+ İSLAMGREEN34 NEW WORLD » BİLİM __________________________________________________________________________________________ » İLK-ORTA ÖĞRETİM OKUL DERS PROĞRAMLARI (Moderatör: İman_Power)
 İSLAM VE BİLİM DENKLEMİ - KONU İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ

Kullanıcı Adı: Beni Hatırla?
Şifre:
Sayfa: [1]
Konu: İSLAM VE BİLİM DENKLEMİ - KONU İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ  (Okunma Sayısı 1058 defa) Seçenekler Arama
« : Ağustos 16, 2016, 08:06:59 ÖÖ »
admin
Administrator
Jr. Member
*****

Mesaj Sayısı: 96


İSLAM VE BİLİM DENKLEMİ - KONU İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ



İSLAM VE BİLİM DENKLEMİ

Akdeniz Üniversitesi 12 Mayıs 2011

İSLAM ÜLKELERİNDE BİLİMİN GERİLEYİŞİ

Prof.Dr.T imur Karaçay - Başkent Üniversitesi

tkaracay@baskent.edu.tr


İSLAM ÜLKELERİNDE BİLİMİN GERİLEYİŞİ

Bu gezegen üzerinde gelmiş geçmiş uygarlıklar arasında, bilimin Đslâm ülkelerinde en zayıf
olduğu konusunda günümüzde her hangi bir kuşku yoktur. Đçinde bulunduğumuz çağda, bir
toplumun onurlu bir şekilde ayakta durması, doğrudan doğruya onun bilim ve teknoloji deki
gücüne dayandığına göre, bu zayıflığın tehlikele ri ne kadar vurgulans a azdır.
Prof.Dr.M uhammed Abdüsselam
1979 yılı Nobel Fizik Ödüllü
Eğitimin görevlerinden birisi, toplumda biriken bilgi ve değerlerin yeni kuşaklara aktarılmasıdır.
Ancak, toplumun bilgisi kendisine “nakledilen bilgi” den ibaretse, o toplumda bir kuşaktan ötekine
geçişte bir ilerleme olamaz. Toplumun sürekli ilerleyeb ilmesi için, her kuşak kendisine “nakledilen
bilgi” ye yeni bilgiler ekleyerek sonraki kuşağa nakletmel idir. Yeni bilgi ekleyebil mek için, “bilgi”nin
üretilmesi gerekir. Bu düşünce bizi, kaçınılmaz olarak şu sorulara götürür:
• - Neden bazı toplumlar bilgi üretiyor, bazıları üretemiyor?
• - Günümüzde bilgi üreten (dolayısıyla teknoloji üreten) toplumlar nasıl oluştu?
• - Bilgi üretemeyen toplumlar nasıl oluştu?
Kolay yanıtı olmayan bu sorulara, farklı bakış açılarıyla farklı yanıtlar verilebil ir. Verilebil ecek yanıtlar
ancak kitaplar dolduraca k ciddi bilimsel araştırmalarla ortaya konabilir . Bu yazı, böyle büyük bir
iddiayı taşımadığı gibi, konuyu biraz daha daraltara k İslâm ülkelerinde bilgi üretiminin neden geri
kaldığını, güvenilir araştırmacıların ortaya koyduğu düşünceleri özetleyerek vermeye çalışacaktır.
Uzun zamandır siyaset bilimcile ri dünya ülkelerini üç sınıfa ayırırlar: gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan
ülkeler ve gelişmemiş ülkeler. Ulusal gelirden kişi başına düşen oranları esas alarak dünya
2
coğrafyasına baktığımızda, bu sınıflandırmaya çekincesiz katılabiliyoruz. Bu sınıflandırmada İslâm
ülkelerinin yerlerini belirleme k istediğimizde, petrol zengini olanları dışlarsak, geri kalanları
gelişmemiş ülkeler sınıfına koymakta tereddüt etmiyoruz . Bu tabloda Türkiye’nin yeri istisnai bir
durumdadır ve o istisnayı yaratan nedeni, onun yönetim biçiminin bir İslâm devleti olmayışında
aramak yanlış olmayacak tır.
Gelişmişliği, bilgi üretim düzeyleri ile sınıflandırmak için İslâm ülkelerine topluca baktığımızda, bu gün
hiç birisinde bilgi üretiminin gelişmiş ülkelerin ulaştığı düzeyde olmadığını görüyoruz. Petrol zengini
olan İslâm ülkeleri de bu kategori içindedir. O zaman karşımıza çıkan soru şudur?
- Neden İslam coğrafyasında bilimsel devrim olmadı?
Bu soruya doğru yanıtlar arayan çok sayıda bilim adamı vardır. 18-inci ve 19-uncu yüzyılın batılı
oryantali stleri, İslam dünyasındaki bilimsel hareketle ri görmezden geldiler. Bunun nedeni şu gerçeğe
bağlanıyor: Avrupa, bilim ve teknoloji de (dolayısıyla askerlikt e) kesin üstünlüğünü kurana kadar, İslâm
dünyasını kendisine yönelik bir tehdit olarak görmüştür. Özellikle, Hıristiyan teolojisi nin İslama
karşıtlığı bilinçli bir güdüm altında sürmüştür. Bir bakıma, islamın kendi yerini almasını engelleme k
için ortaya koyduğu refleksti r. Ancak 20-inci yüzyılda, batılı bilim adamları İslam bilimini tarafsız
incelemey e başlamışlar ve sonuçta, İslamın altın çağı dediğimiz 8-inci ve 12-inci yüzyıllar arasındaki
döneme haklı övgüler yağdırmışlardır.
Sorumuzun yanıtı islâm ve hıristiyan toplumlarında bilgi üretiminin karşılaştırmalı tarihinde yatar.
Henüz, doyurucu karşılaştırmalı bilim tarihi araştırmaları ortada yok. Ama 20-inci yüzyıl
araştırmacılarının ortaya koyduğu gerçekler bize yeterli ışık tutacaktır.
Bilim Nedir?
Bilimin yüzlerce tanımını bulabilir siniz. En genel biçimiyle, bilim, sistemati k bilgiler topluluğudur. Bu
tanım esas alınırsa, bilginin nasıl üretildiği sorusuna yanıt vermek gerekir. Felsefe açısından, bilgi
üretiminde iki yol izlenir:
1. Tümdengelim
2. Tümevarım
Tümdengelim: Tümdengelim, genel bir yasadan özel sonuçlar çıkarma işidir. Örneğin, “Düzlemsel bir
üçgenin iç açıları toplamı 180 deredir.” diyen yasadan “İkizkenar bir üçgenin iç açıları toplamı 180
3
derecedir .” diyen özel sonucu çıkarabilirsiniz. Bu çıkarımı deney ve gözlemle yapmayız; yani, çok
sayıda ikizkenar üçgen çizip onların iç açılarını ölçmeyiz. Doğrudan mantığın p  q çıkarım kuralını
kullanırız. Bu çıkarımda her deney ve gözlemde kaçınılmaz olarak oluşan hatalar yoktur; bizi kesin ve
doğru sonuca ulaştırır. Bu sürece akıl yürütme (logical reasoning) diyoruz. Matematik te teorem diye
