizlemiştim, şimdi de o günahları bağışlıyorum, buyurur.

Evet. Günahları, kaçamakları itiraf etmek erdem değildir. Allah örttüyse örtelim. Ama bilelim ki bu rahmet, yani Yüce Allah'ın günahları örtmesi bize günah işleme hakkını ve haklılığını vermez.

SORALIM ÖĞRENELİM

Dua ne demektir? Duada nelere dikkat etmeliyiz?

Dua din literatüründe, insanın bütün benliğiyle Allah'a yönelerek maddi ve manevi istekleri ni O'na arz etmesi demektir. Duanın ana gayesi, insanın halini Allah'a arz etmesi ve O'na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir diyalog anlamı taşır. Bir başka deyişle dua sınırlı, sonlu ve gücü sınırlı olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Özet olarak duanın yöntemi şöyledir: Dua gönülden, gizlice ve alçak sesle yapılmalı, mübarek vakit ve yerler tercih edilmeli, kıbleye yönelerek ve Allah'ın adıyla başlanarak, günahlara pişmanlık duyularak yapılmalı, kabulü için acele edilmemel i, kabul edileceğine inanarak duaya ısrarla devam edilmeli, sebepler dünyasında yaşadığının bilincine ererek talep ettiği şey birtakım sebeplere bağlıysa önce bu sebepleri yerine getirmeli, yani fiili duasını yapmalıdır. Ayrıca kişi isteğini Allah'a arz etmeden önce Allah'a hamdü sena Peygamber'e (SAV) salat ve selam getirmeli dir.

İslamın şartı 5 denilir. Doğru mudur?Sait ŞAHİN/ADANA

Halkımız arasında İslam'ın gayesi olarak bilinen ve Hz. Peygamber'in (SAV) meşhur hadisinde de ifade edilen hususlar, dinimizin inanç ve ibadetler konusunda ki temel esaslarına dikkat çekmektedir. İslam'ın sadece bunlarla sınırlı olduğunu ve bunların yerine getirilme si halinde yeterli olacağını düşünmek yanlıştır. Zira, İslam'ın inanç, ibadet ve ahlak alanında öngördüğü ve yaşanmasını istediği diğer hususlara da riayet edilmedikçe gerçek bir İslamiyet'ten söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in (SAV) hadisinde belirtile n hususları İslam'ın temel dinamikle ri şeklinde anlamak gerekir. Aksi yöndeki düşünce ve değerlendirmeler isabetli değildir



 22 
 : Mart 30, 2015, 11:17:34 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin


AHİRET VE DÜNYA KAVRAMI

FORUM YAĞMURLU İLKBAHAR İSTANBUL 2013

HALİD RIFAT GÜNDÜZOĞLU

Selamün Aleyküm kardeşlerim
Yazımızın altında bir fotoğraf göreceksiniz
Bu fotoğraftaki buyrulan ayet veya hadis değildir
Bu yazıya istinaden
Bir kaç şey söylemek istiyorum
Amacımız kimseyi eleştirmek değildir
Böyle bir şey bizim haddimizd e değildir
Yazıda buyuruluy orki Gavs-i Sani k.s Hazretler i
" Bizler dünya için değil
Ahiret için çalışacağız
Hizmet ahiret rızkı içindir
Ahiret elbisesi hizmettir
Kefen ahiret elbisesi değildir " buyuruluy or
Kastedile n mana tasavvufi ve manevi anlamda elbette doğrudur
Bizim anlatmaya çalıştığımız ise bu buyruk ile ilgili değildir
Elbette bu dünya gelip geçici bir imtihan dünyasıdır
Ve neticede ahiret ve cennet elbette vardır
Ve dünya alemi elbette ahireti kazanmak için imtihan yeridir
Ve ahireti kazanmak içinde
Bu dünyada islama ve müslümanlara hizmet etmek gereklidi r
Fakat islami düstur
" Yarın ölecekmiş gibi ahiret için
Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışınız "
Şeklinde olup yazılan yazıda buyrulan kastedile n mana ile
Bu ifade edilen islami düsturun
Müslümanlar tarafından nasıl algılandığıdır
Yada bu mesajdaki algılananın nasıl uygulandığıdır
Konuya şuradan başlamak istiyorum
Allah c.c Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz i
Alemlere rahmet olarak kainata gönderdi
Cehalet ve karanlık devrin güneşle aydınlanmasını sağladı
Peygamber imize o dönemde
Genelde Kitap-ehli olanlar inanmadı
Kitap-ehli olanlar kültürlü kişilerdi ve cahil değillerdi
Fakat kendi nefsleri ve çıkarları uğruna
Peygamber imizin ve Kuran-ı kerimin
Hakikatle rini görüp anladıkları halde bile inkar ettiler
Peygamber imizi bu kültürlü kitap-ehli olanlar inkar ettiği
Bu karanlık dönemde cehalet ehli bedeviler iman ettiler
Ve Allahın hikmetler i ve Peygamber imizin tebliğleriyle
Cahiliye devrinden Tebük seferiyle birlikte
Küçük cihad tamamlana rak İslam devletini n asr-ı saadet dönemine geçildi
Ve Peygamber imiz küçük cihadın tamamlandığını
Ve küçük cihad safhasından nesfle cihad devrine geçildiğini duyurdu
İslamda ilk etapta Asr-ı Saadet devrinde
Mezhep Tarikat Cemaat Hizip Fırka yoktu
Daha sonra Peygamber imizin vefatıyla yine karanlık döneme geçildi
Ve aslında nesfle cihad devri mecburen ve kısmen kesintiye uğrayarak
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz den önceki
Küçük cihad devrine geçildi
Çünkü küçük cihad yapılarak başarılı olunamada n
Büyük cihatta başarıya ulaşılamazdı
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed Efendimiz in vefatıyla birlikte
Ortaya çıkan bu karanlık dönemde ise
Allah c.c nasılki daha önceki karanlık dönemde
Güneş olarak Peygamber imizi yolladıysa
İkinci karanlık dönemdede aydınlığı sağlamak için
Yıldızları yolladı ve İslami düstur
" Allah dostları gökteki yıldızlar gibidir
Karanlık gecede hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunu z "
Şeklinde olup bu yıldızlar ile yön tayin edildi
Çünkü Peygamber imiz yani güneş olmadığı için
İslamiyeti anlama ve yaşamada karışıklıklara sebep olundu
Hz.Ali r.a.ile Muaviyeni n savaşı
Ve Hz.Hüseyin ra.müslümanlar tarafından şehadeti gibi
Olaylarında mezhepler in gelişmesine zemin hazırladığı bilinmekt edir
Karanlık bir döneme girildiği için
Allah c.c güneşin aydınlatamadığı yerlere yıldızları yolladı
Yıldızlar ise o dönemdeki
Kuran-ı kerimin muhkem ve müteşabih ayetlerin i
Ve hadis-i şerifleri yorumlaya n İcma heyetiydi
Yani mezhep imamlarıydı
Ve daha sonra yüzyılda bir yollanan müctehidler ile
İçtihad kapısı açılarak müctehidler ile yön tayinine başlandı
Bu sırada tasavvuf ehlide ortaya çıktı
Tasavvuf ise Mevlana Celaleddi n-i Rumi
Hazretler inin dediği gibi
" Kalp kırmadan gönül yıkmadan tebliğ sanatıdır "
 Buyurduğu gibi İcmanın yani mezhepler in dışındada
Mevlevili k gibi tarikat sistemler ide ortaya çıktı
Ancak Osmanlının yıkılışıyla birlikte
Yeniden karanlık döneme girildi
Ve aslında yeniden küçük cihad devri başladı
Fakat tarikat cemaat ve mezhepler in içine giren
Ve şeyh hoca imam mürşid gibi rütbelere ulaşan
Ve islamiyet in ve müslümanların zarar görmesi için
İslamiyetin aslından farklı yorumlanm ası için çalışan
Ve müslümanları etkisiz eleman haline getiren
Ve bunun içinde Cihad ibadeti yerine
Sadece tesbihatı örnek vererek
Ahiret için çalışılması gerektğini ifade eden
Siyonisle rin öğretilerini islamiyet e tatbik etmeye çalışan
Bazı sahte imam hoca mürşid ve şeyhlerin olduğu döneme geçildi
Bu sahte imam şeyh hoca mürşid ve müritler zaten belgelenm iştir
Ve bazı siyonist imamların öğretileriyle birlikte
Bazı Tarikatle r mezhepler ve cemaatler asimile olarak
Bugünkü gibi dünyada etkisiz eleman olarak boy göstermeye başladı
Aslında siyasi partiler dernekler vakıflar ve sivil tıoplum kuruluşları ile
Bazı cemaatler in arasında bu bağlamda pek bir fark yoktur
Fakat asimilasy on yüzünden yanlış yönlendirmeler mecvuttur
Ve asilamasy onu gerçekleştiren bazı siyonist imamların
Öğretlerini kendileri ne rehber edinen bazı cahil cemaat ehli kişiler
Bazı müslümanları bu sahte şeyhlerin öğretileriyle birlikte
Hakiki cihad şuurundan uzaklaştırdılar
Ve dünyadan uzaklaşanlar bilim ve teknoloji dende uzaklaştılar
Dünyayı siyonistl er idare ederek müslümanları sömürmeye başladılar
Bazı cahil cemaat ehlinin bu konuda verdiği fetva şudur
" Müslümanların başına gelen herşey Allahın takdiridi r
Allah c.c dilemezse hiç bir şey olmaz
Müslümanları sömürenlerden Allah elbet hesap soracak
Sizler hiç bir şey yapmayın ve sabredin ve bekleyin
Rabbinize beterinde n koruması için dua edin
Ve tesbihat ederek herşeyi Allaha havale edin
Dünya işleriyle siz ilgilenme yin  
Siz ahiret için çalışın
Bırakın siyonistl er dünyayı idare etsin ve müslümanları sömürsün
Siz hiç bir şey yapamazsınız
Buna zaten gücünüz yetmez
Kalbinizd en buğz edin ve tesbih çekin
Bizlere hizmet edin ve ahireti yani cenneti kazanın " demektedi rler
Ve bu fetvaya inananlar
İlahiyat fakültelerinde eğitim görmeyi bırakıp
Bazı medresele rin eğitimiyle birlikte
Bazı cemaatler in hesabına gönüllü çalışarak
Bazı cemaatler in zenginleşmesine vesile olup
Bu hizmetler i karşılığındada güya cenneti satın almışlardır (!)
Mevlana devrinde farklı bir sufizm mevcutken
Ayrıca cihad şuuruda mevcuttu
Şimdi ise genelde Mevlanada ki sufizm veya tasavvuf  mevcut olmadığı gibi
Cihad şuuruda mevcut değildir
Nefsle cihad tavsiye edilerek
Müslümanların kendileri yle meşguliyeti sağlanmış
ve toplumsal olarak görevler ihmal edilmiş
Başkalarına yardım etmek yerine
Bazı şeyhlere itaat dönemi başlamıştır
Hizmet bu safhada farklı farklı hüvviyetler kazanarak
Bazı şeyh efendiler e hizmet dönemi başlamıştır
Ve bazı hizmet kavramları aslında müslümanlara ve islamiyet e hizmet değildir
Ve müslümanların siyonistl ere kölelik dönemi devam etmektedi r
Hakiki manada müslümanlara ve islamiyet e hizmet etmek için
Ve müslümanları siyonistl erin köleliğinden kurtarmak için
Öncelikle dünya hayatı ile bilim ve teknoloji ye önem verilmeli dir
Bilim ve teknoloji k ürünleri müslümanların kendileri nin üretmesi gereklidi r
Siyonistl erden yada onların işbirlikçilerinden ürün satın alınarak
Siyonistl erin ekonomik ve bilimsel olarak güçlenmesine hizmet edilmemel idir
Bununda yolu tesbih çekmek değil eğitimle meşgul olmaktır
Ayrıca bazı cemaatler in tövbeleri kabul ettiği söylenmektedir
Tövbe ise sadece Allaha edilir
Tövbeleri kabul edecek makam ise sadece Allahtır
Başkalarının başkaları adına tövbe kabul etmesi sistemi hristiyan larda vardır
Ve pazar günleri kilisede günah çıkarma merasimle riyle bu yapılır
Şefaat makamı ise sadece Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz e aittir
Başka kimsenin şefaat yetkside yoktur
Her kul kendi dinini kendi kalbinde yaşar ve kalpleri yalnızca Allah bilir
Ve yaşadığı dinin hesabınıda dinin asıl sahibi Allah sorar
Başkasının hesap sorması engizisyo n yani hristiyan larda vardır
Kimse kimseyi dininden atamaz buda aforoz ile hristiyan larda vardır
İslamiyette " Din adamı " diye bir sınıf yoktur
Bu sınıf ruhban sınıfı olarak hristiyan larda vardır
Bizde ise resmi olarak fetva yetkisi devlet adına diyanet işleri başkanlığındadır
Ve işin gerçeği ve doğrusuda elbette devlet adına bir kurumun bunu yapmasıdır
Ve üniversiteler bazında ilahiyet fakültesi öğretim üyeleri fetva verebilir
Bunların dşındaki kişilerin islamiyet adına fetva verme yetkiside yoktur
Allaha emanet olun Selamün aleyküm
 



AHİRET VE DÜNYA KAVRAMI

FORUM YAĞMURLU İLKBAHAR İSTANBUL 2013

HALİD RIFAT GÜNDÜZOĞLU


.

 23 
 : Mart 27, 2015, 11:07:28 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin
NEFS İLE CİHAT VE AHİRET

FORUM ALACAKARA NLIKLAR İSTANBUL 2013

AHMET FARUK YILDIZLIOĞLU



Ar-ge çalışması yapan bir yahudi firmasında
Çalışır bazı Müslümanlar
Çeşitli mamuller üretirler bazı yahudiler
Ve burada bazı deneyler yaparlar
Laboratuv arda çalışamazlar bilmezler
Neyin ne olduğunu yazık bazı Müslümanlar
Bilmeleri ni istemezle r firmanın sahibi olan
Bazı önemli yetkilile r
Ve arkalarındaki bazı yahudiler 
Fizik matematik kimya
Ve mamül üstüne mamül üretilir
Ve gizlidir formüller
Ortaya çıkacak elbette bir mamüldür 
Ama formülleri nasıldır bilmezler
İlgilenmezler bile bazı gafil Müslümanlar
 

Sorar yahudi patronlar dan birisi 
" İki Kimyager Müslüman vardı nerede onlar "
Cevap verir diğer bazı yahudiler
" Müslümanlar mescitte tesbihat çekerler "
Yahudi patronlar dan birisi bayılır bu söze
Ve sanki gözlerinin içi güler
" Bunu duyduğuma çok sevindim şimdi
Aman ne kadar güzel
Sakın mamül formüle edilmeden
Gelmesinl er laboratuv ara Müslümanlar
Söyleyin onlara kalsınlar orada
Yirmidört saat mescitte tesbihat çeksinler "


İşte dünyayı ve ülkeleri
Formüle ederken bazı yahudiler
Seyretmek le ve tesbihatl a meşguldürler
Bazı gafil Müslümanlar
Ahireti seçmişlerdir güya kendileri ne
Ve dünyayı yahudiler e satmışlardır     
Sonrasında çektikleri tesbih adeti kadar
Mermi sıkılınca Müslümanların üstlerine 
Anlamazla r hangi formüle göre savaş çıktı
Ve nasıldır dünyanın gidişatı bilmezler
Yanında Müslüman kardeşleri ölür
Ama diğer Müslümanların umurlarında değildir


" Neden umurunuzd a değildir " diye sorarlar
Hayretler içinde kalan bazı Müslümanlar
Tesbihatt akilerden birisi cevap verir kızgınlıkla
" Susun onlar şimdi nefs ile cihattadırlar "
" Bizim en büyük düşmanımız yahudi değildir
En büyük düşmanımız nefstir " derler
Peygamber imiz neden önce tebük seferi
Ve küçük cihad demiştir bundan haberleri yoktur
Gafil Müslümanlar " Nefs ile cihattayım " diyerek
Diğer Müslümanları yalnız bırakmışlardır
Farkında değildirder bazıları tesbihatl a meşgulken
Birileri Müslümanlara mermi sıkmaktadırlar


NEFS İLE CİHAT VE AHİRET

FORUM ALACAKARA NLIKLAR İSTANBUL 2013

AHMET FARUK YILDIZLIOĞLU

.

 24 
 : Mart 17, 2015, 03:19:50 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin
İSLAM VE RECM CEZASI

http://tr.wikipedia.org/wiki/Recm

Recm, zina fiilini işleyen evli erkek veya kadınlara uygulanan şeriat cezası. Recm ile ilgili tartışmalar mezhepler ve tarikatla r arası ayrılığa da neden olmuştur. Recm kelimesin in Kur'an'da taşlamakla eşanlamlı olarak değil, daha çok hor görmek, yalnız bırakmak gibi bir anlamda kullanıldığı tefsirler de okunur.[1][2] Ancak İslam hukuku'nda recm, taşlama fiilinin karşılığı olarak kullanılmıştır. Recm kelimesi, bu yüzden, hemen hemen tüm dillerde, taşlama kelimesin in karşılığı olarak kullanılmasının yanında, Osmanlıca'ya da hukuk terimi olarak "zina yapan kadın veya erkeğin taşlanarak öldürülmesi" anlamında geçmiştir.

Recm cezası değişik sekillerd e uygulanır:

1- Failleri toprağa göbeklerine kadar gömerek taşlamak suretiyle, veyâ gömmeksizin taşlamak suretiyle : ikrarlarından dönerlerse kaçabilmeleri için[3].

2- Faillerin üzerine taştan bir duvar devirmek suretiyle -hadise değil ictihada dayanan bir göruş-, eskiden bunun uygulandığına dair bilgiye, bilinen kaynaklar da rastlanmıyor.

3- Failleri yüksek bir yerden taşların üzerine atmak suretiyle -hadise değil ictihada dayanan bir göruş-, ki bununda eskiden uygulandığına daîr bilgiye, bilinen kaynaklar da rastlanmıyor.


( Hz.Muhamm ed sav Efendimiz in döneminde Recm uygulanma mıştır ve uygulandığı söylenen Recm sağlam belgelerl e sabit değildir.Osmanlı dönemindede bir kez uygulanmış ve kaldırılmıştır  )

https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&ion=1&espv=2&ie=UTF-8#q=osmanl%C4%B1da+recm

İSLAM VE RECM CEZASI

http://mehmetselimpolat.blogcu.com/osmanlida-recm-cezasi/9001184

RECM

Taşla öldürme, taşa tutma, birine taş atma, sövme, lânet etme, kovma, birinin namusuna iftira etme, kötü zanda bulunma; evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi halinde İslâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimi. R.c.m kökünden mastar, çoğulu "rucüm" dür. Aynı kökten "racîm"; recm olunan, taşlanan, kovulan ve lânetlenen anlamındadır.

Kur'an-ı Kerim'de bu anlamda "recm" ifadesi bulunmama ktadır. Bir ayette gaybı taşlamak" (el-Kehf, 18/22), başka bir yerde, "yıldızları Şeytanlar için atış taneleri yaptık" (el-Mülk, 67/5) ayetinde "atış taneleri" anlamında "rucûm" çoğul olarak gelmiştir. Zina edenin taşlanması Sünnet, ve icma delilleri ne dayanır.

Zina bütün semavî dinlerde haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. İslâm'da zina büyük günahlardan olup, ırz, namus ve neseplere yönelik olduğu için, cezası da hadlerin en şiddetlisidir.

Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, İslâmî emir ve yasaklarl a yükümlü bulunup bulunmama sına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve İslâm devleti'nin koyacağı ta'zir cezası bunlar arasındadır.

Yüz Değnek Cezası

Bekâr erkekle bekâr kadının zina etmesi halinde, ceza her birine yüz değnek vurulmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Zina eden kadın ve erkekten her birine yüz değnek vurun" (en-Nûr, 34/2).

Zina cezası uygulanan kimsenin, toplum nezdindek i itibar kaybını önlemek, belki olayın unutulmasını sağlamak amacıyla bir yıl süreyle sürgüne gönderilmesi İslâm'ın ilk yıllarında ek bir ceza olarak veriliyor du. Ubâde b. Sâmit (r.a)'tan rivâyete göre şöyle demiştir: Resululla h (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Zinanın hükmünü benden öğrenin. Allah o kadınlara bir çıkar yol gösterdi. Bekârla bekâr zina ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün; evli ile evliye yüz değnek ve recm vardır" (İbn Mâce, Hudûd, 7; Müslim, Hudûd, 12). Ancak bu uygulama Nûr Suresi'nin inmesinde n önceye aittir. Bu sure inince bekârlar için yalnız değnek, evli olanlar için sünnetle recm cezası belirlenm iştir (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/ 1978, IX, 36 vd.).

Hanefiler e göre, bekârların zina cezası olan yüz değneğe ayrıca sürgün eklenmez. Çünkü ayette sürgünden söz edilmemiştir. Ancak sürgün bir had cezası değil; İslâm devlet başkanının takdirine bırakılmış bir ta'zir cezası niteliğindedir. Nitekim zina edenin tövbe edinceye kadar hapsedile bilmesi de, fuhşa düşenleri bir süre toplumdan tecrid etmek amacıyla alınan bir önlemdir.

Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise bekârların zinasında yüz değnek ve bir yıl sürgün birlikte uygulanır. Delil, sürgün bildiren hadistir. Ancak kadın kocası veya bir mahremi ile birlikte sürgüne gönderilir. Ayrıca sürgün yerinin sefer mesafesin den yakın olmaması da gerekir. Hz. Peygamber "Kadın, yanında kocası veya bir mahremi bulunmadıkça yolculuğa çıkamaz" (Buhârî, Taksîr, IV, Sayd, 26, Savm, 67; Ebû Dâvud, Menâsik, III) buyurmuştur.

Recm Cezası

Hz. Peygamber'in evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerl e sabittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezası uygulanma sı gerekirke n, bu konudaki hadislerl e amel edilerek recm cezası öngörülmüştür.

Recm konusunda hükmü devam eden, fakat Kur'an ayeti olarak okunması neshedile n bir ayet de nakledili r. Abdullah b. Abbas (r. anhümâ), Hz. Ömer'in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Cenab-ı Allah Muhammed (s.a.s)'i hak ile göndermiş ve O'na Kitab'ı indirmiştir. Recm ayeti de O'na indirilen ayetlerde n idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledi k ve anladık. Resululla h (s.a.s) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık". Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz Allah'ın kitabında recmi bulamıyoruz" der ve Allah'ın indirdiği bir farzı terkedere k sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah'ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır" (Müslim, Hudûd, 15).

Hz. Ömer'in sözünü ettiği okunuşu mensuh ayet şudur: "İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse, onları recmedin" (Mâlik, Muvatta', Hudûd 10; İbn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Hz. Ömer'in recmi, Medine minberind en ilân etmesi, içlerinde bir çok sahabe bulunan cematten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, İstanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö. 490/1097). Ömer (r.a)'in şöyle dediğini nakleder:

"Eğer insanlar, Ömer Allah'ın Kitabına ilave yaptı demeyecek olsalar, "ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettikleri ..." ifadesini Mushaf'ın haşiyesine yazardım" (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, IX, 37).

Hz. Peygamber'in recm cezasına uygulama örnekleri:

1. İşvereninin eşiyle zina eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm uygulanmıştır.

Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)'dan nakledild iğine göre, zina eden kadının kocası ile, zina eden işçinin babası Resululla h (s.a.s)'e başvurarak bu konuda "Allah'ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. İşçinin babası şöyle dedi:

"Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek . Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet". Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber'in emri üzerine de recmedilm iştir (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13). Ebû Hanife'ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, ayete ilâve niteliğinde olup, ayet inince bu ilâve kısım neshedilm iştir. Ancak İslâm devlet başkanı böyle bir cezayı ta'zir cezası olarak verebilir .

2. Zinasını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)'in recmedilm esi.

Mâiz b. Mâlik, Hz. Peygamber'e gelerek "Beni temizle" dedi. Hz. peygamber "Yazık sana, çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve "Ey Allah'ın Resulu! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleye yim?" diye sordu. Mâiz; "Zinadan" dedi. Hz. Peygamber "Bunda akıl hastalığı var mıdır?" diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap içmiş olabilir mi?" diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber tekrar "sen zina ettin mi?" diye sordu. Mâiz "Evet" cevabını verdi. Artık emir buyurdula r ve Mâiz recmedild i. Recimden sonra onun hakkında sahabiler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz'in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tövbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yarılarına gelen Resululla h (s.a.s) "Mâiz b. Mâlik için dua edin" buyurdu. "Allah Mâiz'e mağfiret eylesin" dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi" (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 314 vd.).