ifade ettiğimiz yasalar böyle elde edilir. Tabii, bir matematik sel sistemin temelinde aksiyomla r yatar.
Onlar, ispat edilemeye n varsayımlardır. Bütün matematik sel yapı onlara dayanır. Aksiyomla
değiştirdiğimizde, farklı bir matematik sel yapı ortaya çıkar. Bunun tipik örneğini, farklı geometril erin
ortaya çıkışında görüyoruz. Öklit Geometris i, bir doğruya dışındaki bir noktadan bir
ve yalnızca bir tane doğru çizilebileceği aksiyomun u kabul eder. Öklit’in beşinci
postülatı ya da paralelle r postülatı diye bilinen bu kuralı ispatlama k için, dünyanın en zeki insanları
2000 yıl boyunca boşuna uğraştılar. Hiç biri ispatlaya madı. Sonunda, 19-uncu yüzyılın ilk yarısında
birbirler inden habersiz olarak Macar matematikçi János Bolyai ile Rus matematikçi Nikolai Ivanovich
Lobachevs ky, Öklit’in beşinci postülatı yerine “Bir doğruya dışındaki bir noktadan
sonsuz sayıda paralel doğru çizilebilir.” aksiyomun u koyarak hiperboli k
geometri’yi kurdular. Tabii, bu yol açılınca, Öklit’in beşinci postülatı yerine “Bir doğruya
dışındaki bir noktadan hiç bir paralel doğru çizilemez.” aksiyomun u
koyan parabolik geometri de ortaya çıktı. Şimdi ortaya çıkan üç geometri sistemini n her biri kendi
içinde tutarlıdır; yani bir sistem içinde elde edilen teoremler birbirler iyle çelişmez. Ama farklı
sistemler içinde aynı hipotezle r farklı sonuçlara götürür. Başka bir deyişle, her hangi bir aşamada
ulaştığımız yasa (sonuç) en başta varlığını kabul ettiğimiz aksiyomla ra dayanıyor. O demektir ki, en
başa sistemin değişmez temel yasalarını koyuyoruz . Her sonuç o yasalarda n ya da o yasalarda n çıkan
başka sonuçlardan elde ediliyor. Çıkarım işlemi, mantık biliminin kurallarına uygun yapıldığı sürece,
sistem içindeki bilgiler arasında çelişki olamaz. Bu tür bilgi sistemler ine tümdengelimli diyoruz.
Matematik tümdengelimli bilgiler topluluğudur. O nedenle, bir matematik sistem içinde çelişki
doğamaz.
Öte yandan, değişmez yasaların başlangıçta kabul ediliyor olması nedeniyle, tümdengelimli bilgiler,
bilimsel bilgi olarak kabul edilmez. Çünkü kabul edilen temel yasaların (aksiyomla rın) gerçekliği
doğrulanamaz.
Dinler de öyledir. Her din, en başa değiştirilemez yasalarını koyar. O yasaları doğrulayamazsınız. Ama
bir dine inanan kişi, o yasaları sorgusuz kabullenm iş olur. Ahlak kuralları da öyledir. Bir toplumun
benimsediği ahlak kurallarının doğruluğu ispatlana maz. Ama toplumu biçimlendirir. Farklı toplumlar
farklı ahlak kurallarını benimseye bilir. Evrensel ahlak kuralı yoktur.
Bu nitelikle ri nedeniyle, tümdengelimli bilgiler, bilimsel bilgi olarak kabul edilmez. Bundan çıkan
sonuç şudur:
Dini bilgiler ve ahlak kuralları bilimsel bilgi değildir.
4
Tümevarım: Tümevarım, fizik, kimya, biyoloji gibi temel bilim dallarında bilimsel bilgi üretiminin asıl
yöntemi olarak kabul görür. Deney ve gözlemlerden elde edilen sonuçlardan genel doğa yasalarını
çıkarmaya çalışır.
Temel bilimler doğanın gizlerini arar. Dolayısıyla, doğaya ait gerçeklerin var olduğunu kabul ederek
yola çıkar. Gözlemlere ya da sezgilere dayalı hipotezle r kurar. Ondan sonra hipotezle rini bıkmadan,
usanmadan denemeye, gözlemeye başlar. Deney ve gözlemlerden çıkan sonuçları yasalaştırmaya
çalışır. Yasalar genelleşerek kurama dönüşür. Biliminsa nını sıradan insanlard an ayıran mihenk taşı
buradadır. Çok sayıda deney ve gözlem sonucuna bakarak, oradan doğanın bir yasasını çıkarmak
sıradan bir iş değildir. Elbette, bu işi yapabilme k için yeterli bilgi birikimin e sahip olmak yanında her
insanda olmayan bir yaratıcı akıl gücüne sahip olmayı da gerektiri r. Örneğin, antik çağlardan beri
yıldızların hareketle ri gözlenmekte ve gökyüzü haritaları hazırlanmaktadır. Bu günkü astronomi
bilgileri mize sahip olmayan birisinin, sözkonusu gökyüzü haritalarını inceleyer ek Kepler’in gök
cisimleri nin hareketle rini belirleye n yasalarını ortaya koyması bekleneme z. Bunu yapabilen kişi,
doğanın bir yasasını açığa çıkarabilen ve bir teori kurabilen biliminsa nıdır.
Bütün bu aşamalarda, biliminsa nı, ulaştığı sonuca giden hipotezle r ile yaptığı deney ve gözlemleri
bütün ayrıntılarıyla ortaya serer. Ondan sonra, dünyanın dört bir yanındaki biliminsa nları, ortaya
konan yasa ya da kuramı aynı hipotezle r altında tekrarlam aya başlarlar; aynı sonuca varıp
varamayac aklarını denerler. Bu demektir ki, bilimsel bir yasa ya da kuram isteyen herkes tarafından
tekrarlan abilir olmalıdır. Bu tekrarların asıl hedefi yasayı doğrulamaktan çok, yanlışlamaktır1
. Eğer
birisi aynı hipotezle r altında yasanın söylediği sonucun çıkmadığını gösterebilirse, o yasa bilimsel olma
sıfatını yitirir. Tabii, yasayı yanlışladığını söyleyenin yaptıklarının da tekrarlan abilir ve her tekrarda
aynı sonucu veriyor olması gerekir.
Bilimsel bilgi üretiminde deney ve gözlemin asıl yöntem olarak kabulü, bu güne dek elde edilen çok
sayıda doğa yasasını ortaya koyan sağlam bir yöntemdir. Özellikle, tekrarlan abilir ve yanlışlanabilir
oluşu, ona bilimsel bilginin gücü dediğimiz üstün bir nitelik kazandırmaktadır. Ancak, bazı deney ve
gözlemler tekrarlan amaz. Örneğin bir deprem tekrarlan amaz. Milyon yıllar öncesine ait bir fosil tekrar
yaratılamaz. Bu durumlard a, mukayese ve mantıksal çıkarım yollarına başvurulur. O nedenle, bilimsel
bilgi üretimini yalnızca tekrarlan abilen deney ve gözleme dayandırmak, konuya aşırı sınır koymak
olur.

1
 Karl Popper’in yanlışlama (falsifica tion) ilkesi.
5
Antik çağ Yunan Felsefesi
MÖ 300 lü yıllarda doruğa çıkan Eski Yunan bilim anlayışı, farklı doğrultular içermekle birlikte
doğayı, maddeyi, canlıyı ve insanı bilebilme k için uğraşmıştır. Günümüzdeki mantık, matematik,
felsefe, fizik ve biyoloji’nin temelleri nin o zaman atıldığı kuşkusuzdur. Platon, Aristo, Öklit, Batlamyüs
ve Galenos gibi adların temsil ettiği Yunan bilim ve felsefesi, gerçeğin peşinde koşar. “Akıl melekesi”
öndedir, el becerisi (uygulama) geri plandadır. Başka bir deyişle, bilgi üretiminde güdülen amaç,
bilgiyi tekniğe, uygulamay a dönüştürmek değildir. Fizik ve metafizik, karşılaştığı sorulara rasyonel
yanıtlar arar, bulduğu yanıtları sergiler. Özetle, hedef, doğayı bilebilme ktir.
Önce İslam uygarlığının sonra batı kültürü dediğimiz egemen kültürün temelini oluşturan antik yunan
felsefesi çok incelenmiştir ve bu yazının konusu değildir.
Ortaçağ Hıristiyanlığı Bilime Karşı
Eski Yunan bilim anlayışı, Hıristiyanlığın Avrupada yayılmasıyla uzun sureli bir kesintiye uğramıştır. 14
yüzyıl süren bu uzun kesintiyi yapan ve sonunda “ortaçağ karanlığı” diye adlandırılan dönemi yaratan
etmenin kilise olduğu şüphe götürmez. Bilgi üretiminin kesintiye uğradığı bu dönemin avrupada
Rönesansa kadar sürdüğünü biliyoruz . Elbette Rönesans aniden ortaya çıkmadı; ortaçağ karanlığını
yaratan kiliseye başkaldıran düşünceler, gene o kilisenin mahzenler inde yeşermeye başladı.
Rönesansı yaratan asıl etmen, insan aklına vurulan prangaya yapılan başkaldırıdır. O, ondört yüzyıl
süren uzun ve trajik bir öyküdür.
Her inanç kurumunda köktenciler kolayca türemiştir ve onlar daima aklın özgürlüğüne karşı
durmuşlardır. Köktenciler, bağlı oldukları dinin ortodoksl arıdır; inançsız saydıkları kişileri tanrı adına
cezalandırmayı kendileri ne tanrı tarafından verilmiş bir görev sayarlar. Bu olgu her inanç kurumunda
yaşanmıştır. Ancak, köktencilere bu ortamı ya da olanağı sağlayan süreci doğru tanılamalıyız. O süreci
yaratan gene inanç kurumunun kendisidi r.
Konuyu önce Hıristiyan teolojisi açısından ele alacağız. Kilisenin apaçık amaçları şunlardı:
• Toplumların düzeni kilisenin koyduğu kurallara (dogmalara) uyacak şekilde
biçimlendirilmelidir. Bunun için ibadet, yemek, evlilik, seks, çalışma gibi bireyin yaşamına
etkiyen her alanda kilise kural koymuş ve koyduğu kuralları gerektiğinde şiddet kullanara k
uygulatmıştır.
• Kilise kuralları tanrının buyruğudur; asla sorgulana maz; ona karşı gelinemez .
• Ortaya konulan kurallard an birinin ihlaline bile göz yumulamaz . Çünkü, bir kuralın ihlal
edilebilm esi, ötekilerin de ihlal edilebile ceği sonucunu doğurur. Böyle olması kilise
otoritesi nin çökmesi anlamına gelir.
6
• Özellikle, özgür düşünceye yol açacak bilim kesinlikl e yasaktır. Evrenin gerçeklerini zaten
kutsal kitap ve onun tercümanı kilise ortaya koymaktadır.
Hıristiyan ortodoksl uğu, Rönesanstan önceki 1000 yıl boyunca Avrupa’yı bu katı kurallarl a
yönetmiştir. Ortaya koyduğu kurallar zinciri, giderek, batıl inançlara dönüşmüştür. Aklın özgürlüğüne
gem vurmuş, bilgi üretimini ve bilimin gelişimini engellemiştir. Kendi öğretisi dışında kalan bilginin
öğretilmesini şiddetle bastırmıştır. Dini mahkemele r (engizisyo n mahkemele ri) onbinlerc e kişiyi
sorgudan geçirmiş; çoğunu işkenceyle ve ölümle cezalandırmıştır.
Sonuçta toplumlar, yüzyıllarca süren din bağnazlığının esiri olmuştur. Bu gün hepimize apaçık
görünen bilgileri ortaya koyanlar şiddetle ceza gördüler. Hıristiyanlığın karşı çıktığı bilimsel
gerçeklerden bazıları tipiktir ve artık ilkokulla rın öğretim programına girmiştir. Bazılarını anımsamak,
konuyu açıklamaya yetecekti r.
Wycliffe adlı bilgin, fosillere dayanarak dünyanın yaşının bir kaç yüz bin yıldan çok olduğu görüşünü
ileri sürdü. Bu söylem kutsal kitabın söylemiyle uyuşmuyordu. Başpiskopos Ussher, dünyanın
kuruluşunun M.Ö. 23 Ekim 4004 Pazar günü saat 09:00 olduğunu, İncil’i inceleyer ek hesapladığını
söyledi. Sonra, o zaman ölmüş olan Wycliffe’in kemikleri nin mezarından çıkarılarak parçalanıp denize
atılmasını emretti. Böylece, münafıklık mikropları dünyadan temizlene cekti.
Kilise, ikinci yüzyılda İskenderiye’de yaşayan Claudius Ptolemaeu s (Batlamyus)’ün ortaya koyduğu
dünya-merkezli (geocentri c) evren modelini Hıristiyan ve İslam teolojile ri esas aldılar. 1540 yılında
Nicolaus Copernicu s (1473-1543) , güneş-merkezli (heliocent ric) evren modelini ortaya koyana kadar,
bu modelin toplumlar ca benimsene n bir alternati fi ortaya çıkmadı. [Aslında, Copernicu s’tan çok
önceleri antik Yunan, Hint ve İslam bilginler i arasında evrenin yer merkezli olmadığına işaret edenler
çıkmıştır2,3,4. ] Hıristiyan teolojisi ni sarsan Copernicu s, dünyanın ve diğer gezegenle rin güneş
etrafında döndüklerini söyleyen teorisini ancak ömrünün sonlarında yayınlayabilmiştir. Çünkü kilise,
geocentri c modeli benimsemişti ve onun aksini düşünenler engizisyo n mahkemesi nce ölüme
mahküm edilirdi. Gerçekten, kilisenin kinden farklı görüşleri savunduğu için Galileo Galilei (1564-
1642) ’nin engizisyo n mahkemesi nce cezalandırılışına Bernard Show şu yorumu getiriyor:
Tek başına bakıldığında, hangi evren modelinin seçildiği konusu, aslında kiliseyi bu denli gazaba getirmesi
gerekmeye n basit bir fiziksel gerçek gibi görünüyor. Ama, kilise otoritesi daha derin düşünür. Çünkü
Hıristiyan teolojisi bir yandan İbrani yazıtlarına ve antik Yunan felsefesi ne uzanır; öte yandan İsa’nın göğe
çıkışını anlatır. Evren modelini yıktığınız zaman, tanrı kelamı kabul edilen kutsal kitapları yazanın evreni
bilmediği sonucuna ulaşılır. O nedenle, kilisenin evren modelinin değiştirilmesine hoş görüyle bakması
bekleneme z.