3. Gâmidiyeli evli kadının zinadan dolayı recmedilm esi.

Mâiz'in recmedilm esinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesin in Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın elçisi! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın dedi: "Beni, Mâiz'i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsu n" Hz. Peygamber, "Sana ne oldu?" diye sordu. Kadın kendisini n zinadan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine "Sen mi?" buyurdu. Kadın "Evet" dedi. Hz. Peygamber "Doğuruncaya kadar git" buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar'dan bir adam üstlendi. Daha sonra Hz. Peygamber'e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu" dedi. Çocuğun bakımını da Ensar'dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedild i" (Müslim, Hudûd, 22, 23, 24; İbn Mâc'e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta', Hudûd, II). Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilince ye kadar emzirmesi ne izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd (r.a)'ın üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledili r:

"Ey Halid! yavaş ol. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu" Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenazesin i kılmış ve kadın defnedilm iştir (Müslim, Hudûd, 23).

4. Evli bulunan Yahudi erkeği ile Yahudi kadınının zina sebebiyle recmedilm esi.
Abdullah b. Ömer (r.a)'tan nakledild iğine göre, Hz. Peygamber'e, zina etmiş bir yahudi erkeği ile bir yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi, yahudiler e, Tevratta ki zina hükmünü sormuştur. Yahudiler; "yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirili p sokaklard a dolaştırılır" demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan yahudi genci recm ayetine gelince ceza kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve yahudi iken İslâm'a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber'e yahudinin Tevrat'ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm ayeti görülmüş ve her iki yahudi hakkında da evli olarak zina ettikleri için recm uygulanmıştır (Müslim, Hudûd, 26).

Bera b. Azib (r.a)'ten nakledile n, iki yahudinin recmedilm esi olayı ise şöyledir: Hz. Peygamber'e, yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir yahudi getirildi . Allah elçisi yahudiler e evlilerin zinasının Tevrat'taki hükmünü sordu. Onlar, bu şekilde olduğunu söyleyince, bir yahudi bilginine "Sana, Tevrat'ı Musa ya indiren Allah aşkına soruyorum . Zina edenin Tevrat'taki hükmü nedir?" diye sordu yahudi bilgini; Tevrat'ta recim var. Fakat zina eşraf arasında artınca, şerefli birini getirirle rse serbest bırakır, yoksul biri yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit ceza için recmi terkettik, kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allahım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra ilk uygulayan benim. Bunun üzerine emir verdi ve yahudi recmedild i" (Müslim, Hudûd, 28).

Bazı İslâm müctehidlerine göre ehl-i küfür, müslüman mahkemesi ne başvurursa, hâkimin mutlaka Allah'ın hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerl iğin neshedild iğini söylerler, Hanefiler ve İmam Şâfiî'den bir görüşe göre bu esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: "İslâm mahkemesi ne inkârcı karı-koca birlikte gelirlers e aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez". Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise hüküm verebilir (Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme ve Şerhi, İstanbul 1978, VIII, 376).

Recm cezası uygulanma sı için Gerekli Şartlar:

1. Zina eden kadın veya erkeğin ergin olması.

2. Akıllı olması. Akıl hastasına had uygulanma z. Akıllı ve ergin bir kimse akıl hastası ile zina etse, yalnız kendisine had uygulanır.

3. Evli olan gayri müslime recm yerine değnek cezası uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportl a İslâm devletine gelen gayrî müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası uygulanma z.

4. Zinanın zor kullanara k olmaması gerekir.

5. Zinanın diri bir insanla olması gerekir.

6. Zina edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir.

7. Zinanın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Fasit nikahtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda görüş birliği vardır. Velisiz veya şahitsiz evlenme gibi.

Zinanın bir para karşılığında olması halinde Ebû Hanife'ye göre her ikisine de had cezası uygulanma z. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikâh akdine benzemekt edir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu için ta'zir uygulanır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre bu durumda da had cezası verilir (Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1968, III,197 vd.).

8. Cinsel temasın önden olması. Arkadan ilişki yani livata için Ebû Hanîfe'ye göre yalnız ta'zir cezası uygulanır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise livata haddi gerektiri r. Yabancı bir kadına ön veya arka dışında karın, uyluk gibi başka bir yere temas ise yalnız ta'zîri gerektiri r. Çünkü bu, şer'an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.

9. Had cezalarının uygulanab ilmesi için İslâm devletini n varlığı şarttır. Çünkü dârul-harp veya dârul-bağy (âsiler ülkesi) de had cezalarını uygulamay a İslâm devletini n velâyet yetkisi olmaz ve bu hükümleri uygulamay a gücü yetmez.

10. Zina eden erkek veya kadının halen veya daha önce sahih nikâhla evlenmiş olması ve bu nikâh devam ederken eşiyle bir defa da olsa cinsel temasta bulunması şarttır. Böyle bir erkeğe "muhsan", kadına ise "muhsana" denir. Recm cezası için bu son niteliğin bulunması da gerekir.

Recm için muhsan sayılmada erkek veya kadında şu yedi niteliğin bulunması gerekir: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhla evlenmiş bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle guslü gerektire cek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazs a ceza yüz değneğe dönüşür. Zina edenlerde n birisi muhsan olur, diğeri bekâr bulunursa; bekâra yüz değnek, muhsan olana ise recm cezası uygulanır.

Ebû Hanife ve Mâlik'e göre, bir erkek veya kadının muhsan sayılması için müslüman olması şarttır. Bu yüzden evli olan gayri müslimlerin zinasına recm cezası uygulanma z, çünkü recm, günahtan temizlenm e yoludur. Zimmî ise günahtan temizlenm eye ehil değildir. Onun temizlenm esi ancak ahirette azapla gerçekleşir. Hz. Peygamber; Allah'a şirk koşan kimse muhsan değildir" (Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 327) buyurmuştur. Bu görüşte olanlar için iki yahudinin Hz. Peygamber tarafından recmedilm esi olayı, Tevrat hükmüne göre olmuştur. Daha sonra bu neshedilm iştir (Zeylaî, a.g.e, III, 326; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 92).

Şâfiî, İbn Hanbel ve Ebû Yusuf'a göre, recmin uygulanma sı için zina edenin müslüman olması şart değildir. Bir zimmî zina suçuyla İslâm mahkemesi ne gelse had uygulanır. Müslüman bir erkek zimmî bir kadınla evlenip cinsel temasta bulunsa, her ikisi de "muhsan" olur. Delil, Hz. Peygamber'in iki yahudiye recmi uygulamasıdır. "Dulun dul ile zinasında taşlama vardır" (Müslim, Hudûd,12-14; Ebû Dâvud, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd, Karizmatik hadisinin genel anlamı da başka bir delildir. Diğer yandan zina bütün semavi dinlerde haram kılınmıştır (bk. eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 267; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VIII, 163; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 43).

Zina Suçunun Sâbit Olması:

Zina, ya ikrarla ya da dört şahitle sabit olur.

1. İkrarla Tesbit:

Zina ikrarında bulunanın akıllı, ergin olması ve zorlama altında bulunmama sı gerekir. Ayrıca ikrarın dört defa yapılması gereklidi r. Çünkü Mâiz b. Mâlik'e Allah elçisi dört defa ikrar esasını uygulamıştır. Hanefi ve Hanbelîlerin görüşü budur. Şâfiî ve Mâlikilere göre ise tek ikrar yeterlidi r. Bunlar da işçinin kendi patronunu n eşiyle zina etmesi olayına dayanırlar. Çünkü orada dört ikrardan söz edilmemiştir (Buhârî, Âhad,I, Şurüt, 9; Müslim, Hudûd, 25; el-Bâcî, el-Müntekâ, VII,135; İbn Kudâme, el-Muğni, VIII, 191 vd.).

Diğer yandan dört ikrarın ayrı meclisler de yapılması gerekir.

2. Zinayı dört şahitle ispat: Zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört erkek şahitle ispat edilmesi gerekir (en-Nisâ', 4/15; en-Nûr, 24/4,13). Şahit sayısı dörtten az olur veya dördüncü şahit "sadece bunları bir yorgan altında gördüm" gibi kesin zinaya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide "zina iftirası (kazf)" cezası uygulanır. Zina isnat edilenden had düşer. Çünkü Hz. Ömer, Muğîre (r.a)'in zinasına şahitlik eden üç kişiye zina iftirası cezası uygulamıştır (bk. ez-Zühayli, a.g.e., VI, 48; "Kazf" maddesi).

Recm Cezasının İnfazı:

Zina ikrarla sabit olmuşsa recm uygulamasına devlet başkanı veya infaz görevlisinin başlaması gerekir. Şahitle sabit olması halinde ise infaza şahitlerin tamamının hazır bulunması ve ilk taşı onların atması şekliyle başlanır. Böylece herhangi bir şüphe, vazgeçme yanlışlık vb. tüm ihtimalle rin ortadan kalkması ve adli hataya düşülmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Hz. Ali'den şöyle dediği nakledilm iştir: "Önce şahitler taş atmaya başlar, sonra devlet başkanı, sonra diğer insanlar" (Zeylai, a.g.e., III, 319 vd.; es-Şevkânî, a.g.e., VII,108). Bekârların zinasında ise değnek cezasına şahitlerin başlaması gerekmez. Çünkü onlar bunun usul ve şeklini bilmeye bilirler ve bu durum zulme yol açabilir.

Recm cezası, ibretli olması için bir meydanda erkek ayakta, kadın ise tercih edilen görüşe göre göğsüne kadar bir çukura sokularak kendisine ölünceye kadar küçük taşlar atılmak suretiyle infaz edilir. Hz. Peygamber'in Gâmidiyeli kadın için, göğsüne kadar bir çukur açtırdığı nakledili r (Zeylaî, a.g.e., III, 325; eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 109).

Recmle öldürülen kimse yıkanır. Kefenleni r, cenaze namazı kılınır ve defnedili r. Çünkü Hz. Peygamber, recmedile n Mâiz için Kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da yapınız" (Zeylai, a.g.e, III, 320) buyurmuştur.

Hamdi DÖNDÜREN
Şamil İ.A.


RECM VE İSLAM

http://www.sorularlaislamiyet.com/article/1729/recm.html


Taşla öldürme, taşa tutma, birine taş atma, sövme, lânet etme, kovma, birinin namusuna iftira etme, kötü zanda bulunma; evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi halinde İslâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimi. R.c.m kökünden mastar, çoğulu "rucüm" dür. Aynı kökten "racîm"; recm olunan, taşlanan, kovulan ve lânetlenen anlamındadır.

Kur'an-ı Kerim'de bu anlamda "recm" ifadesi bulunmama ktadır. Bir ayette gaybı taşlamak" (el-Kehf, 18/22), başka bir yerde, "yıldızları Şeytanlar için atış taneleri yaptık" (el-Mülk, 67/5) ayetinde "atış taneleri" anlamında "rucûm" çoğul olarak gelmiştir. Zina edenin taşlanması Sünnet, ve icma delilleri ne dayanır.

Zina bütün semavî dinlerde haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. İslâm'da zina büyük günahlardan olup, ırz, namus ve neseplere yönelik olduğu için, cezası da hadlerin en şiddetlisidir.

Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, İslâmî emir ve yasaklarl a yükümlü bulunup bulunmama sına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve İslâm devleti'nin koyacağı ta'zir cezası bunlar arasındadır.

Yüz Değnek Cezası

Bekâr erkekle bekâr kadının zina etmesi halinde, ceza her birine yüz değnek vurulmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Zina eden kadın ve erkekten her birine yüz değnek vurun" (en-Nûr, 34/2).

Zina cezası uygulanan kimsenin, toplum nezdindek i itibar kaybını önlemek, belki olayın unutulmasını sağlamak amacıyla bir yıl süreyle sürgüne gönderilmesi İslâm'ın ilk yıllarında ek bir ceza olarak veriliyor du. Ubâde b. Sâmit (r.a)'tan rivâyete göre şöyle demiştir: Resululla h (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Zinanın hükmünü benden öğrenin. Allah o kadınlara bir çıkar yol gösterdi. Bekârla bekâr zina ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün; evli ile evliye yüz değnek ve recm vardır" (İbn Mâce, Hudûd, 7; Müslim, Hudûd, 12). Ancak bu uygulama Nûr Suresi'nin inmesinde n önceye aittir. Bu sure inince bekârlar için yalnız değnek, evli olanlar için sünnetle recm cezası belirlenm iştir (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/ 1978, IX, 36 vd.).

Hanefiler e göre, bekârların zina cezası olan yüz değneğe ayrıca sürgün eklenmez. Çünkü ayette sürgünden söz edilmemiştir. Ancak sürgün bir had cezası değil; İslâm devlet başkanının takdirine bırakılmış bir ta'zir cezası niteliğindedir. Nitekim zina edenin tövbe edinceye kadar hapsedile bilmesi de, fuhşa düşenleri bir süre toplumdan tecrid etmek amacıyla alınan bir önlemdir.

Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise bekârların zinasında yüz değnek ve bir yıl sürgün birlikte uygulanır. Delil, sürgün bildiren hadistir. Ancak kadın kocası veya bir mahremi ile birlikte sürgüne gönderilir. Ayrıca sürgün yerinin sefer mesafesin den yakın olmaması da gerekir. Hz. Peygamber "Kadın, yanında kocası veya bir mahremi bulunmadıkça yolculuğa çıkamaz" (Buhârî, Taksîr, IV, Sayd, 26, Savm, 67; Ebû Dâvud, Menâsik, III) buyurmuştur.

Recm Cezası

Hz. Peygamber'in evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerl e sabittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezası uygulanma sı gerekirke n, bu konudaki hadislerl e amel edilerek recm cezası öngörülmüştür.

Recm konusunda hükmü devam eden, fakat Kur'an ayeti olarak okunması neshedile n bir ayet de nakledili r. Abdullah b. Abbas (r. anhümâ), Hz. Ömer'in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Cenab-ı Allah Muhammed (s.a.s)'i hak ile göndermiş ve O'na Kitab'ı indirmiştir. Recm ayeti de O'na indirilen ayetlerde n idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledi k ve anladık. Resululla h (s.a.s) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık". Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz Allah'ın kitabında recmi bulamıyoruz" der ve Allah'ın indirdiği bir farzı terkedere k sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah'ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır" (Müslim, Hudûd, 15).

Hz. Ömer'in sözünü ettiği okunuşu mensuh ayet şudur: "İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse, onları recmedin" (Mâlik, Muvatta', Hudûd 10; İbn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Hz. Ömer'in recmi, Medine minberind en ilân etmesi, içlerinde bir çok sahabe bulunan cematten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, İstanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö. 490/1097). Ömer (r.a)'in şöyle dediğini nakleder:

"Eğer insanlar, Ömer Allah'ın Kitabına ilave yaptı demeyecek olsalar, "ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettikleri ..." ifadesini Mushaf'ın haşiyesine yazardım" (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, IX, 37).

Hz. Peygamber'in recm cezasına uygulama örnekleri:

1. İşvereninin eşiyle zina eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm uygulanmıştır.

Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)'dan nakledild iğine göre, zina eden kadının kocası ile, zina eden işçinin babası Resululla h (s.a.s)'e başvurarak bu konuda "Allah'ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. İşçinin babası şöyle dedi:

"Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek . Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet". Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber'in emri üzerine de recmedilm iştir (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13). Ebû Hanife'ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, ayete ilâve niteliğinde olup, ayet inince bu ilâve kısım neshedilm iştir. Ancak İslâm devlet başkanı böyle bir cezayı ta'zir cezası olarak verebilir .

2. Zinasını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)'in recmedilm esi.

Mâiz b. Mâlik, Hz. Peygamber'e gelerek "Beni temizle" dedi. Hz. peygamber "Yazık sana, çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve "Ey Allah'ın Resulu! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleye yim?" diye sordu. Mâiz; "Zinadan" dedi. Hz. Peygamber "Bunda akıl hastalığı var mıdır?" diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap içmiş olabilir mi?" diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber tekrar "sen zina ettin mi?" diye sordu. Mâiz "Evet" cevabını verdi. Artık emir buyurdula r ve Mâiz recmedild i. Recimden sonra onun hakkında sahabiler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz'in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tövbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına gelen Resululla h (s.a.s) "Mâiz b. Mâlik için dua edin" buyurdu. "Allah Mâiz'e mağfiret eylesin" dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi" (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 314 vd.).

3. Gâmidiyeli evli kadının zinadan dolayı recmedilm esi.

Mâiz'in recmedilm esinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesin in Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın elçisi! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın dedi: "Beni, Mâiz'i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsu n" Hz. Peygamber, "Sana ne oldu?" diye sordu. Kadın kendisini n zinadan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine "Sen mi?" buyurdu. Kadın "Evet" dedi. Hz. Peygamber "Doğuruncaya kadar git" buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar'dan bir adam üstlendi. Daha sonra Hz. Peygamber'e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu" dedi. Çocuğun bakımını da Ensar'dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedild i" (Müslim, Hudûd, 22, 23, 24; İbn Mâc'e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta', Hudûd, II). Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilince ye kadar emzirmesi ne izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd (r.a)'ın üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledili r:

"Ey Halid! yavaş ol. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu" Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenazesin i kılmış ve kadın defnedilm iştir (Müslim, Hudûd, 23).

4. Evli bulunan Yahudi erkeği ile Yahudi kadınının zina sebebiyle recmedilm esi. Abdullah b. Ömer (r.a)'tan nakledild iğine göre, Hz. Peygamber'e, zina etmiş bir yahudi erkeği ile bir yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi, yahudiler e, Tevratta ki zina hükmünü sormuştur. Yahudiler; "yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirili p sokaklard a dolaştırılır" demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan yahudi genci recm ayetine gelince ceza kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve yahudi iken İslâm'a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber'e yahudinin Tevrat'ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm ayeti görülmüş ve her iki yahudi hakkında da evli olarak zina ettikleri için recm uygulanmıştır (Müslim, Hudûd, 26).

Bera b. Azib (r.a)'ten nakledile n, iki yahudinin recmedilm esi olayı ise şöyledir: Hz. Peygamber'e, yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir yahudi getirildi . Allah elçisi yahudiler e evlilerin zinasının Tevrat'taki hükmünü sordu. Onlar, bu şekilde olduğunu söyleyince, bir yahudi bilginine "Sana, Tevrat'ı Musa ya indiren Allah aşkına soruyorum . Zina edenin Tevrat'taki hükmü nedir?" diye sordu yahudi bilgini; Tevrat'ta recim var. Fakat zina eşraf arasında artınca, şerefli birini getirirle rse serbest bırakır, yoksul biri yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit ceza için recmi terkettik, kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allahım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra ilk uygulayan benim. Bunun üzerine emir verdi ve yahudi recmedild i" (Müslim, Hudûd, 28).

Bazı İslâm müctehidlerine göre ehl-i küfür, müslüman mahkemesi ne başvurursa, hâkimin mutlaka Allah'ın hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerl iğin neshedild iğini söylerler, Hanefiler ve İmam Şâfiî'den bir görüşe göre bu esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: "İslâm mahkemesi ne inkârcı karı-koca birlikte gelirlers e aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez". Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise hüküm verebilir (Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme ve Şerhi, İstanbul 1978, VIII, 376).

Recm cezası uygulanma sı için Gerekli Şartlar:

1. Zina eden kadın veya erkeğin ergin olması.

2. Akıllı olması. Akıl hastasına had uygulanma z. Akıllı ve ergin bir kimse akıl hastası ile zina etse, yalnız kendisine had uygulanır.

3. Evli olan gayri müslime recm yerine değnek cezası uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportl a İslâm devletine gelen gayrî müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası uygulanma z.

4. Zinanın zor kullanara k olmaması gerekir.

5. Zinanın diri bir insanla olması gerekir.

6. Zina edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir.

7. Zinanın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Fasit nikahtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda görüş birliği vardır. Velisiz veya şahitsiz evlenme gibi.

Zinanın bir para karşılığında olması halinde Ebû Hanife'ye göre her ikisine de had cezası uygulanma z. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikâh akdine benzemekt edir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu için ta'zir uygulanır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre bu durumda da had cezası verilir (Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1968, III,197 vd.).

8. Cinsel temasın önden olması. Arkadan ilişki yani livata için Ebû Hanîfe'ye göre yalnız ta'zir cezası uygulanır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise livata haddi gerektiri r. Yabancı bir kadına ön veya arka dışında karın, uyluk gibi başka bir yere temas ise yalnız ta'zîri gerektiri r. Çünkü bu, şer'an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.

9. Had cezalarının uygulanab ilmesi için İslâm devletini n varlığı şarttır. Çünkü dârul-harp veya dârul-bağy (âsiler ülkesi) de had cezalarını uygulamay a İslâm devletini n velâyet yetkisi olmaz ve bu hükümleri uygulamay a gücü yetmez.

10. Zina eden erkek veya kadının halen veya daha önce sahih nikâhla evlenmiş olması ve bu nikâh devam ederken eşiyle bir defa da olsa cinsel temasta bulunması şarttır. Böyle bir erkeğe "muhsan", kadına ise "muhsana" denir. Recm cezası için bu son niteliğin bulunması da gerekir.

Recm için muhsan sayılmada erkek veya kadında şu yedi niteliğin bulunması gerekir: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhla evlenmiş bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle guslü gerektire cek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazs a ceza yüz değneğe dönüşür. Zina edenlerde n birisi muhsan olur, diğeri bekâr bulunursa; bekâra yüz değnek, muhsan olana ise recm cezası uygulanır.

Ebû Hanife ve Mâlik'e göre, bir erkek veya kadının muhsan sayılması için müslüman olması şarttır. Bu yüzden evli olan gayri müslimlerin zinasına recm cezası uygulanma z, çünkü recm, günahtan temizlenm e yoludur. Zimmî ise günahtan temizlenm eye ehil değildir. Onun temizlenm esi ancak ahirette azapla gerçekleşir. Hz. Peygamber; Allah'a şirk koşan kimse muhsan değildir" (Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 327) buyurmuştur. Bu görüşte olanlar için iki yahudinin Hz. Peygamber tarafından recmedilm esi olayı, Tevrat hükmüne göre olmuştur. Daha sonra bu neshedilm iştir (Zeylaî, a.g.e, III, 326; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 92).

Şâfiî, İbn Hanbel ve Ebû Yusuf'a göre, recmin uygulanma sı için zina edenin müslüman olması şart değildir. Bir zimmî zina suçuyla İslâm mahkemesi ne gelse had uygulanır. Müslüman bir erkek zimmî bir kadınla evlenip cinsel temasta bulunsa, her ikisi de "muhsan" olur. Delil, Hz. Peygamber'in iki yahudiye recmi uygulamasıdır. "Dulun dul ile zinasında taşlama vardır" (Müslim, Hudûd,12-14; Ebû Dâvud, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd, Karizmatik hadisinin genel anlamı da başka bir delildir. Diğer yandan zina bütün semavi dinlerde haram kılınmıştır (bk. eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 267; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VIII, 163; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 43).

Zina Suçunun Sâbit Olması:

Zina, ya ikrarla ya da dört şahitle sabit olur.

1. İkrarla Tesbit:

Zina ikrarında bulunanın akıllı, ergin olması ve zorlama altında bulunmama sı gerekir. Ayrıca ikrarın dört defa yapılması gereklidi r. Çünkü Mâiz b. Mâlik'e Allah elçisi dört defa ikrar esasını uygulamıştır. Hanefi ve Hanbelîlerin görüşü budur. Şâfiî ve Mâlikilere göre ise tek ikrar yeterlidi r. Bunlar da işçinin kendi patronunu n eşiyle zina etmesi olayına dayanırlar. Çünkü orada dört ikrardan söz edilmemiştir (Buhârî, Âhad,I, Şurüt, 9; Müslim, Hudûd, 25; el-Bâcî, el-Müntekâ, VII,135; İbn Kudâme, el-Muğni, VIII, 191 vd.).

Diğer yandan dört ikrarın ayrı meclisler de yapılması gerekir.

2. Zinayı dört şahitle ispat: Zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört erkek şahitle ispat edilmesi gerekir (en-Nisâ', 4/15; en-Nûr, 24/4,13). Şahit sayısı dörtten az olur veya dördüncü şahit "sadece bunları bir yorgan altında gördüm" gibi kesin zinaya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide "zina iftirası (kazf)" cezası uygulanır. Zina isnat edilenden had düşer. (bk. ez-Zühayli, a.g.e., VI, 48; "Kazf" maddesi).