2
 Yunanlı matematikçi ve astronom Sisamlı Aristarch os(M.Ö.310-230)
3
 İslam Bilgini Nasureddi n Tusi (1201-1274)
4
 Uluğ Bey’in Doğancıbaşı Ali Kuşçu (1403-1474)
7
Andrew Dickson [5], Hıristiyanlıktaki batıl inançlara ilginç örnekler veriyor. Onlardan bazı alıntılar
yapmak, İslamlığa giren batıl inançlara benzerliğini ortaya koyacaktır:
Dünyanın yuvarlak olduğu tezine şiddetle karşı duran teologlar şöyle diyordu: Dünyanın öteki
tarafında ağaçlar aşağı doğru büyüyecek ve yağmurlar yukarı doğru mu yağacak? Buna inanacak
kadar akılsız insanlar olabilir mi?
Aziz Paul: “Bütün hastalıkları iblisler yaratır.”
Origen: “Açlığa, kısırlığa, havanın bozulmasına, salgın hastalıkların yayılmasına yol açanlar
cinlerdir . Cinler, alt atmosferi n bulutları arasına gizlenere k dolaşır ve kendileri ni tanrı
olarak gören kâfirlerin sunduğu kan ve tütsülere gelirler.”
Aziz Augustin: “Hıristiyanların bütün hastalıkları cinlere atfedilme lidir; en çok da yeni vaftiz olmuş
hıristiyanlara ve hatta yeni doğmuş masum bebeklere eziyet çektirmektedirler.”
Papa V.Pius: “Vücut zayıflıkları günahtan kaynaklanır. Günahtan arınmak için bir maneviyat tedavisi gerekir”
emrini Verdi. Bunun üzerine şifalı kutsal nesnelere sahip olduğu bildirile n kilise ve manastırlara
muazzam paralar aktı.
Kilise: “Çiçek ve kolera gibi bulaşıcı hastalıklar İlahi Takdir’indir. O hastalıklara karşı aşılanmak, hastalığı
savuşturmaya kalkışmak Tanrıyı daha çok kızdırır.”
Kilise: Kadavrala rın kullanılması yasaklaya rak bilimsel tıbbın gelişmesi engeller.
Kilise. “Kuyruklu yıldızlar, adalet mahkemesi nde Tanrının günahkar dünyaya salladığı infaz kılıcı yerine
geçen ateş toplarıdır. 17.yüzyılın sonuna kadar, astronoml ar içtikleri ant yüzünden, kuyruklu
yıldızların bilinen fiziksel yasalarla hareket eden gök cisimleri olduğu gerçeğini söyleyemediler.
1705 yılında Edmond Halley, şimdi kendi adıyla anılan kuyruklu yıldızın yörüngesini Newton
ve Kepler yasalarını kullanara k buldu. Ayrıca kuyruklu periyodun u da hesapladı ve yıldızın
76 yıl sonra tekrar görüneceğini söyledi. Halley’in hesaplarının doğruluğu, o zamanden
beri hep gözlenebildi.
Cadılar: Aziz Augustin: “Fırtınalar şeytanın işidir.” Papa XIII.Greg ory: Şeytan kovmak için
fırtınalı günlerde çan çaldırdı. Papa VIII. Innocent : 1484 yılında büyücü kadınların kasırga,
don, dolu, sel gibi afetlerin oluşmasında rol otnadıkları gerekçesiyle cadı avı başlattı.
Binlerce kadın işkenceye tabi tutuldu.
Paratöner: Çevrelerindekilere daha yüksek olan kilise binalarını sık sık yıldırım çarpıyordu. Sonunda,
kilise yıldırımın şu beş günahın sonucu olduğunu ilan etti: pişman olmamak, şüphecilik,
kiliseler in onarımını ihmal etmek,din adamlarına ödenen aşar vergisind e hile yapmak.
1750-1783 yılları arasında Almanya’da 400 kilise yıldırımdan hasar gördü, 120 çancı
8
yaşamını yitirdi. 1752 yılında Benjamin Franklin, yıldırımın bir elektrik akımı olduğunu
keşfetti ve binaları korumak için paratöner kurulmasını önerdi. Boston’da kiliseler
paratöner kullanmay a başladı. Ancak 1755 yılında Massachus setts’de meydana gelen
depremin sorumluluğu Benjamin Franklin’in paratönerlerine yüklendi.
Ortaçağ hıristiyanlığının aklın özgürlüğünü bastırmak için yaptıklarının listesi çok uzundur. Listeyi
uzatmak yerine, Avrupa halklarının geçmişten iyi ders aldıklarını vurgulama k daha öğretici olacaktır.
Bu gün Avrupa halkları, hiçbir toplumda olmadığı kadar din ile devlet işlerinin ayrımına duyarlıdır. Bu
duyarlılığın kilise üzerindeki etkileri büyük olmuştur. Kilise artık geçmişteki hatalarından dikkatle
sakınmakta ve hatta geçmişte yaptığı hatalar için özür dilemekte dir. Bunun iki önemli örneği Vatikan
kilisesin in Galileo’dan ve Anglikan kilisesin in Darwin’den özür dileme anlamına gelen açıklamalarıdır.
Galileo’dan özür: 9 Mayıs 1983 günü özel bir törende Papa II. John Paul Galileo’nun engizisyo n
mahkemesi nde yargılanıp ömür boyu evinde mahküm edilmesi için özür sayılan şu mesajı
yayınlamıştır:
“Galileo olayı sırasında ve sonrasında edindiği deneyim, Kilise’nin daha olgun bir tutum
içine girmesine yol açmıştır. …Mütevazi ve sürekli bir incelemed en sonra, kilise inancın
temelini, belli bir çağın bilimsel sistemler inden ayırmayı öğrenmiştir.”
Darwin’den özür: Darwin’in 1859 yılında yayınlanan “türlerin Kökeni” adlı yapıtı bütün inanç
kurumlarının şiddetli tepkisine neden oldu. Çünkü inanç kurumlarının dayandığı temel ilke
“yaratılış” inancıdır. Darwin ise, bu inancın yerine “evrim”i koymuştur. Çatışma kaçınılmazdı.
Ne var ki, gene toplumsal bilinç, kiliseyi yola getirdi. Darwin’i aforoz etmiş olan Anglikan
kilisesi, onun doğumunun 200-üncü yılı bağlamında Eylül 2008 tarihinde şu mesajı yayınladı:
“Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkide hatalı oluşumuz ve bu sebeple
başkalarının da seni yanlış anlamasına yol açtığımız için özür dileriz.”
Güneş-merkezli evren modeli evrene bakışımızı, evrim kuramı ise canlılığa bakışımızı kökünden
değiştirdi. Her ikisine de inanç kurumları başlangıçta şiddetle karşı çıktı. Sonra toplum baskısı altında
kalan hıristiyan teolojisi her iki kurama daha hoşgörülü bakmaya başladı. Ancak, inanç kurumlarının
karşı durduğu üçüncü büyük kuram Einstein’in 1904 yılında ortaya koyduğu görelilik kuramıdır. En
azından cennet ile cehennemi n evrenin neresinde olduğu konusunda kafaları karıştırdığı için, inanç
kurumları henüz Einstein’dan özür dileme noktasına gelemedil er.
Görünüş odur ki, bilimin alanı genişledikçe, teolojini n alanı daralıyor. Çatışkılar devam edecektir; ama
sonunda kazanan bilim olacaktır.
9
İslamın Altın Çağı
8-inci ve 12-inci yüzyıllar arasında müslüman düşünürlerin, Yunan bilim ve felsefesi nin etkisinde
olduğu görülüyor. O nedenle, islâm dünyasında bilgi üretimi ve eğitim kilise etkisinde ki hıristiyan
dünyasından farklı bir gelişim çizgisi izledi. Mezopotam ya ve Mısır uygarlıklarından miras kalan çok
zengin bir kültüre sahip olan ortadoğu, ayrıca, Yunan ve Bizans’tan gelen eğitim görenekleri yanında
İran ve Hint eğitim görenekleriyle de tanıştı; onları harmanladı. Bunun sonucu olarak ortadoğuda çok
verimli bir bilim ortamı oluşmaya başladı. İslam bilimi bu zengin kültürün üzerinde yeşermeye
başlamıştı. Abbasiler döneminde (750-1258) bilginler in önü açılmıştı. Bağdat dünyanın bilim merkezi
olmuş, bilginler bu merkezde toplanmay a başlamıştı. Beytü’l Hikme (Abbasi halifesi Me'mun
tarafından 830'da Bağdat ta kurulan kütüphane), Yunan, Latin, İran kültürü gibi farklı kültürlerin
arapça çevirilerini içeren büyük bir kütüphane ve bilim merkezi oldu. MÖ 300 lü yıllarda var olan
İskenderiye kütüphanesinin rolünü oynayabil ecek hale geldi. Francis Ghiles [1] Nature dergisind eki
makalesin de bu durumu şöyle özetliyor:
“Bin yıl önce Müslüman bilimi doruk noktasında iken bilime ve özellikle matematik ile tıbba çarpıcı
katkılar yaptı. İslam dünyası görkemli günlerinde Bağdat’ta ve Güney İspanya’da binlerce kişinin akın
ettiği üniversiteler kurdu. Yöneticiler çevrelerini bilim adamı ve sanatçılarla doldurdul ar. Museviler,
Hıristiyanlar ve Müslümanlar özgürlük ruhu içinde yan yana çalışabildiler. Bu gün tüm bunlar birer anıdan
başka bir şey değildir.”
Beytü’l Hikme, Mogolların istilasıyla, 1258 de Hülagû Han tarafından yakılmış, Bağdat sokaklarında
binlerce kişi katledilm iş, bilim adamları bölgeyi terketmiştir. Beytü’l Hikme dışında başka bir bilim
merkezi olmadığı için, ortadoğuda İslâm o tarihten sonra bilgin ve filozof yetiştiren ortamdan yoksun
kaldı. Bunun sonucu olarak, İslâmın Altın Çağı (İslam Rönesansı) diye adlandırılan bu parlak dönem,
meyveleri ni veremeden kapanmış oldu. Bu olgu, kuşkusuz, yalnız İslam kültürü için değil, dünya
kültürü için de büyük bir kayıptır. Ama İslamın Altın Çağı’nı kapatan başka nedenler de vardır.
İslam bilimini gerileten nedenler arasına, kuşkusuz, Haçlı seferleri ve Moğol istilası gibi askeri
etmenleri de katmak gerekir. Köktencilere göre, İslamda bilimin gerileyiş nedeni İslami değerlerin
yokolmasıdır. Elbette, İslam dünyasında siyasi istikrarın sağlanamayışı tek başına önemli bir etkendir.
Bunlara toplumsal ve ekonomik nedenleri de katmak gerekir. Öyleyse, İslamda bilimin gerilemes i tek
bir nedene bağlanamaz. Gerilemen in ağırlıklı nedenini askeri yenilgile re bağlamak alışkanlığı vardır.
Bu alışkanlığın da çok gerçekçi olmadığını söylemeliyiz. Çünkü, istilacı ordu sayıca sınırlıdır ve işgal
kalıcı olursa, zaman içinde istilacı, farkına varmaksızın yerel kültürle kaynaşır.
Bu durumda, gerilemen in başlıca neden(ler)ini belirlerk en, belgelere dayalı tarih araştırmalarına
güvenmek daha doğrudur. Geçen yüzyıl içinde, İslam bilimi ve toplumu ile ilgili çok sayıda güvenilir
10
tarih araştırmaları yapılmıştır. Bu araştırmalar şu gerçeği ortaya koyuyor: İslam biliminde gerilemen in
başlangıcı ile İslamda köktenciliğin ortaya çıkışı eş zamanlıdır. Katı softalık, hoşgörüsüzlük ve fanatikli k
güç kazandıkça biliminsa nlarının oyun alanı daralmış, sayıları azalmış ve giderek bilim gerilemiştir.
 Peki ama, katı softalık islamda nasıl ve neden ortaya çıktı? Buna verilecek yanıt, islamda köktenciliğin
ortaya çıkışının ve önlenemez gelişiminin, öteki inanç kurumlarındaki gelişim çizgisini izlediğidir.
İnancın dogmalarıyla, özgür aklın ortaya koyduğu gerçeklerin bağdaştırılması gibi zor bir görev her
dinde yaşanmıştır. Hemen her inanç sistemind e, başlangıçta yapılan şey şudur: Akli bilgi ile vahyi