Recm Cezasının İnfazı:

Zina ikrarla sabit olmuşsa recm uygulamasına devlet başkanı veya infaz görevlisinin başlaması gerekir. Şahitle sabit olması halinde ise infaza şahitlerin tamamının hazır bulunması ve ilk taşı onların atması şekliyle başlanır. Böylece herhangi bir şüphe, vazgeçme yanlışlık vb. tüm ihtimalle rin ortadan kalkması ve adli hataya düşülmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Hz. Ali'den şöyle dediği nakledilm iştir: "Önce şahitler taş atmaya başlar, sonra devlet başkanı, sonra diğer insanlar" (Zeylai, a.g.e., III, 319 vd.; es-Şevkânî, a.g.e., VII,108). Bekârların zinasında ise değnek cezasına şahitlerin başlaması gerekmez. Çünkü onlar bunun usul ve şeklini bilmeye bilirler ve bu durum zulme yol açabilir.

Recm cezası, ibretli olması için bir meydanda erkek ayakta, kadın ise tercih edilen görüşe göre göğsüne kadar bir çukura sokularak kendisine ölünceye kadar küçük taşlar atılmak suretiyle infaz edilir. Hz. Peygamber'in Gâmidiyeli kadın için, göğsüne kadar bir çukur açtırdığı nakledili r (Zeylaî, a.g.e., III, 325; eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 109).

Recmle öldürülen kimse yıkanır. Kefenleni r, cenaze namazı kılınır ve defnedili r. Çünkü Hz. Peygamber, recmedile n Mâiz için Kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da yapınız" (Zeylai, a.g.e, III, 320) buyurmuştur.

Hamdi DÖNDÜREN



RECM VE İSLAM

http://www.sorularlaislamiyet.com/article/11006/recm-cezasinin-hikmeti-nedir-sevgi-dini-olan-islamiyet-neden-buna-yer-vermistir.html


“Bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfat, merhameti n iktizasıdır. Terbiye de mücazatı ister.

İtaat edenlere mükafat verememek gibi, isyan edenleri cezasız bırakmak da padişahın izzetine yakışmaz; her ikisi de acizlik ve zaaf ifadesidi r. Cenab-ı Hak bu gibi noksanlıklardan münezzehtir.

Şunu çok net olarak belirteli m ki, İslam’da recm gibi hükümler caydırıcı ağır bir ceza müeyyidesidir. İnsanlık camiasında ve bütün semavî dinlerin ortak amaçlarından biri, neslin devamını sağlamaktır. Zina, nesilleri -değişik hukukî ve insanî kriterler bakımından- dejenere eden, karıştıran en alçak bir gayr-ı meşru yoldur. Bu  fuhuş, ağır bir suç olduğu kadar, serkeş nefisler için çekici bir suç işleme mekanizma sıdır. İslam gibi evrensel bir dinden, böyle alçak bir suçun önlenmesi için caydırıcı bir önlem almamasını bekleyeme yiz. Suçluya ceza vermek merhamet ve sevgiye zıt olmadığı gibi adaletin de gereğidir.

Kur'ân, mu'cizevî tarzla, "Zinâ yapmayın!" emri yerine, "Zinâya yaklaşmayın!" ibaresini kullanara k, değil o kötülük kapısından içeri girmeyi, kapıya yaklaşmayı bile menediyor . Çünkü "Zinaya yaklaşmayın" ifadesi, "Zinâ yapmayın!" şeklinden daha belîğ, daha açıktır. İnsana, bir şeye "yaklaşma" demek, bir şeyi "yapma" demekten daha te'sirli, daha etkilidir ve "zinâya yaklaşmayın" deyişi, zinânın başlangıcı olabilece k dokunma, öpme, bakma, göz kırpma gibi insanı zinâya götürecek şeylerden alıkoymayı ifade eder. Sebepleri ne müracaat da, zinâyı te'yid eder. Zinâysa, çok kötü bir fiil ve büyük bir günahtır. Ayrıca zinâ, gelip geçici bir hevesin perdesini açması, nesepleri n karışması, haramlara gidilmesi, başkasının hukukuna tecavüz, aileyi yıkmak suretiyle cemiyet direkleri nin yıkılması, anarşinin yayılması, ıztırap kapısının açılması, ahlâksız hastalıkların yayılması sebebiyle de kötü bir yoldur.

Şeyhü'l-İslâm Alûsî de, çocuklar için ölüm olması itibariyl e demiştir ki: "Zinâ, nesepleri daraltır, kısırlaştırır. Zirâ, nesebi sabit olmayan ölü hükmündedir. (Âlûsî, Ruhu'l-Meânî, Daru'l-Fikr, 8/67.) Ölülerin ise, İslâm hukukuna müteallik bahislerd e ne kadar girişim, faaliyet ve aktiflikl eri olabilir ki?"

Zinâya açık bütün fiiller yasaklandıktan sonra, İslâm hukuku zinâ cürmünü, âmme menfaatin e, şahsiyetine tecavüz kabul ederek ona göre cezalandırır ve işlenmemesi için cezaî müeyyidelerini ağırlaştırır. Hakîkaten de zinâ cürmü, aile nizâmını kökünden sarsar ve tehdit eder. Aile ise cemiyetin temelidir . Eğer böyle bir cürüm serbest hale gelirse fuhuş son derece yayılır, bu durum ailenin çöküşüne, cemiyetin bozulmasına, nesilleri n yozlaşmasına yol açar. Halbuki İslâm hukuku, cemiyetin bekâsını her şeyin üstünde tutar ve buna son derece önem verir.

Binâenaleyh İslâm hukuku zinâyı, korkulu neticeler inden sakındırmak ve cemiyeti korumak için en ağır şekilde cezalandırmış ve zinânın her nev'ini yasaklamıştır. Hatta evli kişilerin zinâsı halinde onun yaşamasını hiç de uygun bulmamış, onu en kötü bir örnek saymıştır.

Fakihler, zinâ eden bekâr-hür kimseye, ister erkek olsun, ister kadın olsun, yüz sopa vurulacağı üzerinde ittifak etmişlerdir.  Zira Allah Teâlâ "Zinâ eden kadın ve erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Allah ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini konusunda o ikisine acımayınız. Onların ceza görmesine, inananlar dan da bir topluluk şâhid olsun." (Nûr, 24/2) buyurmuştur.

Çeşitli deliller getirerek ister erkek, ister kadın olsun, evli olanın da zinâ ettiği zaman recm edileceğine dair fakihler ittifak etmişlerdir.

Recmin de dahil olduğu had cezası ise iki şeyle sabit olur: İkrar (zinâ edenin söyleyip kabul etmesi) ve şahitler (4 erkek). Ceza verilmesi nin şartları da: 1. Akıllı olmak, 2. Bülûğa ermiş olmak, 3. İhtiyar (seçme), 4. Haram olduğunu bilmektir .

 Görülüyor ki, İslâm, bu kötü yolun her bir merhalesi nde insanın karşısına çıkıyor, bu çirkin fiilden onları uzaklaştırmaya çalışarak, meşrû bir atmosferd e ve iffet sınırları içinde yaşamalarını tavsiye ediyor.

 Yine de, sistem ne kadar güçlü, getirdiği kanunlar ne derece muhkem olursa olsun, fert o sistem ve kanunları kabul edecek vicdan duruluğuna ulaştırılmamışsa, çok fazla birşey halledilm iş sayılmaz. Onun için düsturların çok sağlam ve muhkem olması yanında, fertler de bu düsturları yerine getirecek seviyede yetiştirilmeli ve vicdanları da dupduru hale getirilme lidir ki, teklif ve tavsiyele r havada kalmasın. Kur'ân birçok ayetiyle insanı, "Nerede, ne zaman ve ne yaparsan yap, mutlaka Cenâb-ı Hakk'ın murâkabesi altındasın" noktasına çekerek bütün davranışlarını böyle bir atmosfer altında plânlamaya ve yaşamaya şartlandırır.

 (Enes Kocabaş)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&ion=1&espv=2&ie=UTF-8#q=RECM


RECM VE İSLAM

http://blog.milliyet.com.tr/osmanli-da-recm-cezasi-uygulandi/Blog/?BlogNo=204232

1-İSLÂMİYET'İN İLK YILLARIND A RECM

Boşuna aramayın, Kuran-ı Kerim'de "recm" de yoktur dolayısıyla "recim" de yoktur. Bu iki sözcüğü peşpeşe yazmamın ve kutsal kitabımızda her iki sözcüğün de yer almamasını vurgulama mın elbette bir nedeni var.

"Recm" hepimizin çok iyi bildiği gibi "Taşa tutma, taşlama, birine atılan taş" anlamına gelmekted ir.

"Recim" ise "Taşlanmış" anlamına gelmekted ir.

O halde şimdi bu iki sözcüğü neden peşpeşe yazdığımın anlamına gelebilir iz. Kuran-ı Kerim'de bu iki sözcüğün geçmemesinin nedeni kutsal kitabın tamamlana na kadar böyle bir örneğin İslâm dünyasında olmadığını gösterir. Fakat, her ne hikmetse her zaman İslâm dinin en ileri din olduğunu savunan kesimlerc e, Kuran-ı Kerim'de "recm" olduğu konusunda görüşler ortaya atılmaktadır. Oysa recm bütün zamanlard a insanlık dışı bir ceza uygulaması olarak görülmüştür. Eğer, recm Kuran-ı Kerim'de olsaydı, biz bugün bu kutsal kitabı "En ilerici, çağının ötesinde ve bütün zamanların kitabı" olarak gösteremezdik.

Recm, zinaya karışmış kişilerin taşlanarak öldürülmesi cezasıdır. Fakat, bu ceza genellikl e kadınlara uygulanma ktadır. Erkeklere verilen ceza ise toplumun durumuna bağlı olarak ya hapis, ya kırbaç ya da kılıçla boyun vurma ile yerine getirilme ktedir. Elbette zina cezasının uygulaması da İslâmiyetteki mezhepler e göre değişmektedir. Bununla beraber, İslâm dininde recm olduğunu illâ savunan kişiler, bu savlarını Hz. Ömer'e kadar dayandırmaktadırlar ve şöyle demektedi rler:

Sözde Kuran-ı Kerim'de bir zamanlar recm ile ilgili ayet varmış. Fakat, daha sonra bu ayet nesh edilmiş yani hükümsüz hâle getirilmiş. İşte bu ayetin varolduğunu savunan kişiler Hz. Ömer'e ait olduğunu ve bu konuşmayı minberde yaptığını iddia ettikleri şu konuşmayı günümüze kadar taşımışlardır. "Cenab-ı Allah, kitabı, Muhammed'e indirmiştir. Recm ayeti de indirilen ayetlerde n biridir. Biz bu ayeti okuduk, ezberledi k ve öğrendik. Peygamber Muhammed recmi uyguladı. Ondan sonra biz de uyguladık. Fakat zaman geçince ve korkarım birileri çıkacak ve biz Kuran-ı Kerim'de recmi bulamıyoruz diyecekle rdir. Bu farz terk edilecekt ir ve sapıklıklar başlayacaktır. Şüphesiz recm Allah'ın kitabında evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla zina eden kişi için haktır."

Yani, Kuran-ı Kerim'de recm bir zamanlar ayet olarak varmış da sonradan kaldırılmış. Üstelik recm Hz. Muhammed zamanında uygulanmış. Fakat, bugüne kadar gelen böyle bir belge yoktur. Vak'anüvis yazarlarından bugüne kadar böyle bir olay kaydedilm emiştir. Yine de Hz. Muhammed döneminde ve dolayısı ile İslâmiyetin ilk yıllarında var olduğu söylenen olay şöyle gelişmiştir: Bir işyerinde çalışan işçi, çalıştığı işyeri sahibin karısı ile ilişkiye girmiştir. Durum anlaşılınca işçinin babası Hz. Muhammed'e gitmiş ve "Kuran'a göre hüküm ver" diye yalvarmıştır. Bunun üzerine Hz. Muhammad de "Meraklanm a kitaba göre hüküm vereceğim" demiştir. Hz. Muhammed, yanındaki yardımcılarına dönüp şöyle demiştir: "Gidin ve işyeri sahibinin karısı ile konuşun. Kabul ederse recm edin". Yardımcılar kadının zinayı kabul etmesi üzerine recm ettirdikl eri söylenir. Erkeğe verilen ceza ise yüz değnek ve bir yıl sürgündür.

Yine bu dönemde yaşandığı söylenen bir başka recm cezası ise Mâiz bin Mâlik adlı bir kişinin üç kez Hz. Muhammed'e gelerek "Ben zinada bulundum beni temizle" demesinde n kaynaklan mıştır. Fakat, üç seferinde de Hz. Muhammed adamı geri çevirmiştir. Dördüncü geldiğinde ve yine "Beni temizle ey Resululla h" dediğinde, Hz. Muhammed çevresinde bulunanla ra "Bu adamın aklı başında mıdır? Ya da şarap mı içmiştir kontrol edin. Eğer aklı başında ve şarap içmemişse recm edin" dediği söylenmektedir.

Fakat, dediğim gibi bunlar tamamen anlatıla gelen olaylardır.

2- TÜRKLER, İSLÂMİYET VE KADININ YERİ

Türkler 9. yüzyıldan itibaren İslâmiyete girmeye başlamışlardır. Bu yüzyıla kadar yaygın olan Şamanizm dini başta olmak üzere çeşitli dinlere sahip Türk boyları gözükmüştür. Fakat, Türklerin bir özelliği genellikl e tek tanrıya ve gök tanrıya tapmış olmalarıdır. Yine Türkler tarih sahnesind e var olduklarından beri belirli özelliklere sahip toplulukl ardır. Elbette bu özelliklerin en önemlisi ister çadırda, ister ovada, ister yaylada, ister sarayda nerede yaşarsa yaşasın belirli bir aile düzeni içinde yaşamalarıdır. Yani aileyi oluşturan kurallar Türklerin ilk yaşam alanlarında belirlenm iştir.

Bu kurallar içinde aileyi oluşturan bireyler anne-baba ve çocuklardır. Bundan sonraki yapıda ise aile büyükleri gelir. Yani atalar gelir. Türkler, bütün zamanlard a ve bütün yaşam koşulları içinde kadına her zaman büyük değer vermişlerdir. Bunun nedeni, kadınları "yaratıcı" olarak görmeleridir. Soyun sürmesi için kadın büyük değer olarak görülmüştür. Elbette daha sonra atalara olan önce saygı sonra da sevgi gelir. Evin erkeği, evin geçimi sağlayacak önce avlanma daha sonra da ticaretin i yapacak olan bireydir. Çocuk, Türk toplumlarında her zaman ileriyi şekillendirecek varlıktır. Bu nedenle de çocuğa iyi bir eğitim verilmesi günün koşullarına göre sağlanmıştır. Çocuk erkekse ata binmeyi, ok atmayı, av avlamayı öğrenmek zorundadır. Çocuk kız ise ev işlerini, yemek pişirmesini, anneliğe hazırlanmasını öğrenmek zorundadır.

Hep söylenegeldiği gibi Türkler "kazak erkek" rolünde değildir. Ancak, düşmanına karşı asla taviz vermez Türk topluluğunun erkekleri . Toprağına, namusuna göz dikmedikt en sonra da Türkler gereksiz yere savaş etmezler.

Şimdi bu noktaya geldiğimizde 9. yüzyıldan itibaren dalga dalga İslâm dinine girmeye başlayan Türklerin, İslâmiyetten ne kazandıkları ve İslâmiyete ne kazandırdıkları düşünülmelidir.

Kuşkusuz, Türkler İslâm dinine geçerlerken bu dini kendileri ne en yakın din olarak seçmişlerdir. Cahiliye döneminde kız çocukları Arap dünyasında diri diri toprağa gömülürken, Türklerde kız çocukları baştacı edilmekte dir. İslâm dini de kız çocuklarının katline yasak getirmiştir. Her zaman temizliği ön planda tutan Türkler, yerleşim alanlarını su kenarlarında kurmuşlardır. Hiç bir Türk kavminin pislik içinde yaşadığını gösteren kanıt yoktur. İslâmiyet de Arap toplulukl arına "Beş vakit temizliği" önermektedir. Suyla yıkanmayı önermektedir. Dişleri misvaklam ayı önermektedir. Sonra, Türklerin kadınlara verdiği değer İslâm dininde de yerini bulmuştur. Siz, söylenenlere bakmayın. Aslında Kuran-ı Kerim kadın haklarını gününün koşullarında son derece radikal kararlarl a koruma altına alınmıştır. Ancak, uygulamad aki hatalar elbette İslâm dinine mâl edilemez. Ve elbette Türklerin İslâmiyeti seçmelerindeki en önemli fakat diğer unsurlarl a beraber bunu tamamlaya n neden tek tanrılı bir din olmasındandır. Elbette Musevilik de, Hıristiyanlık da tek tanrılı dinlerden di, fakat yukarıda kısaca saymış olduğum diğer unsurlarl a birlikte ele alındığında Türkler için en uygun din İslâmiyetti.

Fakat, Türkler İslâm dinine girmeden çok önce belirli bir aile kuralları zinciri içinde zaten yaşıyorlardı. Temizliğe aşırı derecede önem veriyorla r ve yalnız bu nedenle bütün yerleşim alanlarını su kenarlarına kuruyorla rdı. Yaşayan atalarına saygı gösterirken ölmüş atalarının mezarlarına da saygı gösteriyorlardı. Çocuk, kız ya da erkek olsun hiç farketmed en Türk aile yapısı içinde özenle büyütülüyordu. Toprağına ve namusuna tehlike gelmedikçe ya da kendileri ne saldırılmadığı sürece Türkler asla savaşmıyordu. Hiç kimsenin malına, mülküne, namusuna göz dikilmiyo rdu. Kendinin olmadığı her hangi bir şeye bedel ödemeden sahip olmuyordu ki bu İslâmiyette "Haram-helâl" olarak nitelendi rilecekti . Türkler merhametl i, hoşgörülü, herkesin hakkına saygılı toplulukl ar olarak hep yaşadılar. Nerede mazlum insanlar olduysa, Türkler hep mazlum ve ezilen insan toplulukl arı yanında yer aldı ve onlarla birlikte savaştı.

O halde şunu demeye çalışıyorum: Türkler, İslâm dininden "insanlık" adına çok şey kazanmasına gerek olmadan bu dine girmişlerdir. Ancak, ibadet şekillerini ve ibadethan elerini elbette İslâm dinine göre biçimlendirmişlerdir. İslâm dininin emrettiği bütün insanî değerler, toplumsal değerler zaten Türk toplumlarında mevcuttu. Buna bir de İslâm dini eklenince, İslâmiyeti en gerçek şekliyle yaşayan devletler, imparator luklar ortaya çıkmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, üç kıtada egemenliğini sürdürürken aslında oraya Türklüğün bütün değerlerini taşıyordu. Din olarak da İslâmiyeti yayıyor ve dolayısı ile oralara İslâm dininin camilerin i taşıyordu. Fakat, bütün sosyal yapı, henüz dünyada İslâmiyet yokken, Türklerin ortaya koyduğu sosyal yapıydı. O nedenle de biz Osmanlı İmparatorluğu'nun üç kıtada egemenlik kurduğu topraklar da, o topraklar da yaşayan insanlara insanca muamele göstermesini, onların diline, dinine karışmamasına İslâm kültürünü neden olarak gösteremeyiz. Osmanlı'nın yaşattığı elbette din olarak İslamiyetti o dini temsil ediyordu. Fakat, asıl geride yatan neden asırladır insanca yaşama kültürü olan Türk kültürüdür.

Ne yazık ki bizler bugün hâlâ Osmanlı İmparatorluğu gibi bir cihan devletini anlamaya çalışırken hep İslâmiyetin etkisinde kalmış Osmanlıyı anlıyoruz ve anlatıyoruz. Orada asıl olan Türklüktür. Türklüğün değerleridir.

3- KURAN-I KERİM'DE ZİNA

Az sonra yazımın başlığı olan Osmanlı'da recm cezasına elbette gireceğim. Fakat, bu konuya girmeden önce recmin ne olduğunu, zinanın ne demek olduğunu ve zinaya verilecek cezaların Kuran'da nasıl yazıldığını anlamamız gerekiyor du. Anlamamız gereken bir başka konu ise Türklerin neden recm uygulamasına karşı oluşlarıydı. Bunu ikinci madde altında sanırım anlatmaya çalıştım. Türkler, kadınlarına vermiş oldukları değerler nedeniyle, kadını aşağılayan böyle bir cezaya tarihin hiç bir dönemimde rıza göstermemişlerdir. Elbette namusuna büyük önem gösteren Türk toplulukl arında meydana gelen çok ender zina cezaları ise ya kadını evden uzaklaştırma ya da ata evine geri göndermedir ki, bu ceza da recmden çok daha utanç verici olduğundan geçmişteki Türk toplulukl arında zina olayına pek rastlanma maktadır.

Şimdi de cezası recm olan zinaya Kuran-ı Kerim'de bir bakalım:

Kuran-ı Kerim'de zina; Nisa Suresi 15-16-24. Maide Suresi 5. Nur Suresi 2-3-6-23. Furkan Suresi 68 ve Mümtahine Suresi 12. ayetlerin de geçmektedir.

Nisa Suresi'nin 15. ayeti zina yapan kadın için dört şahit istemekte dir. Eğer bu şahitler bulunsa bile ve zinaya karar verilse bile ortada recm diye bir ceza yoktur. Ceza ne? Ölünceye kadar bu kadınların ev hapsinde tutulmala rı ya da Allah'ın onlara yeni yol açması beklenmek tedir.

Nisa Suresi 16. ayetinde ise zina yapan her iki insana da eziyet yapılması istenmekt edir. Fakat, burada da tövbe edilirse eziyetten vaz geçin denmekte ve merhamet edin denmekted ir. Bu ayette de recm yok.

Nur Suresi'nin 2. ayeti zina yapan kadın ve erkeğe yüz değnek vurun diyor. Bu sırada bir kısım Müslüman da bu değnek vuruluşuna şahitlik etsin diyor. Bu ayette de recm yok.

Nur Suresi'nin 3. ayeti ise zina yapmış olan kadınların zina yapmış erkeklerl e; zina yapmış olan erkekleri n ise zina yapmış ya da kâfir kadınlarla evlenmesi ne izin verilmiştir. Burada da recm yok.

Yukarıda yazmış olduğum Nisa Suresi 15-16, Nur Suresi 2-3 ayetleri dışındaki diğer ayetlerde zinanın kötü ve yanlış bir şey olduğu anlatılır. Fakat, zina ve zinanın cezası ile ilgili hiçbir ayette recm yoktur. Pekiyi, recmin karşılığı olan "taş atma" var mıdır? Acaba, Kuran'da recm var diyenler bundan dolayı mı yanılgı içindeler? Elbette taş atma var. O da Kehf Suresi 22. ayetinde geçmektedir "...ortada olmayan hedefe boyuna taş atmak ..." diye geçmektedir. Bu ayet ve sure ise zina ile falan ilgili değildir. Taş atmakla ilgili diğer bir ayet ise Mülk Suresi'nde geçmektedir. "Ve andolsun ki biz, en yakın olan dünya göğünü ışıklarla bezedik ve onları, şeytanlara atılacak şeyler olarak halkettik ..." Burada da bir atmaktan söz edilmekle birlikte ne zina ile ne de recm ile ilgili bir işaret vardır.

O halde şimdi şunu diyebilir iz: Kuran-ı Kerim, zinayı ağır günahlardan görmüş ve kesinlikl e yasaklamıştır. Zina suçunun ıspatı için ağır koşullar ileri sürmüştür. Bir kadına zina yaptı deyip de bunu ispatlaya mayana da hem bu dünyada hem öbür dünyada ağır cezalar yapılması emredilmiştir. Fakat, zina her ne şekilde ıspatlanırsa ıspatlansın ve hattâ zinayı katılanlar "Evet zina yaptık" bile deseler sonunda recm yoktur. Hattâ, tövbe edenlere af bile vardır. Çünkü, İslâma göre "Allah merhametl idir ve bütün tövbeleri kabul eder."

4- OSMANLI'DA RECM

Osmanlı İmparatorluğu'na gelene kadar o da İslâmiyetin ilk yıllarında olan ve yukarıdaki paragrafl arda sizlere anlattığım bir recm olayı dışında kayıtlara geçmiş hiç bir recm cezası uygulaması yoktur. İslâmiyetin ilk yıllarında uygulanan bu recm cezasınında söylentiden ibaret olması büyük bir ihtimaldi r.