bilgi karşı karşıya gelince, geçiş hakkı daima vahyi bilgiye tanındı. Bu olgu, sonunda bilimsel gelişmeyi
durdurdu. Hıristiyanlıkta ortaçağın oluşmasını yaratan neden, İslamın altın çağını sona erdiren
nedenle aynıdır.
İslamlığın erken dönemlerinden başlayarak, kadercile rle özgür iradenin savunucul arı sonu gelmez
tartışmaların içine düştüler. Aristotel es’in mantık kurallarıyla donanan ve aklın özgürlüğünü savunan
“Kadâriler” insanın, önünde duran bir çok seçenekten istediğini seçebileceğini, Kur’andaki bazı
ayetlerle savunuyor lardı. Bu doktrin açıkça kaderciliğe karşıdır ve aynı zamanda politik içeriklidir.
Çünkü, bu doktrin “zalim” nitelemes ini verdikler i Emevi yönetiminin, toplumun kaderi imiş gibi kabul
edilemeye ceği anlamını özünde taşıyordu. Bu olgu, adaletsiz liğe karşı isyan hakkını içinde barındıran
devrimci bir İslam anlayışıdır. Bu anlayışın karşısında “Cebriye” denilen bir mezhep oluştu. Aslında
Cebriye üç ayrı mezhepten oluşur: Cahmiye, Naccariye ve Zirariye. Cebriye mezhebini n mensupları
her olayın tanrının emriyle olduğuna inanan katı kadercile rdi. Emeviler, kendi egemenlik lerini tehdit
eder gördükleri için, özgür iradenin savunucul arı olan Kadârilere büyük darbe indirdile r ve liderleri
olan Ma’bed Cuhani’nin kafasını uçurdular. Büyük baskı altında kalmasına rağmen, Kadâri doktrini
ortadan kaldırılamadı, zamanla Mu’tezilecilik (sıra dışılık) hareketin e dönüştü. Sekizinci yüzyılın
başlarında Vasil İbn Ata Mu’tezilecilik okulunu kurdu. Cebriye mezhebini n katı köktenciliğine karşı
duran Mu’tezilecilik, islamda inançla aklı bağdaştırmayı amaçlayan bir doktrin olarak varlığını hep
sürdüregelmiştir. Özellikle Abbasiler döneminde etkili oldular. Bu düşünce akımının düşünce
alanlarının ne denli geniş ve özgür olduğunu gösteren aşağıdaki örneği vermek uygun olacaktır.
Mu’tezileci doktrin, mantığın vahiy kadar önemli olduğunu savunarak, akli bilgi ile vahyi bilginin
uyuşmazlık gösterdiği yerlerde, Ku’rana güncel yorum getirerek akli bilgiyi öne çıkaran pratikler
geliştirmişti. Elbette karşı görüş, bu pratiği kutsal kitaba saygısızlık olarak yorumluyo rdu. Mu’tezile
doktrini bunu şu zekice düşünceyle savuşturuyordu: Ku’ran ezeli değildir, Tanrı tarafından
11
yaratılmıştır. Eğer Ku’ran ezeli ise; yani onu Tanrı yaratmadıysa, ezeli Ku’anı yaratan başka bir Tanrı
olmalıdır. Böyle olması Tanrı’nın birliğine aykırıdır. Bir başka dayanakla rı da şuydu: Ku’ran Musa’nın
sözlerini içeriyor. Musa dünyevi bir yaratıktır. Ezelden gelen bir kitap, sonradan gelen birinin sözlerini
nasıl içerebilir?
Günümüzde ilahiyatçıların sözlendirmeye cesaret edemediği bu tartışmanın özünde yatan şey şudur:
Mukaddes kitap ezeli değildir; o halde ayetler günün şartlarına göre yorumlana bilir.
Pervez Hoodbhoy, bu akımı şöyle yorumluyo r: Mu’tezilecilik, islam karşıtı ya da islamın dışından gelen
bir doktrin değil, doğrudan doğruya islamın içinden gelen devrimci bir görüştür.
Mutezilec ilere karşı duran akımın öncüsü, eski bir rasyonelc i olan Ebu Hasan el-Aşari’dir. Köktenci
Sünni İslam’ın düşünce sistemini yerleştiren Aşari Tanrı’yı insan biçiminde betimliyo r:
“Tanrı’nın tahtına sağlam biçimde yerleştiğini kabul ediyoruz. Nasıl olduğunu sormadan, Tanrı’nın iki eli
olduğunu kabul ediyoruz. Nasıl olduğunu sormadan, Tanrı’nın iki gözü olduğunu kabul ediyoruz. Nasıl
olduğunu sormadan, Tanrı’nın bir yüzü olduğunu kabul ediyoruz. O’nu duyup gördüğümüzü
doğruluyoruz.”
Bu görüşe karşı çıkan mu’tezileciler Tanrı’yı şöyle betimliyo r:
“O ne bir vücut, ne nesne, ne hacim, ne şekil, ne et, ne kan, ne kişi, ne de maddedir…. Duyuların ona
erişemeyeceği gibi, insan o’nu herhangi bir şeye benzetere k betimleye mez… Gözler O’nu göremez,
görüş O’na ulaşamaz [Arberry], [Guillaume].
Hem Şiileri hem Sünnileri kapsayan Mu’tezileci doktrin üstün gücüne erişmişken, neden İslamda
doktrin kavgalarına son veremeyip çöküşe geçti? Hoodbhoy’un buna yanıtı şudur: Mutezilec ilik
doktrinin in, inancın akılcı bir temelini oluşturduğu kabul edilebili r. Ancak kesin olarak red edilmesi ve
yokedilişi iki nedene dayanır. Birincisi, devlet erkine erişmeleri onlara dürüstlük ve hoşgörü yolundan
sapmalarına fırsat verdi. Çünkü tarih boyunca baskı normal bir yönetim aracı oldu. Bu aracı kullanan
halifeler e yakın olan mutezilec iler de halifeler in hoşgörüsüzlüğüne alet oldular. İkincisi, akıl ile
vahiy’in bağdaştığını söylemelerine rağmen, pratikte kaçınılmaz olarak akli bilgiyi vahyi bilgiye üstün
tuttular. Örneğin, Ku’ranın ezeli olmadığı gibi görüşler dini dogmaya ciddi tehdit oluşturuyor ve
dolayısıyla kendi karşıtını kolayca yaratıyordu.
12
Sünni Halife el-Mütevekkil (9.yy) döneminde tutucu kesim büyük bir güç kazandı. Şiiler ve
mu’tezileciler tüm yönetim kademeler inden temizlend iler, işkence gördüler ve büyük ölçüde
yokedildi ler. Akılcılığı benimseye n bilginler yavaş yavaş ortadan yokoldula r. Bu olgu, İslamda akli bilgi
ile vahyi bilgiyi birleştirme hareketin in sonu oldu. 19-uncu yüzyıl reformcul arının cılız ve bireysel
çabaları dışında, İslam’da bu yönde ciddi düşünce akımları oluşmadı.
Zaman zaman İran, Moğol, Selçuklu ve Haçlı ordularının tehdidi altında kalan Emeviler ve Abbasiler
müslümanlığın yayıldığı geniş topraklar da merkezi bir otorite kuramadılar. Merkezi otoriteni n
olmadığı yerlerde yetişen Fârâbî (879-950), İbn Sînâ (980-1037) ve İbn Rüşd (1126-1198) gibi filozofla r
islamî öğretiyi bilim ve felsefeni n akılcı öğretisiyle birleştirmeye uğraşıyordu. Bilginin tevhidi diye
adlandırılan bu akımın düşünürleri, kendi önlerine ördükleri bu duvarı aşamadıkları için, ilham
aldıkları Yunan düşünürlerini geçemediler.
Öte yandan, Beytü’l Hikme yakıldıktan sonra, islâm dünyası onun yerini alabilece k bir bilim merkezi
kuramadı. Merkezi yönetimden uzak coğrafyalarda önemli filizlenm eler başladı; ama çabuk
kurudular . Rasathane ler iyi almanakla r (zîc) düzenlediler. Almanakla r yıldızların gök haritasındaki
yerlerini, kıbleyi, namaz vakitleri ni belirleme k gibi önemli sayılacak bilimsel bilgiler ürettiler. Ancak
daha öteye gidip İskenderiyeli Batlamyüs’ü aşamadılar. El-Harezmi (770-840), El-Battani (858-929),
Ebul Vefa (940-998), Beyruni (973-1051) gibi adlar matematik, trigonome tri ve astronomi alanlarında
önemli pratik bilgiler ürettiler. Bunlar da büyük teoremler e dönüşemedi. Biyolojik bilimler, pratik tıp
ve eczacılığın sınırlarını aşıp doğa araştırmasına dönüşemedi. Henüz kimya ile simya ayrımı yokken
Câbir ibn Hayyân, İbnü’l Heysem gibi bilginler doğa bilimleri nde (fizik, kimya) deneye başvurdular.
Bütün bu çabalar, dünyada bilimsel bilgi üretimine atılan ilk adımlardan sayılırlar. Ancak sürekliliği
olan devlet desteği alamadıkları için kurumlaşamadılar. Bilgi üretimi kuşaktan kuşağa geçmek yerine,
hevesli kişilerin çabaları ve yaşamlarıyla sonlandı. Dolayısıyla, ortaya çıkan pratik bilgiler bilimsel
teorilere dönüşemedi.
Marifetul lah (Allah’ın Bilgisi)
İslam araştırmacısı Ignac Goldziher’e göre, daha 1250 lere gelmeden, İslâm dünyası bilimde ve
eğitimde ortaçağ katolik kilisesin in düşünce sistemini n etkisine girmeye başlamıştı. Yunan felsefe ve
mantığı yavaş yavaş terkedili yordu. Bu yönelişte, akli ilimler yerine vahyi ilimleri öne çıkaran İmam
Gazzâlî (1058-1111) ’nin etkisi büyüktür. Gazzali, mu’tezilecilerin tam tersini söylüyor, vahyi bilginin
13
akli bilginin önüne geçmesi gerektiğini savunuyor du. Aristo, Eflatun ve Sokrat gibi yunan filozofla rına
saldırmakla kalmıyor, İbni Sina, Farabi ve öteki İslam düşünürlerini imansızlar olarak niteliyor du.
Gazzali’nin müslümanlıkta ağırlık kazanan görüşleri, Selçuklulara ve Osnanlılara da geçmiştir.
İslam dünyası 12-inci ve 18-inci yüzyıllar arasında, sanki kilisenin avrupada yaptıklarını taklit etmiştir.
Yunan felsefesi ve bilimi terkedilm iştir. Artık, ilim Halik’e ulaşmak için yapılacaktır. Bunun sonucu ağır
olmuş, islamın altın çağı, giderek islamın ortaçağı ’na dönüşmüştür. Bu dönemde, önce Selçuklu
Türkleri, sonra Osmanlılar merkezi islâm devletini n (en büyük) sahibidir ler. Her büyük imparator lukta
olduğu gibi, devletin güvenliği ve devamı her şeyin üstündedir. İnanç (mezhep) tartışmalarına son
vermek, islam hukuku oluşturmak, amaca uygun eğitim kurumları kurmak öncelikli hedefler
arasındadır. Sünni öğretisi bu işe çok uygundur. “Akli bilimler” geriye itilmiş, “nakli bilimler” öne
konmuştur. Halik ’e ulaşmayan mahlukat ‘ın bilgisi değersizdir. Medresele r, dergahlar, tarikatla r din
merkezli eğitim verirler. Bu dönemin mükellimleri “vahyi” bilgiyi “akli” bilgi ile bağdaştırmaya
uğraşırken, mutasavvıflar “vahyi” bilgiyi insanın duyu ve sezilerin e dayandırmaya uğraşıyordu. Bilim
ve bilgi üretimi ancak kelam, tefsir, hadis, fıkıh gibi islâmî ilimlerde n ibarettir . Bu çerçevede, “akli”
bilgiler, ancak “vahyi” bilgileri açıklamak için vardır. Devlet desteği ile yaygınlaşan ve kurumlaşan
medresele rde yapılan iş bilim değil, Ehlü’l- İlm adı verilen islam bilginler inin islami bilgiler öğretimidir.
Bazı medresele rde matematik ve astronomi derslerin e yer verildiği görülse de, bu alanlarda bilgi
üretimi yoktur. Üstelik, altın çağ döneminde, Ehlü’l- İlm geçimini başka uğraşlarla kazanıyor, bilgi
üretiminde bağımsız kalabiliy ordu. Bu dönemde ise, medresede öğretim yapan müderrisler,