Ancak ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu için yüzkarası olan recm uygulaması, Osmanlı'da bir kez yaşanmıştır ve bu söylenti değil gerçektir.


Padişah IV. Sultan Mehmed zamanıdır. IV. Mehmet, 1648-1687 yılları arasında saltanatt a olduğuna göre recm olayı da bu tarihler arasında gerçekleşmiştir. Yani, 17. yüzyıl.

İstanbul'un Aksaray semtinde Abdullah Çelebi adlı bir adam vardır. Abdullah Çelebi, genç ve güzel bir hanımla evlidir. Evi de Aksaray'dadır. Ancak, Aksaray bugün de olduğu gibi o zamanlar ticaretha nelerin de olduğu bir semttir. İşte bu ticaretha nelerden birinde Yahudi çırağı çalışmaktadır. Günler birbirini kovalarke n Aksaray cıvarında bu genç Yahudi çırağı ile Abdullah Çelebi'nin genç ve güzel karısı hakkında aşk yaşandığı hakkında bir dedikodud ur yayılır gider. Aşk yaşandığı söylenen ilişkide bir zaman sonra zina yapıldığı da söylenmeye başlanır.

Dedikodul ar yayılınca durum mahkemeye düşer. Mahkemede şahitlik yapanlar da vardır. Davaya Beyazî-zâde Ahmet Efendi bakar. Ahmet Efendi her iki tarafı da dinler. Ancak, her iki taraf da zinayı da reddeder, aşk yaşandığını da. Fakat, ortada şahitler vardır. Bunun üzerine davaya bakan Beyazî-zâde Ahmet Efendi kararını açıklar: Recm!

Recm ama Osmanlı ulemaları buna şiddetle karşı çıkar. Çünkü, ulemalar recm diye bir cezanın Kuran-ı Kerim'de olmadığını söylerler. Sonra, zinanın şahitlerinin zinayı gözleriyle görmeleri gerekmekt edir ki, burada şahitler sadece tahmin yürütmüşlerdir. Ortada kadının gebelik gibi bir durumu da yoktur. Ayrıca zina yaptıkları iddia ettikleri kişiler zina yaptıklarını kabul etmemişlerdir.

Yani, zina suçunun İslâmi kurallara göre kanıtlanması için gereken hiç bir delil ortada yoktur. Ulemalar durumu Sadrazam Kara Mustafa Paşa'ya taşırlar. Ondan olumlu bir cevap alamayınca bu kez Padişaha kadar çıkarlar. Fakat, oradan da olumlu bir cevap alamazlar .

Artık recm cezasının uygulanma sı kaçınılmazdır. Bunun için yer tespit edilir. Bu yer bugün Sultanahm et Meydanı dediğimiz fakat o günlerdeki adı At Meydanı olan meydandır. O meydanda bugün de bulunan üç ejderhanın birbirine dolanmış vücutları nedeniyle "Burmalı Sütun" olarak anılan yerin hemen önü kazılır. Çünkü, zinaya karıştığı söylenen kadıncağız beline kadar bu kazılan yere gömülecektir. Nitekim çok geçmeden bir at arabasına bindirilm iş kadıncağız beyaz kefenler içinde meydana getirilir . O hâlâ "Suçsuzum, ben zina yapmadım" diye bağırıp dururken, recm cezasını merak eden kalabalık meydanı doldurur. Padişah da recm uygulamasını merak eder ve izlemek için nâzırı Fazlı Paşa'nın meydana yakın konağına gelir.

Kadıncağız kazılmış bulunan yere beline kadar gömülür. Etrafı sıkı sıkı toprakla kapatılır. Kısa bir sessizlik meydanı kaplar. Çünkü, kimse ne olacağını bilmemekt edir. Osmanlı, Osmanlı olalı ilk kez böyle bir ceza uygulaması ile karşı karşıyadır. O kadar kalabalığın içinde halkı galayana getiren bir ses duyulur:

"Vurun namussuz kahpeye!"

Yerden büyükçe bir taş kalkar. Büyük bir hızla yarı beline kadar toprakta gömülü olan kadının kafasına çarpar. Kadıncağız can acısıyla bağırır. Bu büyük taşı kadının kafasına atan kişi kadının erkek kardeşidir. Sonra taşlar birbirini takip eder ve kadıncağız acılar içinde o çukurda ruhunu teslim eder.

Yahudi çırak ise Müslüman olur. Onun düşüncesi "belki kurtuluru m"dur. Ancak, onunda başı bir kılıç darbesiyl e vücundan ayrılır.

İşte bu recm uygulaması ne yazık ki Osmanlı'da bir ilkdir ve bir daha da uygulanma mıştır. Fakat, Osmanlı için bir utanç kaynağı olmuştur.

Recm cezasını veren Beyazî-zâde Ahmet Efendi ise bu olaydan sonra bütün Osmanlı uleması tarafından reddedilm iş, kendisiyl e bütün ilişkiler kesilmiş ve yalnız kalmıştır.


.

 25 
 : Şubat 20, 2015, 06:30:16 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

EDEBİ SANATLAR

http://edebiyatbilgileri.com/sdetay.asp?did=44

https://www.google.com.tr/search?hl=tr&source=hp&q=EDEB%C4%B0+SANATLAR&gbv=2&oq=EDEB%C4%B0+SANATLAR&gs_l=heirloom-hp.3..0l10.2621.8707.0.9768.14.9.0.5.5.0.172.1342.0j9.9.0.msedr...0...1ac.1.34.heirloom-hp..0.14.1515.p-U_L8CXKDQ


Güzel konuşmak, yazmak, sözün etkili olmasını sağlamak için söz sanatlarına
başvururuz. Örneğin; “Sen çok güzelsin” sözünü etkisizin artırmak için “Sen çiçek gibisin” deriz.
Bunu anlatmak için “benzetme” den yararlanırız. En çok kullanılan edebi sanatlar şunlardır.
 
 
A) MECAZLARL A İLGİLİ SANATLAR
 
                Sözcüğün gerçek anlamı dışında kullanılmasıyla yapılan sanattır. Söze güzellik, canlılık,
kazandırır. Bu tür mecazlard a, iki nesne arasında benzetme amacı güdülür.
 
Bir med zamanı gökyüzü kurşunla örtülü
 
Bu dizede “kurşun” sözcüğü “bulut” anlamında mecaz olarak kullanılmıştır.
 
Konuşulanlara kulak verirsen, kazançlı çıkarsın.
Bu cümlede de “kulak vermek” deyiminde ki “vermek” sözcüğü “dikkatle dinlemek” anlamında mecazdır.
 
Burnundan Yanına varılmıyor.
Bu cümlede de “burun” sözcüğü, kibir, büyükleme, anlamında mecazdır. “Mecaz’la ilgili sanatlar şunlardır.
 
1. TEŞBİH (BENZETME)
Aralarında türlü yönlerden karşılaştırılarak benzerlik ilgisi bulunan iki şeyden zayıf olanı, nitelikçe daha üstün olana (güçlü olana) benzetme sanatıdır. Ancak, sözcükler gerçek anlamda da kullanılabilir.
 
Bir benzetmed e dört öğe bulunur:
Benzetile n: Başka bir şeye benzetile n varlıktır.
Kendisine benzetile n: Nitelikçe daha güçlü olan varlıktır.
Benzetme Yönü: Benzetmen in hangi yönden yapıldığını anlatır.
Benzetme Edatı: Benzetmed e benzerlik, eşitlik, karşılaştırma… ilişkisi kuran edatlardır.
Bunlar, gibi, sanki, kadar, tıpkı… vb sözcüklerdir. Bu öğelerden ilk ikisi “temel”, son ikiside “yardımcı” öğelerdir.
 
a) Tam (Ayrıntılı) Benzetme:
 
Tam benzetmed e öğelerin tamamı kullanılır.
Ali arslan       gibi     cesurdur.
 
Burada Ali, cesurluk yönünden arslana benzetilm iştir.
Bu tür benzetmey e ‘tam benzetme (teşbih)” denir.
 
Cennet   gibi   güzel   vatanımız
bztln     edat   b.yönü      bzyn
 
b)Teşbih-i Beliğ (Güzel benzetme):
 
Benzetmen in temel öğeleriyle (benzeyen ve kendisine benzetile n) yapılır. “Benzetme yönü” ve “benzetme edatı” kullanılmaz.
 
Nazlı vücudu bir kucak ot, bir yığın kemik
Bu dizede nazlı vücut (benzeyen). Bir kucak ot, bir yığın kemiğe (kendisine benzetile n) benzetile rek güzel benzetme yapılmıştır.
 
Atılan elbiseler,    boğazlanmış bir adam
 
“Cennet vatan”,
Altın başaklar”.
“Gördüm deniz dedikleri bir başlı ejden”,
“Gider oldum kömür gözlüm elveda” gibi sözler dizeler birer “teşbih-i beliğ” (güzel benzetme) dir.
 
c) Temsili teşbih:
Kendisine benzetile n, benzeyeni n tüm özelliklerini kendine toplarsa, bu tüm benzetmey e “temsili benzetme” denir. Örneğin Tevfik Fikret’in ünlü “Çınar” şiirinde vatan çınara benzetili yor.
 
Hani bir gün seninle Topkapı’dan
Geliyordu k; yol üstü bir meydan
Bir çınar gördük, enli, boylu, vakur
Bir ağaç: hiç eğilmemiş, mağrur.
Koca bir gövde belki altı asır
Belki ondan daha fazla, dalgın, ağır
Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş.

Söyle ey garip vatan, bildir;
Çektiğin hangi kanlı seyyiedir… (Çınar, Tevfik Fikret)
 
Bu şiirde, vatanın özellikleri çınar üzerinde toplanmıştır. Böylece “temsili benzetme” yapılmıştır.
 
2. İSTİARE (Eğretileme)
 
Benzetmen in temel öğelerinden birinin (benzetile n ya da kendisine benzetile n) söylenmesiyle yapılan benzetmed ir.
Bir başka deyişle, bir sözün gerçek anlamını kaldırarak, benzerliği olan başka bir anlamı eğreti olarak verme, ödünç verme demektir. Cesur insana “aslan”, kurnaz kimseye “tilki” demekle istiare yapılmış olur.
 
İstiarenin başlıca üç türü vardır.
 
a) Açık istiare (eğretileme):
Yalnız “kendisine benzetile n” kullanılarak yapılan benzetmed ir.
 
Kurban olam kurban olam
Beşikte yatan kuzuya
Bu dizelerde, beşikte yatan bebek, kuzuya benzetilm iştir. Ancak benzetile n (bebek) söylenmemiş, kendisine benzetile n (kuzu) söylenerek “açık istiare” yapılmıştır.
 
Ağaçlar sonbahard a elbiseler ini soyundu.
Bu cümlede “elbise” sözüyle” (kendisine benzetile n), yapraklar söylenmemiştir.
 
Şakaklarıma kar mı yağdı? Ne var?
Bu dizede “ak saçlar”, “kar” a benzetilm iş, benzetile n (saç) söylenmemiş, yalnızca kendisine benzetile n (kar) söylenmiştir.
 
Uyarı: Açık istiareni n, Divan ve Halk şairlerince ortaklaşa kullanılan kalıplaşmış biçimlerine “mazmun” denir. Uzun boy için selvi, kaş için hilal, diş için inci, ağız için gonca sözleri birer mazmundur .
 
b) Kapalı İstiare (eğretileme):
Yalnız “benzeyen” kullanılarak yapılan benzetmed ir. Kapalı istiarele rde, “kendisine benzetile n” söylenmez.
 
Tekerlekl er yolara bir şeyler atıyor.
Bu cümledeki “tekerlekl er”, insana benzetilm iş ancak “insan” (kendisine benzetile n) söylenmemiştir. Bu nedenle kapalı istiare yapılmıştır.
 
Ufukta günün boynu büküldü.
Bu cümlede de “güneş” (benzeyen) insana benzetilm iş, ancak “insan (kendisine benzetile n) söylenmemiştir. Bu nedenle kapalı istiare yapılmıştır.
 
Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım yoldular
Dolaba layık gördüler
Derdim vardır inilerim
 
Bu dörtlükte, “dolabın döndüğü” anlatılmıştır. Benzeyen öğe “dolap” söylenmiş, kendisine benzetile n öğe, “inan” söylenmemiştir. Bunu benzetme yönünden (inleme) çıkarıyoruz. Bu dörtlükte de kapalı istiare yapılmıştır.
 
Ali kükreyerek düşmanın üstüne yürüdü.
Bu cümlede Ali, kükreme özelliğinden ötürü aslana benzetilm iştir. Ali, (benzetile n) söylenmiş, “aslan” (kendisine benzetile n) söylenmemiştir.
Bu cümlede de kapalı istiarede kimi zaman “benzetme yönü” kullanılır. “Benzetme edatı” hiç kullanılmaz.
 
Uyarı: Kapalı istiarele rde, kişileştirme sanatı (teşhis) da yapılmaktadır. Çünkü, bu söz sanatında, insan dışındaki varlıklar, insanların çok bilinen özelliklerine benzetile rek tanıtılmaktadır. Yukarıda geçen “tekerlek, “gün” ve “dolap” sözcüklerine insan kişiliği de kazandırılmış olmaktadır (bkz. Kişileştirme ve konuşma)
 
 
 
c)Temsili İstiare (eğretileme):
Benzetmen in temel öğelerinden yalnız biriyle (benzeyen ya da kendisine benzetile n) yapılır. İlk bakışta sembolik şiire benzerse de, birbirine karıştırılmamalıdır. Temsili istiarede söylenmeyen öğenin temsil ettiği varlıklar ya da olaylar gerçektir. Sembolik şiirde ise yapılan benzetmel er hayalidir .
 
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan,
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol.
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
                                                      (Y.K.Beyat lı)
 
Yukarıda bir bölümü alınan “Sessiz gemi” şiirinde ölüm (benzeyen), gemiye (benzetile n) benzetilm iş bir dizi benzerlik yönleri sıralanmış: ancak “ölüm” (benzeyen) söylenmemiş, yalnız “sessiz gemi” anlatılarak şiir tamamlanmıştır.
 
Uyarı: Fabi türündeki tüm şiirler temsili istiaredi r.
 
BENZTLN   VAR(sa)     AÇIK    iSTİARE
                     Olumlu         Olumlu
 
BENZTLN YOK(sa)       KAPALI İSTİARE                                                                                                 
                   Olmsz             Olmsz
 
3. MECAZ-I MÜRSEL (Ad Aktarması)
 
Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden, gerçek anlamı dışında başka bir sözcüğün yerine (Parça-bütün, iç-dış, neden-sonuç, yazar-yapıt, yer-insan, yer-olay gibi ilgiler kurularak) kullanma sanatıdır.
 
Halit Ziya’yı okudun mu? (Halit Ziya’nın eserlerin i okudun mu?) Sanatçı- yapıt ilişkisi.
 
Vapur, Beşiktaş’a yanaştı. (Beşiktaş iskelesin e yanaştı) Parça-bütün ilişkisi kurulmuş.
 
Sobayı yaktım. (Sobanın içindekileri- odun-kömür)
Konağa sor. (Konağın içinde oturanlar a sor)
Onda kafa yok! (Onda akıl yok)
“dış” söylenerek “iç” kastedilm iştir.
 
Üç gündür bereket yağıyor. (yağmur)
Yağmur bereket, bolluk getirdiği için, sonuç söylenerek sebep (yağmur) anlatılmak isteniyor .
 
Sivas, mandayı kabul etmedi (Sivas Kongresi üyeleri anlatılmak isteniyor .
Mecaz-ı Mürsel, dilimizde çok yaygındır. Günlük konuşmalarımızda, deyimleri mizde mecaz-ı mürsellere oldukça yer veriyoruz .
 
Ayağını giy. (“Ayakkabını giy” demek isteniyor . İç ve dış ilgisi kuruluyor .)
 
 
 
Ünlü raketler Avrupa’dan döndüler. (“Ünlü tenisçiler Avruda’dan döndüler”. Demek isteniyor .)
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilal
“Hilal sözcüğüyle” bayrak anlatılmak isteniyor . Parça-bütün ilişkisi kurulmuş, mecaz-ı mürsel yapılmıştır.
 
4. KİNAYE
 
Bir sözcüğün ya da sözün hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde birlikte kullanılmasıdır. Asıl geçerli olan mecaz anlamdır.
 
Ey benim sarı tamburam
Sen ne için inilersin
İçim oyuk, derdim büyük
Ben onun’çün inilerim
 
Üçüncü dizedeki “içim oyuk” sözü hem gerçek (Tamburun içi yoktur), hem de mecaz (acılı,dertli) anlamlarıyla kullanıldığı için kinaye sanatı yapılmıştır.
 
O adamın, her zaman kapısı açıktır.
Burada, “kapısı açıktır” hem gerçek (hem gerçekten açıktır) hem mecaz (adamın konukseve r olması) anlamda kullanıldığı için kinaye sanatı yapılmıştır.
 
Nereden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar
Bu dizelerde şairin bozulmuş bahçeler görmüş olması tabiidir. Mecaz anlamı ise şairin birçok kimse öldükten sonra yuvalarının dağılmış olması görmesidir.
 
Aşağıdakilerin hangisind e bir kinaye vardır?
(1992/II)
Şu karşıma göğüs geren
                Taş bağırlı dağlar mısın
 
Çözüm: Kinaye, bir sözün hem gerçek hem de mecaz anlama gelecek biçimde kullanılması sanatıdır. Mecaz anlam daha önceliklidir. C seçeneğindeki “taş bağırlı” sözü hem dağların bağrı taştanolduğundan gerçek anlamlıdır. Hem de “acımasız” anlamı içerdiğinden mecaz anlamlıdır. Yanıt C’dir.
 
5. TEŞHİS (Kişileştirme) ve İntak (Konuşturma)
 
İnsan dışındaki varlıklara ya da kavramlar a insan kişiliği kazandırma sanatına kişileştirme (teşhis) denir. İnsanın konuşma yetisinin başka varlıklara aktarılmasına da intak (konuşturma) sanatı denir.
 
Bu iki sanat genellikl e birlikte kullanılır. Her “kişileştirme” de konuşturma olmayabil ir, fakat her “konuşturma” da mutlaka “kişileştirme” vardır. Özellikle fabllarda, hayvan öykülerinde masallard a sık sık bu sanata başvurulur.
 
Bulutlar gözyaşı döktüler.(Teşhis) (aynı zamanda kapalı istiare)
Bu cümlede “bulutlar” insanlara özgü bir nitelik olan “gözyaşı dökme” özelliği ile tanıtıldığı için kişileştirme sanatı yapılmıştır.
 
Bülbül, “senin nazını çekemem…” diyordu. Güle.
Bu cümlede “bülbül”, hem “naz çekme” özelliği ile kişileştirilmiş, hem de insanlar gibi konuşturulmuştur. Burada kişileştirme konuşturma sanatı birlikte kullanılmıştır.
 
Güğüm bir gün, testiye:
“Yola çıkalım” dedi.
Testi: “korkarım” dedi.
Evde kalmak istedi.
Bu dörtlükte de “kişileştirme” ve “konuşturma” sanatı vardır.
 
Yüce dağlar birbirine göz eder,
Rüzgar ile mektuplaşır, naz eder,
İçmiş gibi geceyi bir yudumda
Göğün mağrur bakışlı bulutları     (Bu dizelerde de “kişileştirme (teşhis)” yapılmıştır.)
 
Salındı bağçaya girdi
Çiçekler selama durdu
Mor menevşe boyun eğdi,
Gül kızardı hicabından
 
“Artık dağlar sırtlarından kürklerini attılar. Fakat henüz sabahları serince olduğundan omuzlarına sislerden birer atkı atıyorlar. Şimdi rüzgar, ağaçlar arasında ılık ılık esiyor. Hele böcekler, görülecek şey!”   Parçada kişileştirilen varlık, aşağıdakilerden hangisidi r? (1985/II)
A)           böcekler        B)    sisler       C)           rüzgar            D)    dağlar            E)    ağaçlar
 
Çözüm: İlk cümlede “Artık dağlar sırtlarından kürklerini attılar”, derken dağlar sırtında kürk olan bir insana benzetile rek kişilik kazındırılmış yani insan gibi düşünülmüştür.   Yanıt D’dir.
 
6. TARİZ (İğneleme, söz dokundurm a)
 
Söylenen sözün ya da kavramın, gerçek ya da mecaz anlamı dışında tamamen tersini anlatma sanatıdır. Bir başka deyişle, birini küçük düşürmek onunla alay etmek ya da iğnelemek için sözün ters söyleyerek amacımızı belirtmed ir. Örneğin; randevusu na geç kalmış kişiye “Aman ne kadar erken geldiniz” diyerek onu iğnelemiş oluruz. Bir kişinin tembelliğini anlamak için de “ Bu ne çalışkanlık! Dersek “tariz” yapmış oluruz.
 
“Bu ne kudret ki elifbayı okur ezberden”  (Eşref)
Ters Öğüt Destanı
Bir yetim görünce döktür dişini,
Bozmaya çabala halkın işini
Günde yüz adamın vur ser leşini
Bir yaralı sarmak için yeltenme
Her nereye gidersen eyle talanı
Öyle yap ki ağlatasın güleni
Bir saatte ki ağlatasın güleni
El bir doğru söylerse inanma       (Huzun)
 
Bu dörtlükte şair, okuyucuya öğüt veriyor. Yetim hakkını yiyen, halkın işini bozan, çevresini kırıp geçiren, kimseye yardım etmeyen birisini öğütlüyor. Ancak, dikkat edilirse şairin asıl amacı bunların tam tersinin doğru olacağını anlatmaktır. Şair, bu dörtlükte söylenenlerin tersini anlatmak istiyor.
 
 
 
 
B) ANLAMLA İLGİLİ SANATLAR           
 
Bir sözcüğün ya da birbiriyl e anlam ilişkisi bulunan sözcüklerin gerçek anlamlarıyla yapılan sanatlar, bu bölümde ele alınmıştır.
 
1. TENASÜP (uyum, uygunluk)
 
Anlamca birbirine uygun, birbiriyl e ilişkili sözcüklerin bir arada kullanılması sanatıdır. Divan edebiyatında sıkça, Halk edebiyatında da seyrek başvurulan bir söz sanatıdır.
 
Yine bahar geldi, bülbül sesinden
Sada verip seslendi mi yaylalar
Çevre yanın lale sümbül bürümüş
Gelin olup süslendin mi yaylalar
 
Bu dörtlükte kullanılan “bülbül, sada seslenme”, “bahar, bülbül, lale, sümbül” “gelin olma süslenme” sözcükleri anlamca birbiriyl e ilgili olduğundan tenasüp sanatı yapılmıştır.
 
Deli eder insanı bu dünya
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaçlar
 
Bu dizelerde de altı çizili sözcüklerle anlamca ıl… kurularak tenasüp yapılmıştır.
 
2. TEVRİYE (Çift gerçek anlamlı, )
 
Bir sözcüğün bir beyitte, bir cümlede, birden çok gerçek anlamı sezdirece k biçimde ve yakın anlamdan çok uzak anlamı kastedile rek kullanılmasıdır. Bir başka deyişle sesteş sözcüklerin birden çok anlamıyla kullanılmasına “tevriye” denir.
 
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül
Bu dizede geçen “el” sözcüğü hem “organ adı” hem de “kalıcı kalan” anlamında kullanıldığı için tevriyeli dir.
 
Tevriyede de kimi zaman sözcüğün yakın anlamı söylenip uzak anlamı da anlatılabilir.
 
Havada yaprağa döndürdü rüzgar beni
Bu dizede “rüzgar” sözcüğü “yel” ve “zaman” anlamında kullanara k “zaman” kavramı kasdedilm iştir.
 
Bu kadar şetafet çünkü sende var.
Beyaz gerdanında bir de ben gerek
Bu beyitteki “ben” sözcüğü, hem “deri üzerindeki siyah noktacık iz” hem de söyleyen kişinin yerini tutan “ben” zamiri anlamlarına gelebilec ek biçimde kullanıldığı için tevriye yapılmıştır. Kinayeden ayrılan yönü ise kinayede uzat anlamın mecazı olarak kullanılmasıdır. Tevriyede ise, yakın ve uzak anlam da gerçek anlamlıdır.
 
Bana Tahir Efendi kelp demiş
İttifatı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp tahirdir.
Burada “tahir” sözcüğü tevriyeli dir. Hem Tarih Efendi, hem de “tahir” sözcüğü “temiz” anlamında kullanılmıştır. Şair, asıl Tahir Efendi’yi kastetmiştir.
 