geçimlerini yaptıkları öğretim faaliyeti nden kazanıyorlardı. Dolayısıyla, medreseni n ilkelerin e uymak
zorundaydılar; bilgi üretiminde, altın çağın alimleri kadar özgür değillerdi.
Arapça’nın Türkçe’yi İstilası
Medresele rde öğretim dilinin Arapça oluşu, ister istemez, Türk dilinin gelişip bilim ve kültür dili
olmasını engellemiştir. Bilimsel kitapların Türkçe’ye çevrilmesine hiç gerek kalmaması, bilim
terimleri nin Türkçe karşılıklarının üretilmesini gereksiz kılmıştır. Edebi eserlerde, Türkçe karşılığı olan
kavramların Arapça terimlerl e ifade edilmesi adeta eserin değerini artıran bir modaya dönüştü.
Sonuçta okumuş kesimin dili ve özellikle yazı dili halk dilinden tamamen koptu. Cumhuriye t’in Türk
dilini bilim ve kültür dili haline getirmek için harcadığı çabalar önemli başarılar sağlamıştır; ama dilde
yaratılan sancıları toplum hala çekiyor.
Rönesans
İslam dünyası kendi ortaçağına girmişken, hıristiyan dünyası rönesansı yaşamaya başlar. 15.yüzyılda,
avrupa kentlerin de üniversiteler kurulmaya başlanmıştır. Bu üniversitelerin medresele rden önemli bir
14
farkı vardır. Üniversiteleri kuran devlet değil, burjuva sınıfıdır. Dolayısıyla, üniversiteler merkezi bir
otoriteye bağlı değildir. Her biri kendi öğretim programını serbestçe düzenleyebilmektedir.
Rönesansın ortaya çıkış nedeni, kilise baskısını yoketmek, aklı özgürleştirmektir. Bu olgunun avrupa
üniversitelerine büyük etkisi vardır. Her şeyden önce, Üniversiteler laik eğitim yapıyor, profesörleri
özgürce araştırma yapıyor ve düşüncelerini yayabiliy or. Orada bilim, medresele rde olduğu gibi “vahyi
bilgi” nin nakli değil, “akli bilgi” nin üretilip yayılmasıdır.
İslam toplumu ile hıristiyan toplumunu farklı biçimlendiren esas etmen budur. Beş yüzyıl “vahyi bilgi”
nin nakli ile uğraşan islam toplumu bilgi üretimini unuttu. Hıristiyan toplumu ise, bu süre içinde,
bağnazlıklardan sıyrılıp “akli bilgi” üretmeyi sürdürdü.
Çok basit görünse de gerçek budur. Akdenizin güney sahilinde ki toplumları kuzey sahilinde ki
toplumlar dan farklı yapan neden, kaderleri değil, yüzyıllar boyunca onlara sunulan eğitim sistemidi r.
12-inci yüzyıldan beri akıl melekeler ini kullanmak tan alıkonulan toplumların bilgi üretmesi nasıl
beklenebi lir?
Zorunlu Uyanış
18-inci yüzyıldan Cumhuriye t’e kadar olan dönem, en büyük islam devleti olan Osmanlı’nın varlığını
sürdürme hamleleri yle doludur. Bilim ve teknoloji üreten batının askeri üstünlüğüne karşı koyabilme k
için, Osmanlı, önce askeri okullarda “akli bilgi” öğretimini gerçekleştirmeyi istemiştir. 1772 yılında
Topçu Mektebi, 1773 yılında Mühendishane-i Bahri-i Hümayun, 1775 yılında Hendese Odası, 1827
yılında Dar-ül Tıbb-ı Amire, 1839 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, 1871 yılında
Mühendishane açıldı. “Dünyevi” işlerle uğraşmayan medresele rden umudu kesen Osmanlı, sivil
okullarda da “akli bilgi” öğretimine geçmeye başladı. 1839 yılında Rüştiye, 1845 yılında Mekteb-i
Fünûn-i İdâdiye, 1848 yılında Darülmuallimin, 1859 yılında Kız Rüştiyesi, 1870 yılında Darülfünun,
1870 yılında Darülmuallimat, 1891 yılında Darülmuallimin-i Aliye kuruldu. Bu okulların açılışı ve
açılanların ıslahı peş peşe geldi.
Yazık ki çok geç kalınmıştı. Yeni okulların açılışı, batı eğitim sistemi ile 7 yüzyılda oluşan uçurumu
yokedemiy ordu. Osmanlının yapmaya kalkıştığı her yenilik 7 yüzyılda “vahyi” bilgilerl e dolan kafaların
tepkisini çekiyordu. Gerçek olan şey, 7 yüzyılda “uhrevi” bilgilerl e dolan kafalara “dünyevi” bilgileri
sokmak mümkün olmuyordu . Osmanlı kaçınılmaz sona geldi.
Genç Cumhuriye t, Osmanlı’nın yapamadığını başarmak zorundaydı. Cumhuriye tin eğitim felsefesi
gökten inmedi. 7 yüzyıllık açığı kapatmak için, ulusu çağdaşlığa taşıyacak bir eğitim sistemind en başka
yol yoktu. Bu gün de yoktur…
15
Kaynaklar
Arberry,A.J., Revelatio n and Reason in Islam, George Allen&Unvin, London, 1965.
Ghiles, Francis, What is wrong with Muslim Science, Nature, 24/03/1983.
Goldziher, Ignac, Studies in Islam, Oxford Univ.Pres s, 1981.
Guillaume, A., Islam, Penguin, Nw York, 1954.
Hoodbhoy, Pervez, Islam and Science, Zed Books, London, 1990.
Sabra, A.I., Greek Science in Islam, History of Science, XXV. 1987.
Sarton, George, Introduct ion to the History of Science, New York, Krieger, 1975.
White, Andrew Dickson, A History of the Warfare of Science with Theology, 1978, Glouceste r,Mass, 1978


İSLAM VE BİLİM DENKLEMİ

Akdeniz Üniversitesi 12 Mayıs 2011

İSLAM ÜLKELERİNDE BİLİMİN GERİLEYİŞİ

Prof.Dr.T imur Karaçay - Başkent Üniversitesi



.
« Son Düzenleme: Ağustos 16, 2016, 08:10:07 ÖÖ Gönderen: admin » Logged
Sayfa: [1]
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
LinkBacks Enabled by LordReco | FoRuMBoL Themes