3. TECAHÜL-İ ARİF (Bilmezlik ten Gelme)
 
Bilinen bir gerçeği, bir nükteye, (espri, ince anlamlı şaka söz) dayanarak bilmiyorm uş gibi söyleme sanatıdır. Sanatçı gerçek sebebi hayali ve güzel bir nedene bağlar.
 
Ey Şuh! Nedima ile bir seyrin işittik.
Tenhaca varıp Göksu’ya işret var içinde (İşret yiyip içme)
Şair Nedim. Göksu’da sevgilisi yle yiyip içtiğini, eğlendiğini bildiği halde bilmiyorm uş gibi görünerek Tecahül-i Arif sanatını yapmaktadır.
 
Gökyüzünün başka rengi de varmış
Geç fark ettim taşın sert olduğunu
Su insanı boğar, ateş yakarmış
Her geçen günün bir dert olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış
                                               (C.S.Taran cı)
Bu dizelerde; taşın sert olduğu, ateşin yakacağı ve suyun boğacağı bilindi halde şairin bunların anlaşılması için “bu yaş” ı (otuz beş yaşını) şart koşması, bildiği halde bilmezlik ten gelmesidi r.
 
4. HÜSN-İ TALİL
 
Güzel şeyler düşünelim diye
Yemyeşil oluvermiş ağaçlar
Ağaçların yeşil oluşu, doğal bir olgudur. Ancak bu dizelerde şair, ağaçların yeşil oluşunu insanlara güzel şeyler düşündürmesi nedenine bağlamıştır.
 
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden/
Birçok senler geçti dönen yok seferinde n
 Ölenlerin dünyaya dönmeyişini yerlerind en memnun olmalarına bağlıyor)
 
Gül-i ruhsarına karşı gözümden kanlı akar su
Habibim fasi-ı güldür bu akarsular bulunmaz mı
(Gul-i ruhsar: gül yanaklı fasl:mevsim)
 
Bahar mevsimind e (gül mevsimi) suların bulanık akması doğaldır. Ancak şair, suların bulanık akmasını, sevgilini n aşkıyla döktüğü kanlı gözyaşlarının sulara karışıp, onları bulandırması nedenine bağlamaktadır. Bu nedenle “hüsn-i talil” sanatı yapılmıştır.
 
Salındı bağçaya girdi
Çiçekler selama durdu
Mor menekşe boyun eğdi,
Gül kızardı hicabından
Güllerin kırmızı olması bir doğa olayıdır; ancak şair sevgilini n güzelliği karşısında güllerin utancından kıpkırmızı olduğuna bağlıyor.
 
Saksında ruhumun bütün yası var.
Derdimle soluyor açılan gonca.
Bu dizelerde, goncanın solması doğal bir olay olduğu halde, şair bunu goncanın yaslı olduğu, dert çekmesi nedenine bağlıyor. Bununla da “hüsn-i talil” yapmış oluyor.
 
Ey sevgili sen bu ilden gideli
Yaprak döktü ağaçlar, coştu gökyüzü
Bu dizelerde şair, ağaçların yapraklarını dökmesi doğal olduğu halde, bunun nedenini sevgilisi nin gitmesine bağlayarak “hüsn-i talil” sanatı yapıyor.
 
Müzeyyen oldu reyahin bezendi bağ-ı çemen
Meğer ki haber geldi yardan bu gece
Müzeyyen : Süslenmk
Reyahın     : Reyhanlar
 
Bu dizelerde “sevgilide n haber geldiği için fesleğen çiçekleri süslendi, bahçenin çimenleri bezendi” demek isteniyor . Oysa sevgili bahçeye gelse de gelmese de çiçekler yine de açacaktır.
 
5. TEZAT (Zıtlık, karşıtlık)
 
Anlamı güçlendirmek için karşıt kavramların özellikleri bir arada kullanılır. Zıt kavramlar dan birinin gerçek, diğerinin ise mecaz anlamda kullanılmaktır.
 
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Şair bu dizelerde “dost” ve “düşman” karşıt sözcüklerini bir arada kullanara k anlamı daha da güçlendirmiş: böylece “tezat” sanatı yapılmıştır.
 
Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz
Bu dizede “ağlamak” ve “gülmek” karşıt sözcükleriyle “tezat” sanatı yapılmıştır.
 
Güvenme varlığa (zenginlik) düşersin darlığa (fakirlik)
 
Çın çın ötüyor sessizlik
Bu dizede de “sessizlik” ve “çın çın ötmek” karşıt sözleriyle “tezat” sanatı yapılmıştır.
 
6. LEFF -Ü NEŞR (Açma ve Yayma)
 
Birkaç şeyi söyledikten sonra, onlarla ilgili kavramları bir cümle ya da manzumede belli düzenlerle sıra gözeterek anlatma sanatıdır. Kısacası, dizelerde ya da yazıda bir tür söz simetrisi yapmaktır.
 
Bahçıvan güller ekmiş
Dikeniyle bahçeye
 
Burada bahçıvan 2. dizedeki bahçe ile ilgilidir .
Gül sözcüğü de 2. dizedeki diken ile ilgilidir .
Dolayısıyla bir leff-ü neşr sanatı yapılmıştır.
 
Buy-i gül taktir olunmuş, nazın işlenmiş ucu
Biri olmuş hoy birisi dest-mal olmuş sana
(Buy-i gul: Gül kokusu; Hoy: Ter, Dest-mal: Mendil)
Bu beyitte, birinci dizedeki “buy-i gül”, ikinci dizedeki “hoy(ter)” ile: yine birinci dizedeki “destmal (mendil)” ile ilgi kurulmuştur. “Gül kokusu” ter: “naz”da “ucu işlenmiş mendil” olarak düşünülmüştür. Böylece “leff-ü Neşr” sanatı yapılmıştır.
İlk bakışta tenasüp sanatına benzerse de şekil kullanış bakımından farklıdır. Tenasüpte sözcükler gelişi güzel sıralanır. Leff-ü Neşrde birbirine denk düşürülen sözcükler belli bir sıraya göre düzenlenir.
 
Baran değil, şafak değil, ebr-i seher değil
Göz yaşıdır, ciğer kanıdır. Dud-i ahtır.
 
7. TELMİH (Çağrışım, anıştırma)
 
Herkesçe bilinen geçmişteki bir olayı, efsaneyi, çağrıştırma, anımsatma sanatıdır. Bi sözün telmih olduğunu anlayabil mek için, çağrıştırılan olay, durum ve kişi hakkında bir bilgiye sahip olmalıyız.
 
VefasızAslı’ya yol gösteren bu
Kerem’in sazına cevap veren bu
Kuruyan gözlere yaş gösteren bu
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi
 
Bu dörtlükte şair, “Aslı ve Kerem” sözleriyle ünlü “Kerem ve Aslı” adlı aşk hikayesin i çağrıştırmaktadır.
Seretti hava üzre denir taht-ı Süleyman
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde
Bu beyitte de “taht-ı Süleyman” sözü ile gösteriş ve saltanatl arıyla ünlü Süleyman peygamber çağrıştırılıyor.
Gökyüzünde İsa ile
Tur dağında Musa ile
Elindeki ki asa ile
Çağırayım Mevlam seni
 
Yunus Emre bu dörtlüğünde de Hz.İsa’nın göğe çıkış inancını, Hz.musa’nın Tur Dağı’nda Tanrı ile konuştuğu inancını ve Hz.Musa’nın asa ile gösterdiği mucizeler i telmih etmiştir.
                Ey dost senin yoluna
Canım vereyim Mevla
Aşkını komayayın
Od’a gireyim Mevla
 
Bu dizelerde “Od’a gireyim” sözü ile Hz.İbrahim Peygamber in ateşe atılma olayı anlatılıyor.
 
 
8. MÜBALAĞA (Abartma)
 
Bir varlığı, olayı ya da düşünceyi olduğundan çük daha büyük (ya da küçük) gösterme sanatıdır. Mübalağa, günlük yaşamda sıkça başvurulan bir anlatım yoludur. Mizah (gülmece) yazarları, insanları kusurlu yanlarını belli bir abartma ölçüsüyle ortaya koyarlar.
 
Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.
 
Kaygusuz Abdal’ın bu dörtlüğünde, sekiz kişinin ateş yakmasına karşın kazın pişmeyişi abartmalı bir biçimde anlatılarak mübalağa sanatı yapılmaktadır.
               
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,
O ne müthiş tipidir. Savrulur enkaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak,el, ayak
Boşanır sırtlara, vadilere sağnak, sağnak!
 
Bu dizelerde anlatılanlar abartıdır. Burada da mübalağa sanatı vardır.
 
Ak gerdanında benler öldürdü beni
Bu dizede de “benlerin şairi öldürmesi” bir abartıdır.
 
Aşağıdaki dizelerin özellikle hangisind e bir abartı vardır? (1991/11
 
A)           Bir ah çeksem dağı taşı eritir
                Gözüm yaşı değirmeni yürütür
B)           Bu topraklar ecdadımın ocağı
                Evim, köyüm hep bu yerin bucağı
C)           Ne doğan güne hükmüm geçer
                Ne halden anlayan bulunur
D)           Derdim çoktur hangisine yanayım
                Yine tazelendi yürek yarası
Çözüm: Abartma: Bir şeyi olduğundan daha güçlü büyük ya da küçük gösterme sanatıdır. A seçeneğinde “Bir ah çekem dağı taşı eritir” sözünde abartma vardır.
Yanıt: A’dır.
 
 
9. TEKRİR (Tekrar, Yineleme)
 
Söze güç kazandırmak için, belli sözcüklerin düzyazıda ya da şiirde yineleme sanatıdır.
 
Vur, aşkın ve Hak’kın zaferi için
Vur, senden bak dünya bunu istiyor;
 
Bu dizelerde, “Vur” sözcükleri yinelener ek “vurmak” eylemi anlamca güçlendirilmiş, tekrir sanatı yapılmıştır.
 
Dedim inci nedir dedi dişimdir
Dedim kalem nedir dedi kaşımdır
Dedim on beş nedir dedi yaşımdır
Dedim daha var mı dedi ki yok yok
 
Bu dizelerde “dedim, dedi” sözcükleriyle teknir sanatı yapılmıştır.
 
Kaldırımlar ıstırap çekenlerin annesi
Kaldırımlar içimde yaşamış bir insandır
Kaldırımlar duyurur sükun içinde seni
Kaldırımlar içimde uzayan bir lisandır.
 
 
10. NİDA (seslenme)
 
Söze söyleyişle (nazım ve nesirde) coşku katmak için ünlem görevli sözcükleri sıkça kullanmak tır. İlk bakışta tekrir sanatına benziyor. İşlevsel olarak tamamen farklıdır. Nida ya yalnız ünlem ve seslenme sözcükleri kullanır. Tekrir de ise her sözcük kullanılabilir.
 
Sen ey Kars’lar, Antep’ler, Erzurum’lar, Maraş’lar
Dördünden bir ikisi şehit düşen kardaşlar
Ey zeybekler, seymenler, dadaşlar diyarı hey!
 
 
11. İSTİFHAM (Soru sanatı)
Duygu ve düşüncelerin daha etkili olabilmes i için soru biçiminde anlatımdan yararlanm a sanatıdır. Amaç soru sormak değil, okuyucunu n dikkatini devamlı kılmaktır. İlk bakışta tecahül-i Arif sanatına benzerse de birbirind en apayrı sanattır.
 
Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan muradım şemi yanmaz mı
 
Benim de mi düşüncelerim olacaktı
Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,
Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?
 
12. RÜCU (Cayma, dönme, vazgeçme)
 
Önceden söylenen sözden cayma ya da birbiriyl e çelişir görünen düşünceleri ileri sürmektir. Rücu sanatına önceki söylenenlerden vazgeçmek anlamı yoktur, tersine önceki söylenenleri geliştirme amacı vardır.
Erbab-ı teşaür çoğalıp şair azaldı
Yok öyle değil şairin ancak adı kaldı
(Erbab-ı Teşaür Şiirle uğraşanlar)
Ferda senin, dedim beni alkışladın
Senin değil ferda sana vediadır. (emanet)
 
13. TERDİD (Beklenmez lik)
Bir olayı, bir düşünceyi beklenmed ik bir biçimde sonuçlandırarak okuyucuyu şaşırtmayı amaçlayan bir sanattır.
Dişin mi ağrıyor?
Çek kurtul
Başınmı ağrıyor?
Bir çeyreğe iki aspirin
Verem misin?
Üzülme onunda çaresi var
Ölür gidersin!
 
 
 
 
14. KAT’I (Kesiş)
 
Anlamın daha da etkili olması için sözü yarıda kesme sanatıdır.
 
Gün, öylesine güzel ki!
Öylesine güzel ki dünya
Yaşadıkça
Akşam öylesine güzel ki!
Öylesine güzel ki akşamda ay
Ayda kadın…
 
 
15. SEHL-İ MÜMTENİ
 
İlk bakışta kolay gibi görünen, ama benzeri söylenmeye çalıştığı zaman ne kadar güç olduğu anlaşılan yalın anlatımlara denir.
 
Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm
Beni bende demen bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri
 
16. AKİS
 
Cümle ya da dizedeki söz sırasının bir öncekinin tersi olarak düzenlenip tekrarlam a sanatıdır.
 
Yaşamak için yemeli
Yemek için yaşamamalı
 
İzmrin denizi kız, kızı deniz
Sokakları hem kız, hem deniz kokar…
 
 
C) SÖZLE İLGİLİ SANATLAR
 
Sözcüğün yapısına, söylenişine ve yazılışına dayanarak yapılan sanatlar şunlardır:
 
1. CİNAS
 
Seslen aynı, anlamları farklı sözleri bir arada kullanma sanatıdır. Yani sesteş sözcüklerin ayrı ayrı anlamlard a kullanılmasıdır. Cinaslı sözcükler daha çok manilerde kullanılır.
 
Al beni, ele beni
Kül edip ele beni.
Sevecekse n kendin sev
Sevdirme ele beni.
 
“Beni kül edip elekte ele”  ve “Beni ele (başkasına) sevdirme.” diyerek ele sözcüğünü iki ayrı anlamda kullanara k cinas yapmıştır.
 
Her nefeste eyledik yüz bin günah
Bir günaha etmedik hiçbir gün ah
Bu beyitte “günah ve gün ah” sözcükleri cinaslıdır.
 
Hey oynayan yavrular
Ağaçta kuş yavrular
Ellerin derdi biter
Benim derdim yavrular
 
Bu dörtlükte “yavrular” sözcüğü, 1. dizede gerçekten “yavru”, 2. dizede “kuşun yavrulama sı”, 4. dizede “derdin çoğalması” anlamında kullanılarak cinas sanatı yapılmıştır.
 
 Kalem böyle çalınmıştır yazıma
Yazım kışa uymaz, kışım yazıma
 
Bu iki dizedeki söz sanatı aşağıdakilerden hangisidi r? (1986/II)
 
A)benzetme (teşbih)   B)cinas C)   kişileştirme
D)abartma (mübalağa) E)              istiare
 
Çözüm: yazılışları (sesleri) bir, anlamları tümüyle farklı sözcüklere eşsesli sözcükler, bunlarla yapılan edebiyat sanatına da “cinas” denir.“Yazma” sözcüğü iki anlamlıdır. Yani sesteştir.
Yanıt: B’dir
 
 
2. ALİTERASYON (ses ve hece yinelemes i)
 
Düzyazıda ya da manzumede, bazı ses ya da hecelerin tekrarıyla ses güzelliği yaratmadır.
 
Kargayı kuzgunun kovardı kondurmaz
Bu cümlede, “k” sesinin tekrarlarıyla bir ses güzelliği meydana getirilmiştir.
 
Karşı yatan karlı kara dağlar, kararıptır, otu bitmez.
Bu cümlede de , “kar” hecelerin in yinelenme siyle aliterasy on yapılmıştır.
 
Dest busi arzusuyla ölürsem dostlar
Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su   (Fuzuli)
 
Bu beyitte, “s” sesinin yinelenme siyle aliterasy on sanatı yapılmaktadır.
Aziz dost! Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. (Erenlerin Bağından)
 
3. SECİ (İç Uyak)
 
Düzyazı cümleleri içinde ya da sonlarında yapılan uyaklara seci denir. Divan edebiyatının süslü düzyazı örneklerinde secilere bolca rastlanır.
 
Alimsin, ilmine gayet yok.
Kadirsin kudretine nihayet yok.     ( Sinan Paşa)
 
Bu cümlelerde, “gayet” ve “nihayet” sözcükleri iç uyak: “yok” sözcükleri de rediftir.
 
Dedim: Beratımın mazmunu ne içün süret bulmaz?
Dediler Zevaiddir, husulü, mümkün olmaz   (Fuzulî)
 
Bu cümlelerde geçen “bulmaz” ve “olmaz” sözcüklerinde seci (iç uyak) vardır.
 
Öyle olacak dünya kişiye hoşdar olur;
Uçtan uca gül ü gülzar olur.
 
At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır
 
 
4. İRSAL-I MESEL (Örnekleme)
 
Şiir ya da düzyazıda, konuya uygun düşen ata sözlerinin kullanılmasıdır. Böylece düşüncenin daha da inandırıcı olması sağlanır.
 
Dünyada ahrete gidip gelmemek
Olmasa iktiza eder ölmemek
“Balık baştan kokar”, bunu bilmemek
Seyrani gafilin ahmaklığından
 
Bu dörtlükte, 3. dizede “balık baştan kokar”, atasözü dörtlüğe uygun biçimde söylenmiş ve irsal-i Mesel sanatı yapılmıştır.

.

 26 
 : Şubat 18, 2015, 12:32:33 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

NEFS İLE CİHAD VE HAKİKAT

AHMET HAKAN YILDIZOĞLU

FORUM GÜNEŞLİ İSLAM 2010 İSTANBUL


Selamün aleyküm kardeşlerim
Nefs ile Cihad ile ilgili bir kaç kelam yazmıştık
Aklımıza gelen bir iki kelam daha yazalım İnşallah
Nefs ile Cihad ömür boyunca devam eden
Ve kulun kendisi ve yaşantısının tamamı olduğunu biliyoruz
Kulun kendinde mevcut olan bir güçtür Nefs
Ve kuldan ayrı dışarıdan gelen bir güç değildir
Nefs kulun kendisidi r
Peki Nefs ile Cihad ederken
Yani kul sadece kendisiyl e meşgul olup
Kendini kurtarmak la meşgul olup
Tolplumsa l ibadetler ini ihmal ederse
Nefs ile Cihad ederek kendini kurtarma hakkını elde edebilirm i
Kulun kurtuluşuna vesile yine başka bir kul olduğuna göre
Demekki kul başkasını kurtarmak için çaba sarfediyo rsa
Bu sarfettiği çaba sayesinde kendini kurtarma hakkını kazanır
Bu hakkı kazanan kulada
Allah bir kulun kurtuluşu için kendisine başka bir kulu vesile kılar
Tıpkı kulların kurtuluşu için başka bir kul olan Peygamber imizi vesile kıldığı gibi
Kulluğun amacı sadece kulun kendisini kurtarması değildir
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
Sadece kendiyle ve kendini ifade eden nefsiylem i meşgul olmuştur
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz eğer kendini ve nefsini düşünseydi
Sadece kendi nefsiyle meşgul olur ve sadece dua eder ve namaz kılardı
Halbuki Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz kendiyle ve nefsiyle meşgul değildi
Peygamber imiz kendini ve nefsini hiçe saymış ve kendini ümmeti için feda etmiştir
Müslümanın işte böyle bir yükümlülüğü vardır
Ve kulun kendine her konuda örnek alması gereken tek insan Peygamber imizdir
Hz.Muhamm ed sav Efendimiz i kendine örnek alan müslüman kendini kurtarır
Onu örnek almayan şeyh veya seyyidin peşinden gidenler ise bataklıktadır
Nefs ile Cihad aslında kötülükle yani şeytan ile mücadele değilmidir
O halde Şeytanı bulmak ve mücadele etmek gerekmezm i
Peki şeytan bu dünyada nerededir ve şeytan bu dünyada bize nasıl görünür
Şeytan arıyorsanız siyonizm işte en büyük şeytandır
Dünyaya kötülüğü yayan ve müslümanların kanını döken siyonizmd ir
Siyonizm bazen karşımıza Darvinizm olarak çıkar bazen Kapitaliz m olarak çıkar
Müslümanların genel olarak siyonizm ile mücadelesi nasıldır
Filistind e eline taş alıp Siyonisti n Abraham tankına taş atan çocuk buna örnektir
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav " düşmanın silahıyla silahlanınız " buyurmakt adır
Demekki Abraham tankına taş atarak yapılan mücadeleden bir zafer çıkmayacaktır
Dünyadaki müslümanların siyonizml e savaşı işte böyle acziyet içinde bir savaştır
Ayrıca dünyadaki ekonomik güç olarak parasal finansal işlemleri idare eden siyonizmd ir 
Müslümanların paralarının geneli siyonist yada işbirlikçilerinin bankalarındadır
Müslümanların iğneden ipliğe otomobild en ilaca ve temizlik maddesine kadar
Kullandığı her türlü üründe siyonizmi n ve onların işbirlikçilerinin ürettiği ürünlerdir
Siyonistl erde bunu müslümanlara satarak para kazanmakt a ve güçlenmektedirler
Bu paralarla da yine Filistind e müslümanlara sıkılan mermileri n parası ödenmektedir
Kısacası siyonizmi ayakta tutan ve güçlendiren müslümanların kendisidi r
İslamiyetin gelişmesinin önündeki en büyük engelde yine müslümanlardır
Çünkü siz dünyada zerreden kürreye neyi geliştirmek istiyorsa nız
Bunu geliştimek için gereken güç Allahın verdiği akıl ile bilim ve teknoloji dir
Müslümanlar ise Allahın verdiği aklı ve bilim ve teknoloji yi reddettiği için 
Allahın verdiği aklı ve bilim ile teknoloji yi batılılar kullandığına göre
Demekki islamiyet in gelişmesi müslümanlarla olmaması gayet doğaldır
Batılıların müslüman olmalarıyla islamiyet in gelişeceği açıktır
Siyonistl er genel olarak nefs ile cihad eden müslümanlarla dosttur
Çünkü siyonistl er çok iyi bilirlerk i nefs ile cihad eden müslümanların
Siyonistl ere bir zararı yoktur ve müslümanlarada zerre kadar faydası yoktur
Çünkü nefs ile cihad'la meşgul olan bu devrin bazı müslümanları
Tamamıyla egoist ve bencil olup
Sadece kendini ve nefsini düşündüğünden dolayı
Müslümanlara zerre kadar faydası olmayan bazı kişilerdir
Bunun sebebide Allahın verdiği aklı kullanmadıklarından
Eğitimsiz cahil kültürsüz ve vasıfısz olduklarından dolayıdır
Kulun müslümanlara faydası olmayıncada
Kendisine faydalı olma hakkı ve yetkisini kazanamaz
Önce küçük cihad yani başkalarını kurtarma gerçekleşecek
Sonrada büyük cihad nefsle cihad denilen kulun kendisini kurtarabi lmesine hak tanınacaktır
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz önce Tebük seferiyle küçük cihadı tamamlamış
Müslümanların başkalarını kurtarmasını sağlamıştır
Daha sonrada büyük cihad olan nefsle cihad vaktinin geldiğini haber vermiştir
Kimse kendi kendini kurtarama z
Kul başkasını kuratarma ya vesile olabildiği takdirde
Başkasınında kendisini kurtarmay a vesile kılınacağını düşünebilmelidir
Allaha emanet olun selamün aleyküm


NEFS İLE CİHAD VE HAKİKAT

AHMET HAKAN YILDIZOĞLU

FORUM GÜNEŞLİ İSLAM 2010 İSTANBUL


 27 
 : Şubat 17, 2015, 12:45:07 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

CİHADIN ÇEŞİTLERİ VE İSLAM

AHMET HÜSEYİN TÜRKALİOĞLU

FORUM İSLAMMEŞALELELERİ 2012 İSTANBUL

Selamün aleyküm Kardeşlerim
Bu yazımda Cihad ile ilgili bilinen bazı önemli ayrıntıları aktaracağım
Konuya geçmeden önce aşağıya alıntıladığım bazı yazıları
Özellikle okumanızı istirham ediyorum
Daha sonra konumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz İnşallah


http://www.sorularlaislamiyet.com/soru/203419/peygamberimiz-sav-en-buyuk-cihad-nefisle-yapilan-cihattir-demis-midir-bu-hadisin-sadece-tasavvufi-kaynaklarda-gectig


Hz. Peygamber Tebük seferinde n dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: " Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Razi, XXIII, 72; Beydavi, II, 97; Bu rivayetin zayıf olduğu ifade edilmiştir. bk. Acluni, I,424.).
 
Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini "küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi "büyük cihad" olarak nitelendi rmektedir . "Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedi r.
 
Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildığını göstermektedir

http://www.sorularlaislamiyet.com/article/7568/cihadin-cesitleri.html
 

1- Nefs`e Karşı Cihad

Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamay an, düşmanın karşısına çıkmak için kendisind e güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinde n dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: " Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Aclûnî, Keşfu`l-Hafâ`, I, 425). Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini "küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi "büyük cihad" olarak nitelendi rmektedir . " Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedi r.

Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildığını göstermektedir.

2- Ilim Ile Cihad

Cihad`ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehaletti r. Hakk`a ulaşmak isteyen herkesin cehalette n kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.

Bilginin ortaya koyduğu delilleri n gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

"Ey Muhammed! Insanları Rabbi`nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl 16/125).

Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyeti nin adı "ilim ile cihad"dır. Bu usûle "Kur`an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli Kur`an`ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:"Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur`an ile büyük bir cihadla cihad et" (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur`an ile cihadın "büyük cihad" olarak belirtilm esi, Kur`an`ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiği göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. " (Ibn Mâce, Fiten, 4011)

3- Mal Ile Cihad

Mal ile cihad, Allah Teâla`nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm`ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.

Hz. Peygamber`in, mal ile cihad hususunda ki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah`a vermişlerdir. Bu konuda Kur`an-ı Kerîm`de de pek çok ayeti kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

"Iman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirini n vekilıdır. " (el-Enfal, 8/72).

"...Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır. " (et-Tevbe, 9/41).

"Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlar dan üstün kılmıştır. " (en-Nisâ, 4/95).

4- Savaşarak Cihad Yapmak

Cihad, müslümanlara farzdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk`ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen "I`lây-ı kelimetul lah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir .

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

"Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara, 2/190)

Bu ilâhi emir Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedi r. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)`ın adının yüceltilmesi (I`lây-ı kelimetul lah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.

Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekt e ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetl er sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecekti r. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:

"Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsi niz. " (el-Bakara, 2/216).

"Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. " (el-Ankebut, 29/6).

İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyeti ni koruma savaşıdır. Kur`an-ı Kerîm`de:

"Kendileri ne karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir." (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirke n her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.

Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde tavız vermeden teklifin yerine getirilme sini istemekte dir:

" Eğer onlar barış isterlers e sen de onu kabul et. Allah`a güven ve dayan."

"Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O`dur. Onlar seni aldatmak isterlers e, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekley en O`dur." (el-Enfâl, 8/63).

İslâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemekte dir:

"O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. " (el-Bakara, 2/194).

Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerin i isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ`nın:

" Andlaşma yaptığınızda Allah`ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin." (en-Nahl, 16/91)

"Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez." (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz`in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemes ini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.

Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenle rin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur`an-ı Kerim`de şöyle haber verilmekt edir:

"Allah Teâlâ, Cennet`e karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazı olurlar. Allah`ın bu öyle bir vâdidir ki, Tevrat`ta da, Incil`de de, Kur`an`da da sabittir. Kim Allah`tan daha çok vadıni yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. Işte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe, 9/111)

"Ey mü`minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaraca k bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah`a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetler e ve Adn Cennetler indeki hoş konutlara koyar. Işte büyük kurtuluş budur." (es-Saf, 6/10-12). Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur:

"Rasûlullah`a: "-hangi iş daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah`a ve Peygamber ine iman etmektir. " dedi.

"-Sonra hangisi faziletli dir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabını verdi sonra "hangisidi r?" sorusuna karşı da: "-Makbûl olan hac`dır, " buyurdu" (Buhâri, Iman, 18)

Abdullah b. Mes`ud şöyle anlatıyor: "Rasûlullah`a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidi r? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidi r? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidi r? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi." (Buhârî, Cihad, 1)

Ebû Zerr (r.a.)`den şöyle rivayet edilmiştir: "-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlıdır?" dedim. "Allah`a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu. (Riyâzü`s-Sâlihîn, II, 531).

Bir adam Peygamber imiz (s.a.s.)`e geldi ve: "-Insanların hangisi efdaldır?" diye sordu. Rasûlullah: "-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir" buyurdu (Buhârî, Cihad, 2)

Elde silâh, din ve İslâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemeni n asıl bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ`yı ziyadeşiyle memnun ettiğini bildiren Peygamber imiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Hudut ve İslâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır." (Müslim, Imâre,163; Tirmizî, Cihad 2)

"Iki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusund an ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz. " (Tirmizî, Fezâilü`l-Cihad, 12)

Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenle r Cenâb-ı Hakk`ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebele re ulaşacaklardır.

Cenâb-ı Hak:

"Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.

Işte bütün bu ayet ve hadisleri n ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd`in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesin de kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah`a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonya lardan kurtarıp Allah`ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah`a istiğfar etmesi, Allah`a yönelmesi, Allah`a yönelen insanlard an oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah`ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmek tir.

Cihad, terkedile n hukukulla hı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklıdi terk etmektir.

Rasûlullah (s.a.s.)`ın torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerd en gücü yettiği oranda kusur ve ilgisızlıkten uzak bulunmasıdır."

Cihad, insanları baskı ve zorlamada n korumak ve kurtarmak tır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm`a, insanları davet ederek Allah`ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenm iş en güzel nizamı, yani İslâm`ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)`in yaşayıp tebliğ ettiği İslâm`a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah`ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm`ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm`da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah`ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah`ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.

Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduru k altına alma savaşı da değildir.

Insanlarl a mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeler i cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeler i cihad kelimesin in yerini tutmamakt adır. İslâm niçin eskiden Araplar`ın kullandığı harp vb. gibi kelimeler i almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatle r, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletler in, kabileler in içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikl e, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.



Evet kardeşlerim yukarıda alıntıladığım yazıyı okudunuz
Şimdi konumuza kaldığımız yerden devam edelim İnşallah
Biliyorsu nuzki Osmanlının yıkılışı ile birlikte
Dünyaya hakimiyet yetkisi müslümanların ve islamiyet in elinden alınmıştır
İslamiyeti ve Osmanlıyı yok etmeye çalışan bazı güçler dünyaya hakim olmuştur
Osmanlının yıkılışıyla birlikte dünyadaki müslüman ülkelerede dış güçler egemen olmuştur
Müslümanların dışındaki bazı dış mihraklar tarafından
Yeni bir dünya düzeni oluşturularak
Dünyadaki bütün ülkelerde bu yeni dünya düzenine göre şekillendirilerek
İslamiyete ait olan gerçek ana kaynaklar ve tüm kavramlar yok edilerek
Yok edilemeye n kavramların ise içi boşaltılarak ve değiştirilerek
Dünyaya ve müslümanlara bu değiştirilen kavramlar empoze edilmeye başlanmıştır
İslamiyetin ana kaynaklarının tahrip edilmesiy le ilgili en son Amerikan Irak işgaliyle birlikte
Bağdat kütüphesindeki islamiyet e ait ana kaynakların yok edilmesi buna bir örnektir
İslamiyete ait ana kaynakların yok edilmesiy le ilgili aşağıda bir yazı alıntıladık
Ancak konumuza kaldığımız yerden devam edelim ve konuyu bitirelim sonra yazıyı okuyabili rsiniz
Konumuzun adı Cihad ve Cihad kelimesi dünyaya ve müslümanlara dış güçler tarafından
İslamiyetle ilgisi olmayan şekillerde empoze edilmeye ve farklı lanse edilmeye başlanmıştır
Bu lanse edilen Cihad kavramlarının ise
İslamiyetle ve Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz in buyurduğu şekliyle ilgisi yoktur
Dış güçlerin lanse ettiği Cihad kavramı ile birlikte
Dünyada ve müslümanlarda ve her türlü toplumda farklı bir Cihad algılayışı mevcuttur
islami olmayan bazı kaynaklar da Cihad aşırı kökten dinciliğin ürünü zararlı bir akımdır
Bu kökten dincilik  terimini üretenler ise kesinlikl e müslümanlar değildir
İslamiyete ait olmayan kökten dincilik veya kökten dinsizlik terimleri
Cihadı zararlı bir akım olarak topluma kabul ettirmeye çalışan dış güçlerin ürünüdür
Bazen İslam ile alakaları olmayan veya farkında olmadan dış güçlerin istedikle rini yapan cahilleri n
İslam adını kullanara k veya islamiyet adına savaştığını söyleyerek
İnsanlığa aslında zararı dokunan ve İslamiyeti bilmeden provoke etmeye çalışanların
Yapılan her türlü zararlı faaliyeti nin adına Cihad kelimesi eklenerek
Cihad kelimesin in neredeyse şiddet ile eş anlamlı hale gelmesi sağlanmıştır
Müslümanlarıda bu dış güçlerin fikirleri ne inandırmaya çalışan bazı iç ve dış miraklar oluşturulmuştur
Öncelikle islamiyet e ait bir hüküm elde edileceks e bunun dört ana kaynağı vardır
Kuran Kütüb-i sitte İcma ve Kıyas
Bunlarda Cihad hakkında ne hüküm verilmişse İslamiyetin hükmü odur
Müslümanlarıda ilgilendi ren bu ana kaynaklar dan elde edilen hükümdür
Kuran-ı kerimde 60 kadar ayet-i kerime ile Cihad kavramı açıklanmştır
Peygamber imiz ise Cihadı küçük ve büyük olarak ikiye ayırmıştır
Önce küçük Cihad yapılması ve başarıya ulaştıktan sonra büyük Cihada geçilmesi buyrulmuştur
Fakat dünyaya egemen olan bazı güçler tarafından
İslamiyete ait olan ana kaynaklar tahrip edilerek ve değiştirilerek
Dünyaya egemen bazı güçlerin kaynakları ve hükümleri geçerli olduğundan dolayı
Müslümanların islamiyet e ait hükümleride bu egemen güçlerin ifadeleri ne dayanmakt adır
Dünyadaki egemen güçlerin ön gördüğü hükümler dışında gerçek hükümlerin elde edilmesi içinde
Kuran-ı kerimin ve islamiyet in araştırılması gerekmekt edir
Araştırılması gereken konularıda ve kaynaklarıda yine egemen güçler belirlediği için
Ne kadar araştırma yapılırsa yapılsın bir şey ifade etmeyecek tir
Çünkü gerçek hükümler araştırılsa bile ve gerçekler ortaya çıksa bile
Gerçek hükümlerin uygulanma sı ve gerçek islamiyet in yaşanması olanaksızdır
Ve buna karar verecek merci ise müslümanlar değildir ve yine bazı egemen güçlerdir
İşte bu yüzden Peygamber imiz öncelikle küçük Cihadı gerçekleştirmiş
Ve müslümanların özgürce yaşayabilmesi ve düşünebilmesini gerekli kılmak için çalışmştır
Özgürce düşünebildiği takdirde islamiyet ide algılayabileceğini ve yaşayabileceğini buyurmuştur 
O sebeple önce Müslümanlıklarını açıklamamışlar ve küçük Cihadı yaparak özgürleşmişler
Daha sonra büyük Cihadı gerçekleştirmeye çalışmışlardır
Tebük seferi işte müslümanların özgürleşmesi için Peygamber imizin yaptığı bir savaştır
Ve Cihad kavramını Peygamber imiz HzMuhamme d sav Efendimiz bu savaş sonunda açıklamıştır
Kısacası küçük Cihad yapılmadan ve başarılı olunmadan büyük Cihad'tan söz edilemez
Ve eğerki küçük Cihad yapılmadan önce büyük Cihad yapılmaya çalışılıyorsa
Bunu lanse eden İslamiyetin yayılmasını engelleme ye çalışan dış güçler olduğu bilinmeli dir
Cihad için müslümanların genelinin bildiği şey ise bazı egemen güçlerin lanse ettiği
Büyük Cihad olan Nefsle Cihaddır
Yani bazı 120 kiloluk Şeyh Efendiler in " Allah aşkı insanı eritir " deyip
Erimeyip aksine kilo aldığı ve Bilim ve teknoloji yi bazı egemen güçlerden satın alarak
Veya monte ederek kullandığı ve 70 yıl uğraşıp neticede " Ne terbiyesi z nefsin varmış
70 yıldır terbiye edemedin " dedirttiği
Ve Dünyaya kim egemen olursa olsun ve egemen olanlarında müslümanları nasıl ezerse ezsin
Umurlarında olmayıp tesbih çekerek yangelip yattığı Cihad'tır
Değerli Müslüman kardeşlerimiz
Yine temcit pilavı gibi daha önce belirttiğimiz kelimeler i
Yine altını çizerek tekrar buraya yazıyoruz
İslamiyetin İlk etapta öngördüğü  ve özellikle ayet-i kerimeler de bahsi geçen Cihad
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz in belirttiği Cihad
Büyük Cihadın başarıya ulaşması için ilk önce öngörülen Cihad küçük Cihad'tır
Öncelik küçük Cihadın yapılması ve küçük Cihadın gerçekleşmesiyle birlikte
Büyük Cihad için harekete geçilmesidirki
Ancak büyük Cihad bu şekilde başlayabilir ve amacına ulaşabilir
Nefs ile Cihad aslında insanın kendi ruhundaki olumsuzlu klarla veya kendisiyl e olan savaşıdır
Ve bu savaş zaten doğumla başlayan ve ölünceye kadar ömür boyunca süren bir savaştır
Bu büyük Cihad zaten insanın var oluşuyla birlikte  başladığına göre 
İnsanın ruhunda mevcut ve süregelen bir savaş olduğuna göre
Aslında bu bir savaş değildir yaşamdır ve Müslümanların dünyadaki yaşantısının ta kendisidi r
Dış güçler tarafından müslümanlara lanse edilen Cihad ise sürekli bu Nefsle cihadtır
Yani kısacası Müslümanlar büyük Cihad ile yani kendisiyl e meşgul olayım derken
İlk yapması gereken Cihad olan küçük Cihadı unutarak
Sadece tesbih çekmekle meşgul olup
Dünyadaki ekonomik siyasal ve bilimsel değişklikleri görmediği için
Ve aslında İslamiyetin ana kaynaklarının tahrip edilmesin e bile göz yumarak
Dünya egemenliğini sürdüren bazı dış güçlerin amaçlarını ve çalışmalarını gözü görmediğinden
Dünyanın egemenliğini bazı dış güçlerin hakimiyet ine terk ederek
Egemen olan bazı dış güçlerin lanse ettiği ve öğrettiği islamiyet i öğrenir hale gelerek
Gerçek islamiyet in ne olduğundan veya Cihadın ne demek olduğundan haberi olmayarak
Yaşantısını sürdürmeye çalışmasından ibarettir   
İslamiyetin ana kaynaklarıyla ilgili ve ana kaynakların yok edilmesiy le ilgili
Bazı önemli yazıları aşağıya alıntıladım okuyabili rsiniz 
 
 
ORJİNAL TAŞKENT NÜSHASI

http://www.hanifler.com/showthread.php?t=309

Kur'an'ın Harekesiz Orjinal Taşkent Nüshası...

Halife Osman zamanında çoğaltılan mushafların yedi nüsha olduğu söylenir . Bunlar Medine, Mekke, Şam, Kûfe ve Basra'ya gönderilerek müslümanlar arasında çıkabilecek farklı okuyuşlar önlenmiş oldu. (Muhammed Hamidulla h, a.g.e., II, s.763).

Halife Osman tarafından değişik vilâyet merkezler ine gönderilen nüshalar asırların geçmesiyle kayboldu. Günümüzde halen onlardan bir tanesi İstanbul Topkapı müzesinde; bir diğer tam olmayan nüshası Taşkent'te bulunmakt adır. Çarlık Rus hükümeti onun faksimile ile reprodüksiyonunu (fotoğraf veya fotokopi ile tam kopyasını) yayınlamıştır. Şu anda dünyanın her yanında okunmakta olan Kuran'larla Topkapı ve Taşkent'teki mushaflar arasında Kur'an'ın Halife Osman'ın emri ile Mekke-Kureyş şivesiyle yazılması yüzünden kısmi şive farkları, imla farkları, harflere nokta konması, ünsüzleri okutan ünlüler /harekeler konması dışında fark yoktur. (Muhammed Hamidulla h, İslam'a Giriş, Ankara, t.y, s.41; Muhammed Hamidulla h, İslâm Peygamber i, II, s. 763).


Konuyla ilgili yakın tarihde eski diyanet işleri başkanı Sn.Tayyar Altıkulaç bir çalışma yaptı. HZ. OSMAN'A NİSBET EDİLEN MUSHAF-I ŞERİF adıyla (2 CİLT) olarak İSLAM ARAŞTIRMALARI MERKEZİ tarafından basıldı ve yayınlandı.Dr.Tayyar Altıkulaç’a ait esere "BURADAN" ulaşılabilir.

Taşkent Nüshasını indirmek için “TIKLAYINIZ.”


TARİHTE YAKILAN EN BÜYÜK KÜTÜPHANELER

http://288757.forumromanum.com/member/forum/entry.user_288757.2.1111704052.tar_hte_yakilan_en_bueyuek_kuetuephaneler-piya.html

İnsanlığa yapılan en büyük kötülük
İnsanlığın belleği ve bilinci olan kütüphaneleri yakmak
Ve ileri medeniyet lerle tarihî eserleri imha etmek olup
Tarih bu tür sayısız câniliklerle doludur
İşte yakılan kütüphanelerden birkaçı

1) İRAN KÜTAPHANESİ (M.Ö.330)
 Çapulcu İskender ve askerleri tarafından yakılmıştır
Zerdüştlüğün 12 Bin manda derisine yazılmış olan
Avesta adlı kutsal kitabı da buna dahildi 

2) SİBİLLİ YAZITLARI (MÖ.75)
Apollon tarikatı rahipleri tarafından yok edildi

3) İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ (MS.490)
Romalılar tarafından yakılmıştır

4) BAĞDAT KÜTÜPHANESİ (MS. 600’ler)
Halife Ömer taraftarl arı tarafından yakıldığı rivayetle
günlerce yakmayla bitmeyen
Yüzbinlerce kitabın yakılmasına sebep ise
tarihe geçen şu talihsiz sözlerdir
“Bu kitaplard a yazılanlar Kuran’da varsa
onlara gerek yoktur
Kuran’da yoksalar, o zaman da onlara gerek yoktur “


5) CENGİZ HAN’IN YAKTIĞI KÜTÜPHANELER (MS.13.YY.)
Ele geçirdiği kentlerin ilk önce kütüphanelerini yaktırmıştır
1260’da acımadan yaktırdığı Bağdat Kütüphanesi’de bunlar arasındaydı

6) İSTANBUL KÜTÜPHANESİ (MS.13.YY.)
Haçlılar tarafından yakılmıştır.

7) ENDÜLÜS EMEVİ KÜTÜPHANESİ (MS.15.)
İspanyollar tarafından yakılmıştır.

Karizmatik MAYA VE İNKA ELYAZMALA RI (MS.16.YY.)
İspanyollar tarafından yakılmıştır.

9) BERLİN KÜTÜPHANESİ ( MS. 1945)
Rusların eline geçmesin diye
Naziler tarafından yakılmıştır

10) BAĞDAT KÜTÜPHANE ve TARİH MÜZESİ (9 Nisan 2003)
Yaklaşık 17 bin tarihî eser ve yüzbinlerce el yazması kitap
Önce Amerikalı tarihî eser kaçakçıları tarafından
Daha sonrada Bağdatlılar tarafından yağma ve talan edildikte n sonra
Yakılarak yok edilmiştir
Binlerce yıldır İslamiyetin ana kaynakları olarak belirtile n eserler
Amerkikanın Irak'ı işgaliyle birlikte
Bu kütüphanenin yakılmasıyla birlikte yok olmuştur

TARİH AVCISI
28 Mart 2011
---------------------
Linkler:
http://forum.ufonet.be/viewtopic.php?f=22&t=7282
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0skenderiye_k%C3%BCt%C3%BCphanesi
http://www.elaziz.net/yazar/ramazan/
http://www.kesfetmekicinbak.com/kultur/others/00514/
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ba%C4%9Fdat%20k%C3%BCt%C3%BCphanesi

Metafizik kafa karışıklığına rağmen, okunmasında yarar olan bir yazı:
http://www.okurkitapligi.com/HaberDetay.aspx?HaberId=73


.

 28 
 : Şubat 17, 2015, 11:44:31 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin

CİHAD VE KURAN-I KERİM

http://meal.ihya.org/kurandan-ayetler/kuranda-gecen-cihad-ile-ilgili-ayetler.html


Kuranda cihad ile alakali tahmini 60 ayet geçiyor

2:190 -   Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanla rı sevmez.

2:194 -   Hürmetli ay hürmetli aya ve bütün hürmetler birbirine karşılıktır. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyle saldırın da ileri gitmeye Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleri yle beraberdi r.

2:216 -   Savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversini z, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsin iz.

2:218 -   Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip, cihad edenlere gelince, işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

2:246 -   Baksana, İsrail oğullarının Musa'dan sonra ileri gelenleri ne! Hani onlar, bir peygamber lerine: "Bize bir kumandan gönder de Allah yolunda savaşalım..." dediler. O da: "Size savaş farz kılınırsa, acaba yapmamazlık eder misiniz?" dedi. Onlar: "Bize ne oldu da yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde Allah yolunda savaşmayalım?" dediler. Bunun üzerine savaş kendileri ne farz kılınınca da onlardan pek azı hariç, yüz çevirdiler. Ama Allah, o zalimleri bilir.

3:157 -   Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'ın bağışlaması ve rahmeti, (sizin için) onların topladıkları (dünyalıkları)ndan daha hayırlıdır.

3:195 -   Rableri onlara şu karşılığı verdi: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirini zdensiniz . Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler... Onların günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetler e de koyacağım. En güzel mükafat Allah katındadır".

3:200 -   Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınıza karşı sebat gösterin, nöbet bekleşin, Allah'dan gereğince korkun ki, kurtuluşa eresiniz.

4:71 -   Ey iman edenler! Düşmana karşı her türlü savunma tedbirini zi alınız. Onlara karşı ya küçük birlikler halinde hareket ediniz veya topyekün seferber olunuz.

4:74 -   O halde geçici dünya hayatını, ebedî ahiret hayatı karşılığında satacak olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona yarın pek büyük bir mükafat vereceğiz.

4:75 -   Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: "Ey Rabbimiz! bizleri bu halkı zâlim olan memlekett en çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?

4:76 -   İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarl arına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.

4:77 -   Kendileri ne, "Elleriniz i savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin" denilenle ri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlard an, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?" derler. Onlara de ki: "Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez."

4:84 -   (Ey Muhammed) Allah yolunda savaş! Sen ancak kendi yaptığından sorumlusu n. Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin gücünü kırar. Hiç şüphesiz ki Allah kuvvet ve kudretçe çok daha güçlü, ve cezası daha çetindir.

4:89 -   Onlar, küfür işledikleri gibi, sizin de küfür işleyip kendileri yle bir olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin . Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; Onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinmeyin .

4:95 -   Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlar la Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar . Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyl e, oturanlar dan üstün kıldı. Allah onların hepsine de cenneti vaad etmiştir. Bununla beraber Allah mücahitlere, oturanların üzerinde büyük bir ecir vermiştir.

4:101 -   Yeryüzünde sefere çıktığınızda kâfirlerin size bir kötülük yapacağından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Kuşkusuz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.

4:102 -   Sen onların aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında diğer bir kısmı arkanızda beklesin. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunl ar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kâfirler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Eğer size yağmur gibi bir eziyet erişir veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda bir vebal yoktur. Bununla beraber ihtiyatı elden bırakmayın. Kuşkusuz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

4:104 -   Düşman topluluğunu takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsa nız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allah'tan onların ümit edemeyece kleri şeyleri umuyorsun uz. Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir .

8:15 -   Ey iman edenler! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkalarınızı dönmeyin (kaçmayın).

8:16 -   Böyle bir günde her kim onlara, tekrar dönüp çarpışmak için geri çekilmek veya diğer bir safta yeniden mevzilenm ek hâlleri dışında, arkasını dönerse, muhakkak Allah'dan bir gazaba uğramış olur ve varacağı yer cehennemd ir, orası da ne kötü bir akıbettir.

8:39 -   Ortalıkta fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki, Allah yaptıklarını görür.

8:45 -   Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz.

8:60 -   Siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktiri n ve cihad için atlar hazırlayın ki, onlarla hem Allah'ın düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını korkutasınız. Allah yolunda her ne harcarsanız onun sevabı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.

8:65 -   Ey Peygamber! Müminleri cihada teşvik eyle. Eğer sizden sabredece k yirmi kişi olursa ikiyüze galip gelirler ve eğer sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar hakkı ve akıbeti düşünmeyen anlayışsız bir kavimdirl er.

8:66 -   Şimdi Allah sizden yükü hafiflett i ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. O halde sizden sabredece k yüz kişi olursa ikiyüz düşmana galip gelirler, sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle ikibin düşmana galip gelirler. Allah sabredenl erle beraberdi r.

8:67 -   Hiçbir peygamber in, yeryüzünde ağır basmadıkça (kesin zafere ulaşıp üstün gelmedikçe) esirleri olması layık değildir. Siz dünya malını istersini z, oysa Allah ahireti kazanmanızı murad eder. Allah azizdir, hakimdir.

9:14 -   Onlarla savaşın ki Allah, sizin elleriniz le onların cezasını versin ve ...onları rezil ve rüsvay etsin, yardımıyla sizi onlara muzaffer kılsın. Ve mümin bir kavmin yüreklerini ferahlandırsın.

9:16 -   Yoksa siz hep kendi halinize terk olunacağınızı mı sandınız? Allah'ın, içinizden cihad edenleri ve Allah'tan, Resulü'nden, müminlerden başka kimseye sığınmayan ve başkaca sığınacak bir yer aramayanl arı görmediğini mi (zannediyo rsunuz)? Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

9:19 -   Siz hacılara su dağıtma ve Mescid-i Haram'ı imar etme işiyle Allah'a ve ahiret gününe iman edip, Allah yolunda cihad edenlerin yaptığı işi bir mi tutuyorsu nuz? Bunlar Allah katında eşit olamazlar . Allah zalimler topluluğuna hidayet ihsan etmez.

9:20 -   İman edip de hicret edip, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirl er. İşte bunlar murada ermiş olan mutlu kullardır.

9:24 -   Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.

9:25 -   İnkâr kabul etmez bir durumdur ki, Allah size birçok yerde yardım etti. Özellikle Huneyn Günü ki, o gün kendi çokluğunuz size güven vermişti de o gün size onun bir faydası olmamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak gerisin geri dönüp kaçmaya başlamıştınız.

9:26 -   Sonra Allah, Resulünün üzerine ve müminlerin üzerine sekinetin i (kalplere huzur veren rahmetini) indirdi ve gözle görmediğiniz ordular indirdi de kendisini tanımayan kâfirleri azaba uğrattı. Ve o kâfirlerin cezası işte budur.

9:29 -   Kendileri ne kitap verilenle rden oldukları halde ne Allah'a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere alçalmış oldukları halde elden cizye verecekle ri hale gelinceye kadar savaş yapın.

9:38 -   Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda cihada çıkın." denilince olduğunuz yere yığılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına razı mı oldunuz? Fakat dünya hayatının zevki ahiretin yanında ancak pek az birşeydir.

9:39 -   Eğer topluca savaşa katılmazsanız, O sizi acı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir kavmi getirir ve siz O'na zerrece bir zarar veremezsi niz. Allah'ın herşeye gücü yeter.

9:41 -   Ey müminler! İster hafif techizatl a, ister ağırlıklı olarak seferber olun ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseni z böylesi sizin için daha hayırlıdır.

9:42 -   Eğer o sefer, yakın bir ganimet ve kolay bir sefer olsaydı mutlaka peşine düşer gelirlerd i. Fakat o meşakkatli yolculuk kendileri ne uzun bir sefer geldi. Bununla beraber, "Bizim de gücümüz yetseydi, sizinle beraber elbette sefere çıkardık." diyerek Allah'a yemin edecekler, nefisleri ni helake sürükleyecekler. Allah biliyor ki, onlar iyice yalancıdırlar.

9:46 -   Eğer sizinle beraber cihada çıkmak isteseler di, elbette onunla ilgili olarak bir takım hazırlıklar yaparlardı. Fakat Allah davranmal arını istemedi de onları yoldan alıkoydu ve (kendileri ne): "oturun oturanlar la beraber" denildi.

9:47 -   Eğer içinizde sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, bozguncul uk etmekten başka şeye yaramayac aklardı ve aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizde onların laflarına kanacakla r da vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir.

22:39 -   Kendileri ne savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya kadirdir.

22:40 -   Onlar "Rabbimiz Allah'tır" demelerin den başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmese ydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir . Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izetlidir (her şeye galiptir).

22:78 -   Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi o seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'ân'da, Peygamber in size şahid olması, sizin de insanlara şahid olmanız için, size müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın, zekat verin, Allah'a sarılın. O sizin sahibiniz dir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!

29:69 -   Ama bizim yolumuzda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananl arla beraberdi r.

47:4 -   Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp esir alın. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. Allah'ın emri budur. Eğer Allah dileseydi onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirini zle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerin i asla boşa çıkarmaz.

47:7 -   Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.

47:20 -   İman edenler: "Keşke cihad hakkında bir sûre indirilse ." derlerdi. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de, içerisinde savaş zikredili nce kalplerin de hastalık olanların ölüm korkusuyl a baygınlık geçiren bir kimsenin bakışı gibi sana baktığını görürsün. Oysa onlar için ölüm yaşamaktan daha uygundur.

47:35 -   Sakın gevşemeyin ve üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdi r. O sizin amellerin izi eksiltmey ecektir.

48:16 -   A'rabilerin geri bırakılmış olanlarına de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağırılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır.

48:17 -   Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. Bununla beraber kim Allah'a ve peygamber ine itâat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetler e sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azaba uğratır.

48:22 -   Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazla rdı.

48:25 -   Onlar inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram'ı ziyaretin izi ve bekletile n kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdi r. Eğer kendileri ni henüz tanımadığınız mümin erkeklerl e, mümin kadınları bilmeyere k ezmek suretiyle bir vebalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Diledikle rine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirind en ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.

49:9 -   Eğer müminlerden iki grup birbirler iyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananl arı sever.

60:8 -   Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmak tan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.

60:9 -   Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.

60:11 -   Eğer eşlerinizden biri, sizden kâfirlere kaçar da siz de savaşta galip durumda olursanız, eşleri gitmiş olanlara ganimette n, harcadıkları kadar verin. İnandığınız Allah'a karşı gelmekten sakının.

61:4 -   Allah, kendi yolunda kenetlenm iş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.

61:11 -   Allah'a ve Resulüne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseni z sizin için en iyisi budur.

66:9 -   Ey Peygamber! Kâfirler ve münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemd ir. O gidilecek yer, ne de kötüdür!

.

 29 
 : Şubat 17, 2015, 07:58:24 ÖÖ 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin
HILFÜL FÜDUL CEMİYETİ

AHMET HÜSEYİN FIRATOĞLU

FORUM YENİGÜNEŞİSLAM 2010 İSTANBUL


PEYGAMBERİMİZ HİLFUL FÜDUL CEMİYETİNDE

SALİH SÜRUÇ

http://www.resulullah.org/peygamberimiz-hilful-fudul-cemiyetinde

Peygamber Efendimiz, yirmi yaşında.

Son Ficar Harbi’nde, çok kimse hayatını kaybetmiş, oluk oluk kan akmıştı. Bununla, Arap kabileler i arasındaki düş­manlık duygusu daha da bilenmişti. Her an basit sebepler yüzünden büyük hadiseler çıkabilir, adam öldürülebilir, kabileler birbirine saldırabilir durumuna gelinmişti.

Mekke’de, dışarıdan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti diye bir şey kalmamıştı. İsteyen, istediği yabancının malını alıyor, karşılığında tek kuruş ödemiyordu. Âciz ve güçsüzler her türlü zulme maruz kalıyor ve bun­lara karşı koyma cesaretin i gösteremiyorlardı.

Bu vahşet saçan manzaraya bir çare bulunması gerekiyor du. İnsanlık haysi­yetine yakışmayan bu hareketle rin önüne geçilmeliydi. Fakat ne yapılmalıydı? Ne yapılabilirdi?

Namus ehlinin, haksızlık karşısında vicdanı ızdırap duyanların, cemiyetin emniyet ve âsâyişini düşünüp duranların halletmek istedikle ri meseleler di bunlar!

Zebidlini n Gasp Edilen Malı!
Bardağı taşıran son damla, Yemen’in Zebid kabilesin den birinin bir deve yükü malının, şehrin ileri gelenleri nden Âs. b. Vâil tarafından gasp edilmesi hadisesi oldu.

Zebidlini n yardım istemek maksadıyla çaldığı her kapı, yüzüne kapatılı­yor­du. Sonunda, Ebû Kubeys dağına çıkarak, uğ­radığı zulüm ve hakareti Ku­reyş­li­lere yüksek sesle bildirmey i denedi ve bu yüksek tepeden şehir halkını yar­dı­ma çağırdı.[1]

Bu davet, cemiyetin perişan halini düşünen kafaları uyandırdı. Derhal bir araya toplanara k, bu yolsuzluk lara, bu gayri­meşru davranışlara çare aramaya koyuldula r. Bu konuda başı çeken ve Mekke’nin hatırı sayılır büyüklerini bir araya getirmeye teşebbüs eden ilk şahıs, Peygamber imizin amcası Zübeyr ol­du.[2]

Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris, Teymoğullarının ileri gelenleri nden bir­çoğunun iştirakıyla, Mekke’nin zengin, itibarlı ve en yaşlısı sayılan Abdul­lah b. Cüd’a’nın evin­de toplanıldı ve “Hılfu’l-Fudûl” cemiyeti kuruldu.

Uzun uzadıya konuşup tartışıktan sonra, şu maddeleri karar altına aldılar:

1. Mekke’de —ister ehlinden, ister dışından olsun— zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.

2. Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeye cek, zâlime asla müsamaha ve fırsat tanınmayacaktır.

3. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar, mazlumlar la beraber hareket edilecekt ir.[3]

Cemiyet üyeleri, bu ahitleri üzerinde sebat edecekler ine dair de şöylece ye­minde bulundula r:

“Denizleri n bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir dağı yerlerind en silinip gidinceye, Kâbe’de istîlâm ibadeti [Kâbe’nin tavafı sı­ra­sında Hacerü’l-Esved’e el sürülmesi ve izdiham dolayısıyla bizzat el sürü­lemiyorsa uzaktan selamlama işaretinin ya­pılması] ortadan kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz.”[4]

Kurulan bu cemiyete “Hılfu’l-Fudûl” adı verildi.

Sebebi şöyle izah ediliyor:

“Hilf” yemin, “Fudûl” ise fâzıllar demek.

Mekke’de bulundukl arı bir sırada Cürhümî kabilesin den Fazl isminde iki ki­şi ile Katüra kabilesin den Fudayl adında biri, “şehirde, zulme ve tecavüze mey­dan vermemek” hususunda yeminde bulunmuşlardı.

Ku­reyş ileri gelenleri de, bunlara benzer sebeplerd en dolayı bir araya gelip karar aldıklarından, “Fâzıllar” hadisesin i hatırlama babında bu cemiyete “Hılfu’l-Fudûl” denildi.[5]

Cemiyetin ifa ettiği ilk iş, Yemenli Zebidlini n, ticaret mak­sadıyla getirdiği malın Âs b. Vâil’den geri alınması oldu.

Sevgili Peygamber imiz de, henüz yirmi yaşında bir genç olmasına rağmen, yaşlılardan teşekkül eden bu cemiyete amcalarıyla birlikte katılmış ve zulme karşı birleşmede oyunu müspet olarak kullanmıştır.

Bu, Efendimiz in genç yaşından beri derin düşünceye sahip olduğunun, zulme karşı nefret duyduğunun ve henüz o zamandan be­ri kavmi ve kabilesi arasında büyük bir itibara sahip bulunduğunun ifadesidi r.

Şefkat ve merhamet timsâli zât, elbette peygamber likle vazifelen dirilmede n evvel de mazlumun imdadına koşacak, bu hu­susta gösterilen gayretler e yar­dımcı olacaktır. Çünkü o, “güzel ahlâkı tamamlama k” maksadıyla gönderil­mişti. Öyle ise, güzel ahlâka vasıta olan her gayrete ken­di­si de katılacaktı.

Nitekim kendileri ne İlâhî risâlet vazifesi verildikt en son­ra da, mezkûr ce­miyete katılmış olmaktan duyduğu mem­nuniyeti şu ifadelerl e beyan buyura­caktır:

“Abdullah b. Cüd’a’nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yemin, kırmızı tüylü develere sa­hip olmaktan daha sevimlidi r! Ben, ona İslamiyet devrinde bile çağrılsam icabet ederim.”[6]

Resûl-i Ekrem Efendimiz in bu sözü, günümüz Müslümanları için de bir öl­çüdür: Zulme ve ahlâksızlığın her tür­lüsüne karşı, isim ve şekli ne olursa ol­sun, mücadele ve­ren teşekkül ve cemiyetle re yardımcı olmak...


_________ _________ _________ _________ _________ _________ _________ __

[1] Süheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 1, s. 91.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 128; Süheylî, a.g.e., c. 1, s. 91.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 141; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 129; Süheylî, a.g.e., c. 1, s. 93.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 129; Süheylî, a.g.e., c. 1, s. 93.
[5] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 142; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 129.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 141-142; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 129; Süheylî, Ravdü’l-Ünf, c. 1, s. 94; İbn Kesir, Sîre, c. 1, s. 261.

Yazar:
Salih Suruç



Hılful Fudul
Vikipedi, özgür ansiklope di
 
Atla: kullan, ara
Hılful Fudul veya Hilful fudul, (Arapça: حلف الفضول‎ Türkçesi: Erdemlile r ittifakı ). 580'li yıllarda Arap kabileler i arasında süregelen savaşlar sonucunda ortaya çıkan anarşi ortamında, can ve mal güvenliğinin sağlanması, zayıf ve güçsüzlerin korunması, zulmün önlenmesi gibi amaçlarla, toplumda sözü geçen, saygın ve iyi niyetli kişilerin önderliğinde kurulan ve Muhammed'in de bir ara toplantılarına katıldığı barış cemiyeti.

Erdemlile r ittifakı sadece tarihsel bir kurum değil, aynı zamanda, farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da, temel ahlâkî ilkelerde anlaşan insanların zulmü engelleme k için uzlaşmalarının bir toplumsal zorunlulu k olduğunun ifadesi olarak değerlendirilmektedir.[1]

Antlaşma yemini şöyledir.

1-Mekke’de, ister oranın halkından olsun isterse dışarıdan gelen insanlard an olsun, bir kişinin zulme uğradığını gördükleri zaman onunla birlikte olacaklar dı.

2-Mazlumun hakkı zalimden alınıncaya kadar zalimin karşısında olacaklar dı.Başka bir ifadeyle mazluma hakkı iade edilincey e kadar mazlumla bir tek el gibi –yekvücut- olacaklar dı.

3-Deniz, bir tek tüyü ıslatıncaya kadar, Sebir ve Hıra dağları yerlerind e kaldığı müddetçe ve maişette(mali durumda) tam bir eşitlik sağlanana dek bu maddeler geçerli olacaktı.[kaynak belirtilm eli

]




Önderimiz Örneğimizdir Sadullah Ergün

http://www.enfal.de/itarih45.htm

Hılfu'l-Fudul Antlaşması

 

İbnu Hişam, İbnu İshak'tan naklen şöyle diyor: "... Bir antlaşma yapmak üzere Kureyş kabileler i birbirler ini davet ettiler ve Abdullah ibnu Ced'an'ın evinde toplandılar. Şerefine ve yaşına hürmeten toplantı onun yanında yapıldı. Haşimoğulları, Muttaliboğulları, Esed ibnu Abdiluzza, Zühre ibnu Kilab ve Teym ibnu Mürre gerek Mekke halkından, gerek Mekke dışından oraya gelen biri zulme uğradığında onun yanında yer alacakları konusunda yemin ettiler. Zulmü defedince ye kadar zalimin karşısında dikilecek lerdi. İşte bu antlaşmaya Kureyşliler, Hılfu'l-Fudul adını verdiler." (1) İbnu İshak diyor ki: "Muhammed ibnu Zeyd ibni Muhacir'in Talha ibnu Ubeydilla h ibni Avf'tan onun da Zühri'den rivayet ettiğine göre Zühri, Resululla h (s.a. s.)'in şöyle dediğini duymuştur: "Ben Abdullah ibnu Ced'an'ın evinde yapılan bir antlaşmada hazır bulundum. Böyle bir toplantıda hazır bulunmam benim için kırmızı develere sahip olmamdan daha sevimlidi r. İslam'da da böyle bir antlaşmaya davet edilsem yine icabet ederim." (2)

Süheyli diyor ki: "Humeydi'nin Süfyan'dan, onun Abdullah'tan, onun da Hz. Ebu Bekir'in Muhammed ve Abdurrahm an isimli iki oğlundan rivayet ettiği şu hadisi şerif yukarıdakinden daha kuvvetli ve evladır: "Ben Abdullah ibnu Ced'an'ın evinde yapılan bir antlaşmada hazır bulundum. Eğer İslam'da böyle bir antlaşmaya davet edilseydi m kabul ederdim. Orada, hakları alıp sahipleri ne iade etmek ve zalimin mazlumu ezmesine engel olmak üzere ahitleştiler."

Hılfu'l-Fudul antlaşması Ficar savaşından sonradır. Çünkü tercih edilen rivayete göre Ficar Savaşı, Resululla h (s.a.s.)'ın on yaşlarında olduğu sırada Şaban ayında gerçekleşmişti. Hılfu'l-Fudul ise, peygamber likten yirmi yıl önce Zilkade ayında meydana gelmiştir.

Arap kavmi arasında en şerefli antlaşma olarak kabul edilen antlaşma işte bu antlaşmadır. Bu fikri ilk defa ortaya atan ve insanları böyle bir antlaşmaya ilk davet eden Zübeyr ibnu Abdilmutt alib'dir.

 

Hılfu'l-Fudul Antlaşmasının Sebebi

Hılfu'l-Fudul antlaşmasını hazırlayan gelişme şu olay oldu: Zübeyd oğullarından bir kişi Mekke'ye ticaret malı getirmişti. As ibnu Vail onu satın aldı. Fakat hakkını vermedi. Bunun üzerine Zübeyd oğullarından olan kişi daha önce anlaşmalı olduğu kabileler in ileri gelenleri ne müracaat etti. Fakat onlar kendisine yardım etmekten çekindiler ve onu kovdular.

Zübeydi başına gelen bu bela üzerine Ebu Kubeys dağının tepesine çıktı. O sırada Kureyşliler Kabe'nin çevresinde kendileri ne ait localarında bulunuyor lardı. Zübeydi yüksek sesle şöyle bağırdı:

"Ey Fihroğulları! Bir mazluma yetişin.

Mekke'nin ortasında malı elinden gitti.

Ey toplananl ar! Kabe'de grup grup

Umresini yapamayan perişan bir ziyaretçi var.

Ey Hicr ile Haceru'l-Esved arasında toplananl ar!

Bu mukaddes yer, keremini tamamlaya nlarındır.

Günahkar ve zalim kişinin elbisesi,

Ona saygı ve asalet vermez."

Bu çağrı üzerine Zübeyr ibnu Abdilmutt alib ayağa kalkarak: "Bu işin peşi bırakılmaz" dedi. Sonra Abdullah ibnu Ced'an'ın evinde toplandılar. Ev sahibi onlara yemek hazırladı. Haram aylardan olan Zulkade ayında antlaşma yaptılar. Zalime karşı mazlumun yanında birlik halinde bulunacak ları ve zalimden hakkını alıp mazluma iade edinceye kadar mücadele edecekler i üzere Allah'a söz verdiler. Sonra yürüyüp As ibnu Vail'in yanına gittiler. Satılan malın karşılığını kendisind en çekip aldılar ve sahibine verdiler." (3)

Abdurrahm an ibnu Avf (r.a.) Resululla h (s.a.s:) efendimiz in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Amcalarımla birlikte İyi Kişiler Antlaşması'nda bulundum. O zaman daha genç yaştaydım. Bu anlaşmayı bozmam karşılığında kırmızı develerim in olmasını istemem (yani karşılığında kırmızı develer verilse de yine bu anlaşmayı bozmak istemem.)." (4)

 

Hılfu'l-Fudul Antlaşmasından Çıkarılacak Önemli Bazı Dersler

1. Zulüm ve şirkin insanları kuşattığı zamanlard a Allah (c.c.) o zulüm ve şirki kaldırmak için peygamber ler göndermiştir. Peygamber ler ve onlara iman edenler, yeryüzünde zulüm ve şirk kalmayıncaya kadar zulüm yuvaları ve şirk müesseseleriyle mücadele etmeyi kendileri ne prensip edinmişlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) daha peygamber likle görevlendirilmeden "mazlumun yanında durmak ve zalimin karşısında direnmek" maddesind en ibaret olan dolayısıyla hem cahiliye devrinde hem de İslam'da büyük önem taşıyan Hılfu'l-Fudul antlaşmasına katılmıştır. Resululla h (s.a.s.) peygamber likle görevlendirildikten sonra da hep mazlumun yanında yer almış zalimin karşısına çıkmıştır. Nitekim Resululla h (s.a.s.) henüz zayıf durumda olduğu Mekke döneminde Ebu Cehil tarafından malı gasp edilerek zulme uğrayan ve baş vurduğu her kapının yüzüne kapatılması sonucunda çaresiz duruma düşen bir yabancının hakkını ondan almıştır. Ayrıca Resululla h (s.a.s.)'ın zulme uğrayan sahabiler ine ilk hicret mekanı olarak Habeşistan'ı tercih etmesinin sebebi orada zulmün olmamasıydı. Kısacası Resululla h (s.a.s.) hayatı boyunca mazlumun yanında zalimin karşısında olmuştur. Resululla h (s.a.s.)'den sonra yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre peygamber lerin varisleri olan gerçek alimlerin zulme karşı mücadelede halka önderlik ve rehberlik yapmaları ve halkı zulüm hakkında yeteri kadar bilgi sahibi kılmaları gerekmekt edir. Resululla h (s.a.s.)'in zulümle mücadele metodu Kitap ve sahih sünnet kaynaklarımızda mevcuttur . Şu asrımızda zulmün karanlığının her tarafı kapladığı herkes tarafından bilinmekt edir. Zulmün karanlığını dağıtabilmek için Müslümanların mutlaka tekrar Kitap ve sünnetin etrafında toplanmal arı ve diğer meseleler de olduğu gibi zulme karşı mücadele etmede de Resululla h (s.a.s.)'in Kur'an ve sünnette belirtile n mücadele metoduna göre hareket etmeleri gerekmekt edir.

 

2. Resululla h (s.a.s.)'in kendi kavmi içindeki olaylara karıştığını görmekteyiz. Resululla h (s.a.s.) Hılfu'l-Fudul antlaşmasına katıldığı gibi ondan yaklaşık on yıl önce de kabileler arasında vuku bulan meşhur Ficar savaşına katılmıştır. Resululla h (s.a.s.)'in daha gencecik yaşta kavmiyle haşir neşir olması ve olayların içinde bulunması onun dürüst ve "emin" lakabını kazanmasına vesile oldu. Kitap ve sünnetin ihyası için gece gündüz demeden çalışan günümüz davetçilerinin de mutlaka halkla kaynaşmaları, onlarla haşir neşir olmaları, onların dertleriy le dertlenme leri ve yararlı gördükleri her türlü etkinliğe katılmaları gerekmekt edir. İnsanların arasına inmeyen bir davetçi halkın dert ve sorunlarını bilemeyec eği gibi onlara hiçbir yarar da sağlayamaz.

 

3. Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle buyurmakt adır: "Zulmedenl ere meyletmey in. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz." (Hud, 11/113) Mealini verdiğimiz bu ayetten anlaşıldığı üzere değil zulme iştirak etmek, zulme meyletmek dahi çetin bir azaba yakalanma nın alametidi r. Ayrıca yukarıda mealini verdiğimiz ayetin, hakkında "Hud suresi beni kocalttı" anlamındaki hadisi şerif bulunan "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" mealindek i ayetten hemen sonra gelmesi ayrı bir anlam taşımaktadır. Kur'an-ı Kerim'de zulüm manasına gelen kelimeler in dışında sadece zulüm kelimesi ve ondan türeyen kelimeler yaklaşık 300, Kütübi Tis'a'da ise tekrarlar la birlikte yaklaşık 467 kere geçmektedir ki, bu da İslam'ın zulme ne kadar karşı olduğunu göstermektedir. Ayrıca bilindiği üzere İslam'da bir halifenin bulunması farzdır. Bunun da iki ana sebebi vardır: Biri, dini muhafaza etmek; diğeri, mazlumlar a yardımcı olmak ve onların haklarını korumak. Bütün bunlar zulmün ne kadar menfur ve çirkin olduğunu göstermektedir.

 

4. Resululla h (s.a.s.) "Mazlumun yanında zalimin karşısında olmak" maddesini içeren daha doğrusu sadece bu maddeden ibaret olan Hılfu'l-Fudul gibi bir antlaşma hakkında "şimdi de davet edilsem icabet ederim" buyurarak o antlaşmayı övmüştür. Günümüz Müslümanlarının Resululla h (s.a.s.)'in o sözlerine kulak vermeleri ve o sözler ışığında benzer meseleler e yaklaşmaları gerekir. Çünkü mazlumun yanında durmak ve zalimin karşısına dikilmek ancak gerçek müminlerin kârıdır. Dolayısıyla kimden sadır olursa olsun ve kime yapılırsa yapılsın zulüm zulümdür. Başka bir adı da yoktur. Müslümanlara düşen görev zulme dur deyip zalimin zulmüne engel olmaktır. Şayet olamıyorlarsa en azından dile getirmele ri ve yazmaları gerekir. Şunu da unutmamak gerekir ki, zalimin zulmüne karşı sessiz kalmak zulmü dolaylı bir şekilde benimseme k demektir.

Şunu da unutmamak gerekir ki mazlumun dini sorulmaz. Her şeyden önce ona yapılan zulme engel olmak lazımdır. Binaenale yh, mazlumun yanında olmak, onun hakkını aramak ve korumak ve zalimin zulmüne engel olabilmek amacıyla atılan her adımı desteklem ek ve bu doğrultuda yapılan ciddi davetlere icabet etmek, bunu yaparken de şahsi çıkarları ve ırki saikleri hiçbir zaman ön plana çıkarmamak gerekmekt edir. Zulme uğrayan Kürt ,Türk, Arap ya da başka bir ırktan olabilir. Zulüm oklarının düştüğü yer Irak Kürdistan'ı veya Bosna-Hersek, Çeçenistan, Cezayir, Filistin ya da Keşmir olabilir. Gerçek Müslümanların görevleri hakkı haykırmak, yapılan zulmü dile getirmek ve bir ırka veya bir bölgeye karşı gösterdikleri hassasiye ti diğer bölgelere karşı da göstermektir. Zira Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de mealen: "Mü'minler ancak kardeştirler." (Hucurat, 49/10) buyuruyor . "Ancak Kürtler veya Türkler ya da Araplar kardeştir" demiyor. Resululla h (s.a.s.) bir hadisi şerifte mealen: "Müminler, birbiriyl e kenetlenm iş bir duvarın kerpiçleri gibidirle r" diyor. "Kürtler veya Araplar ya da Türkler birbirler iyle kenetlenm iş bir duvarın kerpiçleri gibidirle r" demiyor. Şu halde kamil bir Müslüman, insanlar ve bölgeler arasında asla ayırım yapamaz ve herhangi bir halka veya bir bölgeye yapılan zulmü kendi halkına ve kendi bölgesine yapılmış gibi kabul eder. Şu hakikati dile getirmede n geçemeyeceğim: Şuurlu Müslümanların kamuoyunu n hakimiyet ini ellerinde tutan ve yıllardır kendimin de abone olduğu İslami bazı gazeteler ve bu gazeteler de yazılar yazan kamuoyund a ün yapmış bazı köşe yazarları Bosna'ya, Keşmir'e, Çeçenya'ya vb. yerlere karşı duydukları ilgi ve gösterdikleri hassasiye ti (ki, bunu takdirle karşılıyorum) bugüne kadar Müslüman Irak Kürdistanı'na daha doğrusu Müslüman Kürt halkına karşı göstermemişlerdir. Irak Kürdistanı'ndaki İslami çalışmalar hususunda dahi buradaki halkı aydınlatmamışlardır. Söz konusu gazete ve yazarların orada yaşayanların dertlerin i dile getirmele ri ve o dertlere çare aramaları gerekirke n maalesef: "Aman dikkat! Kuzey Irak'ta Amerika ve İsrail güdümünde bir Kürt devleti kuruluyor" veya: "İsrail'in Kürt kartı" başlığı altında sayfalar dolusu dizi yazılar yazdılar ve o yazılarda -doğru da olabilir yanlış da- bazı şahsiyetleri itham altında bıraktılar. Kerkük ve çevresinde Amerikan ve İsrail güdümlü bir Türkmen devleti kurulsaydı acaba aynı alerjiyi duyacakla r mıydı? Doğrusu merak ediyorum ve yine daha önce kurulmuş olan bazı bölge ülkeleri Amerika ve İsrail güdümünde değiller mi? Ve sabah akşam İsrail'i tesbih ederek kalkıp oturmuyor lar mı? Ama sıra Kürtlere gelince kıyametler koparılıyor. Evet. Amerika ve İsrail'in ajanları bölgede cirit atıyor ve ciddi bir oluşumun peşindeler ama buna sebep olan nedir? Bana kalırsa Müslümanların bölgeye karşı ilgisizliği ve oraya kardeş elini uzatmamal arıdır. Tabii ki bölge ülkelerinin izledikle ri siyaset de büyük rol oynamakta dır. Ben ister Irak Kürdistanı'nda ister başka yerde olsun Amerika ve İsrail'in destekled iği herhangi bir oluşuma karşı olduğumu ve ister Kürt ister Arap ister Türk olsun zulme uğrayan herkesin yanında ve zalimin karşısında olduğumu ve zulmü kaldıracak Hılfu'l-Fudul gibi antlaşmaları destekled iğimi bir Müslüman olarak burada ilan ediyorum.

 

Dipnotlar:

1. İbnu Hişam Sireti

2. A.g.e.

3. Bkz. Münir Gadban, Resululla h'ın Hayatı ve Metodu, Risale, İst., C. 1, sh. 93-95,

4. Buhari, el-Edebu'l-Mufred, 567 (el-Edebu'l-Mufred, Buhari'nin el-Cami'u's-Sahih'ten ayrı müstakil bir kitabıdır); İbnu Hibban, el-Mevârid, 2062; Hakim, 2/220, Tefsir. Hakim: "İsnâdı sahihtir, ancak Buhari ve Müslim Sahih'lerine almamışlardır" demiş Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Ahmed ibnu Hanbel, 1/190-193; İbnu Hacer el-Heysemi, Mecmeu'z-Ze-vaid, 8/172

 

 

Kaynak: http://www.davetci.com/

 30 
 : Ocak 23, 2015, 03:20:43 ÖS 
Başlatan admin - Son mesaj Gönderen: admin



AKIL VE İSLAMİYETİN KURTULUŞU

FORUM MAVİSİYAHLIK İSTANBUL 2010

SALİH MEHMET REMZİOĞLU


http://www.hatice-kubra.tr.gg


Selamün aleyküm kardeşlerim
Akıl ve İslamiyetin kurtuluşu isimli yazıyı
İslamiyetin yeniden parlak devirleri ne geri dönmesine özlem
Ve müslümanların çilelerden kurtulmasına duyduğumuz hasret için
Kaleme alma ve aklın öneminden bahsetme gereğini duydum
Osmanlıdan sonra aklın bazı müslümanlar tarafından reddedilm esiyle birlikte
Aklın hakimiyet inin müslümanların dışındaki güçlere devredilm esiyle birlikte
Yine Allahın verdiği aklı kullanara k dünyaya hakim olmayı başaranların
İslamiyete ve müslümanlara daha fazla zarar vermesind en korktuğum için 
Daha doğrusu yine müslümanların iyiliği için kaleme aldım
Varsa bir hatamız şimdiden bağışlayınız
Bizde hatalıyızdır elbette affediniz kardeşlerim
İslamiyetin yücelmesi için çalışan Müslümanları tenzih ederim
Amacımız müslümanları eleştirmek değildir
Bizlerde müslümanız ve tüm müslümanların çilesini
Bizlerde müslüman olduğumuz için birlikte çekiyoruz
Bazı önemli anektodla rı yazmak istiyorum
Müslümanlar ve islamiyet için yükseliş devirleri ni bilirsini z
Bu dönemler aslında mğslümanların Allahın verdiği aklı
Kullandıkları dönemlerdir
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz in
Devlet adamı olduğu Asr-ı Saadet dönemi bir yükseliş dönemidir
Peygamber imiz Hz.Muhamm ed sav Efendimiz
Uhud Hendek Bedir Hayber Mute ve Mekkenin fethi savaşlarında
Allahın verdiği aklını kullanmıştır ve İslam için savaşmıştır
Yani Allahın verdiği aklı reddedere k
Sadece dua ederek ve herşeyi Allahtan dileyerek
Allahın yapmasını isteyerek beklememiştir
İslamiyetin yayılması için
Bilakis hem dua etmiş hemde kendisi çalışmıştır
Emek harcamıştır ve savaşmıştır 
Asrı saadet dönemi işte böyle bir yükseliş dönemidir
Endüsüs Emevi dönemi yine bir yükseliş dönemidir
Osmanlı Devletini n hakim olduğu dönem yine bir yükseliş dönemidir
Kanuni devriyle birlikte yükseliş durmuştur
Abdülhamitin devrilmes iyle ise Osmanlı düşüşe geçmiştir
Ve Osmanlıdan sonra Müslümanlar ve islamiyet için
Karanlık çağlar yaşanmaya başlanmıştır yükseliş tamamıyla durmuştur
Bunun sebepleri nden biride elbette sudurki
Bazı müslümanların Allahın verdiği aklın gücünü reddetmel eridir
Allahın verdiği aklın önemiyle ilgili bir kaç örnek vermek istiyorum 
Osmanlı aklı sayesinde göçebe bir toplumdan
Büyük bir İmparatorluğa ulaşmıştır
Oğuzların kayı boyundan Orta-asya bozkırlarından gelerek
Büyük bir şehir medeniyet i ve dünya devleti kurmuştur
Bu sadece inanç ile değil aklın gücününde büyük etkisi vardır
Bu konuyla ilgili başka bir örnek vermek gerekirse eğer
Şu örneği vererek Allahın verdiği aklın gücünün önemini anlatalım
Örneğin Hak Din ile batılın mücadelesinin olduğu dönemde 
Hz.İbrahim as Mekkede Kabede putları kırdığında
Allahın verdiği aklı kullanara k müşriklere haykırmıştır
Kabedeki o dönemdeki putlara inanan gafiller
Putları ilahları yapan ve putları güçlü sayan acizler
Putları kimin kırdığını Hz.İbrahim as'a sorduğunda
Hz.İbrahim as büyük putu göstermiştir
Putları teker teker kıran Hz.İbrahim as putun birini kırmamıştır
Hz.İbrahim as elindeki baltayı kırmadan bıraktığı
Büyük putun boynuna asmıştır ve putları bu büyük putun kırdığını
Ve putları kırarken kullandığı baltanında
Putları kıran büyük putun boynunda asılı kaldığını
Müşriklere göstermiştir
Müşrikler ise putların cansız varlıklar olduğunu
Ve büyük putun diğer putları kıracak gücünün var olmadığını
Putun bunu yapamayac ağını söylemişlerdir
Hz.İbrahim as ise bunun üzerine müşriklere
Putların cansız olduğuna ve güçlerinin olmadığına göre
Niye bu cansız ve güçsüz putlara tapındıklarını sormuştur
Müşriklerin verecek mantıklı bir cevabı olmadığı için
Hz.İbrahim as'ın yanından uzaklaşmışlardır
Ve Hz.İbrahim as' dan putları kırmasının sözde hesabını soramamışlardır
Hz.İbrahim as işte burada Allahın verdiği aklını kullanmıştır
Akıl hem Hz.İbrahim as'ın hayatını kurtarmıştır
Hemde Allahın yüce dininin yayılmasını kolaylaştırmıştır
Aklın kullanılmasının önemiyle ilgili
Milyonlar ca örnek verilebil ir
Örneğin Fatih Sultan Mehned Han İstanbulu fethederk en
Yine Allahın verdiği aklını kullanmıştır ve Şahin toplarını döktürmüştür
O dönemdeki Bizansın kalelerin i bu Şahin toplarıyla yıkmıştır
Allahın verdiği aklını kullanmay an bir müslümanın
Dünyada varlığını koruyabil mesi ve dinini yaşayabilmesi
Ve islamiyet e sahip çıkabilmesi ve dinini yüceltebilmesi bazen zordur
Allahın verdiği akıl olmadan vahyinde anlaşılması mümkün değildir
Akıl baliğ olmayan kişiye namazın farz olmamasının nedenide budur
Bazı müslümanların dünya ile bağlantısı sadece yemek içmektir
Ve kılıyorsa namazını kılmak ve evliyse eşiyle cinsel yönden ilgilenme ktir
Kısacası bazı müslümanların dünyası sadece bunlardan ibarettir
Ancak bu doneleri ormandaki ağaçlar veya hayvanlar
Daha genel olarak düşünülürse yaradanın yarattığı tüm canlılar kullanıyor
Her türlü bitki veya hayvan türü bütün yaradılan mahlukat
Zaten kendi lisanlarıyla Allahı zikrederl er ve yerler içerler elbette
Ve onlarında kendileri ne göre elbette çoğalmaları için eşleride vardır
Fakat çiçeklerin aklından ve çiçeklerdeki aklın tezahürü bilimden söz edemeyiz
Çiçek veya hayvanın yaşayışını aklına fikrine bağlayamayız
Çiçek veya hayvanın aklı ile ürettiği bilim ile teknoloji ile hayattadır diyemeyiz
O halde demekki akıl denilen meleke
Yaradılanların en şereflisi eşref-i mahluk olan insanlara kullanması için verilmiştir
Ve gerektiğinde insan Allahın kendisine verdiği aklı kullanara k
Çiçeklere veya hayvanlar a veya tüm dünyanın geneline hükmetmektedirler
Fakat malesef akıl ve onun tezahürü bilim ve teknoloji ile bazı müslümanlar ilgilenme mektedirl er
Aklı ile bazı yapabilec ekleri şeyleri yapmaktan vaz geçmişlerdir
Yapanlard an hazır ürün olarak satın almaktadırlar
Veya parçalar halinde satın alıp monte etmeye çalışmaktadırlar
Yaşantılarını idame ettirmekt e kullandıkları her türlü ürünü satın aldıkları içinde
Elbette herşeyi satın aldıkları gibi 
Aklınıda eşyayı üretenlerden mecburen satın almak zorunda kalmaktadırlar
Elbette Allahın verdiği aklı kullanara k üretenler çalışanlar emek harcayanl ar
Yine Allahın verdiği aklı kullanara k bilim ve teknoloji de ilerleyen ler
Dünyaya Allahın verdiği akıl ile hükmetmektedirler
Bunun sonucu olarakta müslümanlar aklı reddettiği için
Aklını kullananl ara mağlup olmaktadırlar
Ve müslümanlar hiç bir konuda çaba ve emek sarf etmeden
Herşeyi kendileri nin değil , sadece Allahın yapmasını istemekte dirler
Dua ederek Allahtan kendileri ne hazır halde indirilme sini istemekte dirler
Zereden kürreye herşeyde bazı müslümanlar bu beklenti içindedirler
Aklını kullananl arın insanlara verdiği zararlard anda
Akıl kullanılarak kurtulmak yerine sadece dua ile kurtulmay a çalışmaktadırlar
Fakat Allah neticede insanlara aklı kullanılması için vermiştir
Ve Allah verdiği aklı kullanara k çalışana üretene ve emek harcayana yardım eder
Ve insanlara her türlü doneyi ancak vesileler le teslim eder
Bu vesileler de nesneler veya verdiği aklın tezahürü olarak bilim ve teknoloji iledir
Bunuda yine insanın eliyle yine insanların vesilesiy le ulaştırır
Allah yukarıdan elini uzatarak mamul halde maddeyi insanlara teslim etmez
Allah c.c insanlarl a direkt muhatap olmaz
Mutlaka arada aracılar ve vesileler vardır
Bu inanç sahasındada böyledir veya nazariyat tada böyledir
Peygamber imize Kuranı kerim vahiy yoluyla Cebrail as vasıtasıyla gelmiştir
Kuran burada bir vesile olduğu gibi
Aynı şekilde Cebrail as 'da bir vesiledir
Kuran-ı kerim bir kitap olarak matbaada basılmış olarak gökten gelmemiştir
Bu hakikatle rin algılanabilmesi içinde
Mutlaka Allahın verdiği aklın kullanılması gerekmekt edir
İslamiyete ait bir hükmün elde edilmesi içinde akıl gerekmekt edir
Hüküm dört temel üzerine kuruluyor Kuran - Sünnet - İcma ve Kıyas
Burada hakikate ulaşmak için
Yine Allahın verdiği aklın kullanılması gerekmekt edir
Nazariyat ta aynı şey gereklidi r yine Allahın verdiği aklın kullanılması gerekmekt edir
Allahın verdiği aklı kullananl ar dünyada söz sahibi olmuşlardır
Ve dünyaya insanlara ve müslümanlara hükmetmektedirler
Bazı müslümanlar ise şiddetle aklın varlığını reddedere k
Allahın verdiği aklı kullanmayı reddedere k
Bu sarmaldan çıkmak için akıl dışında yollar keşfetmeyi deneyerek
Çalışmadan üretmeden emek harcamada n
Batıla galip gelmesi için Allahın yukarıdan elini uzatarak
Ve Allahın vesileler kullanmad an bu sarmalı çözmesini beklemekt edirler
Allah c.c mutlaka bu sarmalı çözer ve herşeyi çözecek kudreti vardır
Ancak Allah c.c bunu çözerkende nasıl çözdüğünü
Yine insanların anlayabil mesini nasip edecekse eğer
Yine insanlar Allahın verdiği aklı kullanmal arıyla anlayabil irler
Çünkü insan aklı cüzzidir ve cüzzi aklını kullanara k
Külli aklın tezahürlerini yine Allahın verdiği akıl sayesinde anlayabil ir
Fakat bazı müslümanlar Allahın verdiği aklı kullanmayı reddettiği için
Ne islamiyet i anlayabil iyor ve yaşayabiliyor nede dünyayı anlayabil iyor
Nede yaşadığı dünyadaki olumsuzlu kların sebebini ve çaresini anlayabil iyor
Hiç bir emeği çabası olmadan herşeyin Allah tarafından üretilmesini istiyor
Allahın verdiği aklı kullanmak yerine
Sürekli Allahın mucizeler inin tezahürünü bekliyor
Mucizeler i algılamak için ise yine Allahın verdiği aklın kullanılması gerektiğini bilmiyor
Her ne sürci-lisan ettikse affola
Herşeyi bilen yalnızca Allahtır ve duamız şudurki
Rabbim bazı müslümanlara Allahın bildirdik lerini anlayacak akıl nasip eyle
Allahın verdiği akılla bunu çözmek için ise
Allahın verdiği aklı kullanmayı nasip eyle
Selamün aleyküm 


AKIL VE İSLAMİYETİN KURTULUŞU

FORUM MAVİSİYAHLIK İSTANBUL 2010

SALİH MEHMET REMZİOĞLU



FİLLERİN EĞİTİM TEKNİĞİ

FORUM ALACAKARA NLIKLAR İSTANBUL 2010

MEHMET NECATİ

http://www.hatice-kubra.tr.gg


FİLLERİN EĞİTİM TEKNİĞİ

Fil avcıları tropik ormanlard a kamp kurarlar
Filleri uzaktan önce sürekli takip ederler
Fillerin geçtikleri yada geçmek zorunda oldukları yolları
Önceden takip ederek belirlerl er
Ve o yolların üzerinde çok derin çukurlar kazarlar
Kazdıkları çukurların üzerlerini yaprak ve dallarla örterek
Çukurları kamufle ederek görünmemesini sağlarlar
Filler bu yol üzerindeki çukurları uzaktan göremezler
Kamufle edildiği için yol üzerinde yaprak ve dal olarak görürler
Ve üzerine basarak geçmeye çalıştıklarında
Fil ağırlığıyla birlikte dalların üstüne bastığında
Dallar kırılarak aşağısı çukur olduğu için
Çukurun içine düşerler ve orada kalırlar
Çukurun genişliği Filin çapı kadar olduğu için
Fil ileriye veya geriye hareket edemez
Sağa sola dönemez ve hareketsi z şekilde orada kalır
Çukur derin olduğu içinde Fil yukarıya zıplayıp çıkamaz
Fil kendisini n tuzağa düştüğünüde anlayamaz
Dalların kırılmasının sebebini ise
Dalların güçsüzlüğüne
Kendi hacminin büyüklüğüne ve ağırlığına bağlayabilir
Fil hatayı kendinde arar ve başına geleni bir türlü anlayamaz
Bir kaç gün aç ve susuz kalan Fil güçsüzleşir
Daha sonra Fil avcıları siyah elbise giyerek gelirler
Ellerinde ki sopalarla Fili döverler ve giderler
Ertesi gün yine siyah elbiseler iyle gelip tekrar Fili döverler
İşkencede yaparlar ve Filin vücudunda yaralar oluşur
Artık Fil siyah elbiseli insan gördüğünde dövüleceğini anlar
Fakat çukurdan çıkamadığı için kendini koruyamaz
Fil aç kalmıştır ve çaresizdir güçsüzdür
Bir kaç gün boyunca siyah elbiseli adamlar Fili dövmeye devam ederler
Daha sonra bu Fili döven siyah elbiseli adamlar
Beyaz elbise giyerek tekrar Filin yanına gelirler
Fil kendine yardım elini uzatacak birilerin i beklemekt edir
Beyaz elbiseli adamlar yardım elini uzatırlar File
Fili severler ve ona yiyecek verirler
Filin yaralarını tedavi ederler
Fil ise bu beyaz elbiseli insanlar kendine yiyecek verdiği için
Ve fili severek yaralarını iyileştrdiği için
Beyaz elbiseli insanların iyi insanlar olduğunu düşünür
Beyaz elbiseli adamlar Fili açlıktan ve yaralarda n kurtardıktan sonra
Fili çukurdan kurtardıkları zaman Fil onların dediğini yapar
Fil beyaz adamların emrindedi r ve onların istekleri ni yerine getirir
Beyaz adamlar eğer File bir insana saldırmasını istediğinde emir verir
Beyaz adamın emrini duyan Fil
Beyaza adamın saldırılmasını istediği insana emir gereği saldırır
Fil saldırdığı insanın masum olduğunu düşünemez
Beyaz adam saldır dediği için saldırmaktadır
Çünkü Fil kendini döven Siyah elbiseli adamların
Beyaz elbiseli adamlarla aynı kişler olduğunu bilemez
Fil avcıları işte bu şekilde siyah elbise ile dövdükleri Fili
Beyaz elbise giyerek iyileştirdiği için
Fil beyaz elbiseli insanları sürekli kendi dostu olarak görür
Ve File gerçeği anlatmanız mümkün değildir
Ne yaparsanız yapın bir türlü anlatamaz sınız
Beyaz elbiseli insanlarl a siyah elbiseli insanların aynı kişiler olduğunu
Fil asla bilemeyec ektir
Ve beyaz adamın emrini ve anlattıklarını dinleyece ktir
Fil beyaz adamlara inanacaktır
Çünkü Fil bir insan kadar zeki ve akıllı değildir
Fili beyaz adamın emrini dinliyor diyerek
Suçlayamayız
Çünkü beyaz elbiseli adamlar Filin acılarını paylaşmışlardır
Fil ile birlikte onun iyileşmesi için çabalamışlardır
Fil elbette acılarını paylaşanlara minettardır
Fil elbette acılarının yok olması için
Kendiyle birlikyte iyi yönde mücadele eden beyaz adamları korur
Fil hiç bir zaman beyaz adamlara saldırmaz
Beyaz adamların emirlerin i dinler
Beyaz adamların saldırdığı insanlara
Fillerde beyaz adamları korumak için saldırır
Filler eğer kendileri ne işkence edenlerin
Beyaz elbiseli adamlar olduğunu anlayabil irse
Fil avcılarının kimler olduğunu anlayabil irse
İşte o zaman Fil avcıları yeni tuzakları Fillere kuramazla r
Fakat Fillerin insanlar kadar aklı ve fikri yokturki
Nereden bilecekle r ve anlayacak lar gerçekleri
 
 

FİLLERİN EĞİTİM TEKNİĞİ

FORUM ALACAKARA NLIKLAR İSTANBUL 2010

MEHMET NECATİ

http://www.hatice-kubra.tr.gg






Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
LinkBacks Enabled by LordReco | FoRuMBoL Themes